Yol Ayrımı III Örgütlenme 2

YOL AYRIMI III

 KISIM 3: ÖRGÜTLENME (2)

NASIL ÖRGÜTLENMELİ?

HAKKI ZABCI

Devrimi devrimciler değil, devrimden sonra hayatı değişecek olan halk yapar.

 

“Yol Ayrımı” yazı dizisini kurgularken 3 simge kullandım. Birincisi “Rodrigo” idi. Faşizme karşı başkaldırıyı temsil ediyordu. İkincisi “Pontecorvo”ydu. Emperyalizme karşı mücadeleye gönderme yapıyordu. Üçüncüsü ise “Angelopoulos”tu. Geleceğimizi çağrıştırıyordu. Konu “gelecek” olunca bu bölüm ister istemez uzun oldu. Dört kısımdan oluşan yazı, üçüncü kısmın iki ayrı yazı şeklinde verilmesinden dolayı 5 makaleye sığdırılması gerekti. Angelopoulos ile ilgili yazının başlangıcını okumayanlar, sonraki yazılara göz attıklarında “kel alaka, örgütlenmenin Angelopoulos’la ne ilgilisi var!” dediler ve sıkıntılarını bana ilettiler. Yazılar arasındaki bu ilişkiyi açıklığa kavuşturamamak doğrudan doğruya benim hatam. Ne yapalım? Sağlık olsun.

Bu nedenle, bu yazı başlığından Angelopoulos simgesini çıkardım. Örgütlenmenin önemi ve örgütlenmelerdeki kafa karıştıran yanlışlıkları, örgütlenmenin arka bahçesini ve nasıl örgütlenmeli konusunu bu yazıda işledim.

NASIL ÖRGÜTLENMELİ?

Yaklaşım biçimi olarak, ya da, benimseyeceğimiz tarz olarak örgütlenmeye nasıl bakacağız? Bu soruya yanıt ararken, bu geniş konuyu özetlemeye çalışırken, netleştirme işlemini yerine getirebilmek için ister istemez keskin ifadeler kullanmaktan kaçınmayacak ve böylece basitleştirme yoluna gideceğim.

Değiştiren mi olacağız yoksa iyileştiren mi? Konuyu anlaşılır hale getirelim.

Statükoyu zorlayarak, aşındırarak, onlarca yıl sürecek uzun soluklu bir süreçte onu değiştirerek sonuca gitmek… Sonuç nedir? Sonuç iktidardır. İktidarı hedeflemeyen bir siyasi hareket olur mu? Hedefiniz iktidar. İktidara gelebilmek için oluşturduğunuz ilkeler nelerdir? Daha da önemlisi, nasıl iktidara geleceksiniz, ya da, iktidara yürümek için stratejiniz ne olacak? Stratejinizi gerçekleştirebilmek için uygulayacağınız taktikler neler?

Bütün bunlar neye göre? Statükosunu devam ettirmek isteyen devasa bir güç var karşınızda: Emperyalist kapitalist sistem. Evvelemirde onu alt edebilmek için, onu çok iyi tanımanız gerekmiyor mu? Hem dünya ölçeğinde, hem de ülke ölçeğinde. Ve bu tanıma işlemi, devamlı güncellenmek durumunda. Zaman faktörü her daim gündemde olmak zorunda.

Diyelim ki, düşmanı enine boyuna ayrıntıları ile tanıdınız. Nasıl bir araçla onunla mücadele edeceksiniz? Karşınıza örgüt sorunu çıkacak. Nasıl bir örgüt?

Devrimci Örgütlenmenin Şartları

Tekrarlamakta yarar var: Devrimci bir örgütlenme için iki vazgeçilmez şart bulunuyor. Bu devrimci bir örgütlenmenin şah damarıdır. Bu şartlardan birincisi, gereklilik şartıdır. Neydi bu: Önderlik, siz buna liderlik de diyebilirsiniz. İkincisi, yeterlilik şartı: O da halk. Biz halktan ne anlıyoruz hatırlayalım: Halk deyince, biz, tarihi belirleyen, kafamızdaki tarihi yapan, en azından düşüncemizde şekillendirdiğimiz mücadeleyi veren halkı anlıyoruz. Böyle bir halk, aynı zamanda devrimci ahlakın da mihenk taşıdır. Nasıl mı? Biliyorsunuz, devrimci ahlakın iki temel kuralı var. Biri hesap sormak diğeri hesap vermek. Tanımını yaptığımız halk liderlikten hesap sorar, liderlik de ona hesap verir. Devrimci denetim mekanizması da böyle işler. Bunun siyasetteki anlamı, antiemperyalist mücadeleyi verenler ile emperyalizmden zarar görenlerin birleşmesi halidir. Örgütlenmedeki yeterlik şartı bu şekilde yerine getirilmiş olur. Bundan şu önemli sonuç çıkıyor: Devrimi, devrimci önderler yapmaz; devrimi, devrimden sonra yaşamları değişecek olan halk yapar.

Lenin – Rosa Luxembourg Polemikleri

Yukarıda vermeye çalıştığım mekanizmayı, “merkezi demokratik yapı” olarak adlandırırsak, şüphesiz, Marksistlerin hatırına hemen Lenin – Rosa Luxemburg polemikleri gelecek.

Ne diyordu Rosa: “Bir merkez komitenin parti üyelerine, eğitim kamplarındaki askeri birlikler gibi öğretebilecekleri ayrıntılı taktik setleri var olamaz. Bu yüzden, sosyal demokrat merkeziyetçilik parti üyelerinin öncü parti merkezine boyun eğmesini ve körü körüne itaat etmesini temel alamaz.” (Aktaran John Malyneux, Marksizm ve Parti).

Bu düşünce, insanın aklına ister istemez kitlelerin kendiliğindenciliğini getirmiyor mu? İşçi hareketi, liberalizme meylederse ne olacak? Günümüzde de, Eurokomünistler sisteme entegre olarak reformist stratejilerle sonuca ulaşmak istemiyorlar mı? Hatta, bizde de parti örgütlenmelerinde aşağıdan yukarıya doğru örgütlenme tezi kabul görmedi mi? Ufuk Uras’ı böylece kazanmadık mı?!

Lenin’e göre ise, teori ile pratiğin birleştirilmesi eylemini ancak ve ancak devrimci bir önderlik gerçekleştirebilir.

Bolşevik Devrimi, Lenin’i haklı göstermiş, ancak Sovyetler’de proleterya diktatörlüğünün bürokratik diktatörlüğe dönüşmesi, daha sonra Sovyetler’in dağılması, Rosa’yı haklı çıkarmış gibi görünmesine neden olmuştur. Ama burada liderlik zafiyetini göz ardı etmemek gerekmez mi?

Şunu demek en doğrusu: Demokratik merkezi yapının başarısı doğru önderlikten geçer ve devrimci ahlakın uygulanır olabilmesi ile süreklilik kazanır.

Bu nasıl olur? Liderlik, tanımını yaptığımız halkın kolektif belleği olur ve kendini sürekli yenileyebilirse ancak o zaman devrimci bir örgütlenmenin gereklilik şartını yerine getirebilir.

Evet, baştan söylediğim yaklaşım biçiminden “değişim” içerikli devrimci tarz benim benimsediğim tarz olacak bu yazıda. Zaten yukarıda kabaca bunun özelliklerini sergilemeye çalıştım.

Şimdi, kısaca iyileştirme içerikli reformist tarzdan söz edelim. Reformistlerin, emperyalist kapitalist sistemden kopma diye bir dertleri yok. Liberalizmin temel özellikleri onların amentüsü. Temel eğilimleri bireysel özgürlükler ve mülkiyet ilişkilerinden soyutlanmış bir eşitlik. Bu eşitliğin sınıfsal bir temeli yok. İleri sürülen sadece ve sadece kimlikler arasındaki eşitlik. Bu tezlerini, özgürlükler ve eşitliklerin sentezi olarak ileri sürüyorlar; bu nasıl bir sentez ben anlamış değilim. Bu tarz, Eurokomünistlerde olduğu gibi bizdeki sol partilerin bir kısmında da görülüyor. Liberalizmi utanmadan sosyalizm diye yutturuyorlar. Kendisine sosyalistim diyen tek tek bireylerde de bu türden bir yöneliş gözden kaçmıyor. Bu sapkınlıklarından dolayı demokrasi yaftası altında sağ iktidarları desteklemekten hicap duymuyorlar.

Devrimci Mücadelede Ana Periyot – Ara Periyot

Devrimci örgütlenmenin hedefi, sistemi alaşağı ederek iktidara ulaşmaktır demiştik. Bu sürecin, onlarca yıl sürebileceğini de ilave etmiştik. Bu süreci sonlandırmak mümkün de olmayabilir. İktidar yolu için bir ana periyottan (ana hedeften) bir de ara periyotlardan (ara hedeflerden) söz etmiştim eski yazılarımda. Eğer antiemperyalist bir mücadeleyi gerekli görüyorsak, aynı zamanda kapitalizme karşı da kavgayı zorunlu buluyorsak, ana periyodun iki temel özellik taşıdığını da kavrıyoruz demektir.

Birinci ana periyot, antiemperyalist bir muhteva taşır; bu bağımsızlık mücadelesidir. Anlamı da demokratik devrimdir. Bağımsızlık olmadan devrimci bir demokrasiye geçilemeyeceği gibi, güncellenmiş sosyalizmin inşasındaki engeller de kaldırılamaz. Bu periyotta, esas, çok geniş bir antiemperyalist cephe oluşturmaktır, ama, önderliğin devrimcilerde olması kaydı ile…

Böylelikle, birinci ana periyoda sıkı sıkıya bağlı, onun devamı niteliğinde ikinci ana periyot da ortaya çıkmış olur. Kapitalizme karşı verilecek mücadele ile sosyalist devrime ulaşma.

Her bir ana periyot için, somut durumun somut tahliline dayanan ara periyotlar ortaya çıkar.

Bir yanda yurt sevgisi ve antiemperyalist mücadele diğer yanda emeğin kutsallığı ve sınıfsal mücadele. Her ikisi de bir bütün. Kesintisiz devrim dedikleri budur işte.

Her bir ana periyot için, somut durumun somut tahliline dayanan ara periyotlar ortaya çıkar. Her bir ara periyot, ana periyottan bağımsız düşünülemez. Bu yeni hedefler için yeni ara stratejiler gerekir.

Geçmiş yakın tarihimizde, bunun örnekleri var. 12 Mart 1971 faşizmi öncesi ve sonrası devrimci hareketler, antiemperyalist periyodun ara periyotlarını atlayarak (yaşamadan) doğrudan hedefe kilitlendiler, doğal olarak, emperyalizm ile baş edebilecek güce ulaşamadıklarından yenildiler, sadece, geleceğe devrimci bir miras bıraktılar.

12 Eylül 1980 faşizmi öncesi ve sonrasında statükoyu zorlama yönünde, ana periyodun “toplumsal mücadele ve solun toplumsallaşması” içeriğindeki ara periyottan, askeri darbe ile oluşan faşizmin dayattığı diğer ara periyoda geçişte bir liderlik zafiyeti oluşmuş ve yenilgi ile bile tanışamadan bir hezimet yaşanmıştır. İkinci ara periyot, geri çekilme de olabilirdi savaşmak da…

Bu konuda Lenin’den çok önemsediğim ve evrensel bir değere sahip olan her zaman geçerli olabilecek şu alıntıyı yapmadan geçemeyeceğim: “Genelde devrimci olmak ve sosyalizmi savunmak yeterli değildir… Gerekli olan, her an, zincirin bütününü tutmak, var güçle kavranması gereken özgül halkanın nasıl bulunacağını bilmek ve bir sonraki halkaya kararlılıkla geçmeye hazır olmaktır” (Lenin’den aktaran: John Malyneux, Marksizm ve Parti)

Lenin, sözünü ettiğim ana periyot – ara periyot ikilemini ancak bu kadar güzel anlatabilirdi.

Ben, özgül ideolojinin oluşturulması için kolektif bir çabaya girilmesi gerektiğini üstüne basa basa belirtmeme rağmen Anafikir okurları bu önerime itibar etmedi. Neyse!…

Geldik bugüne, bugünün Türkiye’sine.

Ayrıntıları verebilme kudretinde değilim. Bu bir ekip işi ve yıllar alır. Benim yapabileceğim kuşbakışı bir panaromanın ötesine gidemeyecek, ama varsın olsun. Yine de kaba çizgileriyle, bugünün siyasi haritasını çizmeye çalışacağım.

Burada ben yolsuzluklardan, yalanlardan, algı yönetiminden, faşizan baskılardan, hukuk devletinin yok edilmesinden, tutarsız mahkeme kararlarından söz etmeyeceğim. Yapmak istediğim, mevcut iktidarın güç kaynaklarını ortaya koymaktan ibaret. Bu konuda daha geniş bilgi edinmek istiyorsanız Mehmet Ali Yılmaz’ın “Durum Tespiti” adlı son yazısını okuyabilirsiniz.

Parti Devleti

Kimi istisnalarına rağmen, devlet ile parti (AKP) özdeşleşmiş ve ortaya parti devleti çıkmıştır. Bürokrasiden yargıya, ilköğretimden üniversitelere eğitimin tümünde bunu görmek mümkündür. Nitekim Başbakan, çoğu konuşmalarında ve takdimlerinde sıkça, “benim polisim, benim genelkurmay başkanım, benim valim, benim MİT başkanım, benim savcım, benim hakimim…” demiyor mu?

Çürükçül Toplumsal Tabaka

İslamiyetin kılavuzluğunda bir çürükçül  (saprofit) kemik yalayıcı, oldukça geniş bir toplumsal tabaka yaratıldı. Aynı ve nakdi yardımı, iaşeyi, sadakayı veren AKP ve yan organlarına (belediyeler, vakıflar, şirketler…) sıkı sıkıya bağlı bir toplumsal tabaka. Nitekim, canlı örneği, Soma faciasında görüldü. Ölen madencilerin ailelerine, yardım için gelen avukatların aileler tarafından taşlanması ve “ekmeğimize mani mi olmak istiyorsunuz?” diye tepki göstermeleri. Bu konuda çok yazdığım için uzatmıyorum. Sadece şunu belirtmekle yetineceğim. Söyleyeceğim, solun geneli için. Halk, kendini doyuranın peşinden gider. Sol, ya karın doyurmak için bir alternatif yaratacak ya da öyle güçlü olacak ki, halk o güce güvenerek sadakayı reddedecek ve onun peşinden gidecek. Güç ve alternatif olmayınca işte, sonuç da bu olur.

Tapınan Topluluk

Çürükçül toplum tabakasından küçük ama çok daha tehlikeli bir topluluk peyda oldu AKP döneminde. Biat etmenin yerini tapınmanın aldığı tehlikeli bir kör sağır topluluğu. “Öl de ölelim, vur de vuralım” zihniyetinin yerleştirilmesi. Burada, toplumu ayrıştırma, Sunilerle Alevileri karşı karşıya getirme, Kürtlerle Türkleri kapıştırma gibi bir savaş zemini hazırlayarak böyle bir güruhu yaratmak bu minvalde düşünülmeli.

Bilmem hatırlar mısınız Adolf Eichmann’ı? Hani İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin toplama kamplarına sevkiyatını sağlayan Nazi savaş suçlusu. Adam 1961 yılında yakalanmış ve Kudüs’te yargılanmasına başlanmış. Dava süresince Eichmann hiç boyun eğmemiş, hatta 1961 yılında bile Hitler’e ve diğer Nazi generallerine duyduğu saygıyı ifade etmiş ve gurur duyduğunu söylemiş. Hitler’in emirlerini tartışmasız kabul etmiş ve işini gereğince yapmayan diğer meslektaşlarına kızmış, kendisine emirler verilmiş ve bu emirleri sorgusuz sualsiz yerine getirmiş. O dönem, gazetecilik yapan ünlü filozof Hannah Arendt bu davayı izlemiş ve şu sorunun yanıtını aramaya çalışmış: “Bir insan nasıl olur da kendinden üstün gördüğü bir lidere, bir yöneticiye taparcasına itaat eder?” Bu sorunun yanıtı günümüz Türkiyesi’nde de geçerli olduğu için özellikle bu konuyu daha da açmaya çalışacağım.

Arendt, dava sonrasında bir kitap yazdı ve bu soruları yanıtlamaya çalıştı. Ona göre, Eichmann, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, adil olan ile adil olmayan arasındaki farkı görebilecek bir akıl ve yargılama gücünü yitirmişti. Onun için önemli olan tek şey, işini iyi yapmaktı. İşini iyi yapmak için de amirlerinin bütün emirlerini eksiksiz yerine getirmesi gerekiyordu. Sonuç, onu ilgilendirmiyordu. Sonuç amirlerinin sorumluluğundaydı. Arendt, Nazi canavarlığının bir daha tekrarlanmaması için, insanların düşünmek ve anlamak konusunda çaba göstermesi gerektiğini söyler. Bir insanı insan yapan da budur; düşünmek, anlamak ve eylemlerimizin sonuçlarını öngörmek ve eylemlerimizin sorumluluğunu yüklenmek; yani etik bir insan olmak. Eichmann, köleleşmişti; bütün düşünme yetilerinden vazgeçmişti; bir ot gibiydi; daha doğrusu insan olmaktan vazgeçmişti.

Peki insanlar neden böyle bir duruma sürüklenirler? Neden onları insan yapan düşünme, anlama ve kendi değerlerince karar verme yetilerini kullanmaktan vazgeçerler?

Arendt’in çalışmasını okuyan ve etkilenen bir başka araştırmacı, bir psikolog, Milgram, Yale Üniversitesinde 1961yılında  “otoriteye itaat deneylerini” gerçekleştirdi. Milgram, bu deney ile insanların itaat etmede sınırının nereye kadar uzandığını, yanlış bir emri, insanlıkla çelişen bir emri nereye kadar uygulayacaklarını görmek istiyordu. Deney sırasında elde edilen veriler çok şaşırtıcıydı. Çünkü yaptığı deney sonucunda, insanların etik dışı bir davranışı, başkasına acı çektirme söz konusu olduğunda dahi, itaatkar bir psikoloji ile devam ettirdiklerini gözlemlendi.

ABD Gerçeği

Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçiminde, sonucu propaganda çalışmaları değil, ülkede ve Ortadoğu’da gelişecek ya da geliştirilecek olaylar belirleyecek. Bu konuda, belirleyici odakların başında ABD iradesi geliyor. Seçime girerken, ABD’nin tasarrufunda bulunan Matruşka bebeğinin içinden Ekmeleddin İhsanoğlu çıktı. Birleştirici, kucaklayıcı ve huzur simgesi olarak hazneye sürülen İhsanoğlu ile birlikte görülen ilk belirti, ABD’nin çözüm sürecinde oynadığı belirleyici rolü oldu.

İkincisi, ABD’nin Tayyip Erdoğan’a karşı izlediği politikanın ne olduğunda saklı. Bu, gelişen olaylarda ortaya çıkacak. Ama, muhtemeldir ki, İslam figürünün yerini, üniter devlet-federatif devlet figürleri alacak gibi. Seçim ikinci tura kaldığı takdirde bu figürler, turnosol kağıdı gibi ortaya çıkacak. Sonuç, AKP-HDP birlikteliği şeklinde tecelli ederse HDP’nin sözde sosyalistleri yara almayacak mı?. Bu olasılıktan olacak ki, solda seçim boykotu önerilerinden tutun da, “biz hiç kimseyi desteklemiyoruz”a kadar AKP yanlısı politika deklarasyonları boy gösteriyor. Gerçi şimdi çözüm sürecinin bir sahibi daha var: CHP. Son söz ABD’nin.

Çözüm sürecinin desteklenmesi gerektiğini söyleyen kimi sol kanaat önderleri, savlarını “Kürt sorunu çözümlenmedikçe, biz sınıfsal mücadele sürecine giremeyiz” trajedisi ile açıklıyorlar. İktidar bloku, sol yamaları ile seçime yakın görünmelerine rağmen üniter devlet-federatif devlet ayracı bu bloku zorlayabilecek mi? Daha da önemlisi ABD iradesi, önümüzdeki bir aylık süreçte şekillenecek ve göstergeleri lafzı değil, olaylar şeklinde belirecek. Bu Amerikan oyununu izleyelim. 36 kısım tekmili birden. ABD’nin Matruşka’dan çıkardığı bebeği harcayacak mı harcamıyacak mı göreceğiz. Yoksa Tayyip. ABD’nin üzerine saldığı “Gülen Tarikatı”nı hafif yara alarak atlattığı gibi yeni Ekmel saltosunu da atlatabilecek mi?  Pazarlıklar, pazarlıklar, pazarlıklar…

Sözün Türkçesi, ABD gerçeğini kesinlikle es geçmeyelim. Bir şeyi daha unutmayalım; güçsüzlük, muktedir olamamak ister istemez ehveni şer’i gündeme getirir.

Muhalefet Niyeti

Bakın, CHP de MHP de çözüm sürecine ite kaka da olsa dahil edildiler. Solda ise değişimi hedefleyenlerin muhalefette kendilerini üretmeden iktidar yoluna girmeleri mümkün değil. Bunun için, önce niyet, sonra da güç gerekli. Muhalefete niyetiniz varsa güçlenmek için gerekli adımları atarsınız. Bunun adı örgütlenmedir. Niyetiniz yoksa, varlığınızı devam ettirmek, günü kurtarmak için “varmışsınız gibi” çözümler üretirsiniz. Güçlenmek yerine güçsüzleri bir araya getirmenin anlamı yoktur. Bunu şunun için söylüyorum. Cumhurbaşkanlığı seçiminde, solda, kayıtsız kalanlar ve seçimi protesto edenler seçim sonrasında devrimci bir muhalefeti örgütleyemezlerse, solun erime sürecinde bir kırılma noktası daha yaratacaklar.

Sosyal demokratların (!) da muhalefet yapmadan iktidara ortak olma arzularından başka bir şey yok. Onlara göre, bunun da yolu ABD’den geçiyor. Bu doğrultuda MHP gibi bir partiyi de yanlarına alarak, ABD limanına demir attılar. ABD’nin aktörleri olarak, sahnede yerlerini aldılar. Ekmeleddin İhsanoğlu böylece hayatımıza girdi. Kürt sorununa yönelik ABD çözüm sürecinin patenti artık tek başına AKP’nin elinde değil. CHP de bu patente ortak oldu.

Kuşbakışı gördüğümüz iktidarın güç kaynakları bunlar. Ayrıntılı incelemeler ile bunlar çok daha geniş bir yelpazeye yayılırlar kuşkusuz. Zaten, ayrıntılı incelemeler yapılabilse, özgül ideolojinin alt yapısı da geniş ölçüde ortaya çıkmış olur. Böylelikle, ara periyotların her birinin stratejileri de belirlenebilecektir.

Hal böyleyken, ülke, tam bir örgütsüzlük cenneti.

Örgütsüzlüğün Rakamsal İfadeleri

Önce sol partilerden başlayalım. Sol bir parti üyelerinin bulundukları yerlerde (işyeri, mahalle…) örgütlü olmaları gerekir. Bunlar, alt örgütlülüklerdir. Parti ise, alt örgütlülükleri olan üyelerinin üst örgütlenme yeridir. Başka bir ifadeyle, parti, alt örgütlükleri olan üyelerin ortak bir paydada toplandıkları yerdir.  Solda böyle bir parti var mı? Niye sözü uzatıyoruz ki? Ülkede, devrimci bir kitle partisi yok. Olabilir mi? Yakın zamanda böyle bir olasılık da görülmüyor. Partiler böyle de, demokratik kitle örgütleri farklı mı? Somalı işçi yakınıyor: “Soma Soma’da kaldı” diye. Bu haykırma sorunun yanıtıdır.

2013 Ağustos istatistiklerine göre, Türkiye’de 10 milyon 800 bin kayıtlı işçi var. Bunların ancak %9.21’i sendikalı. Yani sendikalı işçi sayısı 995 bin.

Bunun %71’i Türk-İş’te

%16’sı Hak-İş’te

%10’u DİSK’te

% 3’ü diğer bağımsız sendikalarda.

Görülen o ki, sendikaların büyük çoğunluğu da devlet kontrolünde.

Ülkemizde, 277 tane organize sanayi bölgesi var. Bunların 181’ı faal durumda ve buralarda 57 bin 260 tesis var. Bu tesislerde 1.5 milyon işçi çalışıyor ve tamamı sendikasız.

Aynı şekilde 438 Küçük Sanayi Sitesinde, 92 bin 138 işyerinde, 461 bin kişi istihdam ediliyor. Bunlar, usta, kalfa, çırak pozisyonunda, büyük çoğunluğu güvencesiz ve tamamı sendikasız.

Yine 2014 Mart hesaplarına göre, 28 milyon 227 bin işgücünün %22.5’i tarımda çalışıyor ve büyük çoğunluğu küçük üretici köylü. Yokluktan ve yoksulluktan dolayı sürekli kentlere göç veriyor. Bu arada 1 milyondan fazla mevsimlik tarım işçisi güvencesiz ve sendikasız.

Herhalde solcular, Kürt sorununa verdikleri destekten ve diğer kimlik sorunları ile ilgilenmekten dolayı emek ile ve diğer ezilen güçler ile ilgilenmek fırsatı bulamıyorlar.

Bunların ötesinde bir de işsizlik sorunu var. İçinde bulunduğumuz yılın Mart ayında, 28 milyon 227 bin işgücünün 2 milyon 784’bini işsiz. Yukarıdaki rakamları görünce pespayeliğimizi düşünürken birden hatırıma son 1 Mayıs geldi, İşçi Bayramı.

Ankara’da miting dağıldıktan sonra Mithat Paşa Caddesi’nde bir kafede oturuyoruz. Gençler var yan masada. Tek tanışıklığımız 1 Mayıs. Laf lafı açtı. Solculuk yapıyoruz. Gençlere, “Anafikir Sitesi’ni okuyor musunuz?” dedim. İçlerinden biri, “Haa. Şu pasifistlerin sitesi mi?” dedi. “Pasifist olup olmadıklarını bilmiyorum, ama aktivistlik nasıl oluyor” diye bir soru ortaya attım. Her halinden muzip olduğu belli olan kıvırcık saçlı genç “Amca, aktif olacaksan, çok çay içeceksin ve masa masa dolaşıp sohbet edeceksin ve bir de mitinglere katılacaksın. Hepsi bu!” demez mi. Düşündüm, tek eksikliğimiz, masa masa dolaşmakmış! Örgütsüz ülkenin aktif gençleri. Ne de hoşsunuz!

Ne Yapmalı, Nasıl Yapmalı?

Ne mi yapmalı? Lenin’in yaptığına benzer bir şey yapmalı. Nasıl mı? Anlatayım.

Lenin İsviçre’de sürgünde. Rusya’da devrimci arkadaşlarının hummalı çalışmaları sürüyor. İsyan potansiyeli olan yerlerde envanter çalışmaları yapıyorlar. Toplumsal bir envanter. Amaç, toplumun alt kesimindeki en kararlı unsurlara ulaşmak. Fabrikalarda, ormanlarda, hızar atölyelerinde, köylerde isim tespit etmeye çalışıyorlar. Aradıkları özellik, toplumu çekip çevirecek onlara önderlik edebilecek meziyetlere ve kararlılıklara sahip olmak. Hazırladıkları raporlardan bir örneğini de Lenin’e ulaştırıyorlar. Lenin, isimleri tarıyor 3 bin kadarına mektup yazıyor. Mektuplar, hem kısa hem de 120 Rusça kelimeyi geçmeyecek şekilde çok basit bir biçimde kaleme alınıyor. Bunlardan gelen yanıtlar da son derece dikkatli bir biçimde inceleniyor. Lenin bunların içinden 250 kadarını seçiyor ve bunlara bir kurye gönderiyor. Kuryeyi kendisinden başka hiç kimse bilmiyor. Sonradan onun bir doktor olduğu anlaşılıyor ama bu ancak devrimden sonra ortaya çıkıyor.

Doktor, kendisine verilen listedeki kişileri, Lenin’den hiç bahsetmeden doğal yöntemler ile (doktorluğunu kullanarak) buluyor ve onlarla ilişkiye geçiyor. Edindiği bilgileri ve kanaatlerini Lenin’e bildiriyor. Lenin, bunların içinden seçtikleri ile Rusya’ya döndükten sonra ilişki kuruyor. Bunlar devrime katılıyorlar, sağ kalanlar da devrim sonrasında sosyalizmin inşasında kendi yörelerinde görev alıyorlar.

Bu süreç Lenin’in siyasi otorite olmasında önemli basamaklardan biri oluyor. Bundan dolayı, derler ki, doğru siyasi önderlik siyasi otorite olmak zorundadır. Açalım.

Devrim, bir siyasi tercih sorunudur. Bu siyasi tercihin kalıcı olabilmesi için toplumun en alt kesiminin en kararlı unsurlarının devrimci mücadeleyi üstlenmelerine bağlıdır. Bunu gerçekleştiren siyasi otoritedir. Siyasi otorite yerine, bu görev “müşavirler”e bırakılırsa, devrim için söylenen ve yapılanlar fanteziden öteye gidemez.

Siyasi otorite en yalın haliyle, bir siyasi akımın halk tarafından benimsenmesi halidir. Doğru bir siyasi önderliği, siyasi otorite haline getirecek olan halktır. Halkı da yönlendirecek olan doğru siyasi önderliktir. Bu ikisi de, bu haliyle birbirini tamamlarlar. İşte örgüt budur. İşte teori ile pratiğin birlikteliği budur.

Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi, toplumun alt kesimindeki kararlı unsurlara ulaşmak toplumsal mücadelenin olmazsa olmazıdır. Bu konuda, eskiler bilir, 1970 yılındaki Dev-Genç Kongresi’nde Mahir Çayan’ın uzun konuşmasında bu konu da yer almıştı.

Bu unsurlara nasıl ulaşılacak? Bunun için çok ciddi bir envanter çalışması yapmak gerekir. Hem ekonomik, hem toplumsal hem de kültürel bir envanter. Devrim açısından mekânsal birlikleri yaşamsal birlikler haline dönüştürmek ve devrim mevzilerini genişletmektir bunun amacı.

12 Eylül faşist darbesinden önce bu envanter çalışmasını dillendirdiğimizde yetkin arkadaşlar, “Bize hamallık mı yaptırmak istiyorsunuz?” demişlerdi. Evet, onlar hamallık yapmadılar, ama  sonra bol bol posteki saydılar.

Anlatmaya çalıştığım bu envanter çalışması masa başı işi değil. Dolaşarak, görerek, yaşayarak yapılacak bir iş. Bu haliyle, en büyük devrimci eylemlerin önde gelenlerindendir. Dedik ya, bu bir tercih meselesi.

Bu çalışmalar, aynı zamanda birinci ana periyodu oluşturan anti-emperyalist mücadelenin ara periyotlarının stratejilerini de ortaya çıkaracaktır. Bunun adı da özgül ideolojidir.

Antiemperyalist Hedefin Birinci Ara Periyodu

Birinci ara periyodun detaylandırılmamış içeriğini vermek mümkün.

Bunun için elimizdeki verileri bir sıralayalım.

-Cumhuriyet uluslaşma sürecini tamamlayamadan 1946’dan beri kemirilmiş, AKP iktidarı döneminde de durdurulmuştur.

-Emperyalizmin neoliberal politikalarının postmodern çarkları yurt kavramını, yurttaşlık kavramını, yurtseverlik kavramını parçalamış, kimlik politikaları ile sosyalizm kavramını ustalıkla liberalleştirerek sol muhalefeti iğdiş etmiştir. Sol, sınıf mücadelesini bırakarak, kimlik mücadelesinin peşine takılmıştır.

 

Evet, kaba hatlarıyla, anti-emperyalist mücadelenin birinci ara periyodunda,

yurt

yurtseverlik

yurttaşlık bilinci

halkın yaratacağı kamusal alan

temalarının gerçekleşmesi için çaba gösterilmeli; en geniş cephenin oluşturulması için çalışılmalı. Anadolu toprağında bu cevher var. Şeyh Bedrettin’ler, Pir Sultan’lar, Mustafa Kemal’ler, Deniz Gezmiş’ler, Mahir Çayan’lar… Bu cevheri ete kemiğe büründüren yurttaşlık bilincidir. Nedir yurttaşlık bilinci?

Yurttaşlık bilinci, yurt sevgisini ortak yararla bağdaştırma, insanlarla birlikte katılımcı ortaklığa gitme tercihidir. Bireysel özgürlükleri savunmak; ama bu özgürlükleri toplumsal yarar ile birleştirebilmektir.

Yurttaşlık, uyruk olmaktan yurttaş olmaya geçiş sürecini gerektirmiştir. Bir başka deyişle, itaat eden kişiden, sorgulayan, eleştiren bireye geçiştir bu süreç. Kişi, artık sadece devlete karşı belli sorumlulukları olan, belli ödevleri yerine getirmek durumunda olan kişi değildir; aynı zamanda temel hak ve özgürlüklere sahip bir kişidir. Temel hak ve özgürlükler zaman içinde genişlemiş, en temel hak olan yaşama hakkından başlayarak, seçme ve seçilme hakkı gibi siyasal hakları, sonrasında ise ekonomik ve sosyal hakları kapsayacak bir çerçeve edinmiştir. Bütün bu gelişmeler ile yurttaşlık “hukuki” bir boyut edinmiştir.

Liberal demokratik düşünce içinde bu şekilde tanımlanan yurttaşlığın, cumhuriyetçi idealler içinde tanımlanan “katılımcı ve kamusal” bir boyuta ulaştırılması gerekir. Çünkü birincisi, hak ve özgürlük üzerine vurgu yaparken, “bireysel” olandan yola çıkar; bireysel fayda düşüncesini öne çıkarır. Oysa cumhuriyetçi bir yurttaşlık anlayışı, kamusal ya da ortak olana yönelik bir faydayı sahiplenir. Dolayısıyla, bu anlayış içinde yurttaşlık bilinci, kişinin kendi çıkarının ötesinde “ortak” ya da “kamusal” çıkarı sahiplenmesi anlamını taşır.

 Anti-emperyalist mücadelede bu birinci ara periyot, sadece bir başlangıç. Son değil…İkincisi, beşincisi, onuncusu…. ile devam eder bağımsızlığa ve sonrasında güncellenmiş sosyalizme varıncaya kadar. Varılır mı? Onlarca yıl sürecek bu yolun sonunda amaç vasıl da olmayabilir. Varsın olmasın. Şairin dediği gibi

Ölüm kondurup alnımıza yumuşak bir öpücük,

kaparsa usulcana göz kapaklarımızı,

ve ipekten kefenler ve çiçekler içinde

alıp korsa bizi kara toprağa,

bu bile yeter de artar bize.(Sandor Petöfi –  Şiirin tamamı ELMUT başlıklı yazımda var)

 

Gelecek Yazı: Halka Ulaşmanın Yolları

Hakkı Zabcı

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!