‘Kalkınma’- Saffet Bilen

Çözüm istiyorsanız, Çizgi dışına çıkan yazarları, kitapları okuyunuz.

Ha-joon Chang’ın ‘Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü’ kitabı onlardan biri. Kitabın orijinal İngilizce başlığı “Kicking Away the Ladder”.

Aşağıdaki yazıya bu kitaptaki bilgiler temellik etmektedir.

‘Kalkınma’ tüm ülkeler için gerçekleştirilebilir bir hedef olmamasının yanı sıra, doğru bir hedefte değildir.

Dört nedenden dolayı böyledir.

-Birincisi;  Sürekli ileri, daha fazla yükseğe, maksimum kar ve birikim peşinde olan Kapitalist ülkeler, diğerlerinin gelişmesini engellemek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar.

‘Bir ülke diğer ülkelerin önüne geçtiğinde, sahip olduğu iktisadi ve siyasi gücü daha da ileri gitmek için kullanmak yönünde doğal bir dürtü hisseder. Britanya’nın, özellikle on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıldaki politikaları buna örnektir.

Britanya, sömürgelerinde özellikle de Amerika’da, imalatın gelişmesini önlemek için bir dizi politikadan yararlanmıştır.

List, l770’te William Pitt the Elder’in (zamanın Chattam Kontu) “New Englandlılann imalata yönelik girişimlerinden rahatsız olduğunu, ve kolonilerin at nalı bile üretebilmelerine izin verilmemesi gerektiğini belirtiğini” aktarır.

Brisco’nun Walpole yönetiminde uygulanan sömürgeci politikalara ilişkin söyledikleri bu stratejinin özünü ortaya koyar:

”Ticari ve sınai düzenlemelerin amacı sömürgelerin üretimini hammadde üretimiyle sınırlamak, ana ülkeyle rekabet edebilecek herhangi bir imalatı engellemek ve bu ülkelerin pazarlarını İngiliz tüccarları ve imalatçılarıyla sınırlamaktı.” (Ha-joon Chang)

-İkincisi; Kapitalizmde zenginlik üretimi, dünyanın geri kalanında daha fazla yoksulluk ve sefalet üretimi üzerinden gerçekleşir.

-Üçüncüsü; Dünyanın yüzde 80’inin kalkınma sürecinde. Kaynakların tüketiminde yıllık limit aşımı ilk 8 ayda gerçekleşiyor. Doğa isyan ediyor. Ekolojik sınır aşılalı epeyce oldu. Verili sistem sürdürebilir değil artık. (Bu konu kalkınma ve kapitalizmi aşan bir konu, bağımsız ele alınmalı)

-Dördüncüsü; ‘Kalkınmış Ülkeler’ nasıl kalkındılar sorusuna verilen cevaplar gerçeği anlatmıyor. Külliyat devasa boyutlarda. Rıza böyle sağlandı, sağlanmaya çalışılıyor.

‘Modem laissez faire doktrinlerinin entelektüel kaynağı olan ve tarihinin bir aşamasında her bakımdan serbest ticareti uygulamış olduğunu iddia eden Britanya’nın devlet müdahalesine başvurmadan kalkınmış bir ülke olduğu düşünülür. Ancak bu doğru değildir.

Britanya feodalizm sonrası döneme (on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllar) göreceli olarak geri kalmış bir ekonomi olarak girdi. 1600’den önce Avrupa’dan teknoloji ithal etmekteydi. Ham yün ihracatına ve bir miktar da, o dönem daha gelişmiş olan Hollanda’ya (özellikle Bruges, Ghent, Ypres gibi bugün Belçika’ya dahil olan Flaman şehirlerine) gerçekleştirdiği düşük katma değerli yünlü giysi (o dönemdeki adıyla “short cloth”) ihracatına bağımlıydı. Zamanın hükümdarları bu ürünleri asıl olarak gelir sağlamak amacıyla vergilendirmekteydi ama giysinin ham yünden daha düşük oranda vergilendirilmesi yün giyside ithal ikamesinin teşvik edilmesine ve ihracatın bir miktar artmasına neden olmuştu. III. Edward’ın ( 1327-1377) yerli yünlü giysi imalatını geliştirmeyi hedefleyen ilk kral olduğuna inanılmaktadır. Ülkesinde yaşayanlara örnek olmak için sadece İngiltere malı giysiler giyiyordu, ayrıca Flaman dokumacılar getirtmiş, ham yün ticaretini merkezileştirmiş ve yünlü giysilerin ithalatını yasaklamıştı.

Tudor hükümdarları, bunu daha da ileri götürdüler ve bugün bebek sanayi koruması politikası olarak tanımlanabilecek bir biçimde bu sanayi dalının gelişmesini desteklediler.’  (Ha-joon Chang)

‘Ünlü on sekizinci yüzyıl tüccarı, politikacısı ve romancısı Daniel Defoe, bugün neredeyse unutulmuş olan 1728 tarihli İngiltere’nin Ticaretinin bir Planı (A Plan of the English Commerce) isimli eserinde bu politikayı anlatır. Bu kitapta Tudor hükümdarlarının VII. Henry ( 1485-1509) ve I. Elizabeth’in ( 1558- 1603) İngiltere’yi Hollanda’ya ham yün ihracatına bağımlı bir ülke olmaktan kurtarıp nasıl dünyanın en önemli yünlü mal imalatçısı haline getirdiğini anlatır.

Defoe’ya göre, VII. Henry 1485’te taç giymeden önce “Burgonya Düşesi olan halasının maiyetinde bir çeşit sığınmacı gibi yaşamıştı”. Oradayken Hollanda’daki yünlü mal imalatının sağladığı zenginlikten çok etkilendi ve 1489’dan itibaren İngiliz yünlü mal imalatını teşvik edici önlemler uygulamaya koydu. Bu önlemler arasında imalata uygun yerlerin araştırılması amacıyla geziler düzenlenmesi, Hollanda’daki yetenekli işçilerin kaçırılması, ham yün ihracatına giderek artan gümrük vergileri konması ve hatta ham yün ihracatının yasaklanması sayılabilir.’ (Ha-joon Chang)

‘VII. Henry tarafından başlatılan ve halefleri tarafından devam ettirilen, modern bebek sanayi korumasının on altıncı yüzyıldaki muadili sayılabilecek strateji olmasaydı, Britanya’nın sanayileşmedeki ilk başarısını yakalaması imkansız değilse de çok zordu; on sekizinci yüzyıl boyunca Britanya’nın ihracat gelirlerinin en azından yarısını oluşturan bu anahtar sanayi olmadan, Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesi en hafif tabiriyle güçleşirdi. Giysi ihracatı (çoğunlukla yünlü) İngiliz toplam ihracatının 1700 yılında %70’ini, 1770’lere kadar da % 50’den fazlasını oluşturmaktaydı.’ (Ha-joon Chang)

‘’1. George döneminde ( 1714- 1727) ilk Britanya başbakanı olan Robert Walpole’un 1721 ‘de uygulamaya koyduğu ticaret yasası reformu, Britanya’nın sanayi ve ticaret politikalarında önemli bir değişikliğe işaret eder.

1721 ‘den sonra uygulamaya konan politikalar, bilinçli olarak imalat sanayiini teşvik etmeye yönelikti.

Walpole, parlamentoya yaptığı konuşmada yeni yasayı tanıtırken “halkın refahının artmasına, hiçbir şeyin mamul ürün ihracatı ve hammadde ithalatından daha fazla katkıda bulunamayacağını” söyledi. (List 1885, s. 40’da söz edildiği gibi. List’in görüşüne göre bu, “nasıl daha önceleri Venediklilerin ticaret politikası alanında düsturu olduysa, İngilizlerin de ticaret politikası alanındaki düsturu olmuştur.”)

1721 mevzuatı ve sonrasında gerçekleşen tamamlayıcı politika değişiklikleri şunları içermekteydi. İlk olarak imalatta kullanılan hammaddelere konan ithalat vergileri ya düşürüldü ya da tümden kaldırıldı. (İlginç bir biçimde, boyamaya yarayan kimyasallara uygulanan ithalat vergileri boyama endüstrilerini desteklemek amacıyla kaldırılmıştır. Ancak “ihracatlarının yabancı imalatçılara avantaj sağlamaması amacıyla bunlara ihracat vergisi konmuştur.” (Brisco 1907, s 139),   ikinci olarak, -William ve Mary’den beri ülkede uygulanmakta olan bir politika olan ihraç edilen mamul mallarda kullanılan ithal hammaddeler için verilen vergi iadeleri artırıldı.( Brisco, ilk vergi indiriminin William ve Mary döneminde bira ve elma şarabı çeşitlerinin ihracatına uygulandığını belirtir (1907, s. 153). Bu, savaş sonrası dönemde Doğu Asya ülkelerindeki başarılı uygulamalarla ünlenmiş bir politikadır.) Örneğin, kunduz derisine konan vergi azaltıldı ve ihraç edilmesi durumunda ödenen verginin yarısının geri ödenmesi kararlaştırıldı. Üçüncü olarak mamul malların çoğunda ihracat vergisi anlamlı bir miktarda artırıldı. (On yedinci yüzyıl sonlarına kadar ihracatın ve ithalatın büyük bir bölümü % 5 oranında vergilendirilmekteydi. lll. William ithalat vergisi oranlarını % 15-25’e çıkardı, ancak ihracat vergisini birçok üründe % 5 oranında bıraktı (Davis 1966, s. 310- 11 ). Walpole döneminde vergiler bazı ürünlerin ihracatında kaldırılırken, alüminyum, kurşun, bakır, işlenmiş deri, kömür, beyaz yünlü giysi ve kürk ihracatında devam etmiştir (ayrıntılar için bkz. Brisco 1907, s. 131, n. 1 ) . Dördüncü olarak, ithal edilen yabancımamul mallara uygulanan vergiler tamamen kaldırıldı. Beşinci olarak, yelken bezi (1731) ve rafine şekere (1733) uygulanan ihracat teşvikleri artırılırken, ihracat teşviklerinin kapsamı ipekli ürünler (1722) ve barutu da (1731 ) kapsayacak şekilde genişletildi.( Brisco, Walpole döneminde ihracat teşviklerinin bebek sanayilere değil, yerleşmiş sanayilere verildiğini belirtir (1907, s. 152).  Altıncı olarak, İngiliz ürünlerinin yabancı piyasalardaki ününün zedelenmemesi amacıyla özellikle tekstil ürünlerinde imalatın kalitesini denetlemek üzere düzenlemeler uygulanmaya başlandı.(Brisco’nun sözleriyle, “Walpole, rekabetçi bir piyasada ürünlerin kalitesinin yüksek olması gerektiğini anlamıştı. Rakibini altetmeye fazla hevesli olan imalatçı ürünlerinin kalitesini düşürecektir ve bu, sonunda bütün İngiliz mallarını etkileyecektir. Ürünlerin yüksek standartta olmasını sağlamanın bir yolu vardır o da hükümetin imalatı gözetim altında tutmasıdır.” ( 1907, s.185).

Bir kez daha, bu politikanın modem bir versiyonu savaş sonrası dönemde Japonya ve Kore gibi ülkelerde görülmüştür. Bu ülkelerde devlet, sadece bilgi kaynağı ve pazarlama kanalı olarak rol oynamamış aynı zamanda ihraç mallarının kalitesini de gözetim altına almıştır.)

Brisco bu yeni mevzuatın arkasında yatan fikri şöyle özetler: “yerli imalatçıların yabancı bitmiş ürünlerin rekabetinden korunması gerekiyordu; bitmiş ürünlerin serbest bir şekilde ihraç edilmesinin sağlanması ve ihracatın mümkün olduğunca primlerle teşvik edilmesi gerekiyordu”. (Ha-joon Chang)

‘On sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Sanayi Devrimi’yle birlikte Britanya, diğer ülkelerle arasındaki teknolojik farkı açmaya başladı. Ancak, yine de on dokuzuncu yüzyıl ortasında teknolojik üstünlüğü tartışılmaz bir hal alana dek, sanayii teşvik etmeye yönelik politikalar uygulamaya devam etti.( Davis 1966’ya göre, 1763-76 zaman diliminde korumacı önlemler hızla yaygınlaşmış ve bu da Adam Smith’in 1776’da yayınlanan eseri Ulusların Zenginliği’ndeki merkantilizm ile- ilgili görüşlerini etkilemiştir.) İlk olarak, Britanya sanayilerini tehdit ettikleri anda sömürgelerinden yapılan mamul mal ithalatını yasakladı.

1699’da Yün Yasası (Wool Act) ile sömürgelerin yünlü ürün ihraç etmesini yasakladı ve böylece İrlanda’da o dönemde çok iyi bir durumda olan yün sanayiini öldürdü. 1700’de Hindistan’dan daha üstün olan pamuklu ürünlerin (calicoes) ithal edilmesi yasaklandı ve böylece o dönem dünyanın en etkin pamuklu ürün imalat sektörü olduğu söylenen Hindistan pamuk sanayiine büyük zarar verildi.

Hindistan pamuk sanayi, 1813’te Britanya Hindistan’dan daha etkin bir üretici olduğu anda Doğu Hindistan Şirketi’nin (East India Company) uluslararası ticaretteki tekelinin sona ermesiyle daha da büyük zarar gördü. İki kuşak sonra 1873’e gelindiğinde, İngiliz pamuklu mal ihracatının % 40-45’inin Hindistan’a yönelik olduğu tahmin edilmektedir. (Britanya’nın Hindistan, Hindiçini ve Doğu Hint Adaları’na çoğu Hindistan’a yönelik pamuklu tekstil ürünleri ihracatı, Napolyon Savaşları’ndan (yak!.1815) sonra toplam pamuklu tekstil ürünleri ihracatının % 6’sına, 1840’ta % 22’sine ve 1873’te % 60’ına yükselmiştir (bkz. Hobsbawm 1 999, s. 1 25) ‘ (Ha-joon Chang)

‘Demokrasi ile ekonomik büyüme arasındaki ilişki konusunda hararetli bir tartışma süregeliyor.  Savaştan hemen sonraki dönemde, kalkınmakta olan ülkelerde “pahalı” demokratik kurumların lüks olduğu argümanı popülerdi. Bugün kalkınma politikalarına yön veren kurumlarda yaygın olarak kabul edilen görüşe göreyse demokrasi, ekonomik büyümeye yardımcı olmaktadır ve bu nedenle kalkınmanın önkoşulu olarak teşvik edilmelidir. Öte yandan demokrasinin kalkınmanın önkoşulu değil sonucu olduğuna dikkat çekilmekte, kalkınmaya yardımı olsun olmasın manipüle edilebilecek bir değişken olmadığı öne sürülmektedir.

Burada bu zor ve uzun tartışmayı sonuçlandırma girişiminde bulunulmamıştır. Ancak, kalkınmış ülkelerin deneyimleri, ortodoksinin öne sürdüğü gibi demokrasinin kalkınmanın ön koşulu olduğunu kabul etmeden önce biraz durmak gerektiğini göstermektedir.

BKÜ’lerde (Bugün Kalkınmış Ülkeler) ilk oy kullananlar, mülk sahibi, çoğunlukla 30 yaş üstü erkeklerden oluşan küçük bir azınlıktı. Kişilerin kullanacağı oy sayısı yaşa, eğitime ve sahip olunan mülke göre belirlenmekteydi.

Örneğin Fransa’da 1815-1830 yıllan arasında, sadece, 30 yaş üzerindeki, en az 300 Frank doğrudan vergi ödemiş olan erkekler oy kullanabiliyordu. Bu da 32 milyonluk bir nüfus içinde 80 000-100 000 kişiye (yani nüfusun % 0.25’i ila 0.3’ine) denk düşüyordu. 1830-1848 yılları arasında kurallar gevşetildi ama yine de nüfusun ancak % 0.6’sı oy kullanabiliyordu. İngiltere’de, oy kullanma oranının artmasını sağlayan 1832 Reform Yasası’ndan önce toprak sahiplerinin, toprağı kiralayanlar üzerindeki etkileri, rüşvet ve patronaj ilişkileri sayesinde 40 yerel seçimden 39’unun sonucunu belirleyebildikleri bilinmektedir.(10) Bu yasadan sonra bile oy kullanma oranı erkeklerin % 14’ünden % 18’ine çıkmıştır. Bunun nedeni kısmen yasanın oy kullanma ile mülkiyet arasında daha yakın bir ilişki kurması ve bunun sonucunda mülk sahibi olmayan ya da az mülkü olan, çoğu zanaatkâr ve emekçinin oy kullanamamasıdır. İtalya’da 1882’de, oy verme yaşı 21’e düşürüldükten ve oy kullanabilmek için gerekli vergi miktarı azaltıldıktan sonra bile hala yüksek olan vergi yükümlülükleri ve okuma yazma bilme şartı nedeniyle yalnızca iki milyon erkek (nüfusun %7’si) oy kullanabiliyordu.’ (Ha-joon Chang)

Ne diyordu Morpheus?

‘Mavi hapı alırsan, bu hikâye sona erer, yatağında uyanırsın ve istediğin her neyse ona inanırsın. Kırmızı hapı alırsan Harikalar Diyarı’nda kalırsın. Ben de sana tavşan deliğinin gittiği yerleri gösteririm.’

Tercih sizin.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir