Yol Ayrımı III Angelopoulos 2. Kısım – Hakkı Zabcı

 

YOL AYRIMI III ANGELOPOULOS 2. KISIM

BUGÜNÜN GELECEK ZAMANI

(Toplumsal Çürüme-Sosyalist Solun Erime Süreci)

                                                                                                                        Hakkı ZABCI

Hatırlayacaksınız, bu yazının birinci kısmını M. Tanju Akad’dan bir alıntıyla bitirmiştim. Bu ikinci kısmına da yine Akad’dan bir alıntıyla başlamak istiyorum.

“Günlük olaylara takılıp kalmayalım. Gelecek hiç beklemediğimiz konuları ve durumları öne çıkaracak…”

Yazıya başlamadan önce, 1968 yılında, ABD deniz piyadelerinin İstanbul’a çıkmaları, onlara karşı gençliğin direnci ve polisin yurtları basması üzerine İTÜ öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz ve Çetin Uygur’un dönemin cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a yazdıkları mektubu fotoğraf yerine koymayı uygun gördüm. Belki, anti-emperyalist mücadelede gençliğe bir şeyler hatırlatır diye…

 Harun Karadeniz’i özlemle anıyor, sevgili Çetin Uygur’a saygıyla sağlıklar diliyorum.

 

TAPELERLE BAŞLAYAN SEÇİMLE DEVAM EDEN SÜREÇ

2013’ün Aralık ayının 17’sinde, sabah uyandığımızda ayakkabı kutularındaki paralarla, para sayma makineleri ve kasalarla tanıştık. Sonra, rüşvet, kara para aklama, yolsuzluk iddialarıyla müşerref olduk. Derken, kelime haznemiz zenginleşti: “TAPE”yi öğrendik. Bakan çocuklarının, Ebru Gündeş’in İran’lı kocasının gözaltına alındığını televizyon haberlerinde izledik. Kimileri, olan biteni siyasi bir deprem olarak yorumladı ve AKP iktidarının sonunun geldiğini yüksek sesle söylemeye başladı. Bu atmosfer içinde başbakanın oğlunun olduğu ileri sürülen ses kayıtları kara mizah malzemesi olarak, sulandırılmış şekliyle yazılı ve görsel medyada yer aldı.

Başbakan bitti denilirken, o sertleştikçe sertleşti; dünyaya meydan okumaya başladı. Tarikat dedi, dış mihraklar dedi, sonunda devlet içinde paralel yapıda karar kıldı. Operasyona katılan polisler, soruşturan savcılar, yargılayan yargıçlar bir bir görevden alındı, başka yerlere sürüldü, bazıları da işten atıldı.

Seçime bir gün kala, Dışişleri Bakanlığı’nda gerçekleştirilmiş bir toplantının ses kayıtları servis edildi. Kayıtlar Suriye ile savaş çıkartmak için düşünülen kumpaslarla ilgili olunca, indirici yumruk şimdi geldi denildi.

Başbakan, olan biteni paralel devlet kavramıyla açıklayıp Gülen Cemaatini hedefe aldı; kökünü kazıyacağını söyledi. Kendisinden olmayan her siyasi akımı, her kuruluşu hatta tek tek her bireyi karşısına aldı. Kendi kitlesini canlı tutmanın ve karşıtlarına karşı bir mevzi olarak örgütlemenin siyasasını geliştirdi. Yasaklar (Twitter, Youtube gibi) koydu. Bunları yaparken ona sıkça diktatör denildi.

Ve seçim. Hile yapıldı yakınmalarına rağmen AKP % 44 oy alarak birinci parti olma özelliğini korudu. Ana muhalefet partisi CHP 37 ilde barajı geçemedi, % 26’da kaldı. MHP % 18’e yakın oy alarak, oyunu artıran tek parti oldu. CHP Güneydoğu’da sıfır çekerken Karadeniz ve İç Anadolu’da yokları oynadı. Amacım seçim tahlili yapmak değil. Bunu yapan her cenahtan birileri çıktı. 2014 yerel seçiminin 3 önemli figürü, ne gariptir ki MHP’den CHP’ye transfer Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mansur Yavaş, müftülükten CHP milletvekilliğine transfer olan Üsküdar belediye Başkan Adayı İhsan Özkes ve aday olmamakla birlikte Yalova’daki seçimi söküp alan aynı kentin CHP’li milletvekili Muharrem İnce oldu. Üçü de, hak arama mücadelesini sonuna kadar götürdüler. Bu arada Mustafa Sarıgül’ün balonu da patlamış oldu.

Sosyalist sol, seçimlerde bir varlık gösteremedi, erimeye devam etti. BDP, oy kaybına rağmen Güneydoğu’da varlığını devam ettirirken uzantısı HDP, BDP’nin Batı’daki oylarıyla yetindi.

SEÇİMDEN SONRAKİ SÜREÇ

Çoğunuz eminim hatırlayacaksınız, 1969 yılında Vietnam’da ABD’nin 500 köylüyü katlettiği MAİ LAİ felaketini. İşte, o vahşeti açığa çıkaran Pulitzer ödüllü ABD’li gazeteci Seymour Hersh’i. Anımsadınız mı? ABD olayı yalanlamış ve haberi ört bas etmişti. Sonra bu olayla birlikte, CIA’nin çevirdiği dolaplar bir bir açığa çıkmıştı. Hersh daha sonra, ABD’nin Irak işgali sırasında, EBU GARİB hapishanesinde mahkûmlara yapılan akıllara durgunluk veren işkenceleri de gün yüzüne çıkarmıştı. ABD yine yalanlamış, ama sonra bunun da gerçek olduğu ortaya çıkmıştı.

Müthiş bir karizmaya sahip araştırmacı gazeteci Hersh, tartışmasız dünyanın en iyi gazetecilerinden biri. Öyle, karizmasını çizdirecek türden bir gazeteci değil. İşte bu Hersh, yakınlarda bir bomba daha patlattı. Geçen yıl Şam yakınlarındaki GUTA mahallesinde sivil halkın üzerine atılan sarin gazı sonucu 1300 kişi ölmüştü. Bu olayda, Sarin gazı kullananın EL-NUSRA, gazı temin edenin de Türkiye olduğunu açıkladı Hersh. ABD’nin de bu olaydan haberdar olduğunu; kırmızı çizginin kimyasal silah kullanımı olduğu, bu çizginin aşılmasının Suriye’ye askeri müdahale hakkını doğuracağı deklarasyonuna dayanarak, gazı Esad’ın kullandığı imajının yaratılması yoluna gidildiği de, gazetecinin açıklamalarında yer aldı. (Rusya konuya müdahil olunca askeri müdahale yapılamadı).

Konu, aynı hassasiyetle, Independent yazarı Robert Fisk tarafından da kamuoyuna duyuruldu.

Bu içerik, bu haberi rüşvetten de, her türlü yoksulluktan da daha önemli hale getiriyordu. ABD yine bu haberi de yalanladı.

Bu haber, seçim sonrasının en önemli hadisesiydi,  hatta seçim sonuçlarından bile. Ama üstü çabuk örtüldü. Nasıl örtülmesin? ABD ile Türkiye’nin suç ortaklığı iddiası doğrulanırsa, faillerinin yolu Lahey Adalet Divanı’na kadar gidecek cinsten, ama, ABD olayı mutlaka bir kalıbına uyduracak.

Tayyip elindeki kozlarla ABD’ye kafa tutar gibi görünüyor. ABD’nin ne yapacağı, Tayyip’i harcayıp harcamayacağı ileri günlerde belli olacak; ama bu ileri günler çok kısa olmayacak.

Bugünün bu gelişmelerini sıraladıktan sonra, gelecek zamanı belirleyebilmek için, yaşananlara bir de bizim gözümüzle bakalım.

TÜRKİYE SİYASETİNDE ABD GERÇEĞİ

Her şeyden önce şunu belirtmekte fayda var: ABD diplomasisi ile siyaseti genellikle farklı rotalar izler ve çoğunlukla çakışmaz. Bundan dolayı diplomatik söylevlerle, yapılan basın toplantılarıyla ve yazılan/servis edilen bildirilerle sonuç almak zor olduğu kadar aldatıcı sonuçlar verebilir.

ABD siyasasının rotaları arşivlenir ve ilgili politikalar tedavülden kalktıktan sonra o politikalarla ilgili belgeler, dokümanlar, CIA’ninkiler dâhil raporlar arşivden çıkarılır ve açıklanır. Onun için Henry Kissinger, Zbigniev Brzezinski, Francis Fukuyama, Graham Fuller gibi ABD’li ideologların yayınlanmış eserleri, uygulanan-uygulanacak olan politika ve projeleri içermez. Bunlara dayanarak analizler yapmanın yanılma payı taşıyacağı da bir gerçek olarak kabul edilmelidir.

ABD, 1946’dan beri içimize girdi. Artan bir biçimde ülkemizi ve ülkemiz insanını sarıp sarmaladı. Bunu yaparken Türkiye’yi hiçbir zaman Ortadoğu’dan bağımsız düşünmedi; ABD’nin bize yaklaşımı CIA’nin açılımları doğrultusunda oldu.

CIA’nin acentesi gibi çalışan CENIS (Massachusssets Institute of Technology’nin uluslar arası araştırma merkezi) faaliyetlerini 50’li yıllarda yoğunlaştırdı. Kavram kargaşasına da yol açabilecek şekilde yapılan araştırmaların “kalkınma paradigması” çerçevesinde ele alınması oldukça dikkat çekicidir.

Christopher Simpson “Üniversiteler ve Amerikan İmparatorluğu” adlı kitabında şöyle der: “En basit biçimiyle ABD’deki üniversitelerde kurulu kalkınma araştırmaları ve bölge araştırmaları merkezlerindeki örtüşen projeler, modernitenin ve global kapitalizmin çağdaş biçimlerinin dünya çapında zaferini (ya da en azından, yer kürenin pazarları, kaynakları ve ABD’ye jeostratejik önemi olan her yere yayılması) hem öngörmüş hem de bunu gerçekleştirmiştir.”

Oldukça açık değil mi? Eğer daha da açmak istersek, kalkınma kavramı, onlara göre, genellikle gelişmekte olan ülkelerdeki kaynakları uluslar arası pazarlara taşımak için gerekli olan büyük çaplı altyapı yatırımlarının yapılması anlamına gelir. Yani sözün Türkçesi, bunun açık adı, sömürüdür.

Ve “Uygulamalı Sosyal Bilim Araştırmaları Bürosu- BASR”. Bu kuruluş, Ortadoğu ve Türkiye üzerine yaptığı araştırmalarla ünlendi. BASR Türkiye’de kitle iletişim araçlarının profili, nükleer savaş için bilimsel planlama ve şehirlere yönelik kimyasal silah saldırıları, LSD ve benzeri ilaçların mahkûmlar üzerinde denenmesi gibi konuları 10 yıldan fazla sürede araştırmış ve milyonlarca dolar harcamıştır.

Ha, bir de, CIA bağlantı vakıflar var. Bunların içinde Ford Vakfı, Rockefeller Vakfı en önemlileri. Rockefeller’in 60’lı yılların ikinci yarısı ile yetmişli yıllarda kurdurduğu katliam odaklı komando kamplarını hiçbirimiz unutmadık. Carnegie şirketi de bu tür faaliyetler gösteren CIA’ye hizmet veren kuruluşlardan. Son dönemde de Soros Vakfı ile gelen turuncu devrim atraksiyonları ve de ülkemizdeki Açık Toplum Enstitüsü

SBF’de 60’lı yılların ikinci yarısında geçen öğrencilik dönemimde, iki önemli olay oldu bu konuya dair. 68 yılında ABD’den Barış Gönüllüleri geldi. Ankara’daki üniversitelerden, özellikle Hacettepe ve ODTÜ’den takviye aldılar. Türkiye’yi öncelikle kırsal kesimi bir baştan bir başa didik didik ederek taradılar ve elde ettikleri bilgilerin zırnığını burada bırakmadan alıp götürdüler. Adamlar Türkiye envanterini çıkarıp siyasi haritasını çizdiler. (Şimdilerde bunu adam göndermeden kotarıyorlar). Saftirik öğrenciler sonradan anladılar ki bu bir CIA hareketiydi. Birincisi bu!

İkincisi tekil bir örnek, fakat çok ilgi çekici. SBF Fikir Kulübü üyesi bir arkadaşımız vardı. Diğer üyeler ile bir anlaşmazlığa düştü ve kulüpten ayrıldı. Siyaseti de bıraktı. Hatta sağa meyil ettiği bile söylenebilir. Bu arkadaş Fakülteyi bitirdi. Kazandığı bursla, ABD’ye doktora yapmaya gitti. Eğitimini başarıyla tamamlayarak yurda döndü. Felsefe doktoru olarak başvurduğu hiçbir üniversite onu kabul etmedi. Gerekçe olarak güvenlik soruşturması gösterildi: Bir yıllık Fikir Kulübü üyeliği… Bir türlü kimseye kendini anlatamadı. Sonra, son çare olarak Amerikan Tuslog’a başvurdu. Üniversitelerde karşılaştığı durumu açıkça Amerikalı yetkililere anlattı. Onay geldi ve orada işe başladı. Çünkü onay MİT’ten değil, Pentagon’dan gelmişti. İşte ABD sistemi bu!

O dönemlerde, iletişim ve bilişim teknolojisi alt düzeyde primitif bir özellik taşıyordu. Şimdi öyle mi? Bugün, barış gönüllerine neden gerek duysun? Devlet başkanlarını bile dinliyor. İstediği bilgiyi anında alıyor. Bunları çok gelişmiş metotlarla analiz ediyor ve politikalarını oluşturuyor.

Şimdi bize dönelim. Sözünü ettiğimiz iktidar-tarikat kapışması, paralel devlet söylemi ile politikanın merkezini oluşturuyor. Bu iki kuruluş, ABD vesayeti altında değil mi? ABD’nin direktifi ile birlikte, görünürde Kemalizmi, gerçekte cumhuriyeti tasfiye etmediler mi? Nisbi dengeyi ortadan kaldırmadılar mı? Savcı Zekeriya Öz, elma ağacını silkeler gibi, cumhuriyeti silkelemedi mi? Elmaları bir bir yere indirmedi mi? Şimdi neden AKP iktidarına çomak sokuyordu? Operasyonlar, tapeler, gizli toplantıların deşifre edilmesi ABD’nin haberi olmadan olabilir miydi?

Dünyanın dört bir yanına serpilmiş Fethullah Gülen okulları aynı zamanda birer CIA örgütlenmesi değil miydi? Sırf bu yüzden, bazı ülkelerde kapatılmadılar mı? Sonra silah tersine döndü, tarikata karşı operasyonlar, sürgünler, görevden almalar gırla…

Bütün bunların yanı sıra ABD Suriye’ye yönelik kumpaslarda, hele de sarin gazı ile 1300 Suriyelinin öldürülmesindeki iddialarında AKP iktidarının suç ortağı değil miydi?

ABD, tarikat aracılığı ile değişen Ortadoğu politikaları ile AKP iktidarını yıpratmak mı istemişti? Ancak, iş böyleyse yıpratma taarruzuna rağmen AKP’nin yerel seçimde aldığı oy oranı % 44. ABD bunu nasıl değerlendirecek?

Cumhuriyetin tasfiyesi için polis ve adliye teşkilatına yerleştirilen elemanların işlevlerini yerine getirmiş olmaları ve sonrasında tasfiyesi mi yaşananlar? Aynı Ergenekon ve benzeri davalar yoluyla tasfiye edilen tırnak içinde Kemalistler gibi… Yoksa plan tutmadı da Tayyip Erdoğan oluşturduğu kitle desteği ile ayakta kalmayı mı başardı?

Gerçek şu ki, ABD elindeki muazzam olanaklarda Türkiye’de olan biteni ayrıntıları ile değerlendirecek. Gezi olaylarındaki toplumsal enerjiyi de AKP’nin dayanak noktası olan kitlesini de. Ve karar verecek, Ortadoğu’da uygulayacağı politikaları da düşünerek yola Tayyip ile mi devam edecek yoksa başka bir oluşumla mı?

ABD, sömürge tipi demokrasilerde, iktidarın da muhalefetin de kendisinden yana olmasını ister. Gerekirse koşullarını oluşturarak iktidarla muhalefetin yerlerini değiştirerek değiş tokuş da yapar. Yoksa sonuca ulaşmak için darbe bile yaptırır. Aynı Rusların “metruşka” bebekleri gibi, ki iç içe geçmiş birden çok bebekten oluşur, üstekini atar sonrakini çıkarır iktidarın başı yapar.

AKP iktidarını yaratan kendisi, muhalefetteki CHP’yi de liberalleştiren ona göre dizayn eden yine kendisi. CHP de ABD’den iktidar icazeti alabilmek için dört dönüyor. Sağ liberal bir parti görünümü ile seçimlere girdi ama kötü bir performans sergiledi. Dahası da var: CHP’nin seçmen tabanında güçlü bir cumhuriyet yandaşları var. Bu taban, partiyi ABD karşıtı bir yörüngeye de oturtup sola kaydırabilir. Bu endişeleri kuşkusuz ABD de taşıyordur. Bazı değişiklikler ha deyince olmuyor, daha uzun süre gerekebiliyor.

Geçmişi bir hatırlasanıza: Morrison Süleyman (S. Demirel), Turgut Özal, Tansu Çiller ve en son Tayyip Erdoğan hangi koşullarda, nasıl iktidarların başına geldiler/getirildiler?

Okudunuz mu bilmiyorum? Dr. Haluk Başçıl’ın 29 Eylül 2012 tarihinde Anafikir’de çıkan “ABD’ye Tepkiler Yükseliyor” başlıklı makalesinde Türkiye’de ABD’ye duyulan tepkinin % 85’e çıktığını araştırma verilerine dayanarak yazılıyordu. Nasıl oluyor da % 85’i ABD karşıtı olan bir ülkede, Amerikancı bir iktidar var? Ve şimdi bakıyoruz, Başbakan Tayyip Erdoğan ABD karşıtı bir görüntü sergiliyor. Dış mihraklar diyor, Pensilvanya diyor. Sanırsın ABD’ye savaş açmış. Tabii ki görüntü ile gerçek bambaşka. Aynı İsrail ile olan atışmalarda olduğu gibi.

İşin esasına bakalım. Emperyalizmin üç taarruz aracı hiçbir engelle karşılaşmadan takır takır işliyor. İktidar da var gücüyle bunlar için çalışıyor. Neydi bu taarruz araçları; YOL, ALIŞVERİŞ MERKEZLERİ VE BANKALAR. Amaç ne? Tüketim toplumu yaratmak.

Bunun en güzel açıklaması John Perkins’den geliyor. Aynen aktarıyorum:

Kendi otomobilini üretmeyen ülkeye borç verip otobanlar yaptırırız. Sonra onlara arabalarımızı satarız. Sonra bankalarını satın alırız. O bankalardan halka ucuz krediler verip daha çok araba almalarını sağlarız. Ayarlanan kredi asla o ülkenin hazinesine gitmez. O ülkede proje yapan bizim şirketlerimizin kasasına girer. Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar, dev havayolları yapılır. Aslında insanların işine yaramayan bir yığın beton. Bizim şirketlerimiz kazanır, o ülkedeki birileri de nemalanır. Toplum bu düzenekten hiçbir şey kazanmaz. Ama ülke büyük bir borcun altına sokulmuş olur. O kadar büyük bir borçtur ki, ödenmesi imkânsızdır. Plan böyle işler. Sonunda ekonomik danışmanlar-tetikçiler olarak gider onlara deriz ki: Bize büyük borcunuz var. Ödeyemiyorsunuz. O zaman… Askeri üslerimize yer gösterin, askerlerinizi birliklerimize destek olmak için savaştığımız bölgelere gönderin, BM’de bizim için oy verin. Elektrik, su, kanalizasyon sistemlerinizi özelleştirin. Onları Amerikan şirketlerine ya da diğer çokuluslu şirketlere satın. Sosyal hizmetleri, teknik sistemleri, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını, hatta adli sistemleri ele geçiririz. Bu ikili, üçlü, dörtlü bir darbeler serisidir.” (Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, John Perkins)

Eee! Bu yeterli değil mi? Gerçek ile görüntünün gözler önüne serilmesinde…

Sırası gelmişken, Yol Ayrımı III yazısının 1. Kısmında Nazi Almanyası ile Türkiye arasında benzerlikler var mı diye düşünelim demiştim. Okurdan hiçbir tepki gelmedi.

Bu benzerlikler var gibi görünmesine rağmen, vardır demek yanıltıcı olur. Saldırgan emperyalist ülke faşizmi ile sömürge tipi faşizmi aynı kefeye koymak bizi hatalı sonuçlara götürür.

Çok basit bir eğilim ile konuya açıklık getirelim. AKP iktidarından hoşnut olmayan, baskısından yılan birçok kişi şu isteği kendi kendilerine mırıldanıyorlar: “ABD şu adamı bir çizse de yerine kimi getirirse getirsin bundan iyidir”.

Bu dillendirilmeyen istek, konuya yeteri kadar açıklık getiriyor sanırım. Ve tabi bir de bizim pespayeliğimizi…

AKP’ye karşı mücadele ABD’ye karşı çıkmaktan geçer. Dolayısıyla esas olan anti-emperyalist bir tavırdır. Ve faşizmin ana kaynağı emperyalizmin ta kendisidir.

Anti-emperyalist mücadele çok zordur. Ama imkânsız değildir.

Her neyse, Türkiye’deki siyasetin geleceğinde istesek de istemesek de ABD gerçeği devam edecek; anti-emperyalist mücadelenin bu kadar dibe vurduğu bir dönemde…

BUGÜN DÜNDEN BELLİYDİ, YARIN DA BUGÜNDEN

“…Sömürünün zahmetsiz ve artan bir biçimde gerçekleşmesi için sömürülen ülke kültürünün devamlı aşağı çekilmesi gibi bir politikanın izlenmesi emperyalizm tarafından her dönemde farklı taktik ve araçlarla uygulanması genel kabul görmüş bir prensiptir.

Türkiye’de özellikle 12 Eylül ile birlikte kültür düzeyi, sitemli bir şekilde aşağı doğru çekilmeye başlanmış, birinci araç olarak da total bir ideolojiyi içeren İslamiyet ve onun Suudi orijinli gerici kültürü seçilmiştir. İslam kültürü, eğitimden evliliğe, ticaretten devlet yönetimine kadar her alanda aşı kampanyası ile yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. İslam ideolojisinin kitleselleşmeye oldukça yakın olduğunu söylemek hiç de safdillik olmayacaktır.

Ülkemizde, fabrika ve benzeri üretim ünitelerindeki artış, kent nüfusundaki artışın çok çok gerisinde seyretmektedir. Kırdan kente her yeni göç, üretim dışındaki işlere kaymaktadır. Özellikle, İstanbul ve diğer büyük kentlerde bu göç, mafya türü örgütlenmeler için yeni bir işgücü arzı niteliğindedir. Sayıları her geçen gün artan bu topluluk mafya türü lümpen kültürü yaygınlaştırmaktadır. Ayrıca, şişen kent nüfusunun büyük bir bölümü yardakçılık anlayışı ile varlıklarını egemenlere bağlayarak asalak yaşamaya başlamış, yani kendinden daha üstün bir güce bağlanmayı ve bu bağlılık ilişkisini var olma nedeni haline getirmiş ve böylece asalak kültürü yaratmıştır.

Bugünün Türkiyesi’nde lümpen yaşayanlarla asalak yaşayanların sayısı milyonlarla ölçülecek hale gelmiştir. Bu durum İslami yaşam biçiminde olduğu gibi kültür seviyesinin aşağıya doğru çekildiği bir girdabın ifadesidir.

Asalak yaşayanların çoğalması ile birlikte 1990’lara gelindiğinde Türkiye’de, nüfusun % 70’ine yakın kısmının % 30’unun sırtına binerek yaşama şansını elde ettiği gözlemlenmektedir. (Sanayi ve tarım işçileri: % 30). Bu oran, sermaye sınıfına alabildiğine geniş hareket alanı vermektedir. Politika gereği, bazen kendisi için tehlike yaratmamak kaydı ile bir takım demokratik hakların savunuculuğunu yapma yoluna giden sermaye, Türkiye’de matrak uzlaşmaları yaratmakta, atalet momentini geliştirici bir kültürün filizlenmesini sağlamıştır. Olan, sol görünümlü sağın nesebi gayri sahih kültüründen başka bir şey değildir.

Öte yandan, 12 Eylül öncesi, sol orijinli bağımsız kültür odaklarının kabarık sayısı günümüzde yok denecek kadar azalmış, adeta sıfırlanmıştır. O günlerde, o odakları oluşturan meşhurların çoğu, finans oligarşisinin hizmetine geçmiş, birikimlerini onlar için kullanır hale gelmişlerdir. Bugün, artık sağ kültür odakları eskisi gibi cılız ve güdük değildir.

Gerici İslam kültürüne, lümpen ve asalak yaşam biçimlerine ve sahte sol girişimlere karşı kitleselleşme boyutunda geliştirilen herhangi bir kültür etkinliğinin varlığından söz etmenin ya da bu yönde geliştirilmiş tasarı şeklinde de olsa alternatif bir kültür programının hazırlığından dem vurmanın bugün için bir fantezi olduğunu söylemek pek de fazla haksızlık olmayacaktır…”

Yukarıdaki satırlar, benim, Ağustos 1990 tarihinde Demokrat Muhalefet dergisinin 3. sayısında yer alan “Halkevlerinde Politika Üretmek” adlı yazımdan alınmıştır. Toplumsal çürümenin bazı unsurlarını göstermesi bakımından önemli gördüm. Bu konuya ileriki bölümlerde tekrar değineceğim.

Sonra, ANAFİKİR yayın hayatına başladığında yazdığım ilk yazı… Tarih 23 Ekim 2011. Yazının başlığı “Siyaset mi Yapıyoruz Yoksa Siyaset Yaptığımızı mı Sanıyoruz?” Oradan bir alıntı: “Yoksulu, yoksullardan yana olanın karşısına dikme projesi, emperyalist politikaların en önde gelenidir. Türkiye’de AKP iktidarı aracılığı ile İslam motifli, sadaka içerikli, ayni ve nakdi yardımlarla çok geniş bir döküntü ile geçinen yalaka toplum yaratıldı. Parti teşkilatı (AKP), bağımlı belediyeler, gıda bankası statüsüne sokulan Deniz Feneri, İnsani Yardım Vakfı (İHH) gibi tarikat, vakıf ve dernekleri ile bizzat devletin sosyal fonlarından karşılanan bu sadaka organizasyonu ile bilimsel adı saprofit kültür olan bir kemik yalayıcılarının kültürü yaratıldı.

Bir zamanlar, 70’yi yıllarda Dünya Bankası’nın hibe ve kredileri ile etkisizleştirilmeye çalışılan yoksullar, bu sefer, sadaka marifeti ile İslam harcı kullanılarak üç kuruşa köleleştirildi; etkisizleştirme bir yana, düzene bağlı düzen koruyucuları haline getirildi.”

Bunları yazdıktan sonra bir de soru sormuştum: Saprofit kültür nasıl çatırdatılacak diye? Hiçbir yanıt gelmedi.

Oysa, toplumsal çürüme, hızla devam ederken saprofit yaşayanlardan Tayyip’in müfrezeleri doğdu. Bu silahlı grupları, okul basarken, adam döverken görür hale geldikPeki, ya yarın ne olacak?

Kendi tebaasını, genel toplumdan ayrıştırıp özelleştirerek koruma altına alan ve kutuplaşmayı körükleyen, benden olan ve ötekiler mantığı ile hiddetlenen, bağıran, tehditler savuran bir başbakan! Kalabalıklara hep onlardan yerlere çıkarak hiddetle bağırarak, haykırarak konuşan bir lider size kimi hatırlatıyor? İktidarı elinden kaçırmamak için polis gücü, asker gücü yanı sıra milis gücünü de oluşturmaktan kaçınmayan, her türlü iç savaşı göze alan bir lider! Unutmamamız gereken bir şey var. Faşizmin mutlaka bir kitle tabanı vardır.

Büyük diktatör

Olay, itaat ve biat kültürünü de aşmış, gelmiş tapınmaya ve taptırmaya kadar dayanmış. Ben sizin ilahınızım dercesine…

Tek tanrılı İbrahimi dinlerde de, putlaştırma eğilimleri var. Bu eğilimlerle putperestlerde ortaya çıkıyor ister istemez. Bu da en çok, İslam’da görülüyor tabiatıyla. Mehmet Tanju Akad’ın “Putperestler” diye bir makalesi var. Kendisinin izni olur, editörün de uygun görmesi halinde ANAFİKİR’de yayımlanmasında büyük fayda görüyorum.

İşte ondan bir alıntı: “Milyonlarcasının arasında yaşıyoruz. İyi veya kötü olarak oranları, toplumun ortalamasını oluşturuyor. Ne var ki onlara putperest derseniz bir kısmı size gücenir, bazıları da sizi öldürmeye kalkar. Kimse, genel kabul gören yalanların (veya kendi saflığının ya da bilgisizliğinin) yüzüne vurulmasını sevmez. Çünkü, yalan dünya üzerinde dönüyor. Öte yandan, bunların ezici çoğunluğu, putperest olduğunun farkında bile değil. Aslında neyin putperestlik neyin başka bir şey olduğunu da bilmiyorlar” (Putperestler, Frontal Lob, 32. Sayı, M. Tanju Akad).

 

 

TOPLUMSAL ÇÜRÜME

 

En son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim: 2014 yerel seçimini AKP kazanmadı. Toplumsal çürümüşlük AKP’ye seçim kazandırdı.

Çürüme, 1946 yılında emperyalizmin Türkiye cumhuriyetine girmesi ile başladı. 1946 öncesi Cumhuriyet Osmanlı’dan kalma çürümüşlüğün giderilmesi, yeni bir toplumun yaratılması için çaba göstermiş, yerli fedakârlıklarla sonuca gitmek istemişti.

1950’li yıllar, yatılı okuduğum yıllardı. Okulda dağıtılan ve yemekte zorluk çektiğimiz turuncu renkli Amerikan peyniri, süt tozu, bufalo eti hiç hatırdan çıkmadı. Zaten hatırladıkça şimdi bile midem bulanıyor. Ve de köylük yerlerde, dağıtılan Amerikan pirinci…

Bunlar olurken, bir taraftan da yerli malı haftası düzenlenirdi. “Yerli mal yiyeceksen, yerli mal giyeceksin…” diye başlayan çocuk şarkısı… Amerikan yiyecekleri o dönem etkili olmadı. Zira alışık olmadığımız yiyecekleri sevmedik. Öğretmenlerimiz görmeden onları yok ediyorduk.

Ama aynı yıllarda, köylerde dağıtılan Marshall yardımı bayağı bir ses getirdi. Asalaklıkla yalakalığın başlangıcı o yıllarda oldu. Gerçi, iyi tasarlanmış bir tarım politikası olmadığından dağıtılan traktörler köylünün evinin önünde bağlı kaldı. Ama asalaklık girmişti bir kere köylünün kanına.

Sonra, yurt dışına işçi gönderme günleri… Büyükelçiliklerin, konsoloslukların önünde uzun uzun kuyruklar… Şart koşulmuş, gideceksen yurt dışına işçi olarak, bir köy kooperatifine ortak olacaksın. Mantar biter gibi köy kalkınma kooperatifleri tünedi bir bir. Sayıları yüzü bini geçti. Kooperatifler üretimden kopuk ve bunlara Dünya Bankası hibe ve kredileri…

Başladı fırıldaklar dönmeye. Asalaklık terfi etti, saprofitliğe (kemik yalayıcılığı) ve sonunda ne oldu? Kooperatiflerin yerinde yeller esti. Toplumsal çürüme kök salmaya başladı. Ama cumhuriyetin henüz tam budanmamış özellikleri çürümenin hızını az da olsa keser oldu.

Derken, 12 Eylül faşist darbesi ve Kenan Evren. Ona babamız dendi. Neden diye sorulduğunda, “çünkü” dendi, “her gün anamızı .…yor”. Tepki büyük! Evren’in desteklediği “Horoz Partisi” hezimete uğruyor. Özgürlük imajlı Anavatan Partisi iktidarda. Yeni babamız işbaşında. Özal’lı neo-liberal yıllar… “Benim memurum işini bilir” zihniyeti ile başlayan “köşe dönmece” süreci. Prensler, Özal’ın prensleri. Çalmalar çırpmalar. Ama bağımsızlığını henüz yitirmemiş yargı bu süreci durduruyor. Durduruyor ama, özelleştirmeler, ihaleler ve bunların bıraktığı nemalar ve de rant ekonomisi çürümeyi hızlandırdı, ama sonuçlandıramadı. Zira, cumhuriyetin hukuksal yapısı şöyle ya da böyle işledi. Özal’dan yadigâr Haşim Kılıç kaldı geriye!

Aydınlanmacı cumhuriyet ile emperyalizm arasındaki “nispi denge” AKP döneminde, 2007 operasyonları ile başlayıp devam eden süreçte, emperyalizm lehine yıkılınca, bu çürümüşlük müthiş bir ivme kazandı. Ordunun, polisin, eğitimin, yargının, medyanın… birer iktidar kurumu olarak emperyalizmin kontrolüne geçtiği süreçte.

Şimdi, çürümüşlüğü yaratan gelişmeleri, bazılarının tekrar olmasına rağmen kısaca belirtmek istiyorum. Siz bunlara onlarcasını ilave edebilirsiniz.

  • Emperyalizmin yol, alışveriş merkezleri ve bankalardan oluşan ana arter taarruz araçlarıyla ülkenin iflah olmaz bir tüketim toplumu haline getirilmesi; yolunu şaşırmış, yanlış ve doğruyu ayırt etmekten alıkonmuş, yargılama ve sorgulama gücünü, etik değerlerini yitirmiş bir toplumsal kesimin gittikçe genişlemesi…
  • Sanayi ve tarımsal üretim gerilerken, ülkenin ekonomik yapısının sıcak ve kara para ile organize edilmesi. Rantiyelerin, spekülatörlerin, borsacıların ve bunların kara gözlüklü avenelerinin köşe başlarında yol kesmeleri.
  • Kentleşmenin sosyo-ekonomik sirkülâsyonunun emek ağırlıklı sanayi ve hizmet sektöründen, yoğun bir al-satçı esnaf kesimine geçmesi (Marx’ın dediği gibi al-sat işlerine dayalı komisyonerlik sosyal düzenin, sosyalizmden yana dönüşmesindeki en büyük engeldir. Ayrıca bu kesim, devrimci hareketlerin karşısında durması ile ünlüdür.
  • Doğanın ve tabiatın tahribatıyla kentlerin beton yığını haline getirilmesi ve buna da medeniyet denmesi. Paris yüzyıllardır aynı Paris. Viyana ve Londra da öyle… Ya İstanbul! Dubai’ye, Singapur’a benzetilmesi ile övünülmesi. Bu sapık medeniyet anlayışının toplumda yarattığı depresyon dengeleri altüst etti. (Gezi Parkı’na bakın, bu anlayışı sanırım yeteri kadar aydınlatır).
  • Din fetişizmi ile her şeye, her olaya ki bunların içinde eğitim, hukuk, aile, çalışma hayatı vb. vardır; dini açıdan bakarak özgürlüklerin tırpanlanması, laikliğin yok edilmesi ve itaat kültürünün özgürlüklerin yerine ikame edilmesi (Din fetişizmi başka bir şey mutaassıplık başka bir şey. Kimileri ülke mutaassıplaşıyor diyorlar. Yanılıyorlar. Ülke çürüyor).
  • Ayni ve nakdi yardımlarla saprofit bir kültür (kemik yalayıcılık, döküntülerle geçinen, dökenlere kulluk eden kesimin kültürü) yaratılarak düzene bağlanması ve iktidarın emir komutasında muhalefete karşı kullanılması. Kendinden olmayana karşı bu beslemelerin her an savaşa girecek şekilde hazır tutulması. (Saprofitin Türkçe’de “anlamlı” bir karşılığı var: “çürükçül”).
  • Göçlerle şişen kent nüfusunun istihdamında dişe dokunur bir pay sahibi olan şehir mafyasının katakullileri ile belediye faaliyetlerinin iç içe geçmesiyle apayrı bir kara düzenin oluşması.
  • Vs. vs. vs.

Bu çürümenin önüne geçebilecek tek güç, toplumsallaşmış sol olabilirdi. Ama o kolayı seçti. Kendi harığında, kendi yandaşlarıyla bir oyana bir bu yana yuvarlanıp durdu. Bu debelenmede, kendi yandaşlarından da kayba uğradı. 90’lı yılların başında, dört yüz bin civarında olan sol taraftarları bugün yüz elli bin civarına geriledi; toplumsallaşamadı.

SOSYALİST SOLUN ERİME SÜRECİ

2014 yerel seçimleri, beni çok eski günlere götürdü. 12 Eylül faşist darbesinden önceki Fatsa’yı anımsadım. Devrimci kişiliği ile tanınan, sosyalist geçmişi ile temayüz etmiş Fikri Sönmez’in, nam-ı diğer “Terzi Fikri”nin oyların yarısından fazlasını alarak belediye başkanı seçildiği Fatsa. Kızıldere’ye 3 can vermiş Fatsa. Devrimci Yol’un faşizme karşı verdiği mücadelenin destanlaştığı yer olan Fatsa. Cemal Işık’ların, Şehittin Tırıç’ların memleketi Fatsa. Halkla beraber, halkın yararına hakça bir düzen kuran Fatsa….

İşte bu Fatsa’da 2014 yerel seçimlerinde gayri resmi sonuçlara göre, partilerin aldıkları oy oranları şöyle (belediye seçimi)

AKP………………………….% 52.4

MHP…………………………% 28.6

CHP………………………….% 16.7

SP…………………………….% 1.2

Diğerleri………………………% 1.1

(Kaynak: www. seçim.haberler.com)

Bir yorum yapmaya gerek var mı? Geçmişten hiç mi bir şey kalmadı buraya. Geçmiş hiç mi bir iz bırakmadı burada? Yoksa başka bir nedeni mi var 2014’ün bu seçim sonuçlarının?… “Fırtınalı Denizin Çocukları”nın mutlaka söyleyecekleri bir şeyleri vardır.

Bana göre, toplumsal çürümüşlük yer yurt tanımıyor, önüne ne gelirse, söküp süpürüyor. Nerede sosyalistler, gören oldu mu? Biz neredeyiz? Buhar olup uçtuk mu? Bu ayıp bize yeter de artar bile!

Sosyalist solun erime sürecindeki kırılma noktalarını kısaca sıralamakta fayda var. Bu kırılma noktaları 12 Eylül 1980 faşist darbesinden sonraki zamana aittir.

  1. 1.      Kırılma Noktası: 12 Eylül faşist darbesinin bindirmelerinin uzun süre devam etmesinden dolayı solun yenilgi ve ezilmişlik psikozu sonucu, kendini güvence altına alma dürtüsüyle demokrasiyi, insan haklarını kendisi için istemesi, bunları yaparken toplum için istekte bulunmaması, bunu ihmal etmesi ve sonuçta toplumdan uzaklaşması ve ona yabancılaşması.
  2. 2.      Kırılma Noktası: Solun kendisini üretme ve güç yaratma yerine, Güneydoğu’da gelişen Kürt hareketinin peşine takılması. Bu saplantı, onu Kürt hareketinin stepnesi olmaktan öteye götürmemiştir. Hâlbuki kendini üretip bir güç haline gelebilseydi, Kürt sorununa da anti-emperyalist bir düzlemde en büyük katkıyı yapan olacaktı. Kürt hareketinin kuyruğuna katılmak onun geçmişten kalan göreceli saygınlığını zedelemiştir. Etkenlikten edilgenliğe geçiş, aynı zamanda güçsüzlüğün de bir göstergesi olmuştur.

Demokrat Muhalefet Dergisi’nin Mart 1991 tarihli 10. Sayısında Ertuğrul KürkçüKemalizmin Sonu mu? TC Kürtleri Keşfediyor” başlıklı makalesinde Turgut Özal’ın Körfez Savaşı’ndan da yararlanarak Irak’tan toprak edinme arzusuna (Kerkük ve Musul) yama olarak, Kürt sorununa el atıp konfederasyon önermesinde bulunabilecek kadar çıtayı yükseltme hadisesine atıfta bulunarak yazısının sonunda şu görüşlere yer vermiştir:

Sosyalistler, kadir-i mutlak bir kapitalizmin egemenliğini kabul ederek tehlike olmaktan çıkmış bir piyasa sosyalizmini özgürce savunmaya ve ebedi uç muhalefet partisi mevkiini korumaya mahkûm olmak ya da Güney milliyetçiliği zemininde ulusal bir kapitalizmin payandası haline gelmek dışında bir devrimci seçeneği pratik kılmakla yükümlü. Dünya kapitalizminin her şeyi uluslararasılaştırdığı, Türkiye burjuvazisinin misak-ı millisini tartışma masasına yatırdığı bir dönemde, yeni bir düzen seçeneği yalnızca kapitalizme karşı çok uluslu ve bir emekçi demokrasi olması halinde gerçekten yeni olabilir. Böyle bir düzen, emperyalizmin hâkimiyetine meydan okuması kadar, milli burjuvazileri de müksüzleştirebilirse eğer Ortadoğu’da halkların kalıcı ve sürekli bir barışının ve zenginlik kaynaklarının gürül gürül akacağı bir refahın teminatı olabilir. Bunun gerçekleşebilmesi her ülkede uzayan ve birbiriyle eklemlenen bir sınıf savaşı ile olanaklı. Ama bu gerçekleşmezse, Ortadoğu’yu bekleyen gelecek halkların kendi burjuvazilerinin önderliğinde şu ya da bu emperyalist devletin yedeğinde birbirlerini boğdukları bir kanlı arenadır.

Sermayenin hâkimiyetinin uluslararasılaştığı bir çağda, hiçbir devrimci seçenek Özal’ınkinden daha geride bir temele yerleşemez”.

Ne diyorsunuz? Bir son cümleye bakın bir de ondan öncekilere!

Sınıf savaşından, emperyalist karşıtı bir konuşlanma duyarlığından ABD emperyalizminin yönlendirdiği Ortadoğu projesinde yer almış milliyetçileşmiş PKK hareketine dahil olma. Abdullah Öcalan liderliğindeki Kürt hareketi içinde kendini ifade eden Ertuğrul Kürkçü, milliyetçi Kürt hareketinin yedeğine sosyalistleri bağlamak için enerjisini harcıyor. Arada bir sol söylevle kendini kamufle etmeyi de ihmal etmiyor. Abdullah Öcalan’ın sonradan kadim dostu Sırrı Süreyya Önder ise BDP’nin yedeği HDP’den İstanbul büyükşehir belediye başkanlığına aday olduğunda “CHP’yi paramparça edeceğim” derken sanki AKP-BDP ortaklığına gönderme yapıyor. HDP seçimlerde bir varlık gösteremedi. CHP’den oy da alamadı. Ve şimdi, BDP ile kendi partisinde tekrar birleşme yoluna gidiyor. “Taş yerinde ağırdır” derler ya, işte öyle. Solun kadükleşmesinde ne kadar başarılı oldular bilinmez ama, üstlendikleri görev şimdilik sona erdi. Cumhuriyetin tasfiyesinde gösterdikleri performans oldukça dikkate şayan. Tutanaklara yansıyan ilk İmralı görüşmelerinde ne diyordu Öcalan: “İslam şemsiyesi altında yeni bir cumhuriyet yeni bir Ortadoğu!”

Gerçi ABD’nin Ortadoğu politikalarında, ılımlı İslam projesinden uzaklaşması Apo’nun bu deklarasyonunu da kısmen dumura uğrattı.

  1. 3.      Kırılma Noktası: “Geleceği Birlikte Kuralım Parti Girişimi”nin lağvedilerek, grup mutabakatına dayalı Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) kurulması ve Ufuk Uras başkanlığında AB emperyalizminin sol uzantısı olarak liberalizme yelken açması.

Toplumun içine girerek, yerel unsurlarla organik ilişki ile toplumsal mutabakatın kapılarını aralamak yerine, dağılmaya mahkûm grupçuluk anlayışı birçok parti üyesini küstürmüş ve partiden ayrılmalarına neden olmuştur. Bir ÖDP tarihi yazıldığında, soldaki tahribatın ne kadar büyük olduğu ortaya çıkacaktır.

  1. 4.      Kırılma Noktası: Kemalizm’in tasfiyesi olarak algılanan ama gerçekte cumhuriyetin tasfiyesi olan 2007 yılında başlayan operasyonlarda solun büyük bir kısmının AKP’nin dolayısıyla tasfiye komutunu veren ABD’nin yanında yer alması. Hatta bu operasyonlarda bazılarının sevinç çığlıkları atarak tasfiye hareketine destek vermeleri. Bu gelişmeler partisiz bir örgüt bağlantısı olmayan anti-emperyalist gençliği solculardan uzaklaştırmıştır.

Emperyalizmin neo-liberal politikaları doğrultusunda bu tasfiye hareketleri her halükarda yapılacaktı, ama sol bu konuda tavırlı olabilseydi, toplumsal muhalefetin önderliğini bile üstlenebilir, anti-emperyalist mücadelede mihenk taşı olabilirdi. Ama onlar “Yiyin birbirinizi” demekle yetindiler. Birgün gazetesinin, İlhan Selçuk’un gözaltına alınmasının ertesi günü “Yiyin birbirinizi” manşeti ile çıkması AKP’ye örtülü destek olarak algılandı. Bir Birgün tarihinin yazılması efkâr-ı umumiye için gerçekleştirilmesi gereken bir sorumluluktur.

Oğuzhan Müftüoğlu bu konuda 4 Ocak 2012 tarihinde Birgün Gazetesi’nde “Tarihin sonu tezinin sonu geldi” söyleşisinde şunları söylüyordu. “…Ayrışmaları öznel nedenlere bağlamak doğru bir şey olmaz. Örneğin, bu konudaki ayrım noktalarından biri Ergenekon davasıydı. Bizim egemen güçler arasındaki çatışmada (Birgün Gazetesi’nin o günlerdeki “Yiyin Birbirinizi” başlığı ile anılan) taraf olmama tutumumuz üzerine kıyamet koparıldı. Oysa egemen sınıf klikleri arasında çelişkilerden bir nispi denge durumunun devamı, aynı zamanda nispi bir demokrasi ortamının sürmesini getirir. Tek başına hakim olarak iktidarını pekiştiren bir gücün daha baskıcı politikalara yönelmesi de kaçınılmaz olur. Şimdi geriye dönüp bakıldığında, bizim tutumumuzun doğruluğunu görmek daha kolaydır. Bugün Ergenekon davasının özünün, devletin ve ordunun eski soğuk savaş döneminde oluşturulmuş yapılarının bugünkü yeni düzene uygun biçime dönüştürülmesinden ibaret bir konu olduğu çok daha açık olarak ortaya çıkmış durumdadır. Oysa konuyu bir sivilleşme ve darbeciliğin tasfiyesi olarak, bir demokratikleşme olarak görenler sadece bugün nasıl bir ileri demokrasi olduğu açıkça görülen bir rejim destekçisi olmakla kalmadılar, halkın aldatılmasına da ortak oldular. Oysa, devrimci politika, her zaman gerçeklerin bütün yönleriyle açıklanmasını esas almalıdır”.

Çok talihsiz bir açıklama! Başıyla sonu çelişki içinde. Birincisi, taraf olabilecek bir kapışma yok ortada. Tek taraflı bir bindirme var; böyle olunca “Yiyin birbirinizi” demek bindirenin yanında olmak olmuyor mu? Nitekim, bu açıklamayı yapan, yazdığı bir yazıda “Biz bunlara mı yenildik?” (Gerçi biz, onun dediği gibi bunlara yenilmedik, bizi yenenler onları da saf dışı ettiler; çünkü bunu yapan ABD emperyalizminin ta kendisiydi) derken, zımnen de olsa bunu kabul etmiş görünüyor. Başta söylediklerinin dışında söylediklerine katılmamak mümkün değil. Yiyin birbirinizi demenin yanlış olduğunu söylemek bu kadar mı zor? Kaldı ki sorun bu da değildi. Sorun şaşkınlığa uğramış, yolunu bulmakta zorluk çeken cumhuriyetçileri kendi saflarına çekmekti. Yazık oldu.

 Emperyalizm gerçeğini göz önüne almadan yapılan bütün tahliller kadüktür. Somut durumun somut tahlilinde, devrimci mücadele açısından ana periyotlar oldukça uzundur. Bazen asırlar boyu sürebilir. Süresi kısa olanlar, ara periyotlardır. Bu nedenle hedef değişmezken strateji ve taktiklerde değişiklik olur. Hedef, anti-emperyalist mücadeledir ve bu ana periyot emperyalizm var oldukça sürecektir. Mahir Çayan’ın da dediği gibi, “Emperyalizm var olduğu müddetçe, devrimci mücadele sınıfsal ve ulusal planda yürüyecektir” (Mahir Çayan, Toplu Yazılar, Kesintisiz Devrim II).

Çokça görüyoruz, düşüncelerinden “emperyalizm” sözcüğünü çıkartıp yerine “dünya kapitalizmi”, “küreselleşme”, “küresel kapitalizm” gibi sözcükleri getirenler, emperyalizme karşı mücadele verenleri faşistlikle suçlar hale geldiler.

Cumhuriyetçilerle emperyalizm ve onun temsilcisi siyasi iktidar arasındaki nisbi dengenin emperyalizm lehine bozulmasıyla zar zor işleyen demokrasi de ortadan kalktı ve böylelikle emperyalizmin (dar anlamda iktidar) fütursuzlaşması, aynı zamanda, faşizmin habercisi oldu.

  1. 5.      Kırılma Noktası: Gezi olaylarında sosyalist solun ciddi bir varlık gösterememesi, örgütsüz direnç kitlesinin arkasından gitmekle yetinmesi; sonrasında düzenlenen forumlarda sosyalist solun kendi başlarına kalması, direnişe katılanlar için bir çekim merkezi oluşturamaması, zaten pasif olan örgütlenmelerini de zaafa uğratmıştır.
  2. 6.      Kırılma Noktası: 2014 Yerel Seçimlerine girerken, sosyalist sol topluma güven verememiş, güçsüzlük imajı yaratmıştır. Bu imaj, hem ideolojik boyutta hem de pratik boyutta kendini göstermiştir. AKP zulmünden kurtulmak isteyen, direnme potansiyeli olan halk ehven-i şer’e mahkûm edilmiştir. Şer ile ehveni şer arasında bir tercih yapmak durumunda kalmıştır.
  3. 7.      Kırılma Noktası Yolda: Birleşik Sol Muhalefet Hareketi. Bu tür hareketler, gruplardan değil, toplumsal katmanlardan oluşursa bir anlam ifade eder. Toplumsallaşamayan solun çareyi mevcutları bir araya toplama arayışında görmesi sonuçta ÖDP deneyinde olduğu gibi yeni olumsuzluklara yol açar.

Yol Ayrımı yazı dizisinin 3. Kısmında örgütlenmeyi, 4. Kısmında ise toplumsallaşma ya da halka ulaşma yollarını irdelemeye çalışacağım.

Politika üretemeyen bir siyasi hareket, kadavra olmaya mahkûmdur.

Yazıklar olsun bize ki, başkaldıran halkı ehven-i şer’e mahkûm ettik. Yazıklar olsun!…

(Devam edecek)

Hakkı Zabcı

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!