CHP, Laiklik ve Sağcılaşma-Mehmet Ali Yılmaz

CHP, 1954 milletvekili seçiminden büyük bir yenilgiyle çıkınca parti içinde ciddi tartışmalar çıkar. Bazı partililer partinin kurtuluşunu sağa kaymakta buluyorlardı. Partinin laiklik ve devletçilik ilkelerinden vazgeçmesi, en azından yumuşatılması halinde ancak DP ile baş edilebileceklerini savunmaktaydılar. CHP içinde etkin olan Hıfzı Oğuz Bekata, Şevket Raşit Hatipoğlu ve Raif Karadeniz gibi milletvekilleri, Genel Başkan İsmet İnönü’ye bir mektup gönderirler. Bu milletvekilleri gönderdikleri mektuplarında; “partinin ilkelerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini, CHP’nin laiklik ilkesinin halk yığınlarınca yanlış anlaşıldığının bu seçimlerde görüldüğünü ” belirtirler. Milletvekilleri ayrıca, “okullarda din dersleri konulması konusunda halka söz verilmesini” de istemekteydiler. (Cüneyt Arcayürek’ten akt. Çağlar Kırçak, Türkiye’de Gericilik 1950-1990, s.43, İmge Y. İkinci Baskı, 1993)

CHP’nin yüzde 35 oy aldığı bu seçimden sonra parti içindeki sağcılaşma yanlıları, yenilginin nedeni olarak laiklik ve devletçilik ilkelerinin katı olmasını görüyorlar ve bu ilkelerde yumuşama istiyorlardı. İnönü bu isteklere karşı duruyor ve şöyle diyordu: “Ödün alanında Demokrat Parti ile yarış edebilir misiniz? O halde?… Eğer biz devletçilikten ve özellikle laiklikten en ufak ödün verirsek bunların ucunu bir daha yakalayamayız. Sizin tanımınız doğru değildir. Türkiye’de CHP’nin Atatürk devrimlerinin bekçisi olduğu için saygınlığı vardır ve gerçek bir güce sahiptir.” (Metin Toker’den akt. Çağlar Kırçak…)

Bu yenilgiden kısa bir süre sonra 26 Temmuz 1954’te yapılan CHP Kurultayına bu tartışmalar içinde gidildi ve sağcılar yenilgiye uğradılar. Kurultayın açış konuşmasını yapan İnönü, delegelerden en fazla alkışı, CHP’nin Atatürk devrimlerinin bekçisi olduğunu söylediği bölümde aldı.

1957 milletvekili seçimi öncesinde oy kaybetmekte olduğunu anlayan iktidardaki DP yönetimi, dini siyasete alet etmekte ve seçim meydanlarında muhalefeti “münafıklıkla” suçlamaktan geri kalmıyordu.

Bu seçimden kısa bir süre önce İnönü’nün mecliste yaptığı bir konuşmanın içeriği, onun, laikliği ve Milli Kurtuluşçuluğu savunmakta ne kadar kararlı olduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir. Bu günkü CHP yönetiminin ders alması gereken bu konuşmayı İnönü, Menderes’in mitingine katılmayanları “münafık”lık ve “kafirlik”le suçlayan bir vaizin aldığı 10 aylık cezanın DP tarafından af edilmesinin istenmesi üzerine yapar. Bu konuşmasında İnönü, dinin siyasete alet edilmesinin yasaklanmasının tarihi nedenlerini anlatır. İnönü’nün konuşmasını tarihimizdeki devrim-karşıdevrim mücadelesini görmek istemeyenlerin ve günümüzde devleti ele geçiren dinciler karşısında laikliği sulandırarak siyasette yol almayı düşünenlerin okumasında yarar var.

“Bizim yasalarımıza dini siyasete alet etmeyi yasaklayan hüküm nereden ve niçin gelmiştir? Bunun kaynağı Milli Mücadele’ye gider. Milli Mücadele’de galip devletler, Türkiye Devleti’nin yeryüzünden kalkmasına karar verdi(ler) ve bunun için halifeyi, padişahı ve ulemasını araç olarak kullandılar. Anadolu’da yalnız başına kalan Türk ulusu, eline ne geçerse sopa, balta, yumruk, tırnak bununla yaşamını ve bağımsızlığını kurtarmaya çalışıyordu. Buna halife, en etkili karşılık ve engel olarak şu önlemi buldu: Ulema toplandı. Şeyhülislam, bunların başına geçti. Anadolu’da savaşanlar kâfirdir fetvasını verdi. Huzurunuzda konuşmak onuruna erişen bu arkadaşınız, onların (kâfir ilan edilenlerin) içinden seçilen beş altı idam mahkûmundan biridir. Halifenin, Şeyhülislam Dürri Efendi’nin fetvası ile…

Anadolu büyük bir savaştan çıkmış, yorgun, araçsız, Türk ulusu, savaşın sonucunun ne olacağını zaten endişeyle düşünürken, tüm çabasını yurtseverliğinde toplamışken, Yunan uçakları her gün avuç avuç Şeyhülislam Dürri Efendi’nin fetvasını bizim saflarımıza atardı. Ne derlerdi bunlar? ‘Anadolu’da ülkeyi kurtaracağız diye savaşanlar münafıktırlar. Bu adamlar kâfirdirler.’ derlerdi. Tıpkı Fevzi Boyar’ın (affedilmek istenen vaiz bn.) dediği gibi. Tıpkı Fevzi Boyar’ı savunanların dediği gibi…” (Age, s.55-56)

Dini siyasete alet eden DP iktidarının giderek yoğunlaşan saldırılarına, hukuku çiğneyen tavırlarına karşın laiklik ve devletçilik ilkelerini savunmaktan taviz vermeyen, sağcılaşarak oy alabileceği yanılgısına düşmeyen İnönü, 1957 seçiminde CHP’nin oylarını yüzde 41’e çıkarmayı başardı.

Peki, son yıllarda sürekli sağa kaydırılan, özellikle laiklikten tavizler veren CHP’nin günümüzdeki halk desteği ne kadar? Yüzde yirmilerden yukarı gitmiyor.

Çarşaf açılımı yapılmasına, türbanın devletin her kademesine sokulmasına, ihtiyaç olmadığı halde imam hatiplerin sınırsızca yaygınlaştırılmasına vb. itiraz edilmemesine rağmen bu oran büyütülemedi. Aksine bu sağcılaşma ve ilkesizlik CHP’yi giderek küçültmekle kalmadı aydın, ilerici kesimlerin bu partiye sırtını dönmelerine neden oldu.

Son yerel seçimde büyük belediyelerin alınmasında kurdukları Millet İttifakı’nın yararı oldu, ancak bu ittifakla sağcılaşmayı hızlandıran CHP, ilkelerinden ciddi tavizler vermeye başladı. Tabanından da ittifak ortaklarına kayıplar veren bu parti, sosyal devlet anlayışını yoksullara destek verme politikasına indirgedi. Belediyeler yoksul kitlelere ve ihtiyaç duyanlara çeşitli yardımlar yapıyorlar ama bu yaklaşım sosyal devlet anlayışının sadece bir yanı, kalıcı çare değil. Sosyal devlette esas olan rakiplerinden daha fazla ve daha yaygın “sadaka” vermek değil, insanların üretime katılmalarını sağlamak ve bu üretimle elde edilen ürünleri tüketiciye ulaştıracak zinciri oluşturmaktır. Kooperatifçilik de bu üretimin ve takip eden sürecin üzerine oturursa anlamlı ve kalıcı olur.

Bu dönemde laikten verilen tavizleri “demokratikleşme”, “insan hakkı”nı savunma gibi göstererek sağcılaşmalarını kabul edilebilir hale getirmeye, mazur göstermeye kalkışmalarının bilimsel bir karşılığının olmadığı açık. Bu siyasal tavrın demokrat-ilerici halk kitleleri içinde hiçbir karşılığının olmadığını da çok iyi biliyoruz. Bu sağa kayış, gerici kesimi, tarikatları ve partilerini asla tatmin etmemekte ve İnönü’nün belirttiği gibi bu konuda dinci AKP ile yarışmalarının, onları memnun etmelerinin mümkün olmadığı ortadadır.

Türbanlıları parti yönetimine alıyorlar, Ayasofya’nın açılışına, eğitimin ikili hale getirilmesine yeterince karşı çıkmıyorlar, vb. ama onları yine de memnun edemiyorlar. Hatta bu sağcılaşma atılımları AKP başkanının tepkisini çekiyor. Çünkü siyasal İslamcılar, CHP’yi tamamen teslim almaya, majestelerinin muhalefeti yapmaya çalışıyor.

Örneğin, İstanbul Belediyesi’nin ev sahipliğinde yapılan Şeb-i Arus(*) törenlerinde Kuran’ın Türkçe okunmasını bahane eden Erdoğan, Ekrem İmamoğlu ve CHP’yi hedef tahtasına oturttu. Bu arada AKP yandaşı medya, “Türkçe Kuran’a tepkiler”i dile getirirken, Diyanet de “Türkçe Kuran olmaz” fetvası vererek siyaset sahnesinde kendine yer açmaktan geri kalmadı.

Türkiye’yi teokratik bir devlet haline getirmeyi amaçlayanların bu tür tavırları kimseyi şaşırtmıyor, çünkü güttükleri “Davaları” bunu gerektiriyor. Türkiye’de yüz yıldan fazla bir zamandır süren Devrim-karşıdevrim mücadelesinin gerici kanadının bugünkü temsilcisi AKP ve yandaşlarının bütün devrimler gibi Dil ve Harf Devrimi’ne karşı çıkışlarına dini, Kuran’ı alet etmelerine şaşırmamak gerekir.

Bu tartışmada asıl şaşırtıcı olan İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun tavrı oldu. İmamoğlu “bence de Kuran Arapça okunmalı” diyerek Türkçeyi ikinci plana atarak devrimci-karşıdevrimci mücadelesinde karşıdevrimcilere taviz vermekte bir sakınca görmedi.(**)

Fikri Sağlar’ın türbanlı hâkimin tarafsızlığı konusunda kuşku belirtmesi karşısında takınılan tavırlara da şaşmamak mümkün değil. Kılıçdaroğlu’nun bu konuda Fikri Sağlar’a yüklenmesinin altında da bu sağcılaşma eğiliminin sürekli hale getirilmiş olması yatmaktadır. CHP yönetiminin İnönü’nün 1954’te savunduklarını artık zamanı geçmiş düşünceler olarak gördükleri anlaşılıyor. Ne de olsa İnönü’nün savunduğu bu görüş “eski Türkiye”ye ait bir görüş!

CHP yöneticilerinin bu laiklikten taviz veren tavırlarının altında, Türk aydınlanma devriminin önemini, değerini anlamamış olma ve Cumhuriyet devrimini üç-beş oy için feda edebilme anlayışı yatmaktadır. Yüz yılı aşkın bir süredir kesintisiz devam eden devrim-karşıdevrim mücadelesinde karşıdevrimcilere taviz veren bu sağcı politika ile sağdan ciddi bir oy alınamazken, ilerici-devrimci kesimin desteği de kaybedilmektedir. CHP yönetimi, “bu solcular nasıl olsa, biz ne yaparsak yapalım bize oy vermek zorundalar, gidip Erdoğan’a mı oy verecekler?” düşüncesinden hareket ederek de sağcılaşabiliyorlar ve sağcılarla seçim ittifakları uğruna her türlü yanlışı, ilkesizliği yapabileceklerini düşünüyorlar. Oysaki bunlar aydınları, devrimcileri, sosyalistleri ve tarihlerini iyi tanıyamamışlar. Koşullar gerektirince İnönü’ye, Ecevit’e kafa tutmuş olan aydınlar, ilerici-devrimci kesimler, Kılıçdaroğlu’na mı hayır diyemeyecekler?

1970’lerde Ecevit’i Ecevit yapan nedenlerden birincisinin yükselen sol dalga olduğunu, devrimci mücadele yükselirken CHP’nin de yükseldiğini kimse unutmasın. Ama bu gerçeği Ecevit’in de anlamadığı ya da anlamak istemediği ve çok geçmeden devrimcilere karşı tavır almaya, onları mitinglerine bile almamaya başlamasından sonra partinin düşüşe geçtiğini daha sonra yaşanan gerçekler ortaya koydu. Özellikle Maraş katliamı üzerine ilan edilen sıkıyönetim sonrasındaki baskılar ve izlenen sağ politikalarla ilerici-devrimci kesimleri karşısına alan Ecevit, 1979 ara seçiminin sonucuna katlanmak zorunda kaldı. 1978’de sıkıyönetimi isteyenler solcular değildi, Amerikancı sağcılardı. Faşistler yaptıkları katliamlarla Ecevit’i buna zorladılar ve Başbakan Ecevit, bu Türkiye’yi sağcılaştırma oyununa gelerek ülkeye ve halka kötülük yaptı. Ecevit bu NATO’cu, soğuk savaşçı sağcılaştırma hareketine boyun eğmesine rağmen ne Batılı devletlerden finansal destek sağlayabildi ne de sağcılardan oy alabildi. Bu tarihi gerçeği bugünkü CHP yöneticileri görüyorlar mı? Hayır, sağcılaşarak kitlesel destek sağlayacaklarını sanıyorlar. Oysaki kitlesel destek, ülkenin ve geniş halk kesimlerinin somut sorunlarını doğru biçimde ortaya çıkarıp, bu sorunlara çözüm yolları üretmekle ve bunları halka onun kavrayacağı şekilde ulaştırmakla sağlanır. Bu işi yapmanın en sağlıklı yolu, dogmalardan, sağa kaymaktan değil, aydınlanmadan, bilimden, ilericilikten ve devrimcilikten geçer. Ülkemizi gelişkin bir demokrasiye ulaştırmak isteyenler, öncelikle emperyalizmin ülke üzerinde kurduğu ekonomik, politik, askeri, kültürel tahakkümlerin iç yüzlerini açıklamalı, bunları kırmaya yönelik izlenecek politikaların neler olduğunu açıklıkla ortaya koymalıdır. Bu uluslararası sömürgeciliğin ülkemizdeki ekonomik uzantılarına ve siyasi temsilcilerine, gericiliğe, her türlü anti-demokratik girişime, faşizme karşı açıklıkla tavır alan, bunlarla mücadeleyi politikasının temeline yerleştiren siyasi güçler, halkımızın en ileri unsurlarını yanlarına alabilirler. Devrimci politikaları izleyenlerin aydınlardan ve halktan destek görmemesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Sömürünün, talanın, yoksulluğun, açlığın bu kadar ağırlaştığı ekonomik bunalım, siyasi gericilik ve yoğun baskı ortamında halk kitlelerinin önüne doğru devrimci siyasetle ve mücadele anlayışıyla çıkanlar kazanır…

 

(*) Şeb-i Arus, Türkçesi; Düğün Gecesi olan bu kavram, Farsça şeb: gece, Arapça arus: düğün anlamlarından gelmektedir. Mevlevilikte Mevlânâ Celaleddin-i Rumi‘nin öldüğü gecedir. Mevlana, bu geceyi Rabb’ine, sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşündüğü Düğün Gecesi olarak adlandırır.

Türk bir ailenin çocuğu olan Mevlana eserlerinin çoğunu Farsça yazmıştır. Arapça’yı ve daha az olarak da Türkçeyi kullanmıştır.

(**)

Büyük Taarruz öncesinde cepheyi denetleyen Mustafa Kemal Paşa, bu gezisine Sovyet Rusya elçisi Aralov’u da davet eder. 2 Nisan 1922’de Konya’yı ziyaretleri sırasında gördüklerini anılarında anlatan Aralov’un bu gözlemleri, ülkenin en güç koşullar içinde olduğu dönemde bile gericiliği reddeden devrimci tavrın nasıl olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Temelde devrimcilik ile karşıdevrimin çatışmasını burada da görmekteyiz:

“O gece iki medreseyi ziyaret ettik. Kanlı canlı, hemen hepsi de gencecik mollalar medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların yanında, geniş cübbeli, beyaz sarıklı hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek Mustafa Kemal Paşa’yı selamlıyorlardı.

Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa’dan medrese sayısını arttırmasını rica etti. Bu zat, ayrıca medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da istirham etti.

Hoca konuşurken Mustafa Kemal’in kendini tuttuğu belli oluyordu.

Ama, medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca, artık kendini tutamadı ve yüksek bir sesle, sertçe:

Ne o, dedi, yoksa sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!

Mustafa Kemal konuştukça, gözleri daha korkunç bir hal alıyordu:

– Bu asalakların askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!

Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların yanında hükümet başkanı onları paylamıştı.

Mustafa Kemal Paşa bize dönerek:

– Haydi gidelim, dedi, artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı.

Ve şöyle, isteksizce bir selam vererek oradan ayrıldı.

Mustafa Kemal Paşa otomobilde uzun bir süre yatışmadı:

– Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım! Her şeyden önce onları malî dayanaklarından, vakıflardan, yoksun edeceğim. Yurt topraklarının büyük bir parçası, nerede ise üçte ikisi, belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların yaşama kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.

Mustafa Kemal, Anadolu topraklarında, şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17 bin medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti.

Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi.

Bu inkılapçı adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay son günlerin en çok üzerinde durulan konusu haline gelmişti.”

***

Yılmaz Özdil, ‘Son Cüret’ isimli kitabında Mustafa Kemal’in Konya’da medrese hocalarına karşı yaptığı bu sert konuşmasında ‘siz burada Arap lisanıyla vakit geçiriyorsunuz’ dediğini de belirtir. Ama Bugünkü CHP yönetimi Mustafa Kemal’in bu sözlerini anlamaktan çok uzaklar. Kurtuluş Savaşı’nın en kızgın ve kritik anında bile zafere giden yolun sağcılaşmaktan değil devrimcilikten geçtiğini gören, devrimciliği ilke edinen Mustafa Kemal ülkeyi bağımsızlığa ulaştırmayı başardı. Bu gün laikliği hakkıyla savunmayan, silikleştirmeye çalışan bir anlayışın sahiplerinin O’nun yolundan gittiği söylenebilir mi?

 

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir