Yüzsüz Elmut (II. Bab/Son): Çakma Marksist Sosyalistler-Hakkı Zabcı

Çakma Marksist sosyalistlerin iki temel özelliğinden biri, bilimsel sahtekârlık, diğeri de siyasette kalpazanlıktır.

hzabci@anafikir.gen.tr

ÖZGÜR DEĞİLSEN BAŞKASINI ÖZGÜRLEŞTİREMEZSİN

BEN SİZİN YARININIZIM; ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ BİR ÜLKEDE İNSANCA YAŞAMAK İSTİYORUM.

Çakma Marksist sosyalistlerin iki temel özelliğinden biri, bilimsel sahtekârlık, diğeri de siyasette kalpazanlıktır.

Yüzsüz Elmut (II. Bab/Son): Çakma Marksist Sosyalistler-Hakkı Zabcı

YAZI YAZMANIN BİR YARARI VAR MI?

Kişi yazmak istemez de, kendini yazma konusunda sorumlu hisseder ya, benim durumum da aynen öyle. Son yazımdan bu yana neredeyse dört ay geçmiş, benden çıt yok!

Yazıyorum da ne oluyor? Bende çıt yok; ama çıt çıkaracak diye düşündüklerimden de çıt yok. Kendimi mevcudun içinde hapsolmuş gibi hissediyorum. Mevcudu sollayıp potansiyel enerjinin depolandığı topluma ulaşamamanın derin hüznü bütün benliğimi sarıyor. Ancak mevcudun benim yazdıklarımdan hiç hoşlanmadıkları haberleri bana yansıtıldığında büyük bir haz duyduğumu da inkar edemem. Doğru yönde yol alıyorum düşüncesi beni rahatlatıyor. Ama varılması gereken yere varılamamasının karamsarlığı karabasan gibi sarmalıyor beni.

Beni rahatlatan ve yeniden yazmaya iten geçmiş bir olay oldu. 1987 yılının Ağustos ayında, “Türkiye Sorunları Kitap Dizisi”nin 2. Sayısına “Mehdi Gelmeyecek” diye bir yazı yazmıştım. Yazının içeriği, siyasetin, gelenek ve gelecek arasında kurulacak dengenin ideolojik yapılanması ve halka ulaşma yolları şeklinde ikili bir karakteri yansıtıyordu. O dönemin mevcut sol kesimi yazıdan hoşlanmadı. O zamanlar internet yok. Haberleşmenin en yaygın aracı mektup. Bana mektup yağmaya başladı. Sıkıntılarını anlatanlar, iş bulmamı isteyenler, beni tanımak arzusunda olanlar… Elimden geldiğince mektup sahiplerine ulaşmaya çalıştım. Bizzat kapılarını çaldım. Daha da önemlisi, aradan on-onbeş yıl geçmesine rağmen, yazının yerel basında da yayımlandığını öğrendim; bugün de geçerli bir yazı olarak değerlendirilmiş. Ne yayın organını ne de yayımlayanları tanıyordum. Diyeceksiniz ki “Eee, bütün bunlar oldu da ne oldu?” Ortada önderlik olmayınca yazının bir etkisi olur mu? Süreç devam ediyor; ben de yazmaya devam ediyorum. Süreç ne gösterir bilemiyorum. Hayatta kalanlar görecekler –zira bu uzun bir süreç.

Benim görevim potansiyel enerjiyi yoğunlaştırmak. Bunda da karınca kararınca bir katkımın olduğunu düşünüyorum. Potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürmek beni aşan bir iş; benim işim değil. Bu bir siyasi önderlik işi. Olmayan da bu işte.

Bu ANAFİKİR’de yazdığım beşinci yazı. Beş yazının da ortak özelliği solun toplumsallaşması. Bu yazı, bu doğrultudaki son yazım olacak…

BAŞLARKEN (ÖNSÖZ ya da GİRİŞ YERİNE)

Yazıya başlarken sizi çok eskilere İsa’dan önce beşinci yüzyıla götüreceğim. Atina polis’i (Atina kent-devleti) ile Sparta polis’i (Sparta kent-devleti) hep didişme halindedir. Atina, Peloponnesos Savaşı’nda Sparta’dan büyük bir yenilgi alır. Atina, savaşta yitirdikleri için düzenlenen cenaze töreninde, Perikles’in ünlü Söylevi’ne tanık olur. Kimdir Perikles? Demokrat kesimin lideri, güçlü bir devlet adamı. Söylevindeki şu bölüme bir bakın:

“Yoksul olduğunu kabul etmek bizim için ayıp değildir; fakat bundan kurtulmak için çaba göstermemeyi ayıp sayarız. Bir Atina yurttaşı kendi özel işlerine bakarken kamu sorunlarını savsaklamaz. Devletle ilgilenmeyen bir kimseyi zararsız değil, yararsız buluruz; ve bir politikayı ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz onu yargılayacak yetenekteyiz. Biz tartışmaya, siyasal eylemin önüne dikilen bir engel diye değil, bilgece davranmanın vazgeçilmez bir ön hazırlığı olarak bakarız.” (“Perikles’in Cenaze Töreni Söylevi”, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi, Cilt I, der: Mete Tunçay).

Ne dersiniz? Özgür olamayan bir başkasını özgürleştirebilir mi? Aman ne olur, 2500 sene önceki demokrasiyle bugünkünü karıştırmayalım demeyin! Neyin evrensel, neyin değişken olduğunu yerli yerine koymaya çalışalım.

Zaman tünelinden geçerek İsa’dan sonra on altıncı yüzyıla gelelim. Montaigne, Büyük Roma’nın ünlü filozofu ve hatibi Çiçero’nun “Çatışmadan tartışılmaz” sözünden hareketle eleştirene, tartışana methiyeler düzer. İster ki eleştirilsin. Eleştiriyi gelişim için nimet gibi görür. Çoğumuzun gerçek yaşamda pek itibar etmediğimiz şu sözleri hümanizmanın doruk noktasıdır: “Biri çıkıp bizim düşüncemizin tersini söyledi mi, onun doğru söyleyip söylemediğine değil, doğru yanlış, kendi düşüncemizi savunmaya bakarız. Bizi düzeltmek isteyene kollarımızı açacak yerde yumruklarımızı sıkıyoruz. Ama ben dostlarımın bana sert davranmasını istiyorum. Sen bir budalasın, saçmalıyorsun desinler bana. Ben dostlar arasında açık, yiğitçe konuşulmasını isterim; dostların düşünceleri neyse sözleri de o olmalı.” (Montaigne, Denemeler, III. Kitap, VIII. Bölüm)

Ne diyorsunuz, böyle bir yönteme var mıyız yoksa yazıda ve siyasette diplomasi yapmaya devam mı edeceğiz?

Yine Montaigne’den. Bu sefer Lucretius’un “Tek bir neden göstermek yetmez. Birkaçını vermeli, bir teki doğru olsa da” (Montaigne, Denemeler, III. Kitap, VI. Bölüm) dizesini ele alarak, kendi düşüncenin doğru olduğuna inansan bile, ileri sürülen diğer düşünceleri de öğrensen ve sonra tekrar kendine sorsan, doğru olan bunlardan hangisi diye…

Deme kardeşim, ben kargadan başka kuş tanımam diye. Bak saksağan da var, kartal da, atmaca da, var da var.

Tam burada, yeri gelmişken, bu düşünce ile cuk diye örtüşen yirminci yüzyıl biyografi yazarı, duygusal anti-faşist Stefan Zweig’e. Hani, Avrupa’daki faşist işgal ve despotluğa, çok uzağında olmasına rağmen, dayanamayıp, sığındığı Brezilya’da karısıyla birlikte intihar eden hümanist yazar var ya işte o. Ne diye söylüyorum ki benimki de söz bilmezlik işte, mutlaka benden daha iyi biliyorsunuzdur.

Yine ukalalık edip, yazdığı biyografilerde çokça kendi düşüncelerini de ustaca okura verdiğini belirtivereyim. İşte onlardan bir tanesi. Rotterdam’lı Erasmus’tan:

Düşüncenin evreninde bütün karşıtlara yer vardır. Hiçbir zaman galebe çalmış bir gerçeğin kalıbına giremeyen bir düşünce bile o evrende dinamik bir güç olarak etkili kalır.; en aşılamayan ve unutulamayan idealler ise özellikle gerçekleşmemiş olan ideallerdir. Bundan ötürü bir düşüncenin daha gerçekleşmemiş oluşu, o düşüncenin ne yenilgisini ne de yanlışlığını kanıtlar; bir zorunluluk, gecikme yüzünden daha az zorunlu olmaz; tam tersine, yalnızca gerçeklerin alanına girip eskimemiş bir öğesi olarak her yeni kuşakta etkinliğini sürdürür. Ancak bunlar, yani gerçekleştirilmemiş olan düşünceler, sürekli olarak yeniden geri döner.”

Ne dersiniz? Dikkate almaya değer, değil mi? Yoksa aksi mi?

İçinizden geçireceksiniz, bu adam “hümanizma” diye kafayı mı yemiş diye. Ve diyeceksiniz, Marksist felsefede hümanizme yer yok. Ben bunu Marksizmin bir eksikliği olarak görüyorum. Özellikle subjektif şartların oluşumunda ve inanmışlıkta, gönüllülükte ve acılara katlanmada…

Nitekim toplumsal mücadeleler tarihinde bu eksikliğin giderilmeye çalışıldığına tanık oluyoruz. Che bunlara bir örnek. Hele Castro. Emperyalizmin çepeçevre kuşattığı bir küçük adada on yıllardır ayakta duran, solmayan bir çiçek gibi bütün dünyaya gülümseyen bir Küba. Bir refah devleti değil. Ama yoksul halk yürekten bağlı ülkesine ve rejimine. 1 Mayıs’lara 1 milyon coşkulu güler yüzlü insanıyla katılıyor ve yeri göğü inletiyor “Viva Küba, Viva sosyalizm, Viva Castro.”

Castro ve yönetimi halkın vicdanı olmuş. Yürek bağlılığı bu işte. Ne baskı, ne zorluk, hem de dünyaya açık bir ülke bu iletişim çağında.

“Başlarken”de ne demek istediğimin anlaşılmış olacağını düşünerek, hoşgörünüzün geniş olması dileğiyle konuya giriyorum nihayet… Tartışacağız, çatışacağız, eleştireceğiz. Dostlarımızla ayrı düşünsek de yine dost kalacağız!

GELİŞİM Mİ DEĞİŞİM Mİ? BİLİM VE FELSEFENİN KARDEŞLİĞİ

Dünyayı anlamanın, değişimin yönünü ve gelecekte alabileceği biçimi öngörmenin yolları olarak, siyaset yapan kişiler ya da siyaset üzerine düşünce üretenler, doğa bilimlerindeki gelişmeleri pek hesaba katmazlar (Burada bir genelleme yapıyoruz, kuşkusuz istisnalar vardır). Oysa siyasetin temel parametrelerinin belirlenmesinde, özellikle günümüzdeki teknolojik buluşların açtığı yeni birliktelik, algılama ve yaşayış tarzları üzerine düşünmek ve en önemlisi bilgilenmek gerekir. 17. yüzyıldan itibaren gelişen bilimsel buluşlar sanayi devrimine ve kapitalizmde bambaşka bir evreye imza atmadı mı? Peki ya iletişime ilişkin teknolojik yenilikler; yepyeni iletişim teknolojileri sayesinde, üretimde, iş örgütlenmesinde, emek biçimlerinde, sınıfsal bileşenlerde, gerçekliği algılama tarzlarında ve yaşayış biçimlerinde yenilikler, başkalaşımlar ortaya çıkmadı mı? Aslında Marx’ın “üretici güçlerindeki gelişme” olarak adlandırdığı süreç, insanlık tarihi boyunca süregelen ve bizi hep uygarlıkta bir adım öteye taşıyan temel bir değişken değil mi? Marx, bunu çok önemsemiş, tarihi yorumlarken ve kapitalizmi incelerken başat bir değişken olarak ele almış ve sosyalizme geçiş açısından toplumların üretim güçlerinin gelişmesinde belli bir aşamaya ulaşmış olmalarını öngörmüştü. Yaşadığı süreç SANAYİ DEVRİMİ’nin verileri ile masaya yatırıldığından “DAS KAPITAL” ona göre şekillendi. Bugün çok farklı. Üretim güçlerindeki gelişmeyi bilgi ve iletişim araçlarından bağımsız düşünmek olanak dışı. Bakın, Kahire’deki Tahrir Meydanına ve gençlik ayaklanmasına. Ayaklanmanın bir adı da “twitter ayaklanması”. Gençler twitter aracılığı ile bir araya gelip çoğalıyorlar. Özgür basının olmadığı yerde sosyal medyanın işlevi bu işte.                                                                                            Peki, biz bugün neden bilimi, teknolojiyi de içeren üretim güçlerinin gelişim sürecini merak alanımız dışında bırakıyor ve siyasal çözümlemenin temel değişkenlerinden biri olarak görmüyoruz? Emperyalizmin neoliberal politikalarının çizdiği, dünyanın yeni ekonomik, toplumsal, kültürel ve de siyasi haritası bilinmeden nasıl sol politikalar oluşturulacak?

Sözgelimi, kuantum mekaniği sadece bilim alanında teorik bir devrim yaratmıyor, gündelik hayatımızı ve gerçekliğe bakışımızı da kökten değişime uğratıyor. Newton fiziği ile görünür dünyadaki hareket yasaları incelenirken, kuantum fiziği bize atom altı dünyayı, yani mikroskobik bir evrenin sırlarını açıyor. Doğa yasalarına ilişkin temel varsayımların tartışılmaya açıldığı bir alan bu. Nedensellik ilkesi örneğinde bu tartışmayı görebiliriz. Atom altı dünyada nedensellik değil, rastlantısallık işliyor. Yani determinizm yok. İkincisi, nesnel bir gözlemin olanaklı olup olmadığı da tartışmaya açık; çünkü izlediğiniz bir ışık parçacığının hareket yönünü değiştirebilecek etkide bulunabiliyorsunuz. Yani gözlemci,   bizzat varlığı ile, sadece gözlemlemekten dolayı, olayların gidişatını etkileyebiliyor. Evrenin ortaya çıkışını anlatan büyük patlama teorisi ise, evrenin hiçbir neden yokken, bir hiçlikten doğmuş olduğunu bize gösteriyor. Kendiliğinden, nedensiz bir biçimde ortaya çıkan bir protonun başka bir protonla yine rastlantısal bir biçimde çarpışması, koca evrenin doğmasını sağlayan “nedensiz bir neden”. Çok genelleyici bir biçimde, hatta aşırı basitleştirerek ifade ettiğimiz bu yenilikler, bize değişimin sadece sosyal ve siyasal boyutunu değil, evrenin gerçekliğindeki boyutunu da ve özetle değişimin niteliğini göstermesi bakımından da çok önemli. (George Soros’un 1969 yılında kurduğu Kuantum Fonu ile Kuantum Mekaniğini birbirine karıştırmayalım. Büyük patlama teorisi ile Soros’un sarıldığı kaos arasında hiçbir benzerlik yok.)

Kuantum mekaniği denince aklıma hep ünlü Sovyet fizikçisi Boris Hessen gelir. Stalin yönetimindeki 1930’ların SSCB’si Marksist materyalizmle Kuantum mekaniğini bağdaştıramıyor, Hessen’in Kuantum mekaniği ile Marksizm arasında bağ kurma çabalarını, kafa karışıklığı yaratacak savıyla reddediyordu. Bu reddiye Boris Hessen’in 1936 yılında öldürülmesiyle sonuçlanıyordu. Oysa Hessen sosyalizme gönülden bağlı bir bilim adamıydı. M. Tanju Akad, Frontal Lob’un 66. Sayısında Hessen’in “Bilim ile inancı karıştırma, bilim adamının kişiliğini hiç karıştırma. Newton da inanıyordu, Einstein de. Bunlara takılmayın… Nitekim esas olan bilimin özüdür. Biz bilim adamının düşüncelerine göre bilimi seçecek değiliz. Bunu Hıristiyanlar buldu, şunu Yahudiler, ötekisi burjuva bilimidir filan diye başlarsak biteriz. Gerçek bilim bir bütündür ve sorun onu sahte bilimlerden ayırmaktır. Siyasi ve felsefi tercihlerdeki kıstaslarımız bu referanslarla belirlenmez. Kaldı ki belirlense bile Kuantum mekaniğini yok edemeyiz. Tercihlerimizi başka kıstaslara göre yaparız ve ister Newton, ister kuantum, herhangi bir mekanikle değil, TARİH BİLİNCİMİZLE YAPARIZ.” Görüşlerine yer veriyordu.

Soru şu: Sovyet yönetimi Hessen’i yok ederek Marksizmi mi kurtardı yoksa sosyalizme kara bir leke mi çaldı?

DÜNDEN BUGÜNE YAŞANANLARIN SEYİR DEFTERİ

12 Mart faşizmi tarihin arşivine kaldırıldığında, 68’lerden 70’lere kalan devrimci direniş mirasına sarılan sol gençlik kendisini yeniden inşa ederken yazın (dergi vs.) süreci de başlamış oldu. Yazı yazmaya başlayan genç kalem yazıya “Türkiye geri bıraktırılmış yeni sömürge bir ülkedir” cümlesiyle başlayarak adeta ait olduğu siyasetin kartvizitini taşıdığını zannederdi. Bu cümleyi kurmasa kendini boşlukta hissedip kimliğini belirtmemenin sıradanlığına düşeceğini sanırlardı. Onlar için bu, rüştünü ispat etmek gibi bir şeydi. Oysa hayat (gerçek) ile kartvizit örtüşüyor mu örtüşmüyor mu pek farkında olamazlardı. Ve cümleyi kazıyınca altından” tek yol devrim” sloganı çıkardı.

Şimdilerde ise neler yok!

Evetçiler,” “Havetçiler,” “Yetmez Ama Evetçiler,” “Evet ama yetmezciler”…

Üzerlerini kazısan altından, ya AKP, ya AKP’nin sol uzantıları ya da “Çakma Marksist Sosyalistler” çıkacak.

AKP’nin sol uzantıları üzerinde çok duruldu. Sol liberaller dendi, Sorosçular dendi, eski CIA Türkiye direktörü G. Fuller’in sınırlarını çizdiği Amerikancı solcular dendi, dendi de dendi. Ben Çakma Marksist Sosyalistler üzerinde durmakla yetineceğim, bu bölümde değil, daha sonra sırası geldiğinde.

Geçmişle bugün arasında bir kıyaslama ve değerlendirme yapabilmek için neoliberal politikaların hazneye sürüldüğü tarih olan 24 Ocak 1980’i baz olarak alacağım.

24 Ocak 1980 Kararları ve Sol

24 Ocak Kararları açıklandığında, genellikle, solda, zenginle fakir arasındaki uçurum daha da açılacak, ücretler ve taban fiyatları dondurularak ücretlilerin ve tarım küçük üreticilerinin milli gelirden aldıkları pay minimize edilecek gibilerden alışılagelen saptamalar yapılmıştır. Biz, kolektif bir çalışma grubu, , bunun bu kadar basit olmadığını, emperyalizmin yeni politikalarının çok iyi saptanması gerektiğini vurgulamıştık. Her ne kadar, o dönem, bu yeni politikaların “neoliberal politikalar” olduğu tespitini yapmamakla birlikte (çok sonra Reagan ve Thatcher döneminde bu kavrama aşina olacaktık) kararlarla getirilen iki ana nokta olduğunu kavramıştık. Bunlardan birincisi emperyalizmin zorunlu ittifak halinde olduğu prekapitalist unsurları (toprak ağası, tefeci-tüccar) süreç içinde süratle temizleyeceğini, bunun için bankalar sistemini reorganize edeceğini, tarımda kapitalistleşmeyi hızlandırmak için küçük üreticiyi tasfiye edeceğini, tekellere toprak satışının gündeme geleceğini, feodal ilişkilerin ekonomik yanının kontrol altına alınacağını, devlet sübvansiyonlarının kaldırılacağını vs görebildik. O zaman şu soruyu sorduk kendimize. Prekapitalist unsurlara biz de karşıysak emperyalizmin bunları tasfiye etme politikaları karşısında nasıl tavır alınmalıdır diye. O dönemin kavramlarıyla soruyu daha da netleştirdik: “Demokratik Devrim aşamasındaki Proletarya Programı ile emperyalizmin bu tasfiye programı çakışıyor. Ne yapmalıyız?” Ki, dillendirilen bir görüşe göre, bu program, diyalektik ve tarihsel materyalizm merceğiyle bakıldığında “tam kapitalizm”e geçişin hızlandırılmasını içermektedir; Bu Marksist öngörüye uygundur, bu nedenle 24 Ocak Kararları’nın getirdiği bu tasfiye programı desteklenmelidir, şeklindeydi.

Biz bunun çok yanlış olduğunu, evrimle devrimin iç içeliği tezinden hareketle, prekapitalist unsurların tasfiyesinin halkın örgütlü gücü tarafından yapılmasının ve yeni yapılanmaların yönetiminde örgütlü halkın temsilcilerinin olması gerektiğini savunduk. Hatta konuyu öyle harmanladık ki, kırsal kesimde tarımı finanse eden Ziraat Bankası’nın yönetiminde çoğunluğun örgütlü küçük üreticilerin temsilcilerinden oluşması gerektiğini önümüzdeki karalama defterine not düştük.

Vardığımız sonuç çok önemliydi: Emperyalizm artık yaratılan değerlerin ekonomik getirisinin tamamını kendine istiyor, iktidarı paylaştığı prekapitalist unsurların tasfiyesini programlıyordu. Yeni iktidar bloğu çatırdayacak, gelecekte, emperyalizm, tek başına iktidarı hedefleyecekti. Çok aşina olduğumuz “oligarşi” kavramı, iktidar bağlamında, “geçmişe yolculuk” arşivine kaldırılacaktı.

24 Ocak Kararları’nın ikinci ana noktası birincisinden çok daha önemliydi. Amerika ile el sıkışılıp çok partili sisteme geçilen 1946 yılı ile aydınlanmacı cumhuriyetle olan nispi dengeyi lehine çeviren emperyalizmin kendini sıkıntısız yeniden üretebilme noktasında bu dengenin tamamen ortadan kaldırılması, cumhuriyet kurumlarının bu yönde restore edilmesi; 46’dan bu yana Kemalizmin sulandırılması ile göreceli üstünlüğünü oransal olarak artırmasına rağmen kendi kurumsal yapısını oluşturma yolunun tam olarak açılmasını hedefliyordu. Bir de üstü kapalı da olsa ulus devlet ekseninde yorumlanan içi büyük ölçüde boşaltılmış anti-emperyalist duruşun ve esasen de devrimci mücadele eksenindeki anti-emperyalist direnişi bertaraf etmek isteyeceklerdir yorumunu yaptık. Ve şu çarpıcı sonuca vardık: Normal yollarla bütün bunların gerçekleştirilmesi mümkün görünmemektedir, o nedenle, bekleyin, askeri darbe çok yakındır.

Sonrası malum…

Demirel, 1979 sonlarında azınlık hükümetini kurmasıyla birlikte Dünya Bankası’nda çalışan ve Türkiye’nin en önemli işveren örgütü MESS’de başkanlık yapan Turgut Özal’ı DPT Müsteşar vekili ve Başbakanlık Müsteşarı olarak atıyordu. 24 Ocak Kararları’nın kâtibi Turgut Özal’ın Dünya Bankası’na gidişine AID direktör yardımcısı Rodney Wagner gibi Amerikalıların aracılık ettikleri bilinmektedir. 12 Eylül faşist darbesinin seçim rotasına girmesinden sonra ANAP kurduruldu, iktidara getirildi ve neoliberal politikalara girişin icrasına memur edildi.

AKP DÖNEMİNDE VİTES BÜYÜTEN EMPERYALİZMİN NEOLİBERAL POLİTİKALARI

Konuya girmeden önce çok çok yakın döneme ait bazı gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Geçen Nisan ayının ilk haftası İstanbul’daydım. Çarşamba günü her taşralının yaptığı gibi İstiklal Caddesi’ne çıktım. Tünel’den Taksim’e doğru yürürken Galatasaray Lisesi’nin önünde 100-150 kişilik bir kalabalık gördüm. Tanıdık bir ses bana seslendiğinde, ondan, kalabalığın Ankara’daki KESK eylemine destek vermek için toplandığını öğrendim.

Cuma günü de yine İstiklal Caddesi’ndeydim. Bu sefer yine Lise’nin önünde sayıca daha az ama pankart ve parti bayraklı bir toplulukla karşılaştım. Pankartta “Polis baskısına son, arkadaşlarımız serbest bırakılsın” yazıyordu. Taksim’e doğru yürürken yüksek tonda olmayan sloganlar duydum. Acı dolu hüzünlü bakışlarla TAYAD’lılar caddenin yoğun kalabalığını yarmaya çalışarak yol alıyorlardı. Kalabalıktan kimse bunlar ne yapıyorlar diye dönüp bakmıyordu bile. Ya kanıksamışlardı ya da bu tür eylemlerle ilgilenmiyorlardı. Bilemiyorum. Onlara bakarken Mart ayı başlarında aynı gün Galatasaray’dan Taksim’e Ahmet Şık-Nedim Şener’e özgürlük için yürüyen 200 kişilik korteji, diğer yandan Taksim’den Galatasaray’a

Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan için yürüyenler

Musafa Balbay, Tuncay Özkan ve ODATV tutukluları için yürüyen aynı sayıda diğer grubu anımsadım. Neden bir arada yürümüyorlar diye hayıflandım.

Basın özgürlüğü için özgür tavır

Bu düşünce beni, ister istemez, Mahir’e götürdü. İstanbul’a gelmezden on gün kadar önce Ankara’da 30 Mart’ta onu görmek için Karşıyaka’ya gitmiştim. Benim gibi beş-on kişi daha vardı Mahir sevdalısı. Sonra, gün tepelenmeye başladığında gruplar gelmeye başladı ellerinde flamaları, önlerinde ait oldukları parti ya da örgütün pankartları. Birbirlerinden oldukça mesafeli gruplar ki en kalabalık ikisi 50-100 kişi, en azı beş kişi, Mahir’in mezarına gidip helalleştikten sonra, mezarlığın dar yollarında bir “S” çizerek ikinci kapıdan çıkıp kayboldular. Hepsini toplasan ancak 400-500 kişi. Biz erkenci aidiyetsizlere gelince, on kişi olamadık on bir kişi. Bu gruplardan birinde yer alan birine sormuştum, siz diğer gruptakilerle dargın mısınız, diye. Bana tuhaf tuhaf bakmış, sonra, sana ne der gibi elini kolunu sallayıp gitmişti.

İstanbul’dan sonra Ankara günleri…

Ankara, 6 Mayıs’ta, yine, Deniz, Yusuf, Hüseyin için hareketlendi. Bu sefer müthiş bir kalabalık ve kalabalığın olağanüstü coşkusu. Kalabalığın sayısal büyüklüğünü vermek olanaksız. Karşıyaka Mezarlığı işgal edilmiş sanki. Geçmiş senelerden bir farklılık var. Yürüyüş kortejinde çok kalabalık bir CHP grubu, Atatürkçü Düşünce Derneği, Eğitim-İş var. Bundan daha önemlisi, bütün gruplardan daha kalabalık ve coşkulu bir grup dışı katılımı gözlemek hiç de zor değil.

Daha sonra İstanbul’da Ataşehir’de açılan Deniz Gezmiş Parkı’nda Can Dündar’ın hazırladığı Deniz    Gezmiş         belgeselini     yaşlı gözlerle izleyen 20 bin          kişi. .

Can Dündar’ın “Deniz Gezmiş Belgeseli” nin Deniz Gezmiş Parkı’ndaki gösteriminden bir görüntü

“Che”de yaratıldığı gibi, Türkiye’de bir Deniz figürü yaratılıyor, görsel ve yazılı medya desteğinde. Ülkede, ilerici demokrat kesim, mevcutta bir şey göremeyince, yeni bir umutta birleşme arzusuyla, sol mücadelede kahramanlık mertebesine erişmiş devrimci gençlerden

Deniz Gezmiş’in canlı hayali üzerine odaklanıyor. 

Deniz Gezmiş’in kendi ismini taşıyan parktaki heykeli

 Sol eğilim, birleştirici bir önderlik bulamadıkça, bu noksanlığı geçmiş mücadelenin kahraman FİGÜRLERİNE sarılarak gideriyor ve onların ismi ve mücadele mirası üzerinde birleşme eğilimi gösteriyor. Ancak bir tehlike var bu gelişmede: Emperyalist kapitalizmin sistem karşıtı geçmiş kahramanlardan figürler yaratarak, bu figürleri toplumsal muhalefetin enerjilerini boşaltmalarında kullanıyor, kullanmakta sakınca gördüklerine ise büyük gözaltı uyguluyor.

İktidarın politikalarından büyük rahatsızlık duyan kesimleri bir araya getirecek, duygudaşlık ve dava fikri üzerinde birleştirecek, gizli kalmış enerjiyi harekete geçirecek bir siyasi önderlik oluşturulamazsa bu figürleri sermayenin elinden kurtarmak mümkün olmayacaktır. Tam bu noktada “Bağımsız Türkiye” şiarıyla yapılan, yüz bin kişinin katıldığı Grup Yorum konserlerinden sözetmeden geçemeyeceğim.

Yüzbin kişinin katıldığı Grup Yorumun “Bağımsız Türkiye” açık hava konseri

1 Mayıs 2012 Taksim renk cümbüşü. Yüz binler kıpır kıpır. Katılanlar katılmanın verdiği haz ve mutlulukla kazasız belasız evlerine dönüyorlar. 1 Mayıs dendi mi hep hatırıma 1989 yılında Boğaziçi Expresi’yle Ankara’dan İstanbul’a yaptığımız yolculuk gelir. Yemek vagonunda Le Monde gazetesinin Türkiye muhabiri Fransızla koyu bir sohbete tutuşmuştuk. Adamın söylediği iki husus hiç hatırımdan çıkmadı.

Birincisi, adam, Atatürk’ten söz ederken “Siz Atatürk’ü hiç sevmiyorsunuz. Seviyor olsaydınız ‘Atatürk’ü Koruma Kanunu’ adı altında düzenlemelere gitmezdiniz. Biz Fransızlar De Gaulle’ü de Napolyon’u da severiz, çoğumuzun evinde resimleri de var, ama onları korumak için kanun çıkarmadık. Bakın göreceksiniz, güçlü bir anti-kemalist iktidar gelsin, sizde ne Atatürk kalır, ne cumhuriyet,” demişti. Adamı çok yadırgamıştım. Ülkemizi tanımadığına vermiştim söylediklerini.

İkincisi, Fransız dedi ki “Sizde gerçek ile görüntü hiç örtüşmüyor. O yüzden görünenler aldatıcı oluyor. 400 bin kişinin 1 Mayıs’ta bir araya geldiği bir ülkede askeri darbe olmaz. Ama sizde oluyor.” Bu söyleneni, bir belgesel çalışması için evine gittiğimiz, bir dönemin DİSK’in dobra başkanı Kemal Nebioğlu’na sormuştum. O, sorumu yanıtlarken “biz işçiyi sendikalaştırdık ama onlara emek ve sosyalizm bilincini veremedik” diyerek Fransızın savını doğrulamıştı.

İstanbul’da Taksim-Galatasaray, Ankara’da Yüksel Caddesi’yle Konur Sokak’ın kesiştiği yer solun ufak gruplar halinde içlerini döktükleri yerler. Ankara’da dediğim yerde yapılan basın açıklamalarını, katılan grubun iki misli kalabalığındaki polislerden başka dinleyen de yok.

Ha, bir şey daha, HES’lere karşı halk direnişleri… bir akademisyen arkadaşım HES direnişlerine hukuki destek veriyordu. Karadeniz’de bir köyde başlatılan HES karşıtı direnişteki ilginç gelişmeyi aktardı. Son milletvekili seçimlerinde köy silme AKP’ye oy vermiş. Daha fazla uzatmak istemiyorum. Durum bu işte. Daha önce yazdığım yazıları tekrarlamak niyetinde değilim.

Konu başlığına ancak girebildim. AKP döneminde vites büyüten emperyalizmin neoliberal politikalarına, hoşgörünüze sığınarak devam ediyorum. Neoliberal politikaların başı Pentagon ve Washington ise gövdesi de uluslararası sermayedir. Ama bu ikisini birbirinden ayrılamaz, iç içe girmişlerdir. Politikaların ve sistemin bekası, yöneldiği ülkenin tüm kurumlarının ve siyasi işleyişinin kendisine bağlanması ve kesinkes kontrolü altında olmasına bağlıdır. Bu doğrultuda Merkez Bankası, Rekabet Kurulu, Sermaye Piyasası Kurulu gibi bağımsız kurulların oluşturulması sağlanmış; Yatırımcı Konseyleri, Türkiye Yatırımcı Danışma Konseyi, Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu hayata geçirilmiş; Yönetişim ve Kalkınma Ajansları vekilharç aracılığıyla programın omurgası olmuştur.

Program, yalnızca ülke düzeyinde değil, tüm Orta Doğu’yu kapsayacak şekilde dizayn edildiği için program için sakınca yaratan emperyalizm ile aydınlanmacı cumhuriyet arasında süregelen nispi dengenin kesinkes ortadan kaldırılması için alt programlardan oluşan bir proje dosyası oluşturuldu. Neydi bunlar?

1.Ilımlı İslam modeli temelinde, tarikatlar desteğinde toplumun ekonomik, toplumsal ve kültürel hayatına girerek büyük kalabalığı sistemin otoritesine bağlamak.

2.Ulusalcı muhalefeti, laiklik ilkelerine dokunmadan liberalleştirmek ve dinci sağ yönetim alternatifine paralel liberal laik sol bir alternatif yaratarak hem iktidarda hem de muhalefette olmak.

3.Şu an için güçsüz olmakla birlikte her an güçlenebilme özelliğini taşıyan sosyalist solun ehlileştirilmesini, vekilharç durumundaki iktidar partisine karşı durmasına karışmadan onların aynı zamanda iktidar partisini bir sığınma evi gibi görmelerini sağlamak.

4.Sulandırılmış Kemalizmin tutarsızlıklarından da faydalanarak aydınlanmacı cumhuriyete karşı yoğun bir karalama kampanyası başlatmak. Derin devlet imajı ile Kemalist imajı birleştirerek (kamuoyunda lanetlenmiş, ipliği pazara çıkmış) kişileri tutuklayarak daha sonra cumhuriyet yanlılarına karşı yapılacak operasyonlara meşruluk kazandırmak.

5.Kemalizm ile haklı olarak cumhuriyet tarihi boyunca hiç yıldızı barışmamış Kürtlerin siyasal yapılanmasıyla organik ilişkiler kurmak ve bu ilişkileri geliştirmek.

6.Kemalizm’e karşı olan Kürt hareketi ile sol hareketin yoğun propagandasına olanak tanıyarak aydın kamuoyunu etkilemek için medyayı harekete geçirmek.

7.Aydınlanmacı cumhuriyete karşı topyekûn taarruza geçerek nispi dengeye son vermek.

Bu proje dosyasının uygulanmasında danışmanlık yapan ve destek veren kuruluşlar sırasıyla

–   ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’a bağlı araştırma-geliştirme kuruluşu RANT CORPORATION

–  JOHNS HOPKINS Üniversitesi’ne bağlı SILKROAD ENSTITÜSÜ

–    CRF (COUNCIL ON FOREINGRELATIONS)

–   SOROS VAKFI ve onun Türkiye temsilcisi Açık toplum Enstitüsü

Soros destekli TESEV

–  RANT CORPORATION’da çalışan fakat bağımsız destek veren CIA eski Türkiye İstasyon Şefi Graham Fuller

–  Taraf gazetesi

Proje başarıyla uygulandı ve 1946’dan bu yana tüm çabalara ve darbelere rağmen yok edilemeyen “nispi denge” 5 yıl gibi kısa bir sürede bitirildi ve emperyalizmin tek başına kesin yönetimi tesis edildi.

Nispi dengenin sona ermesinin resmidir. Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan yardımcısı Arınç bir tatbikatta neşe içindeler

Nispi denge bitirilip aydınlanmacı cumhuriyetin sisteme etkisi sıfırlandıktan sonra, Kürt hareketiyle İmralı’da, Kandil’de, Oslo’da yürütülen barış görüşmeleri süratle terk edilerek, oklar Kürt hareketinin aydınlarına çevrilerek malum yoğun KCK tutuklanmaları başlatıldı. Bu da projenin ikinci kısmını oluşturdu. Ve bu, projenin gelecek aşamasını ABD’nin Orta Doğu politikası doğrultusunda Kürtlere vereceği rol ile şekilleneceğini yakın gelecekte göreceğiz.

Projeye destek veren Sol’la sistemin işi henüz bitmiş görünmüyor. Graham Fuller’in 2007 yılında yazdığı Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabıyla adeta bugünkü Türkiye’yi sergiliyor. Her yurtseverin ibretle okuması gereken bir kitap.

Aynı Fuller, CIA’dan aldığı deneyimle, “benim kişisel hissiyatım, Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu” derken bir türlü tribünden sahaya inemeyen anti-kemalist solu harekete çağırıyor. Çağırıyor da bu kifayetsiz muhterisler sahaya inmeyi bile beceremiyorlar. Nerde 10 Aralık Hareketi, nerde çatı partisi… Açık davete icabet etmek için daha neyi bekliyorsunuz?

Konuyu dağıtmadan burada gençlik için bir paragraf açmak gereği duyuyorum.

Gençliğe Büyük Gözaltı

Ustam derdi ki “Toplumsal mücadelede 30-65 yaş arası riskli bir popülasyondur. Genç

 hayata atılır, iş sahibi olur, düzenle ilk bağlantısını kurar, evlenir sorumluluğu biraz daha artar, çocuğu olur, onu düşünmek zorunda kalır, eh biraz rahatlıyayım der, borçlanır, harçlanır bir ev sahibi olur, dahası, arabam da olsun der, olur artık düzenin zincirli kölesi, kurtarabilirsen kurtar bakalım onu bu bağlantılarından. Ama, bu süreçte dik duran, edimlerinin hiçbirine teslim olmayanlar da çıkacaktır, işte, onlar olacak toplumsal mücadelenin gerçek neferleri… Gençlere gelince, onlar, özgür ve bağımsız, kavgada atılgan ve gözü kara… Sistem için tehlikeli, okul sonrası meçhul, atılganlıkları kararlılığa dönüşmesi ve sürekliliği nasıl gerçekleşecek, bu da önderliğin sorunu.”

Bilir iktidarın temsilcisi yönetenler, gençliğin ne meret bir şey olduğunu. Önlemlerini alır, zekilerine bazı sistem kuruluşlarından burslayarak el atar, bazılarına da tarikat göz koyar. Okuyan gençliği zapturapt altına almaya çalışır. Ele geçiremedikleri üzerine de büyük bir kuşatmayı YÖK ile rektörlük ve dekanlıklarla, polisle ve yargı ile gerçekleştirir. Bütün üniversitelerde büyük gözaltı hüküm sürer. 600 genç tamamen demokratik hak taleplerini eyleme koydukları için tutsaktır. Hiç uzağa gitmeyin, Galatasaray Üniversitesi’nin başarılı öğrencisi Cihan Kırmızıgül’e poşu davasından dolayı 11 yıl üç ay ceza verilmiştir. Bu kuşatmanın yarılmasının yolları nelerdir? Düşünülmesi ve uygulanması gereken ana konu budur. Genç direnişçiye acımak da yoktur, af da…

Varlığı bilindiği halde yeniden açıklanan, Turgut Özal’ın Denizlere dair mektubu: “Acımayın, asın.”sakın ola unutulmasın.

Solun aydınlanmacı cumhuriyet düşmanlığı

AKP iktidarı ile birlikte, ortamın elverişli hale gelmesiyle, sol’da müthiş bir aydınlanmacı cumhuriyet düşmanlığı sergilenmesine tanık olduk; olmaya da devam ediyoruz. Ben bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Hatta 80 öncesi, onlara daha olumlu bakan sol siyasi hareketlerin bile onlarla tüm bağlarını koparmaları, onları lanetlemeleri, AKP ortaklığının yeni bir göstergesi olarak tarihteki yerini aldı bile…

Nispi dengenin sonlandırılması ile birlikte önder kadrolarının dirayetsiz ve öngörüsüz tutumları nedeniyle savrulan tabanlarına, özellikle anti-emperyalist devrimci bir gelenekten gelen solun kapılarını kapatmasının nedenini anlamakta güçlük çekiyorum.

Bu konuya örnek olur düşüncesiyle, yerinde bir örnek olur mu bilemiyorum ama, hatırıma Dimitrov’un Faşizme Karşı Birleşik Cephe kitabındaki şu yakınması geldi: “… parti … gericiliğe ve faşizme karşı Tarım Birliği hükümetiyle işbirliği bile yaptı… Parti liderlerinin Bolşevizm’den uzak, dar görüşlü devrim anlayışı nedeniyle devam ettirilemeyen işbirliği sonucu faşist darbenin önüne geçilemedi. Parti, Tarım Birliği içindeki zinde güçlerle birleşseydi ve faşist tertipçilere karşı açıkça tavır alsaydı, faşist darbe hiç kuşkusuz bastırılırdı. Darbenin başlangıcında, monarko faşist güçleri alt etmek, kapitalizme karşı sosyalizm mücadelesinde önemli mevziler kazanmak fırsatı böylece kaçırılmış oldu.”

Devrimci hareket geçmiş “Kemalizm” için “Kemalizm, devrimci milliyetçilerin, emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur” deyip ittifaklar politikası açısından bunun son derece önemli olduğunu vurgulamıştır. Milli Demokratik Devrim ile Kemalizm’in milliyetçilikleri arasındaki fark anti-emperyalist mücadelede kendini gösterir. MDD’ de devrimci milliyetçilik ile proleter enternasyonalizmin birlikteliği, emperyalizme karşı savaşı belirlerken (Aydınlık Sosyalist Dergi, sayı 23 Eylül 1970,) Kemalizm de ise, devrimci milliyetçilikle ulus devlet birlikteliği bunu belirler. İttifakın omurgası devrimci milliyetçilik çizgisinde oluşur.

Bir görüşe göre bu düşünceleri savunanlar dönemlerinin önde gelen ideologları ve devrimcileriydi. Onlardan miras kalan devrimci gelenek tabi ki önemlidir. Ama günümüzde, bu görüşler, artık, geçerliliğini yitirmiştir. Bugün dünden çok farklıdır.

Bu düşüncenin gerçekten enine boyuna tartışılması ve nedenlerinin, geçmişe kurşun sıkmadan, tüm sol kamuoyunun bilgisine sunulması gerekir. Emperyalizmin 1963’ten sonra, süratle iç olgu haline geldiği 40 sene önce söylenmişti. Sonraki yıllarda, emperyalizmin bu özelliği o kadar arttı ki 80 faşist darbesinden sonra güçlendi, 2000’li yıllarda ise tek olgu haline geldi; tüm kurumları hegemonyası altına aldı. Hal böyle olunca, iç dinamiklerle dış dinamikler iç içe girdi. Politikaların dışarıdaki politik ve askeri merkezlerde (Pentagon, Washington, Brüksel) pişirilip ülkeye servis edilmesinin bu durumu değiştirip değiştirmediği mutlaka tartışma konusu yapılmalıdır. Dahası, Kürecik’teki radar üssünü, İncirlik Üssü’nü, NATO’yu, ikili anlaşmalarla askeri hareket planlarını nasıl açıklayacağımız da ayrıca üzerinde durulması gereken konular.

Ben, emperyalizmin devam ettiği ona karşı verilecek mücadelenin esas olduğuna inanıyorum. Gelecekteki süreç, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, elbette belirleyecektir. Ben yanılırsam hiç gocunmam, ama, buna bir türlü ihtimal veremiyorum.

Bu vesile ile emperyalizm sözcüğü yerine küresel sermaye sözcüğünün tercih edilmesi yeni dönemin bir stratejik değişim nedeni midir? Tüm bunların tartışmaya açılması, bırakalım devrimciliği, klasik bir ahlak kuralıdır. Tüm bu olaylar silsilesi sonucunda artık emperyalizmden bahsedemez miyiz, yoksa emperyalizm yok olmadı da yeni bir şekil mi aldı? Yoksa dün neyse, bugün de “o” mu?

Bir de konuya şöyle yaklaşalım. Hepimiz biliyoruz, gelişim ile değişim farklı şeylerdir. Sözgelimi, sömürge, yarı sömürge ve yeni sömürge kavramlarındaki farklılıklar göz önüne alınarak gerçekleştirilen ideolojilere ve çizilen stratejilere tarih tanıklık etti.

Günümüzde Türkiye’nin konumu ne? Sömürülen bir ülke mi? Kimilerinin dediği gibi, alt-emperyalist bir ülke mi? Yani emperyalizmin taşeronluğunu üstlenip onun adına ekonomik ve siyasi tasarrufta bulunup bundan bir pay (ücret!) alan ülke mi? Ne?

Sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için daha önceki yazımda da (“Siyaset mi Yapıyoruz, Yoksa Siyaset Yaptığımızı mı Sanıyoruz?”) belirttiğim gibi 21. Yüzyılın dünyasını ve Türkiye’sini mercek altına yatırıp yoğun bir tahlil çalışmasına girmek gerekiyor. Ancak bundan sonra görüşler netlik kazanabilecek.

Solun geçiş sürecini yaşadığı ve bunun daha uzun süre devam edeceği dikkate alındığında, gelecek zaman bize taşların yerli yerine oturacağının sinyallerini verecek. Ama, şimdilerde olan bitene, iktidarın türlü çeşit tasarruflarına, daha açık bir ifadeyle sisteme müdahil olamayan, seyirci konumunda yalnızca fikrini, arzusunu beyan etmekle yetinen bir sol nasıl olacak da kendi yatağını bulabilecek?

Çakma Marksist Sosyalistlerin Kalpazanlıkları ve Sahtekârlıkları

Yazı çok uzadı. ANAFİKİR kesinlikle bozuk çalacak, biliyorum ama, kısa da olsa bu çakma Marksist sosyalistlerin siyasi kalpazanlıklarını ve bilimsel sahtekarlıklarını dökmeye çalışacağım.

1.Onlara göre faşistler laikliktir. Din hiyerarşisine, dini kurumlara karşıdırlar.

Bunlar, gamalı haçı da Türk-İslam sentezini de hasıraltı ederek aydınlanmacı cumhuriyeti ve laik toplumcu solu faşist olarak itham ederler.

2.Onlara göre faşistler liberal emperyalizme karşıdırlar, anti-Amerikancıdırlar. Bundan amaç bütün anti-emperyalistleri faşist ilan etmektir.

Bunlar değişen ABD politikalarına göre oluşturulan siyasi örgütlenmeleri gizlemeye çalışırlar.

1980’den önce bir ABD kuruluşu olan Rockefeller Vakfı’nın Türkiye üzerine yaptığı çalışmaları aman bilinmesin diye üstünü örterler.

Oysa “Bizim güvenliğimizi sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Bu açık saldırıların yanında ondan daha tehlikeli, fakat saldırı görünümünde olmayan başka cins tehlikeler de vardır. bu tehditler, içerden yapılmak istenen değiştirme ve dönüşümlerdir. Bu maskeli saldırılar bazen iç savaş şeklinde, bazen ihtilalci hareket şeklinde, bazen de demokratik akımlar ve reform hareketi biçimlerinde karşımıza çıkmaktadır” diyen “Prospects of America, The Rockefeller Panel Reports” raporu üzerine, ABD Kara Kuvvetleri Bilimsel Araştırma Dairesi’nin Türkiye’yle ilgili “Statükonun korunması için solcu hareketlere karşı yerli milisleri komando metotlarına göre eğitilmeli ve gerekli silahları temin edilmelidir” haberi New York Herald Tribune’de çıkmıştır.

Faşist katliamların kimin tarafından finanse edildiği, CIA tarafından kurdurulan faşist eğilimli partinin mevcudiyeti bile bunlarca kaale alınmaz. 80 sonrası, ABD’nin, CIA raporlarını değerlendirerek faşist yönetimleri desteklemek ve faşizan örgütleri kullanmak yerine “Turuncu Devrim” sloganıyla farklı bir politika güttüğü bu süreçte ABD kökenli Soros Vakfı’nın arenada boy gösterdiğini görmekteyiz.

3.Türkiye’de bütün darbeleri sol-Kemalistler yapmışlardır, hepsi de faşist darbedir.

Bu konuda ABD varlığı üzerinde bir şey söylemeyeceğim. Sadece, bence konuyu çok iyi anlatan 20 Ocak 1991 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanan Bülent Ecevit’in açıklamasını yorumsuz olarak vermekle yetineceğim:

“12 Eylül askeri müdahale döneminde, yurtdışına çıkma yasağım kaldırıldıktan kısa bir süre sonra, İngiliz <Grenada> televizyonundan, ilginç bir televizyon programına katılmam için çağrı aldım.

İngiliz <Grenada> televizyonu ile Amerikan “CBS” televizyonunun ortaklaşa düzenledikleri ve yayınladıkları bu programda, dünya gerçeklerini andıran, fakat hayal ürünü (varsayımsal durumlar), önceden, geniş bir uzman kadrosunun katılımıyla ayrıntılı birer senaryo olarak hazırlanıyordu. Televizyon programına katılanlar da aralarında tartıla tartışa senaryoları geliştirip bazı çözümlere ulaşıyorlardı.

Benim katıldığım tartışma senaryolarından biri hayali bir ada devletiyle ilgiliydi.

Varsayımsal senaryoya göre, bu ada devleti zalim bir diktatör tarafından yönetilmekteydi. ABD ve İngiltere, kendi çıkarlarına sadakatle hizmet ettiği için bu diktatörü destekliyorlardı. Fakat ada devletinin halkından yükselen muhalefet ve tepki o kadar ileri ölçülere varmıştı ki ABD ve İngiltere, sonunda diktatörün devrilmesine razı olmuş ve bunun gerekenleri(ni) yapmışlardı.

Yine senaryoya göre, bu diktatörün yerine, Amerikan ve İngiliz tertibiyle başka bir lider getirilmişti. Fakat o lider de bir süre sonra, fazlasıyla Moskova yanlısı bir tutum izlemeye başlamıştı.

Onun için, ABD ve İngiltere, ondan da kurtulmaya karar vermiş ve gereğini yapmışlardı. Fakat yerine kim geçecekti? İşte senaryonun bundan sonraki geliştirme işlevi, programa katılan tartışmacılara bırakılıyordu.

Tartışmaya katılanlar arasında ABD ve İngiltere’nin bazı önde gelen devlet adamları ve komutanları yer alıyordu. O arada General Haig, eski CIA başkanlarından biri ve o sırada FBI başkanı olan şimdiki CIA başkanı Webster de bulunuyordu. Almanya’dan da birkaç önde gelen politikacı vardı. Bu ülkelerden gelenler dışında, ayrıca, bir eski İtalyan devlet adamı ile Türkiye’den ben vardım.

Hayali ada devletine yeni bir lider aranmasına sıra geldiğinde, tartışmanın yöneticisi Amerikalı profesör tartışmacılara bir kopya verdi:

– Ada devletinde, şimdilik bir köşeye çekilmiş fakat halk arasında saygınlığı olan bir sosyal demokrat politikacı nasıl devletin başına gelecekti?

Amerikalılar dediler ki:

–  Onun kolayı var… Eski diktatör bizim adamımız olduğuna göre bu ada devletinin silahlı kuvvetlerinde de bizim hatırımızı kırmayacak yakın dostlarımız var demektir. Onlara söyleriz, sosyal demokrat politikacıyı iktidara getirmenin bir yolunu bulurlar.

İngilizler de Almanlar da bu çözümü hemen benimsediler.

Ben, o zamana kadar, tartışmaya hiç katılmamıştım. Bazıları yıllarca dünyanın kaderini etkilemiş Amerikalı ve İngiliz politikacıların, devlet adamlarının, komutanların, bir yabancı ülkeyle, bir yabancı ülkenin iç işleriyle ilgili sorulara nasıl yaklaştıklarını kendi ağızlarından dinlemek son derece ilginç ve de şaşırtıcı idi. Hele son önerilen çözüm şaşkınlığımı büsbütün artırmıştı.

Tartışmayı yöneten Amerikalı profesör birdenbire bana döndü ve:

– Mr. Ecevit, diyelim ki o sosyal demokrat lider sizsiniz!… Amerikalıların önerdiği çözümü kabul eder misiniz, diye sordu.

Hiç duraksamadan özetle şu yanıtı verdim:

– Dostumuz ve müttefikimiz de olsalar bazı devletlerin iç işlerimize böylesine karışmalarını ve silahlı kuvvetlerimizle böylesine içli dışlı olmalarını içime sindiremem. Onun için bu çözümü kesinlikle kabul edemem. Kendi girişimimle ve serbest seçimlerle halkın desteğini alarak iktidara gelebilirsem gelirim, başka türlüsünü düşünemem bile.

Tartışma hayali bir senaryoyla ilgili olduğu halde, benim o yanıtımdan sonra adeta ciddi bir müzakereye ve çekişmeye dönüştü.

Tartışmanın ondan sonraki bölümünde bir yandan Amerikalılar bir yandan İngilizler beni ikna etmek için uzun uzadıya dil döktüler. Nihayet, tartışmaya hararetle katılan eski dostum bir İngiliz muhafazakâr milletvekili bana çıkıştı.

– Görüyor musun bize yaptığını, senin direnmen yüzünden bu devlet sorununa bir çözüm bulamıyoruz dedi.

Son olarak tartışma yöneticisi General Haig’e dönerek,

– Ecevit kabul etmemekte direniyor, bu durumda ne yapacaksınız diye sordu.

General Haig özetle şu yanıtı verdi:

Bizim bu gibi konularda deneyimimiz vardır. Ecevit istemese de biz, uygun gördüğümüz bir çözümü uygulamanın yolunu buluruz, dedi.”

General Haig’i bir araştırın bakalım, karşınıza kim çıkacak?

4.12 Mart’ta da 12 Eylül’de de işkence tezgâhlarını yönetenler sol-kemalistlerdi.

Bunun yanıtını her iki faşist darbe sonrasında işkence görenler versin. Siz verin. Darbelerde işkence gören, yerinde infaz edilen, idam edilen, senelerce hapis yatan, sakat kalan işten atılıp işsiz kalanların bir listesini çıkarsak…

5.Bunlar daha ileri giderek geçmiş anti-emperyalist mücadelede canlarını vermiş devrimciler için “bilerek veya bilmeyerek faşizmle işbirliği yapmışlardır” diyerek bardaktaki suyu taşırmışlardır. Hatta biri daha da ileri giderek o devrimcileri MİT ajanlığıyla itham etmiştir. Onlara göre anti-emperyalist olmak faşistliktir. Nasıl olur da bize maden çıkartmasını bile öğreten emperyalizme karşı oluruz? Derler.

Yeni söylevleriyle yeni dünya düzenine ve küreselleşmeye ulusal çıkar saikiyle karşı çıkmak da faşistliktir.

6.Aydınlanmacıların hepsi faşisttir. Köy enstitüleri faşist yetiştirme okullarıdır.

Bu saptamalarıyla aynı Recep Tayyip Erdoğan gibi düşünmektedirler. Erdoğan da “burası için öğrenci formatlama okullarıdır” demişti.

Size, burada, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği’nin verdiği “Aydınlanma Onur Ödülü”nün sahiplerini açıklayacağım.

 

Türkan Saylan-Yaşamının sonlarına doğru

2003 yılı – Vedat Günyol

2004 yılı – Dr. Engin Tonguç

2005 yılı – Server Tanilli

2006 yılı – Halit Çelenk

2007 yılı – İlhan Selçuk

2008 yılı – Türkan Saylan

2009 yılı – Cengiz Bektaş

2010 yılı – Genco Erkal

2011 yılı – Yaşar Kemal

Onlara göre bunların hepsi faşist.

Ne acıdır ki, bu çakmalar, bu tarz havlamalarını (sakın hayvan severler bunu köpeklere bir hakaret olarak kabul etmesinler) 2008 yılında artırarak AKP hükümetini aydınlanmacı cumhuriyetçilerin üzerine gitmesi için çığırtkanlık yapmışlardır. Halen de yapmaya devam ediyorlar.

7.AKP’ye karşı çıkmak için MHP’ye işbirliği çağrısı yapmak da faşistliktir.

Bu sözlerin doğrudan muhatabı İlhan Selçuk’tur. Neden mi? İlhan Selçuk, kendi dünya görüşüne göre Türkiye’nin geleceği açısından AKP’yi tehlike görmüş, bu partiye karşı bir blok oluşturmak için yazılar yazmış; bu çalışmalarında çok büyük bir hata işleyerek MHP’ye çağrıda bulunmuş. Hatasını anladığında 26 Ocak 2008 tarihinde, Cumhuriyet gazetesindeki Pencere sütununda “AKP Kuyrukçuluğunda MHP’nin Tarihsel Rolü” başlıklı yazısıyla bu hatasını düzeltmeye çalışmıştır.

Yukarıda yedi madde halinde sıraladığım nedenlerden dolayı, siz, bunları ve bunlara destek verenleri lanetlemezseniz bile, tarih onları lanetliler olarak sayfalarına kaydedecektir.

Kendimi sorumlu addettiğim için zorla, istemeye istemeye yazdığım bu yazıyı sonlandırırken, kendimce, yapılması gereken bir noktayı belirtmek istiyorum:

Tüm haksızlıklara, adaletsizliklere, baskılara, eşitsizliklere, her türlü sömürüye karşı sol bir cephe oluşturulmalı ve bu cephede aydınlanmacı cumhuriyetçiler dahil tüm anti-emperyalistlerin yer alması sağlanmalı. Bir cephe birlikteliği ister istemez stratejik bir özellik taşır. Bunun anlamı, ideolojik bir altyapının oluşturulması zorunluluğudur.

Hem ideolojik altyapısının oluşturulması, hem de böyle bir cephenin yaratılması bir önderlik sorunudur. Bu, yaptığımız önerinin olmazsa olmazıdır.

Biliyorum, tahammül sınırlarını aştım, okuyanlar olursa beni bağışlasınlar.

Son olarak meraklısına iki kitap önereceğim:

1.Yeni Türkiye Cumhuriyeti

2.Türkiye’nin Kürt Meselesi

Her ikisinin de yazarı CIA’nin eski Türkiye İstasyon Şefi Graham E. Fuller.

 

Hakkı Zabcı

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!