Yol Ayrımı III. Kısım: 4

HALKA ULAŞMANIN YOLLARI  ve DEĞİRMENDE YOĞURT ÖĞÜTENLER

Hakkı ZABCI

“Bilgi bir deniz gibi, ne ucu var ne dibi.

Serçe denizi emse, emdiği su nedir ki?”

Türk Mitolojisi

Prof. Dr. Bahattin Ögel

Yılmaz Güney “Umut”

24 Temmuz 2013 tarihinde başladığım “Yol Ayrımı” yazı dizisini yedi makale ile ancak şimdi bitirebiliyorum. Çok üretken olmadığım ya da olamadığım apaçık ortada. Zaten yaptığım da ne? Değirmende yoğurt öğütmekten başka bir şey değil.

Bu yazıda biraz da konunun özelliğinden dolayı yaşanmış beş örnekten hareketle “Halka ulaşmanın yolları” üzerine birtakım değinmelerde bulunmaya çalışacağım. Konu üzerinde düşünce geliştirtebilir miyim, geliştirtemez miyim bilemiyorum!?…

Daha doğrusu, bunu becerebilir miyim, onu da bilemiyorum?…

Birinci Örnek: Yanımızda Olmak Bizden Olmak Değildir

1980 yılında, 12 Eylül’e ramak kala, aynı yıl gerçekleştirilen Fatsa Kültür Şenliği’nden esinlenerek ODTÜ’lü gençler okullarında bir şenlik düzenlediler. Ankaralıların özellikle gecekondu halklarının yoğun olarak katıldığı bu etkinlikte, alışılagelmiş müzikal gösterilerin yanı sıra söyleşiler, konferans ve paneller de yer almıştı. Ağırlığını kadınların oluşturduğu bir söyleşide, konuşmacı olarak sosyalist gelenekten gelen saygın bir kadın yazar/sanatçı kürsü yerine katılımcıların arasına oturmayı yeğlemişti. “Ben sizden biriyim, buradan konuşacağım” deyip söze başlamıştı. Yanında oturan iri kıyım gecekondu kadını “Bacım, bacım, bizim yanımızda oturarak bizden olunmaz, çık kürsüye ne diyeceksen de, biz de dinleyelim” demişti.

Olay aynen böyle gerçekleşti.

Sosyalistte olması gereken emekçi karakteri

Bir sosyalist aydın için siyaset yapmak, bakır döver gibi, hasır örer gibi bir hüner, bir zanaat işidir. Bu öyle bir zanaattır ki, kişisel yanı azaltılmış, toplumsal yanı çoğaltılmış, geleceği şekillendirecek yoğunlukta deneyimleri, tasarlanmış demonstrasyonları içinde barındıran bir hünerler bütünüdür. Bunlar çoğaldıkça, aydının yaşantısı ile düşüncesi arasındaki farklılıklar bir bir ortadan kalkar ve bir sosyalistte olması gereken sapması olmayan bir emekçi karakteri ortaya çıkar.

İkinci Örnek: Çelişkiyi Yakalamak

İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye ekonomisi bir türlü belini doğrultamaz. 1950’li yıllarla birlikte, ABD’nin “Truman Doktrini” çerçevesinde yapılan, “Marshall Yardımı”, tarımda makineleşmeyi hızlandırmakla birlikte, üretimle rasyonel bir bağın kurulamaması nedeniyle, başlangıçta gülen köylüyü, süreç içinde makine mezarlığı haline gelen kırsal kesimde, şaşkına çevirmiştir.

İşte bu gelişmeler yaşanırken, doğuda Kars bölgesinde hayvan üreticileri çok zor durumdadır. O dönem, ana besin kaynağı olan saman karaborsadadır.

O günlerin bir avuç devrimcisi, Kars köylüsü ile bağlantı kurmak ve toplumsal mücadeleyi burada başlatmak için batıdan vagonlara yükledikleri saman balyalarını buraya taşırlar ve hayvan üreticilerine bedava dağıtırlar. Ancak, köylü, onlara olumlu bir tepki vermez; olan biteni bir yardım işlevi olarak görür.

Arzuladıkları ilişkiyi kuramayan devrimciler, oturup tartışırlar “Biz nerede yanlış yaptık?” diye. Sonunda bulurlar. “Burada yaşanan çelişki ne?” sorusunun yanıtını karaborsada bulmuşlar. İkinci sefer getirdikleri saman balyalarını maliyet fiyatı üzerinden köylüye verince karaborsa ile kendi satış fiyatı arasındaki fark ortaya çıkmış, böylece bekledikleri tepkiyi almışlar. Üretici birliklerinin örgütlenmesine bu şekilde başlanır.

Olay bu. Olayı yaşayanlar, ağabeylerimiz, yabancımız değiller.

Deneyimlerin Rehberlik Özelliği

Deneyimler, önümüze koyduğumuz hedeflere varmak için bize rehberlik ederler. Siyasette çözümün anahtarı bu deneyimlerdir. Hatta çözüm anahtarlarını bulabilmek için demonstrasyonlar bile yapılır.

Bugünü yaşamayanlar geleceğe yol alamazlar. Bugünün deneyimleri ve deneyimlerden çıkan sonuçlar, gelecek için en büyük referanslardır. Marksizm’in omurgası olan “zaman ve mekân” saptaması doğrultusunda, geçmiş deneyimler ve bunlardan üretilen teoriler bugün için geçerli olmayabilir. Bugün, geçmişle çakışmayabilir. Yarın için, bugün, geçmişten daha değerlidir.

Siyasette, önder, bilgiyi elde ettikçe, bu bilgi ile yaşadığı deneyimleri birlikte düşünmek zorundadır. Bu birliktelik, özgün, yeni düşünceleri ortaya çıkaracaktır.

Üçüncü Örnek: Aydın estetiği ile ezilenlerin estetiğinin sentezi

1970’li yılların sonlarına doğru. Yer Fatsa. Fındıkta sömürüye son mitinglerinden biri…

Devrimci gençler, fındık üretimindeki maliyet hesapları ile tüccara ve Fiskobirlik’e ürün teslim fiyatlarının rakamsal anlatımlarının ve teorik saptamalarının yer aldığı metinleri kürsüden okuyorlar. Meydanı dolduran gençler “Fındıkta sömürüye son” sloganlarıyla konuşanlara destek veriyorlar. Üretici köylü, alanın kenarlarında sessiz ve tepkisiz duruyor.  Derken, Belediye Başkanı Fikri Sönmez kürsüye çıkıyor. Çıkar çıkmaz, gençler arasında 15 yaşlarında bir çocuğa “Ula Sülo, gel buraya, git şu aşağıdaki büfeden 50 gramlık el kadar küçük fındık paketlerinden bir tane al da gel!” der. Çocuk paketi alır gelir. Terzi Fikri, el kadar paketi elinde sallarken çocuğa “Kaça aldın?” diye sorar. Çocuk fiyatı söyler. O, ilgisiz duran üreticiye döner “50 gramlık fındığın fiyatı bu. Sizler fındığın kilosunu kaça veriyorsunuz?” der. Bunu der demez, alanın kenarlarında duran köylüler, alanın ortalarına doğru ilerleyerek sessizliklerini bozarlar ve Fikri’yi pür dikkat dinlemeye başlarlar. Nasıl dinlemesinler? 50 gramlık Fiskobirlik etiketli fındığın fiyatı ile kendilerinin Fiskobirlik’e verdikleri 1 kilogram fındığın fiyatı aynı…

Mitinge katılan Fatsalılar bu olayın canlı tanıklarıdır.

Sosyalist aydın dilinin ezilenlerin diliyle örtüşmesi

Toplumsal hareketlerin siyasi nitelikleri içlerinde yer alanlar tarafından anlaşılamayabilir. Ama bu siyasi nitelik meselenin anlamını ve kavranmasını sağlayabilecek bir dili yaratabilirse, güçsüz görünen insan varlığının bir güce dönüştüğü görülecektir. Bu dil, aydın estetiği ile ezilmişlerin estetiğini birleştiren bir dildir. Bu dil, solun toplumsallaşmasında devrimci önderlerin kullanması gereken dildir. Bu dil, yaşam birliklerinde, aydınların ve ezilenlerin estetiğini birleştirme özelliğine sahiptir ve büyük ustalık ister. Terzi Fikri bu ustalardan biridir.

Kendini, ezilmişlerin kurtuluşuna adamış bir devrimci, toplumun dışında bağımsız bir varlık değildir. Devrimcilik ve devrim, toplumun içinde geçerli olan bir olgudur.

Dördüncü Örnek: Dürüstlük ve Yaratılan Güven

O, 27 Mayıs 1960 İhtilalı ile birlikte, zorunlu emekliliğe sevk edilmiş Eminsucu bir subaydı. Sağ eğilimli ve muhafazakârdı. Emekli olup da apoletleri gidince, ürkek bir adam olup sessizliğe gömülmüştü. 1970’li yılların sonlarında yaşanan zor günlerin etkisi ile epeyce pinpirikleşmişti. Kapı çalındığında bile ürker olmuştu.

İşte, o günlerin birinde, kapısı çalınır. Açar kapıyı, biri kız biri oğlan iki gençtir kapıda gördüğü. “Ne istiyorsunuz?” der. Bütün dileği bir an önce gitmeleridir. Genç kız, “Mahallemizin birçok sorunu var. Bunların bir kısmı can güvenliği ile bir kısmı da günlük yaşantı ile ilgili. Bunları konuşmak ve çözüm yolları aramak için önümüzdeki hafta sonu falanca düğün salonunda bir toplantı düzenledik. Sizi de oraya bekliyoruz” der. O, bir an önce gitsinler diye, “tamam, tamam” deyip kapıyı kapatmak ister. Bu sefer genç delikanlı söze girer: “Bir dakika, biz bunları yaparken, mesela, düğün salonunun kirası gibi bir takım giderlerimiz oluyor. Bunlar için sizden para isteyecektik”. O, yine bir an öce gitsinler diye 50 lira getirir delikanlıya verir ve yine kapıyı kapatmak ister. Kapıdaki gençlerden kız olanı, “Bizim yaptığımız hesaplara göre hane başına 10 lira düşüyor. Buyurun 40 lirayı” deyip para üstünü Albay’a uzatır. Emekli Albay beklemediği bu davranıştan çok etkilenir. Şaşırmıştır. Bu etkiyle, hiç düşünmediği halde söylenen toplantıya gider.

Faşistlerin silahlı taramalarından dolayı otobüs duraklarının korunması, pahalılığa karşı bir tanzim satış tezgâhının açılması, uç bölgeden geçmeyen belediye otobüslerinin geçişinin sağlanması gibi konular, katılanların onayı ile karara bağlanır.  Heyetler oluşturulur. Albay toplantıdan memnun ayrılır.

İleriki günlerde, belediyeye gidilerek uç bölgeden otobüs seferleri sağlanır. Tanzim satış açılmış derler, tezgâhtarı evine gelen genç delikanlıdır. Otobüs beklerken durak arkasında sipere yatmış genç yine odur. Durağı koruduğunu, askerlik bilgisinden dolayı kavramakta güçlük çekmez. Delikanlıya tarifi zor bir sevgi ve sempati duymaya başlar. Tanzim satışta, adının Ali olduğunu öğrenir. 12 Eylül darbesi gelir, Ali yoktur. Tanzim satış da yoktur.

Bunları nereden biliyorsun diyebilirsiniz. Albay dediğim kişi, kuzenimin çok yakın bir arkadaşının babası. Çok sonraları ailecek dost olduk. Anlattı bunları bana ve ben hapisten çıktıktan sonra sorduğu ilk soru Ali oldu.  “Ali’yi gördün mü, yaşıyor mu?” Ben Ali’yi tanımıyordum. O gencin gerçek adının Ali mi değil mi, onu bile bilmiyordum. Albay, “Ali beni davranışlarıyla, sözünün eri dürüst yapısıyla beni solcu yapan kişidir. Onu çok seviyorum” demişti ve 2000’li yılların başında bu dünyadan solcu olarak göçüp gitti.

İsterim ki, Ali denen kişi yaşıyor olsun ve bu yazıyı okur olsun.

40 liranın kerameti bu işte. Olay, 50 liranın üstü olarak 40 liranın geri verilmesi… Ve bunun da altında dürüstlük ve güvenin yatıyor olması.

Bizim geçmişimizde Aliler parmakla sayılamayacak kadar çoktular. Cesur oldukları kadar sorumluluk taşıyan alçakgönüllü kişilerdi. Birçoğunun Ali gibi adı sanı bilinmez.

Bir bilinen var. Halka ulaşmanın yollarının fatihi, bu yolun büyük ustası Enver Karagöz. Yaşadıkları o kadar açığa çıkmıştır ki, o mütevazı haliyle kendini saklayamadı. O 12 Eylül faşizminin işkence hanelerinde direndi. Ağzına kaynar sular boşaltıldı. Ses telleri haşlandı, gırtlak kanseri oldu ve aramızdan ayrıldı. Bu belalı dünyadan göçüp gitti. Onu anmadan geçemeyeceğim. Bundan dolayı 2008 yılının Ocak ayında Enver’in anısına yayınlanan Direnç Gülü adlı kitaba yazdığım yazıdan alıntılar yapmaktan kendimi alıkoyamadım.

Örnek beş: Halka ulaşmanın devrimci yolu

Artvin’in baharı çok güzeldir. Yeşilin en dehşetlilerini orada görürsünüz. Hışımla akan Çoruh, Kaçkar’ın haşmetini kıskanır gibidir. Acemin kahvesinde yudumladığınız çay, derin bir “ohh” çektirecek kadar büyülüdür. 1977 yılı baharında, Şavşat’ın Yukarı Koyunlu köyüne gidiyoruz. Bir dağ köyü… Yukarı tepeyi aşsanız aşağısı Ardahan. Köy minibüsü Aşağı Koyunlu’ya kadar gelebildi. Yukarıya çıkamadı. Yürüyerek tırmandık Öteki Koyunlu’ya… Enver’in kucağında bir tomar Devrimci Yol Dergisi, kan ter içinde köye vardık. Çocukların “Hoca geldi, Enver Hoca geldi” bağrışmaları sonrasında kapı önüne çıkan orta yaşlı adam Enver’e sarıldı. Bana da “Hoş geldin” dedi öylesine ve içeriye buyur etti.

Yer minderlerine oturduk. Çocuklar duvar diplerinde ayakta. Üç beş sohbetten sonra, beyaz tülbentli evin kadını közlenmiş patates getirdi. Sanki sayılı, adam başı bir tane. Anlaşılan çocuklar hesaba dâhil edilmemiş. Misafir işi. Bir de güzel kokuyorlar ki!.. Yorulmuşuz, açız. Çocuklar bize bakar, biz közlenmiş patateslere. Çok da lezzetli. Enver yemedi. Ayakta duran çocuklardan birine verdi. O da, başka bir çocukla, herhalde kardeşi, paylaştı. Sonra başkaları da geldi. Oda bayağı kalabalıklaştı. Soru soran sorana. Enver’in bir öğretmen edasıyla değil, o köyden biriymiş gibi soruları canlı sohbete dönüştürmesi, hem keyif veriyordu hem de sohbete katılanları cesaretlendiriyordu. Enver, dergilerin bir kısmını bizi ilk karşılayan adama verdi ve istemeye istemeye çıktık dışarıya. İçten bir uğurlama faslından sonra, bu sefer yokuş aşağı inmeye başladık, minibüsü olan köye doğru. “Sen aç değil miydin, patatesten de yemedin. Sevmez miydin?” dediğimde, Enver “Yoo, açtım, patatesi de çok severim. Ama boğazımdan geçmedi. O çocuklar bize değil patateslere bakıyordu. Biliyor musun, o köyün ekmeye elverişli arazisi yok denecek kadar az. Olanı da taşlı. Patatesten başka bir şey de ekilemiyor. Verim az mı az. Yiyecek başka şeyleri de yok. Bize getirdikleri patatesler en büyük ikramları ve bunu kendi rızıklarından kesiyorlar. İş yok güç yok. Rize’deki çay fabrikalarında çalışan birkaç kişi hepsi bu” yanıtını verdi. Enver Karagöz’ü böyle tanıdım.

Enver Karagöz’ün son hali
Enver Karagöz’ün ilk hali

Daha sonraları Enver ile beraber olduğumuz dolu dolu geçen kısa zaman dilimlerinde onu sevgiyle dostlukla ve yoldaşlıkla aşıladığı devrimci sosyalist kişiliğinin erdemini yaşamanın derin hazzını duydum.

1980 baharı, Artvin’in hiç de önceki günlerine benzemiyordu. Ne yeşilin dehşeti ne Çoruh’un hışmı ne de Kaçkar’ın haşmeti… Acem’in kahvesindeki çay da artık “ohh” dedirtmiyordu. 12 Eylül çok daha önce Artvin’e demir artmıştı. Faşizm, kiraz bahçelerine kadar girmiş, kısık kısık bakan kafaları kazınmış silahlı rambo kılıklı adamlar ortalıkta. Hoş olmayan karanlık bir sessizlik. Sessizliği delerek ürküntüyü gidermeye çalışan bir adam var sokakta. Pazar yerinde, sinemada, dernekte, gizlenmeden halkla beraber her yerde: Enver Karagöz……

Biliyoruz ki, devrimciler, devrimci mücadelenin önderleridir. Onlar, devrimin öncüleridir. Bu uğurda her şeyi göze alırlar ve onlar çok iyi bilirler ki işkence, ölüm, sakatlık, hastalık ve de her türlü mahpusluk yürüdükleri engebeli yolda selamsız sabahsız her an karşılarına çıkabilir. Faşizmin tüm ahlaksızlıklarına ve zorbalıklarına rağmen, geleceğe aydınlık bakan devrim önderleri devrimin gerek şartıdır. Ama devrimi bunlar değil, devrimden sonra yaşamları değişecek olan halk yapar. Bu da devrimin yeter şartıdır. Devrimcilik sözünü ettiğimiz gerek şart ile yeter şart arasında köprü kurma sanatıdır. Bundandır ki halka ulaşmanın devrimci yolunu bulmak mütevazılık ister, hüner ister, sabır ister, yürek ister, namus ister, sonsuz bir fedakârlık ister. Hata affetmez, çok zor bir sanattır hem önder olmak hem de halk olmak. O saflarda en önde yürümek……

Bir doğru davranış bin doğru yazıdan daha etkilidir.

Halka ulaşmanın yollarını, salt yazı yazmak olarak ele almak safdillik olur. Asıl yol, halkın içine girmek, onunla birlikte yaşamakla gerçekleşir. Kapıyı çalan kimdir? Halk bunu bilmeli onu tanımalı. O da halkını tanımalı. Halk kapıyı açmıyorsa, hiçbir şey yokmuş gibi davranmak beyhude; o kapı neden açılmıyor bunun nedenleri araştırılmalı, o neden bulunmalı ve çözüm üretilmeli.

Dürüstlük solun temelidir. Nitelikli hale gelememiş dürüstlüğün hareket ivmesi sıfırdır. Halka ulaşmanın bir diğer yanı, halka güven vermekle ilgilidir. Halka güven veremeyen bir girişimin başarı şansı yoktur. Bu nedenle, yapılan doğruları savunmak kadar, yapılan hataları da açık yüreklilikle yüksünmeden açıklayarak özeleştiri yapmak gerekir. Bu bir erdemdir. Kapalı kapıları açan sihirli bir anahtardır. Bu noktada özeleştiri, halka dostluk elinin uzatılması anlamına gelir.

Söz gelimi, 12 Eylül darbesinde yüz binlerce kişi işkenceden geçti, hapis yattı, sakat kaldı, hayatını kaybetti. Bunların arasında azımsanmayacak sayıda halktan insanlar da vardı. Ya devrime bel bağlayan insanların hayal kırıklığı? Bu halet-i ruhiye içinde ondan uzaklaşmaları… Bundan dolayıdır ki özeleştiri, sadece örgüt içi bir içerik taşımamalı, halka yönelik de ayrıntılı, inandırıcı, gerçek bir özeleştiri yapılmalıydı. Ama bu yapılmadı. Bundandır ki, solun güven zafiyeti bağlamındaki açmazı halen devam etmekte…

                                   __________________ . ____________________

Kısa Kısa Değinmeler

Gerçek her zaman halktan yanadır

Halka ulaşmada, devrimcilerin elindeki en büyük ve en etkili silah gerçektir. Sorun, gerçeği bulup çıkarmak ve halka ulaştırarak bunu en uygun şekilde kullanmasını bilmektir. Bunun başka bir ifadesi gerçeğe ilişkin devrimci siyaset geliştirmektir. Soru şu: Gerçeği nasıl kullanacağız? Gerçeğin toplum için kullanılmasında insan aklı ön plana çıkmaktadır. Bu akıl, özgür bir akıldır. Akıllı adam, deneyimlerle zenginleştirilmiş bilgiyi diyalektik mantık süzgecinden geçirerek toplumsal mücadelenin rotasını çizme kabiliyetine sahip adamdır. Aptallar bu rotayı çizemezler. Çizmeye kalkarlarsa vay halimize…

Bizim bilgiye yaklaşımımız, dünyayı ezilenden yandan değiştirmek, ezilenden yana kurulacak düzeni devam ettirmekle ilgilidir. Burada şu bilgi tuzağına düşmemek gerek. Özgürlük, eşitlik, demokrasi söylevleri ile bilgiyi liberalizmin “üstünlüğü ve yeniden üretimi” için kullanan ve kurgulayan zihniyete dikkat. Bu neoliberal tuzağa sol da zaman zaman düşmekte. Havet (hem evet hem hayır), yetmez ama evet, yapma davalara müdahil olma gibi iktidara dolayısıyla sisteme destek olan solcular gökten zembille inmediler ya. Bunları yaşadık, öyle görülüyor ki yaşamaya da devam edeceğiz.

Bağımlı bir İslam ülkesine dönüştürülen Türkiye’de emperyalizmin yeni politikaları ile “yeni muhafazakarlık” arasında hegemonik güçler tarafından bir uyum tesis edilmiş ve bu uyuma uygun yeni popülist politikalarla hegemonyaya bağımlı sistemin devamını sağlamak için uygun aktörler iş başına getirtilmiştir.

Bu nedenle, emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadeleden soyutlanmış bir halka ulaşma yolu olamaz.

Bağımlı ülkenin yeni popülist politikalarında yenilmez bir lider figürü, hem döven hem seven bir baba profili, zengin ama kendine tapana bonkör bir insan imajı ön plana çıkarılmıştır. Bu özelliklerin tamamı faşizmin içselliğinde saklıdır.

 Ortadoğu gerçeğini göz ardı etmeksizin, emperyalizmden ve dinci faşizmden kurtuluşun tek yolu devrimdir. Gerisi boş laftır ve değirmende yoğurt öğütmekten başka bir şey değildir. Öğüttüğümüz yoğurttan elde ettiğimiz ayranı içiyoruz, içirtiyoruz. Ve sonra uyuyoruz, uyutuyoruz. Devrime inanan gençler, yıkın yoğurt değirmenlerini, kurun un değirmenlerini. Biz de buğday taşıyalım değirmenlerinize, elimizden geldiğince… Tereddütsüz düşeriz arkanıza

Tarihi devrimciler yazmalı, yazamazlarsa…

Tarihi yazan devrimciler olmaz da yazanların yörüngesine girerlerse, tarihin sadece birer nesnesi durumuna düşerler.

Ne yazık ki, devrimcilerin tarih yapma süreçleri onların ideolojilerinin özellikle Batı toplumlarında çökmesiyle birlikte büyük yara almış, neredeyse sona ermiş görünümündedir. Bu olumsuzluktan kurtulmanın tek yolu devrimcilerin yoğun bir çaba ile özgül ideolojilerini oluşturmalarıdır. Bu konuyu, geçmiş yazılarımda ayrıntılı olarak işlediğimden, burada tekrar yenilemek istemiyorum.

Biliyorsunuz Aydınlanma felsefesi insanlık tarihinde insan aklının ve özgürlüğünün yenilmez bir güç olduğunun ifadesidir. Bu maalesef çöktü. Bunun temel nedeni, sosyalistlerin siyasal davranış bozukluğu ve yoksunluğu ile beceriksizliklerinde saklıdır. Sosyal demokraside de bu katmerli olarak işlemiştir. Ülkemizde CHP’nin halini görün, işin vahametini anlarsınız.

Heterojen toplumlarda halklara ulaşmanın zorlukları

Homojen bir toplumda siyasi bir çalışma yapmak sınıfsal özelliklerin netliğinden dolayı daha örgütlenmeye elverişlidir. Buna karşın aynı ülkede değişik coğrafyalarda değişik tiplerdeki toplumlara nasıl ulaşılacak? Bu toplulukların yaşam ortamlarına ulaşarak aşabilmek kudretine sahip olabilecek miyiz? Her bir topluluğun yaşam birlikleri ortak bir paydada toplanabilecek mi? Bu topluluklar, bir arada yaşayacaklarsa ortak dilleri başta olmak üzere ortak özellikleri neler olacak? Bu soruların yanıtları birlikteliği mi getirecek yoksa ayrışmayı mı? Türkiye’de gelinen bugünkü noktada, “çözüm süreci” de düşünüldüğünde, yanıtımız ne olacak? Levent Yakış arkadaşımızın dediği gibi yolun sonuna mı geldik? (Türk Solu Kürt Solu Yolun Sonu)…

Yolun sonu, Kürt hareketinin özgür ve bağımsız iradesiyle mi belirleniyor, yoksa genelde emperyalizmin, özelde ABD’nin BOP kapsamında oluşturulan bir düzlemin içinde miyiz?

Son Söz (Final)

 Üç sene önce ANAFİKİR yayın hayatına başladığında, ilk yazdığım yazı “Siyaset mi Yapıyoruz Yoksa Siyaset Yaptığımızı mı Sanıyoruz?” başlığını taşıyordu.

Yazı aynen şöyle başlıyordu: “Yirmi beş sene kadar önce bir haftalık dergi projesinin üstesinden gelememenin yarattığı düş kırıklığı ile “Türkiye Sorunları Kitap Dizisi”nin çıkmasına katkıda bulunduk. O zaman yapılan tartışmalarda, “halka ulaşmanın yollarını aramak” yönündeki öneri “önce mevcudu toplamak lazım” diye eleştirilmişti.

Gel zaman, git zaman, daha birkaç hafta önce, yine, benden yaşça küçük bir arkadaşımla aynı minval üzerinden tartışırken “önce mevcudu toparlamak lazım” ifadesiyle deliye döndüm. “ulan, bu ne toplanmaz mevcutmuş, yirmi beş senedir toplanamıyor” demekten kendimi alıkoyamadım.

Aradan geçen üç senede de bir şey değişmedi. ÖDP’nin kuruluşunda bir araya gelenler, “olmadı baştan” deyip, yeni katılımcılarla birlikte ODTÜ Vişnelikte yine toplantılara başladılar. Toplumda bir karşılığı var mı bu tür faaliyetlerin?

Onlar bir araya gelmelerine devam ededursunlar… Tayyip Cumhurbaşkanı oldu yoksul halkın oylarıyla… ABD’nin icazetiyle emperyalizmin Ortadoğu’daki taşeronluğunu devam ettirmek için bağlılığını yeniden efendilerine sunan ve NATO’dan onay alarak güven tazeleyen bir iktidarın bulunduğu ülkede yaşarken…

Hoşça kalın.

                                                                                                                         Hakkı ZABCI

NOT: Bu arada halka ulaşmanın bir diğer ustası Yılmaz Güney’i, 9 Eylül ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum.

Benzer yazılar

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!