Yön üzerine düşünceler-Mehmet Ali Yılmaz

Türkiye’de “iki çizgi mücadelesi” denilince, 19’uncu yüzyıldan beri, aydınlıkla – karanlığın, bilimle – dogmanın, ilericilikle – gericiliğin, demokrasiyle – faşizmin mücadelesi anlaşılır. 20’inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu mücadele, ülkemizi gizli işgali altına alan ABD emperyalizmine, ortağı tekelci sermaye ve yarı-feodal güçlere karşı ilerici-devrimci halk güçlerinin bağımsızlık-demokrasi ve sosyalizm kavgası şeklinde sürmektedir.

Köklerini 19’uncu yüzyıla kadar uzatabileceğimiz bu mücadelenin ilerici-devrimci aktörleri, Ulusal Kurtuluş Savaşıyla birlikte anti-emperyalist-yurtsever bir rotaya girdiler (bu gelişmede Ekim Devriminin etkisi de ihmal edilmemeli). İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan sonra ülkenin ABD’nin yeni sömürgesi durumuna sokulmasıyla birlikte baskı altına alınan ilerici-devrimci kesimler, ancak 1961 Anayasasının sağladığı sınırlı özgürlük ortamında kitleselleşmeye ve ülke siyasetinde ağırlığını duyurmaya başladılar. 1960’lı yılların sol-sosyalist kesimlerini temsil eden başlıca örgüt, yayın organı ve akımlar arasında Türkiye İşçi Partisi, Yön ve Milli Demokratik Devrim hareketlerini görürüz. Farklı devrim ve mücadele anlayışlarına sahip olan bu akımlardan -özellikle MDD hareketinden- toplumsal mücadelenin yükselmesiyle birlikte, onu aşan yeni devrimci hareketler ortaya çıktı. Bu yazıda bunlardan Yön ve Devrim dergilerinde ifadesini bulan hareket özetlenmeye çalışılacak.

1960’lı yıllarda, Türkiye’de işçi sınıfının ve diğer halk kesimlerinin -köylülerin, üniversite gençliğinin- hak mücadeleleri yükselişe geçerken solun da örgütlenmeye başladığı görülür.  13 Şubat 1961’de 12 sendikacı tarafından Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Halkın ilerici – demokratik haklarını savunan bu parti, işçi sınıfının mücadelesinin yükselmesi, aydınların ve devrimcilerin yoğun biçimde desteklemeleriyle kitleselleşti, milli bakiye seçim sisteminin de etkisiyle, 1965 genel seçiminde 15 milletvekili çıkarmayı başardı.

20 Aralık 1961’de toplum üzerinde ağırlığı olan bir kısım ilerici aydın Yön dergisini çıkardılar. Haftalık olarak yayın hayatına başlayan Yön dergisini çıkaran ilk çekirdek kadro Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Soysal, Cemal Reşit Eyüpoğlu, İlhami Soysal, Hamdi Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’tur. Toplam olarak 222 sayı çıkan bu dergi, arada sıkıyönetim komutanlığının kapattığı 14 ay hariç, 30 Haziran 1967’ye kadar beş yıldan fazla yayınını sürdürdü. Yön’ü çıkaranlar, derginin ilk sayısında bir bildiri yayınlarlar. Bu bildiriyi ilk önce 164, toplam olarak 1042 kişi imzalar.  İmzacıların çoğunluğunu üniversite öğretim üyeleri, mühendisler, öğretmenler gibi kamu çalışanları ve öğrenciler oluşturuyordu. Dönemin önemli aydınları ve sanatçılarının da imzaladığı bu bildiride Türkiye’nin sorunlarının ekonomik kalkınma sağlanmadan çözülemeyeceği vurgulanıyordu:

“Atatürk devrimleriyle amaç edinilen çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmanın, eğitim davasını sonuçlandırmanın, Türk demokrasisini yaşatmanın, sosyal adaleti gerçekleştirmenin ve demokrasi rejimini sağlam temeller üzerine oturtmanın, ancak, iktisadi alanda hızla kalkınmakta, yani milli istihsal seviyesini hızla yükseltmekte göstereceğimiz başarıya bağlı olduğuna inanıyoruz.”

Yön bildirisinde ekonomik alanda hızla kalkınmayı sağlamanın yolunun, işsizlikten yoksulluğa ve başka birçok sosyal soruna kadar temel ülke problemlerinin çözümünün “milli üretim”in arttırılmasından geçtiğinin altı ısrarla çizilmekteydi. (60 yıl önce Yön dergisini çıkaranların savunduğu üretmeyi temel alan çözüm yolu, AKP iktidarının üretimi tamamen yok eden neoliberal ekonomi politikaları karşısında yurtsever çevreler tarafından savunulmaya başlandı.)

Bildiride aydın kesim, politikacı, yazar, sendikacı, girişimci ve yöneticilerin “belli bir kalkınma felsefesinin ana hatları üzerinde anlaşmaya varmaları” zorunlu görülüyor. Söz konusu metinde bu felsefenin ne olması gerektiğine nedenleriyle birlikte cevap verilmeye çalışılıyor.

Türkiye’nin “ciddi bir iktisadi ve sosyal bunalım içinde” olduğunu belirten imzacılar, 1960’larda bir “tarım ülkesi” olmamıza rağmen artan nüfusu besleyecek düzeyde üretimin yapılamadığı, köyden şehirlere doğru göçen nüfusa iş ve mesken sağlamakta güçlükler yaşandığı, bu sorunlar çözülmezse gelecek yıllarda sosyal ve siyasi düzenin bozulacağı ifade ediliyordu.

Devlet Planlama Teşkilatı’nın çizdiği “kalkınma stratejisi”ni olumlu bir gelişme olarak görmelerine karşın yeterli bulmayan Doğan Avcıoğlu ve arkadaşları, “Yapılacak planların yön kazanması ve başarıya ulaşması, ancak, Türk toplumuna yön verebilecek durumda bulunan çevrelerin açık bir kalkınma felsefesi üzerinde anlaşmalarıyla mümkün” olacağına vurgu yapıyorlardı. Buradaki “Türk toplumuna yön verebilecek durumda bulunan çevreler” ifadesinin içinde ileride devrimin öncü gücü olarak gösterecekleri “zinde güçler”in yer aldığını düşünmek yanlış olmasa gerek.

Kalkınma felsefelerinin “hareket noktaları olarak”, “yatırımları hızla arttırmayı”, “iktisadi hayatı bütünüyle planlamayı”, “kütleleri sosyal adalete kavuşturmayı”, “istismarı (yolsuzluk, rüşvet vb. bn.) kaldırmayı ve demokrasiyi kütlelere maletme”yi görüyorlardı. Ulaşmak istedikleri bu amaçlara yeni bir devletçilik anlayışıyla erişebileceklerine inanmaktaydılar.

Yön bildirisindeki yeni devletçilik anlayışına göre, ülkemizdeki karma ekonomik sistemde devlet sektörü özel sektörden daha ağırlıklı olacaktı. Yön’ün en karakteristik özelliği olan bu görüşü şöyle açıklıyorlar: “… ağırlık merkezi özel teşebbüs olan bir iktisadi sistemin, bugünkü yapısıyla Türkiye’yi hızla ve sosyal adalet içinde, çağdaş uygarlık seviyesine eriştirebileceğini sanmıyoruz. İktisat ilminin ve tarihin ışığında, inanıyoruz ki, özel teşebbüse dayanan kalkınma yavaştır, ıstıraplıdır, israflıdır ve sosyal adaletle bağdaşması, azgelişmiş bir memlekette, imkânsızdır. Böyle bir kalkınma, siyasi gücü geniş ölçüde iktisadi güce tabi kılması yüzünden, demokratik de değildir.”

Karma ekonomi denilince özellikle “sosyal demokrat” kesim sağcıların suçlamalarını savuşturmak amacıyla ya da öyle düşündüklerinden çoğunlukla özel sektörün belirleyici olduğunu ama zorunlu hallerde devlet sektörüne de yer vermek gerektiğini söylerler. Oysaki imzacıları arasında CHP’li siyasetçilerin de yer aldığı bu bildiride savunulan karma ekonomide özel sektörün değil devlet sektörünün belirleyici olduğu açıktır. Yön bildirisinde savunulan karma ekonomik sistemi, emperyalizmin tahakkümünden kurtarılmış, “ulusal kurtuluş devrimi”nin gerçekleştirildiği bir Türkiye’deki uygulaması olarak anlamak gerekir. Devletleştirmenin de bu yeni yapılanmada uygulanacağını savunduklarını düşünmek durumundayız, aksi kafa karışıklığı içinde oldukları anlamına gelir. Kaldı ki 1960’ların ikinci yarısından sonra görüşlerinin “ulusal kurtuluş devrimi” yönünde ilerleyeceği görülecektir.

Bildiride özel sektörün kâra dayandığı, bu sistemin itici gücünün kârdan ibaret olduğu, bu nedenle kalkınmanın yavaş ve gelir dağılımındaki adaletsizliği arttıracak özelliklere sahip olduğundan söz edilmektedir. Liberal ekonomi de diyebileceğimiz bu sistemde “her mahallede bir milyoner” yetiştirme felsefesinin egemen olduğundan söz edilen bildiride “milli servetin” en faydalı işlere değil, en kârlı işlere akıtıldığı, israfa, durgunluğa ve işsizliğe yol açıldığı belirtilmektedir.

Bu nedenlerden dolayı Türkiye’de “yeni bir devletçilik anlayışını zaruri” görüyorlar. Türkiye’de 1980’den sonra uygulamaya sokulan neo-liberalizm dönemindeki özelleştirmeler boyunca da egemen çevrelerce öne sürülen özel sektörün “mutlaka verimli”, devlet sektörünün ise “mutlaka verimsiz” olduğu düşüncesinin, “sağlam delillere dayanmayan ve geniş bir propaganda ile beslenen bir inanç olduğu”nu ifade ediyorlar.

Bazı devlet işletmelerinin verimsiz kalış nedenlerini, devletçilikte değil, aksine yeteri kadar devletçi olunmamasına ve devletçiliğin sistemli bir biçimde uygulanmamasına bağlıyorlar.

Devletçilik, 1960 ve 70’li yıllarda sadece Yöncülerin öne çıkardığı bir kavram değildi. Bu kavramı o dönemde emperyalist sömürüden ve tahakkümden kurtulan ve Türkiye gibi kurtulmaya çalışan başka ülkelerin aydınları, ilerici partileri çoğunlukla savunuyorlardı. “Üçüncü Dünya” ülkelerinin ulusal kurtuluşçuların birçoğu (BAAS hareketlerini de bunun içinde ele almak gerekir) ekonomik bağımsızlıklarının sağlanmasının çözüm yolu olarak Devletçiliği görüyorlardı. Dönemin Sovyetler Birliği yönetiminin geri bıraktırılmış ülkeler için devrim yerine çözüm olarak ortaya attıkları “kapitalist olmayan yoldan kalkınma” modelinin de Devletçiliğe uzak olmadığını belirtmek gerekir. Sovyetler Birliği nükleer silahların öne çıktığı bu dönemde emperyalizmle aktif mücadeleyi temel almak yerine revizyonist-uzlaşmacı “barış içinde bir arada yaşama” politikasını temel almaya başladığı için geri bıraktırılmış ülkelerin ulusal kurtuluş savaşları vermeden kısa yoldan, askeri darbeler vb. ile emperyalist halkanın dışına çıkarak daha çok küçük burjuva iktidarlarıyla kapitalist olmayan yoldan ilerlemelerini savunuyordu.

Yön bildirisinde amaçlarına ancak “şuurlu devlet müdahalesi” ile ulaşabileceklerini belirtiyorlardı. Bu bilinçli devlet müdahalesinden anladıkları; kalkınmayı hızlandırmak amacıyla “milli tasarrufu” çoğaltabilmek, milli gelirde artış sağlayarak önemli bir kısmını tasarrufa yöneltebilmek için “bilgili devlet müdahalesi”ydi. 

Bildiride Devletçiliğin, “demokratik rejimin sadece bir şekilden ibaret kalmasını” önleyeceği, “demokrasinin kütlelere malolmasını sağlayacak temel müdahale” aracı olacağı vurgulanmaktadır. Yön bildirisinde “planlı bir eğitim seferberliğine girişmek, Köy Enstitüleriyle açılan yolu genişletmek, milyonlarca köylü ve işçi çocuğunu eğitim alanında ve memleket idaresinde herkesle eşit imkânlara kavuşturmak, yetişkinlerin eğitimi yoluyla kütlelere yükselme fırsatı hazırlamak ancak şuurlu bir devletçilikle mümkündür.” denilerek bizimkisi gibi emperyalizmin tahakkümü altındaki ülkelerde devletçiliğin önemine vurgu yapılmaktadır.

“Sendikaların kuvvetlendirilmesi, ağanın yerini teşkilatlanmış çiftçinin ve kooperatifin almasını sağlayacak şekilde toprak reformunun gerçekleştirilmesi modern devletçiliğin ödevidir ve bunlar ancak devlet müdahalesiyle başarılabilir” ifadeleriyle de o güne kadar kendi gücü ve mücadelesiyle haklarını almamış, yukarıdan verilen haklarla yetinmiş bir işçi sınıfının örgütlenmesinin güçlendirilmesini, toprak reformunun yapılmasını ve çiftçinin toprak ağasının tahakkümünden kurtarılabilmesi için örgütlenmesini de devletin yapması gerektiği belirtilmektedir.

Yöncülerin “devrim” anlayışı

Kapitalizmden sosyalizme geçişin uzun, zorlu bir yol olduğunu ve bu sürecin inişli çıkışlı birçok aşamayı kapsadığını unutmamak gerekir, özellikle de az gelişmiş ülkelerde. Bu bakımdan Lenin’in 17 Ekim 1921’de yeni ekonomi politika (YEP) hayata geçirilmeye çalışılırken gördüğü hatalar üzerine söylediklerini hatırlayalım. Lenin, “… toplum ne kadar az gelişmişse, geçiş o kadar uzun sürelidir” diyerek sosyalist ekonomiye geçiş sorununun karmaşıklığına vurgu yapmaktadır. (Lenin, Seçme Eserler C. 9, s. 286, İnter Y.)

Hiç şüphesiz Lenin, Ekim Devrimi sonrası Sovyet Rusya’sında proletaryanın iktidarda olduğu koşullarda bu değerlendirmeyi yapıyor. Bizimkisi gibi emperyalizme ekonomik, siyasi ve askeri yönlerden bağımlı bir ülkede öncelik, bu bağımlılık zincirlerinin kırılması ve içerdeki büyük sermayenin ve yarı-feodal güçlerin iktidarlarına son verilmesindedir. Bunun yolu ise kesintisiz ikili devrimdir (Demokratik ve Sosyalist Devrim). Yöncüler, 1960-70 Türkiye’si koşullarında savundukları görüşlerin bir “devrim”le hayata geçirilebileceğini biliyorlardı. Savundukları Devletçi yanı belirleyici olan karma ekonomiyi, sosyalist ekonomiye giden yolun uğraklarından olan ara aşamalara (devlet kapitalizmi gibi) geçişi kolaylaştıran bir uygulama olarak ele almak mümkün görünebilir. Ancak onların sosyalist ekonomiyi hedefledikleri için karma ekonomiyi savunduklarını söylemek mümkün görünmüyor.(1) Bu çevrenin devrim anlayışları da böylesi bir hedeflemeye uygun değildi.

Yöncüler sosyalist devrimin olmazsa olmazı olan işçi sınıfının devrime öncülük yapma koşulunu savunmadıkları gibi, onlara göre işçi sınıfı devrime öncülük yapabilecek durumda da değildi. Onlar ilerici aydınların, sivil ve asker bürokrasinin önderliğinde bir küçük burjuva ihtilalini savunuyorlardı. 27 Mayıs’tan da dersler çıkarılarak yapılacak bir “ihtilal”le yarım kalan Kurtuluş Savaşı sonrası devrimleri tamamlanacak ve ülke kalkınması için yeni devletçi adımlar atılacaktı. Gerçekleştirmek istedikleri devrimle yapmak istedikleri, ilerici aydınların ve sivil-asker bürokrasinin öncülüğünde, sonuçları itibariyle MDD’cilerin demokratik devrimle yapmak istediklerine yakın şeylerdi ama savundukları “ulusal kurtuluş devrimi”ni, (Avcıoğlu Yön’de sosyalizmin tek çıkar yol olduğunu yazsa da) gerçek bir sosyalist devrime dönüştürmeyi düşündüklerini söylemek zorlama olur. Bunun en önemli kanıtı da Yön’ün kapanmasından, 1969 seçiminden sonra daha dar ve homojen bir kadroyla çıkarılmaya başlanan Devrim dergisinde savunulan görüşlerdi. Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Uğur Mumcu, Hasan Cemal gibi yazarların çıkardığı Devrim’de savunulmaya başlanan görüşler, esas olarak “zinde güçler”in yapacağı “darbe”nin teorisiydi. Bu darbeyi yapacak olan askerler, ülkeyi sivillerle birlikte yöneteceklerdi. “Fikir-Kuvvet (kılıç) kenetlenmesi”yle “ihtilal”in yapılmasının savunulduğu bu dergiyle, Yön’e oranla sosyalizmden biraz daha uzaklaşılmıştı. Devrim’de sosyalizmin Türkiye için tek kurtuluş yolu olduğundan Yön’deki kadar söz edilmiyordu. Ayrıca iktidarı alacağını düşündükleri “zinde güçler”i tedirgin etmek de istemiyorlardı. (2)

Yön ve Devrim dergilerinin lokomotifi sayılan Doğan Avcıoğlu, 1971’de “Devrim Stratejisi”ni açıklarken devrimden ne anladığını en genel şekilde tarif ederek soğuk savaş ortamında anti-komünist ideolojinin etkisi altındaki orduyu kuşkulandırmak istemiyordu.

“Devrim, en basit deyimiyle eski düzenin egemen sınıflarıyla birlikte yıkılması ve yükselen toplumsal güçlerin kendi düzenlerini getirmesidir.” (Doğan Avcıoğlu, Devrim Üzerine, s.9, Bilgi Yayınevi, Şubat 1971)

Yön’de savundukları içinde MDD’cilerin de olduğu “milli cephe” tezinden uzaklaşan Avcıoğlu iki tip devrimden söz ederken bunları kesintisiz devrim bütünlüğü içinde görmüyor, farklı devrimler olarak ele alıyordu.

“Çağımızda iki tip devrim görülmektedir: Ulusal kurtuluş devrimleri ve sosyalist devrimler.”

Avcıoğlu Türkiye’nin ulusal kurtuluş devrimi aşamasında olduğunu belirtirken nedenlerini de sıralamaktaydı:

“Tarımda ve tarım dışı alanlarda küçük mülkiyet yüzde seksen oranında egemendir. İşçi sınıfı daha yeni yeni bilinçlenme ve örgütlenme yolundadır.” (Age)

Avcıoğlu bu değerlendirmesini işçi sınıfının nüfus içindeki oranına, bilinçlenmesi ve örgütlenmesine yani toplumdaki fiili konumlanışına göre yapıyor. İşçi sınıfının ideolojisinin önderlik gücünü, sosyalist ideolojinin o günün dünya halkları ve toplumumuz üzerindeki (özellikle aydınlar-sanatçılar, gençlik ve işçiler)  prestijini ve etkinliğini ordu içindeki bazı cuntalarla ilişkiye girmesinin de etkisiyle değerlendirme dışı tutuyordu.  

Tespitlerinin devamında da emperyalizmin ve burjuvazinin ne kadar güçlü olduklarını, kuvvet dengesinin onlardan yana olduğunu belirterek kitleleri ister istenmez umutsuzluk içine sokmaktaydı.

“Toplumdaki sınıflararası kuvvet dengesi, dış yardımlar ve devlet fonlarıyla beslenen ve çoğunluktaki küçük üreticinin önemli bir kısmını da peşinden sürükler gözüken burjuvaziden yanadır. Burjuvazi kudretli dış desteklere sahiptir ve emperyalizm her alana elini atmıştır.” (Age)

Avcıoğlu’na göre, bu olumsuz koşullar altında “ulusal kurtuluş devriminin dahi başarıya ulaştırılması, çetin ve uzun süreli bir mücadeleyi gerektirmektedir.” Bu mücadelenin başarılabilmesi için ise, “görüş ayrılıkları ne olursa olsun bütün devrimcilerin kenetlenmesi ve bilinçli ve örgütlü halk desteğini seferber etmesi” gerekmektedir.

Avcıoğlu ileri sürdüğü strateji içinde bir taktik uyguluyor. Önce devrimcileri emperyalizmin ve burjuvazinin ne kadar güçlü olduğuna inandırıp sonra da kendi devrimine razı etmeye çalışıyor.

Avcıoğlu ve arkadaşlarının yenilgiye uğradıkları 9 Mart 1971’den kısa bir süre önce yayınlanan bu kitapta (Devrim Üzerine) devrimcilere, ihtilali yapacaklarına inanarak, bir de uyarıda bulunuyor.

“… özellikle, devrimin yerleşme yıllarında akıllı bir strateji ve taktik izlenmesi hayati bir sorundur.” (Age, s.10)

Doğan Avcıoğlu’nun savunduğu “ulusal kurtuluş devriminin programı”nın ana hatlarının ne olduğuna da bakınca düşündükleri devrimin içeriğini daha iyi anlayabiliriz:

“-Tarımda modern büyük işletme yapısını kurmaya yönelmiş bir toprak devrimi,

-Dış ticaret, banka, sigorta ve büyük sanayiin devletleştirilmesi,

-Özel kesim içinde uyulması zorunlu bir kalkınma planı çerçevesinde ağır sanayiin temelini kurmayı amaç edinmiş sistemli bir devletçilik,

-Halk kitlelerine geniş demokratik hakların sağlanması,

-Bağımlı ilişkilere son verilmesi, ulusal ordu özleminin gerçekleştirilmesi ve bütün ülkelerle dostluğa dayanan Atatürkçü dış politikaya dönülmesi.”

Avcıoğlu, değiştirecekleri “bozuk düzen”den çıkarları olan iç ve dış çevrelerin devrime karşı direniş ve sabotajları olacağını, bunlara karşı “akıllı fakat müsamahasız” olunması gerektiğini ve “Bu anlamda devrim, bir toplumsal savaştır” diyerek devrim sonrasında izleyecekleri mücadele biçimi hakkında da fikir vermektedir. (Age, s.11)

Avcıoğlu bu devrimin hasımlarının ve dostlarının kimler olacağını da açıklar: 

“Ulusal kurtuluş devriminin dostları ve hasımları kimlerdir?… Büyük arazi sahipleri ve tefeciler, toprak devrimine tabiatıyla karşı çıkacaklardır. Zengin köylüyü ve orta köylünün bir kısmını peşlerinden sürükleyeceklerdir. Hatta yoğun bir propagandayla ufak köylüyü bile ürkütmeleri mümkündür.

Dış ticaret, banka ve sigortacılık ile büyük sanayiin devletleştirilmesi, bundan çıkar sağlayan büyük burjuvazinin devrime karşı çıkmasına yol açacaktır.

İşbirlikçi büyük burjuvazi bir avuç insandan ibaret değildir. Yaygın bir ticaret, bayilik, mümessillik şebekeleriyle yeni yükselen Anadolu burjuvazisini kendine bağlamıştır…” Avcıoğlu işbirlikçi büyük burjuvazinin, Anadolu’da, ticari ilişkiler temelinde “doğal müttefiki sayılabilecek bir tutucu zümre” yetiştirmekle kalmadığını; bürokraside, üniversitelerde “kuvvetli dayanaklar” sağladığını söylemektedir.

Bu arada gericilikle ilgili yaptığı bir değerlendirmeyi günümüzde dinci-gerici AKP iktidarını emperyalizme karşıymış gibi gösterenlerin tarihi yanılgılarını ortaya koymak için aktaralım:

“Dikkat çekici başka bir nokta, Atatürk’ten sonra cici demokrasi yıllarında hızla gelişen şeriatçı akımlarla, işbirlikçi büyük burjuvazi arasındaki ittifaktır. Atatürk, İtalyan tehlikesi günlerinde şöyle konuşmuştu: ‘Biliyor musunuz ki Mussolini peşindekilerle buraya gelirse, nasıl gelecektir? Önünde dervişler, hacılar, hocalarla gelecektir. Din adamlarını, elinde silah olarak kullanacaktır.’ Atatürk’ün bu sözleri, emperyalizm ve işbirlikçi büyük burjuvazi için her zaman geçerlidir.” (Age, s.13)

Bugün için de doğru olan bu sözlerden sonra Avcıoğlu “işbirlikçi büyük burjuvazinin toplumda yaygın bir temeli”nin olduğunu ifade etmektedir.

Avcıoğlu ve arkadaşları “idare-i maslahatçılar esaslı devrim yapamazlar” alt başlığıyla çıkardıkları Devrim dergisinin çıkış bildirisinde “gerçek devrimcinin parolası”nın “halka rağmen halk için” olmaması gerektiğini, “halkla beraber halk için devrim” olması gerektiğini savunmalarına rağmen halkı örgütleyecek düzeyde ne bir kitle örgütü ne de bir parti kurmuşlardır. Bu işi “devrim” sonrasına erteledikleri anlaşılmaktadır. (3)

Avcıoğlu, ulaşmayı düşündükleri “devrimci rejim”in işçi sınıfı, topraksız, az topraklı ve küçük üreticiden oluşan “halk güçleri”ne dayanacağını ama bu güçlerin örgütsüz olduğunu, bu nedenle halk güçlerinin “tutucu güçler koalisyonu” karşısında zayıf kaldıklarını, “devrimci rejim”in bu güçleri örgütlemesi ve bilinçlendirmesi gerektiğini söyleyerek; “devrim”i yapmak için değil, “devrim”den sonra ayakta kalması için halka ihtiyaç duymaktaydı. “Devrim”i “devrimci kadronun” başarıya ulaştıracağını savunarak bu tezi doğruluyordu: “… günümüzün şartlarında üstün güçlere karşı, ne istediğini ve nereye gittiğini iyi bilen tam dayanışma içindeki bir devrimci kadronun büyük engelleri aşarak devrimi başarıya ulaştırması mümkündür.” (Age, s.20)

Devrimden ne anladıkları, işçi sınıfına ve diğer halk kesimlerine bakışları -öncülük ve ittifaklar sorunu, sosyalizme geçip geçmeme -geçilecekse nasıl geçileceği- ara döneme ihtiyaç var mı? Bu ve benzeri sorulara verilecek cevaplara göre Yön ve Devrim dergisinde savunulan görüşleri eleştirebiliriz, ancak Yön’ün sosyalizm kavramını ilk kez toplumun önüne açıkça çıkarmış olmasını, Nazım Hikmet’in şiirlerini alenileştirmesini, Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığını ve sömürü mekanizmalarını (4) belgeleriyle ortaya koyarak ülkemizde sol düşüncenin gelişmesine önemli bir katkı koymuş olmasını görmezden gelemeyiz.

Dipnotlar

(1)Avcıoğlu baş yapıtı “Türkiye’nin Düzeni”nde, Türkiye’ye uygun kalkınma modelini hangi ekonomik sistem içinde gerçekleştireceklerini açıklamaktadır: “Dava, …, Türkiye’nin kalkınması davasıdır. Türkiye komünist olacak değildir, fakat kalkınabilmek için, Amerikan tipi kalkınma yolunu bırakıp ‘milli devrimci kalkınma yolu’ dediğimiz üçüncü yola girmek zorundadır.”

Savunduğu “milli devrimci kalkınma yolu”nun küçük burjuva milliyetçi aydınlara dayanacağını ortaya koymaktadır:

“Komünist kalkınma yolu, proletarya hegemonyası temeline oturmaktadır. Amerikan tipi kalkınma, tutucular koalisyonu dediğimiz sınıflara yaslanmaktadır. Milli devrimci kalkınma yolu ise, tutucular koalisyonu dışındaki geniş bir kitle hareketine dayanmaktadır. Proletarya hegemonyası olmadığı için birinci yoldan, tutucular koalisyonuna karşı bulunduğu için de ikinci yoldan ayrılmaktadır. Genellikle küçük burjuva çevrelerden gelen milliyetçi aydınlar bu tip kalkınmada ön planda rol oynamaktadır.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, C. II, s.1061, Cem Yayınevi, 1973)

(2)12 Mart’tan kısa bir süre önce Avcıoğlu’nun Rasih Nuri İleri’ye sözünü ettiği devrim anlayışı ve sosyalizme gidiş yolu proleter devrimcilerinkinden bir hayli farklıydı. “Biz zinde kuvvetleri de yanımıza alarak gerçek anlamıyla Atatürkçü, devrimci bir Türkiye kurulabileceğine inanıyoruz. Sosyalizme bu yoldan varılabileceğini saptıyoruz, güç dengesi buna elverişli.” (M. Yanardağ, Türk Siyasal Yaşamında Kadro Hareketi’nden aktaran Mustafa Şener, Türkiye Solunda Üç Tarz-ı Siyaset, s.155, Yordam K.)

(3)Yön dergisi çevresindekiler, 1963 başlarında Sosyalist Kültür Derneği ismiyle bir örgüt kurarlar. Bu dernek hayli kalabalık insanın katıldığı seminer vb. düzenler. SKD’nin de katkısıyla akıllarından partileşme geçen Yöncüler 1969 seçiminden sonra bu düşünceden uzaklaşırlar. AP’nin bu seçimden güçlenerek çıkmasının da etkisiyle artık parlamenter yoldan iktidar olmanın mümkün görünmediğine inanırlar. Devrim dergisinde de Cemal Madanoğlu, Osman Köksal, Dündar Seyhan, Mucip Ataklı, Suphi Gürsoytrak gibi 27 Mayıs ihlalini yapan eski askerler yazı yazmaya başlarlar. Devrim dergisinde “ordunun Kemalist ve ilerici geleneğini” sürdürdüğü ileri sürülmekte, Türkiye’nin içinde bulunduğu o günkü koşullarda “ihtilal” zorunlu görülmekteydi ve bu ihtilalin “zinde güçler”in en aktif kesimi olan askerler olmadan yapılmayacağı düşünülüyordu. İşte bu nedenle ordu içindeki cuntalarla ilişkiler kuruluyordu.

(4)Yön’ün 1967’de yayın hayatına son vermesinden sonra, Doğan Avcıoğlu yazdığı Türkiye’nin Düzeni adlı önemli eserinde; Osmanlı’nın toplum düzenini ve yarı-sömürgeleştirilmesi tarihini, Türkiye’nin ulusal kurtuluş mücadelesiyle siyasi bağımsızlığını kazanmasını ve İkinci Yeniden Paylaşım Savaşından sonra emperyalizme ekonomik-siyasi -askeri olarak bağımlı hale gelmesini, bu süreçte işbirlikçi ve yarı-feodal kesimlerin oynadıkları rolleri, sömürülerininin mekanizmalarını kendi bakışıyla ortaya koymuştur. Esas olarak “zinde güçler”i hedefleyen bu kitap, o dönemde, aydınlar üzerinde etkili olmuştur.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!