Toplumsal Yapımızın Tarihi, Sosyal ve Kültürel Kökleri- Av. Mehdi Bektaş

Mustafa AKDAĞ’ın “Türk Halkının Dirlik ve Düzenlilik Kavgası (Celali İsyanları)”(*) adlı kitabını okuyunca toplumuzun tarihi, sosyal ve kültürel köklerini yeterince bilemediğimiz gerçeğine ulaştım.

Napolyon imparator olunca, “asaleti yok” demişler. O da “Asalet benle başlar benle biter” yanıtını vermiş. İnsanlar, diline, inancına bakarak, boyunu, aşiretini, coğrafi yerleşim yerini araştırarak kökenini yani “asaletini” bulma derdine düşüyor; eğitim seviyesi yükseldikçe bu tür araştırma ve inceleme sıklaşıyor. Osmanlı şecere kayıtlarına ulaştıkça Türklük, Kürtlük, Rumluk, Ermenilik, Hıristiyanlık, Musevilik, Müslümanlık, Yezitlik/Sünnilik, Kızılbaşlık/ Alevilik, Bektaşilik, Kadirilik, Hanefilik, Şiilik, Nakşilik gibi konu ve kavramlar dile düşüyor,  netleştirmekte pek de kolay olmuyor. Örneğin Türk ve Türklük kavramı etnik mi, kültürel mi, siyasi mi bir türlü çözülemiyor. Kimi etnik derken, kimi kültürel, kimi siyasi diyor.

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olduğumuza göre Türk ve Türklük kavramına kısaca değinmekte yarar var.

Türklerin 1071 Malazgirt Savaşı sonrası göçebe olarak yalnız Asya’dan Anadolu’ya gelmediğini, Akaların, Sümerlerin, Etilerin, Türk kavimleri, İskitlerin (Sakalar) ön Türkler olduğunu, MÖ VI bin yılından bu yana sekiz bin yıldır Anadolu’da yaşadıklarını, Anadolu’nun Türklerin yerleşik yeri yani Anayurdu sayıldığını, Hatti Kralı Pampa’nın önderliğinde Akadlara karşı birleşen 17 şehir krallarından birisinin “Turki Kralı İlşu-Nail” adıyla belirlendiğini söyleyenler, savlayanlar var. (Türk’lere 1071 Tuzağı. Prof. Dr. Ekrem Memiş)

Bilinebildiği kadarıyla Türk sözcüğünü siyasi bir kimlik olarak önce Göktürkler, sonra Türkiye Cumhuriyeti, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kullanır.

Etimolojik olarak Türk sözcüğü Çin kaynaklarında MÖ. III. yüzyılda geçer. Çin yıllıklarında değişik biçimlerle yer alır. Türk adının bilim çevrelerince Avrupa’da kullanımı MS I. yüzyılda Pomponius Mela ve Plinius adlı Romalı tarihçiler dillendirir. Azak bölgesinde yaşayan insanlara Turcae / Tyrcae adı verildiği kayda geçer, Orhun Anıtlarında edebi bir dil olarak yazılır, destanlaştırılır.

Türk halklarının dilleri, kültürleri ve tarihi ile meşgul olan bilim dalının adı Türkoloji’dir. Bu konuda görüş bildiren Fransız tarihçi ve Türkolog Jean-Paul Roux:

“Türkler dışarıdan evlenme eğiliminde oldukları ve eşlerini Türk olmayanlar arasından seçtikleri, rastladıkları her kavimle kaynaştıkları, dilleri çok büyük bir çekim gücüne sahip olduğu ve pek çok topluluk da bu dili ve kültürü benimsediği için Türklerle ilgili karakteristik denilebilecek (..) herhangi bir özellik saptama olanağı kalmamıştır. Çünkü dünyada en çok yayılan ve gittikleri bölgelerdeki yerli halklarla en çok karışan millet Türklerdir. Türklerle ilgili kabul edilebilecek tek tanım dilbilimsel olandır. Türk; Türk diliyle konuşandır;  İnsanlık tarihinde baştan beri var olan bu millet; kendine özgü yasaları, ayırt edici özellikleri olan canlı bir organizma, çok çeşitli ögelerden oluşmuş; ancak matematiksel bir bütün oluşturmuş ve kesin ve net tanımla Türk adını almış, aynı kültürden olan, aynı dili konuşan insan topluluğudur” der. (İnternet)  

 Halkların tarihi, genel olarak söylencelere dayanır, tarihsel süreç içinde bu söylenceler işlenerek destanlaşır, kutsallık kazanır.

Tarihin en eski destanı, Akat ve Sümer dilinde MÖ 3000 yıllarında Mezopotamya yazılmış Gılgamış Destanı’dır.

Asya topraklarında göçebe/yerleşik yaşayan, Anadolu, Kafkasya, Rusya-Sibirya, Orta Doğu, İran ve Balkan coğrafyasında yayılım gösteren Türklerin de evren, insan yaratılışı,  kavimleşmeyle (budun, boy, beylik, hanlık, devlet, imparatorluk) ilgili tarihi, kültürel, sosyal ve politik yaşamı anlamlandıran, çok sayıda efsane, destan ve de hikâye vardır.

Bu efsanelerin ilki Yaratılış efsanesidir. Asya’nın Altay bölgesinde oluşan bu efsaneyi,  Saka’da  (Alp Er Tunga MÖ 7yy, Şu MÖ 4yy), Hun-Oğuz’da  (Oğuz Kaan MÖ 4yy, Atilla MÖ 4yy), Göktürk’te (Bozkurt MÖ2yy, Ergenekon7-8yy), Uygur’da (Türeyiş 8-9yy, Mani 13yy, Göç 8-9 yy), Kazak-Kırgız’da  (Manas 11yy), Türk-Moğol’da (Cengiz Han 13yy), Tatar-Kırım’da (Timur 13yy), Altınordu’da  (Edige 15 yy), Karahanlı ’da  (Saltık Buğra), Selçuklu- Beylikler- Osmanlı dönemlerinde (Seyit Battal Gazi, Danişment Gazi, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Köroğlu, Dede Korkut) gibi efsaneler, destanlar ve halk hikâyeleri izler; sosyal, siyasal, kültürel toplumsal yaşamı etkiler, roman, öykü, şiir, sinema, tiyatro eserlerine konu olur.

Türkiye’de en çok dillendirilen Bozkurt ve Ergenekon efsanesidir. Göktürk’ler döneminde ortaya çıkan bu efsanelerde Bozkurt yol gösterici; Ergenekon etrafı yalçın dağlarla çevrili yeşillikler içinde kapalı bir vadidir. Bu vadi içinde yaşayarak çoğalan Göktürk budunu, demir dağları eriterek, Asena adlı Bozkurt’un yol göstericiliğinde vadiden çıkar, Asya/Avrupa coğrafyasına dağılır; boylar, beylikler, kağanlıklar, hanlıklar oluşturarak, başka kavimlerle kaynaşıp birleşerek, devletler ve imparatorluklar kurarak varlığını sürdürdüğü savlanır.

Türk halkları veya Türkî halklar (Eski Türkçe: 𐱅𐰇𐰼𐰰, Türük), Asya ve Avrasya’nın geniş bir coğrafyasında toplu ve dağınık yaşayan ve çeşitli Türk dillerini konuşanlaradır. Yani Türk adı bir soyun, bir etnik grubun adından öte, çeşitli Türk dillerini konuşan, benzer kültürleri yaşayan kavimlerin ortak adı, üst kimliğidir. O nedenle Türk sözcüğü, etnik bir kimlikten öte sosyolojik, kültürel ve siyasi bir kimliktir.

Türki halkların dili, Doğu Avrupa ve Akdeniz’den Sibirya’ya, Mançurya’ya ve Orta Doğu’ya kadar geniş bir alanda konuşulan yaklaşık 40 dilden oluşan bir dil ailesidir. Yaklaşık 170 milyon insan Türk dilini konuşur, 20 milyon insan da ikinci dil olarak kullanır.  En çok konuşulan Anadolu Türkçesidir. Bu Türk dil grubunun yaklaşık %40’ını oluşturur, geri kalanı Orta Asya, Rusya, Balkanlar, Kafkaslar, Çin ve kuzey Irak ve Suriye’de yoğunlaşır.

Türkçe konuşanlar, tarihsel olarak Asya/Avrupa’da Büyük Hun, Batı Hun, Avrupa Hun, Ak Hun imparatorlukları, Göktürk, Avar, Hazar, Uygur kağanlıkları, Karahanlı, Gazneli, Büyük Selçuklu, Harzemşah, Altınordu, Timur,  Babür, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti diye sıralanır, Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alır. Forsta yer almayan Safevi, Memluk, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de Türkçe konuşur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan Türki devletleri olarak sayılır.

Osmanlı Devleti’nin yayılma alanında bulunan Yunanistan ( Batı Trakya), Bulgaristan (Rodop ve Deliorman), Romanya (Dobruca’nın batısı), Kosova, Kuzey Makedonya, Suriye (Lazkiye, Halep, Humus, Rakka),  Irak (Musul, Kerkük, Erbil) ile Rusya, İran (Doğu ve Batı Azerbaycan, Erdebil, Zencan, Hamedan ve Türkmensahra), Çin (Doğu Türkistan, Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Kansu), Tacikistan ve Afganistan (Mezar-ı Şerif çevresi), Gürcistan (Ahıska, Ahılkelek, Borçalı) bölgeleri ile Mısır’da Kıpçaklar Türki topluluklar olarak nitelenir,  Türkçe konuşulur. Toplam nüfusunun 300-350 milyona ulaştığı söylenir.

 Bu nedenle Türk adını, Türkçe konuşan toplulukların ortak adı olarak kabul etmek gerekir. Salt etnik veya ırki bir kavram olarak ele almak hem tarihsel gerçekliğe uymaz hem de yaşananlarla bağdaşmaz.

 Kaldı ki Türki devletler bir tek etnik gruptan oluşmaz. Hiçbir ulus (millet) tek bir etnik kimliği kapsamaz, farklı etnik kimlikleri, inançları da kapsar. Uluslaşma, farklı etnik kimliklerin ve inançların aynı duygu, düşünce, tarih ve kültür değerlerinin ortaklaşması ve çoğunluğun bu değerleri içselleştirip benimsemesiyle oluşur ve bu genel olarak bilinir, Atatürk milliyetçiliğinin kültür milliyetçiliği olduğu söylenir.

Üzerinde durmak istediğim, Mustafa Akdağ’ın “celali isyanı” adlı kitabından yararlanarak,  Osmanlının en güçlü olduğu kabul edilen XV-XVI yüzyıllarda (Yavuz Sultan Selim döneminden I.Ahmet dönemine kadar) Anadolu coğrafyasında yaşanan toplumsal olayların tarihsel, sosyolojik, kültürel, ideolojik köklerine inerek, halkın ve devletin içine düştüğü çaresizliği, adaletsizliği, can ve mal güvensizliğini gözler önüne sermek, geçmişten günümüze ışık tutmak, yaşanılan sorunlarının çözümüne yardımcı olmaktır.

Denebilir ki bu bizim derdimiz mi? Evet bu bizim derdimiz, sorumluluk duygusu taşıyan her insanın derdi. Bağımsızlık, Demokrasi, Eşitlik, Özgürlük mücadelesine katkı sunmak, ülkenin bağımsızlığı ve halkın mutluluğu için uğraşmak, uğraşanlara destek olmak,  halkını ve yurdunu seven her yurtsever için derttir ve kaçınılmaz görevdir.

Kızılbaş Türkmen ve Celali İsyanları (1519-1527)

Yavuz Sultan Selim’le başlayan, Kanuni Sultan Süleyman’ın hükümdarlığının ilk on yılını kapsayan dönemde, vergileri artırmak için çıkarılan “arazi tahriri=yazımı”nden kaynaklanan, 1519’da Bozok’lu Şeyh Celal, 1526’da Baba Zünnun, 1527’de Kalender Şah ve Şah Kulu önderliklerindeki Kızılbaş Türkmen isyanlarını, Celali İsyanları olarak nitelenen isyanlarla karıştırmamak lazım. Çünkü Şeyh Celalle başlayan Kızılbaş Türkmen isyanları Padişah ve Saltanatı (İktidarı) hedef alırken, Celali olarak nitelenen isyanlar bir çeşit çapuldur (yağma), Padişah ve Saltanatı (iktidarı) hedefe koymaz.

Kızılbaş Türkmen isyanları, toplumun yapısal derinliklerine inemediği, siyasi organları etkileyemediği, halktan yeterli destek alamadığı için kısa sürede bastırılır.

Celali isyanlarını,  XVI yüz yılın başlarında (1603)  ülkeye yayılmış çeteler başlatır, katılımı ve şiddetini artırarak 1610 yılına kadar kesintisiz 7 yıl sürer, inişli çıkışlı uzun süre devam etse de alınan önlemlerle gücünü ve enerjisini kaybeder, söner, durulur.

Celali isyanları döneminde akla gelebilecek her türlü olay yaşanır, ülkenin altı üstüne gelir, dirlik ve düzenlik bozulur, mal ve mülk telef olur, halk çaresiz kalır, devlet huzuru ve güveni sağlamakta çok zorlanır,  iki yüz bine yakın insanın yaşamını yitirdiği savlanır.

Bunun birçok nedeni vardır ki en önemli nedeni, devlet görevi yapan “ehl-i örf” taifesinin bir bölümünün isyana karışması, destek olması ve önderlik etmesidir.

Gerek Selçuklu’da gerek Osmanlı’da, “mali sistemin” bir gereği olarak, alınan vergilerde en büyük yük reaya (köylü/çiftçi halk) yüklenir.  Devlet mali darlığa düştüğünde akla gelen ilk iş vergilerin artırılmasıdır.

Sultan II. Beyazıt (1481-1512) döneminden itibaren Osmanlı maliyesi bozulmaya başlar. Yavuz Sultan Selim (1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) dönemlerinde yapılan seferler giderleri çok artırır, tarım üretimine dayanan reayanın (köylü) vergi yükü de sürekli yükselir. Hizmet akçelerini doğrudan doğruya halktan alan dirlik memurları, dirliklerine bağlı köylerin halkını soymaya başlar.

Bu gelişime tepki olarak halkta (Reaya) çift bozma, tek veya ailecek köyü terk etme, şuraya buraya dağılma eğilimine girer.

Boşalan köylerin gençleri (Levent) şehirlere ve zengin çiftliklerin olduğu bölgelere akar. Ulufe ödenmesi ya da ihtiyaçlarının karşılanması nedeniyle leventlerde cebel (asker) ve suhte (medrese öğrenci) olma isteği artar, şehir ve kasabalarda birikim olur.

 Köyünü terk eden gençlerden “Cebel=asker” olmak isteyenler vezirlerin, beylerbeylerinin, sancakbeylerinin, okumak isteyenler medreselerin kapılarına yığılır. Cebel olmak isteyenlerden seçilenler “Sekban” olur, medreselere kabul edilenler suhte, kabul edilmeyenler  “levent” kalır, “garip yiğit” olur.

Sekban, bağlı olduğu vezir, beylerbeyi, sancakbeyi emrinde, sınır boylarında, dirliklerde atlı veya yaya olarak hizmet gören, her türlü ihtiyacı bağlı olduğu tımar sahibince karşılanan askerdir.

Suhte ise, medrese de okuyan, ihtiyaçları medrese ve imarethanece (yurt) karşılanan öğrencidir.

 Askerlerin üst yöneticileri, köylerin boşalmasından da yararlanarak, köylerde büyük çiftlikler kurmaya çalışır, bu durum çift bozmayı, köylerin boşalmasını hızlandırır.

Boş insanların (Levent) şehir ve kasabalara dolması, güvenlik sorunu yaratır;  hırsızlık, gasp, fuhuş, kavga, cinayet gibi olaylar artar; huzur kalmaz, yollar, beller haramilerle dolar, taşar. Ortalık karışır, isyancı zümre veya hükümete kafa tutmaya kalkanlar içinde fırsat olur.

Devleti karşı isyanı örgütleyecek başlar (şefler), hükümet hizmetleri kadrosundan çıkmadığı takdirde bunlar “harami=eşkıya” olmaktan öteye geçemez. İlk başlarda Leventler kendilerini örgütleyip içlerinden bir başbuğ (lider) çıkararak olaylara kalkışırlarsa da hükümete karşı tehlikeli bir güç oluşturamadıkları için celali sayılmazlar, yapılanlar adi olaylar olarak kalır, mücadele düşük düzeydedir, ele geçirilenlere verilen cezalar, idamlar caydırıcı olmaz, haramileri yıldırmaz, yıldıramaz.

   Celali kavgasının çıkmasının asıl nedeni,  devletin vilayet ve sancaklardaki hükümet işlerini yürüten kadılar, mahkeme görevlileri, medrese öğretim üyeleri, cami hizmetlileri, müftüler gibi “Ehl-i Şer”  dışında tutulan, hükümetin ve özellikle İstanbul dışında devlet görevi yapan asker ve sivil memurlarının olaylara karışmasıdır.

Osmanlı yazışma dilinde bu kesime “Ehl-i Örf” denilmektedir, hükümetli zümre anlamına gelir. Levent-sekban kitleleri bu zümrenin etrafında birikir, kanun ve şeriat denetimini hiçe sayanlara “Celali”,  bunlara yola getirmek için peşlerine düşenlere de  “Devriye Bölükleri” (muhafız güçleri” adı verilir.

Devriye bölükleri, Celali Serdarlığına atanan paşaya bağlı olarak uzun sürecek bir mücadeleye girişir. Böylece Ehl-i Örf içinde düzen dışına çıkmış olan “Celaliler” ile hükümetin emrinden çıkmamış sözde kanuncu ve düzenlikçi vilayet idarecileri arasında kıyasıya bir mücadele başlar ve sürer.

İşte “Celali Kavgası” olayının esası budur.  Yani çift bozanları (Levent) örgütleyerek sevk ve idare eden, yıkıcı bir iç savaş yaratan, savaşı ve yaratanları yok etmeye çalışan doğrudan doğruya Ehl-i Örf taifesidir.

Ehl-i Örf taifesi, Vilayet Paşaları (beylerbeyi ve vezir), sancak beyleri, bu bey ve paşaların kendi sancaklarına bağlı köylere, kasabalara, düzeni koruması için atadıkları Subaşılar, sekbanları ve iç kapı halkını yönetmesi için görevlendirdikleri Kapı Ağları, Kethüda(kâhya), Hazinedar, Mirahur (at ve ahır bakıcısı), Sekbanbaşı, hükümetin atadığı müfettişler, çavuşlar, muhafızlar, mültezimler (götürü vergi toplayıcı) ve mal nazırlarıdır.

İlk Celali bölükleri, hükümetten hoşnutsuz olan Tımarlı Sipahi’nin küçük dirliklerinde ortaya çıkar.  Bunların içlerinden başbuğlar çıkarsa da fazla gelişme gösteremez, devletin yürütme görevi kendisinde olan vilayet idarecileri işe karışınca,  tarihte bir benzeri bulunmayan iç kavga asiler ile karşı koyanlar arasında patlar.

Gerek vezirler gerekse vilayet paşaları, sancak beyleri, dirlik halkını besler ve görevlerini yapabilmek için halkı bölükler halinde örgütler, Kapı Ağası denilen subayının yönetimine verir. Kapı Ağası, güvenlik ve vergi toplama ağalarının bir kısmı ile cebelilerin (Leventlerden toplanmış sekban) başında sefere katılır, bir kısmı da vilayetin, sancağın yönetimi ve iç güvenliği(asayişi)  için yerinde kalır. (Sf.18)

1550 yılından önce Kapı Ağları tımarlı sipahinin içinden seçilir, vilayet çavuşluğuna kadar yükselirlerdi. Kanuni Sultan Süleyman şehzadelerinden Mustafa ve Bayezid taht kavgasında tımarlı sipahileri kullanılınca, yeniçeri ve altı-bölük sipahileri denilen kapıkulu askerleri, İstanbul ve çevresinde oturma geleneğini bozarak, taşrada Garnizon kurar.

Hükümet, sancaklardaki birçok göreve, tımarlı sipahiler yerine yeniçerileri ve özellikle kapıkulu sipahisini getirir. Böylelikle tımarlı sipahi azalırken kapıkulları çoğalır. Yani 1575 ve sonrası dönemde Ehl-i Örf kadrolarından, tımarlılardan, çavuşluğa yükselen Zaim (önder) azalırken, padişahın ulufeli kapıkulu askerleri çoğalır.

Celali isyanının başbuğları (elebaşı) ile bunlara karşı valilerin devriye bölüklerini yönetenler Enderun’dan çıkma kişilerdir. Böylece bir bölümü Leventleri örgütleyerek Celali olur, öbür bölümü bunlara karşı savaşan, çatışan, hem kendilerini hem de halk yığınlarını birbirine kırdıran Ehl-i Örf’ ten kapıkullarıdır.

Şehzade Bayezid isyanından itibaren, özellikle Anadolu şehirlerinde yeniçeriler gibi garnizonları bulunan kapıkulu süvarileri, sancakbeyleri ve vilayet paşalarının kapı ağalıklarına getirilmeleri ya da hükümet atamasıyla Ehl-i Örf’ün görevlileri olur. Ortamın karışmasıyla Celali başbuğluğu ya da devriye bölük komutanlığı/yöneticiliği yaparlar.

Devriye bölükleri, bayraklarını açarak gezinirler, doğrudan doğruya “sipahi hareketi” denilen karışıklığı yaratırlar. İstanbul’da yeniçerilerle çatışmada sürekli yenilen kapıkulu süvarileri (Altı- bölük halkı), sıkıştıkça Anadolu’ya kaçar, taşrada kapıkulu yeniçerilerden daha güçlü hale gelir; yeniçeri ve ulemadan sonra üçüncü güç olur. (Shf.19)

Yarım yüz yıllık Celali kavgası sürecinde en özge grup Suhte denilen medrese öğrencileridir (talebe-i ulum).

Medreseler vakıf okullarıdır, suhte (medrese öğrencisi)  medreselerde okur,  İmaretlerde (öğrenci yurdu) yatılı kalır. Medreseye çok öğrenci alınması, mezun olanlara iş verilememesi, maddi sıkıntı ve bunalım doğurur; gençler arası ahlak dışı ilişkiler, kadın, kız, genç çocukları sarkıntılık, kaçırma, taciz ve tecavüz vakaları artar. Köy ve kasabalara gruplar halinde çıkmaya, zorla yiyecek, para ve benzeri şeyler toplamaya başlarlar, şikâyetler artar. Darlık çeken Suhteler, bölükler oluşturarak eyleme geçer, soygunlar yapar, direnenleri yaralar, öldürür, yer yer güvenlik görevlileriyle, muhafız birlikleriyle çatışır.

Suhtelerin kimi bölgelerde Levent gruplarıyla birleşerek ortak hareket ettikleri görülürse de bölükler yalnızca medrese öğrencilerinden oluşur;  önderlik edenler (başbuğ) ise kendi içlerinden çıkan arkadaşlarıdır. Baş düşman olarak Ehl-i Örfü görürler, genel olarak kadı, naip, müftü ve medrese kökenli görevlilerden açık veya gizdi destek alırlar.

Celali olaylarında karışıklığı ve kan dökülmesini artıran Suhte ayaklanması, Ehl-i Örf’ün yönettiği Levent ayaklanmasından ayrı başlar ve gelişir. Kimi zaman halkla birleşerek Celâlilere karşı koydukları, şehirlerin ve kasabaların savunulmasında yer aldıkları da görülür. (Shf.20).

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda birleşmiş olan halk, sağlam bir iktisadi düzen kurulamadığı için XVI yüz yılın başlarından itibaren hükümet gibi para sıkıntısı çekmeye başlar, yüz yılın ortalarında darlık çekilmez bir hal alır. Devlet düzeninde aksamalar, akçenin değerinin düşmesi ile vergi kanunlarına göre ayarlanan hazine gelirleri, hizmet giderlerini(masraf) karşılamaz.  Daha çok para bulmak zorunda kalan hükümet, bir yandan “Tekâlif-i Divaniye” vergilerini kolayca artırırken, mukataaları artırma yoluyla iltizama verir, bu cins vergilerle reayı (köylü) iyice ezer.

Hizmete ayrılan paranın artan ihtiyaçlara yetmemesi üzerine, ücretleri (ulufeleri) nakit ödenen dirliklere (tımar, has, zeamet) bağlı memurlar (kale erinden padişaha kadar), reayanın (köylü) mal ve mülklerine musallat olur.

Kapıkullarından birçoğu, ticaret, faizcilik, tefecilik, reayayı borçlandırarak ürününe el koymaya, türlü yollarla tasarrufunu ele geçirdikleri topraklarda ekim yapıp, hayvan beslemeye başlar.

Tımarlı sipahiler ve öteki dirlik sahipleri (küçük memur), dirliklerini peşin para ile kiraya verir, köylüyü karşılıksız (angarya) çalıştırır,  köylüden alması gereken vergiden fazlasını alır.

Kadı, müderris, müftü, naip gibi hazine veya vakıflarda “vazife-i cihet” olan “Ehl-i Şer” sınıfı da köylerde bağ-bahçe, tarla ve otlaklar edinerek, çiftçilik ve hayvan besleme işi yaparak, mültezim, emin, amil ve öte ki iş erleri gibi köylünün işine ve kazancına ortak olur.

Rical (İstanbul’da bulunup da vilayette hasları ve çiftlikleri bulunan hükümet ileri gelenleri) ve ümera (sancakbeyleri ve beylerbeyi) ise reayanın sırtından daha geniş servet edinme imkânını bulur. Haslarının başına koydukları voyvodaları (sancak beyi), “serbest” idareye sahip has ve zeamet köylerini, hem vergi tahsildarı hem de idareci olarak soyar,  yolsuzlukta sınır tanımaz. “Ekâbir” de denilen bu yüksek memurların çiftlikleri, çok sayıda hayvanları, özellikle at ve koyun sürüleri vardır, hizmetleri köylülere gördürürler.

Böylece, XVI yüzyılda, Osmanlı reayasının (çiftçi) emeği, devlet hizmetlilerini kendilerine servet yapmak için kullananların,  usulsüz vergi alması ve karşılık ödemeksizin çalıştırmasıyla (angarya) harcanır.

Devlet kesin tarifli vergi kanunnameleri çıkarmasına rağmen, dirlik sahipleri, hazinenin mal memurları, “cihet-vazife=görev”li kimseler, raiyetten (köylüden) kanuni miktarlar üzerinde para almak için her türlü hile ve zora başvurur; ayrıca ticaret, ziraat, hayvan besleme işiyle uğraşır,  köylüyü karşılığını ödemeden çalıştır.  Sefer giderleri için alınması gereken  “tekâlif-i divaniye” vergilerini de (avarız, kürekçi, bedel-i mekkâre vs.) kanunnamelerle değil ihtiyaca göre çıkarılan fermanlarla belirlerler, hem miktarlarını artırır, hem de sefer olsun olmasın her yıl salınan ve alınan vergi haline getirir.

Devlet hizmetlilerinin halktan para toplamak için XVI yüzyıl süresince yaptıkları iş, devletin “tekâlif-i şakka=keyfi vergi” sayarak yasaklamaya çalıştığı “peşkeşi” ödettirmektir.

 Ümeradan birisi, herhangi bir hizmet için yaptığı yolculuk sırasında, konakladığı yerin halkından türlü adlar altında para ister, erzakını da halktan toplar. Öteki memurlar da aynı şekilde davranır.

Her kasabada kadılar, yapılan borçları ödemek üzere, halka yüklenecek salmaları ve miktarını saptamak için kendi başkanlıkları altında ileri gelenlerden bir kurul oluşturur. Kanuni dayanağı bulunmayan giderleri “olagelen adet üzere” diyerek halka yükler. Hükümete bağlı ehl-i örf ve ehl-i şer adamlarının bedavacılığı halkta büyük tepki yaratır.

Çiftçi halkı huzursuz edenlerden birisi de, göçebelerin (Türkmen, Kürt, Yörük, Çingene vs.) durmadan yer değiştirmesidir. Göçebelerin yanlarında gezdirdikleri hayvan sürüleri, ekin tarlalarını harap eder, bu nedenle yerleşik halkla göçebeler arasında sık sık kavgalar çıkar, çatışmalar olur.

Çifti Bozma, Dağlara Kaçma, Şehirlere Kasabalara Göçme

Kendi ihtiyaçları için para bulmak zorunda kalan köylü, çiftlikten elde ettikleri mahsulle bunu sağlamanın olanaksızlığını görür, sefil bir hayata razı olmasına karşın,  geçinemez, faizle para bulmak ya da mahsulünü “muhtekirlere=vurguncuya” vermek zorunda kalır. Yerleşik hayat çekilmez hale gelir,  yıldan yıla kötüleşir ve sonunda çöker. Gerek devlet çarkından, gerekse özel iş hayatından doğrudan doğruya köylünün omuzlarına kaydırılan iktisadi darlık, çiftçiye ziraat hayatını zehir eder,  “çiftbozanlık”  başlar.

Köylerden kasaba ve şehirlere doğru, Osmanlının savaş makinasının dayanağı olan levent (bekâr genç) göçü yaşanır, İstanbul, Bursa, Edirne, Ankara gibi kalabalık şehirlerde yığılma olur. “Bekâr odaları” gurbet taifesini barındırmada yetersiz kalır. Kahvehaneler mantar gibi biter, fuhuş, kumar, içki yayıldıkça yayılır, toplumun ahlak düzenini sarsılır, mutlu yuvalar yıkıma uğrar.(Shf.92)

XVI yüz yılda şehir topluluğu, “esnaf”, “mürtezika=yardımlarla geçinenler” ve hükümet memurlarından ibarettir, birazda bağ ve bahçe işleri yapanlar vardır. Şehir yaşamı da köy iktisadına geniş ölçüde bağımlıdır. Köylünün “çift bozarak” köyleri boşaltması, şehirlerde yaşayanların geçim kaynağını kurutur.

İktisadı baskılar altında bünyesi sarsılan köy toplumunun durmadan kustuğu “çiftbozan” kitlelelerin, özellikle bekâr genç erkekleri, işsiz, güçsüz boş insanlar olur, Levent denir.  XV yüzyılda başlayan köyden kopuşlar XVI yüz yıla kadar artarak sürer.

Selçuklu devrinden beri şehirlerde zanaat ve esnaflığa dayalı ticaret hayatında, işçi-çırak olan hep köyden gelen köy çocuklarıdır, yani köy kökenlidirler. Moğolların akınlarıyla Anadolu’nun iktisadi düzeni bozulunca büyük karışıklıklar olur, XIII yüzyıldan itibaren köylerden şehirlere akan halk ya Moğollarla Anadolu halkı arasında çıkan kavgalara karışır ya da harami-soyguncu hayatına bulaşır. Bektaşilik ve Mevlevilik gibi tarikatlar, bunların bir kısmını mürid-rind (sofu) olarak tekkelere bağlar.

XIV yüzyılda Anadolu beyliklerinde başlayan siyasi-fetihçi gelişmeler, yeni kurulan ordularda boş insanlara iş ve ekmek kapısı açar.  Osmanlı idaresinde Anadolu dışına ve özellikle batıya doğru görülmedik hızda yayılma olur.  II. Mehmet (Fatih) devrinden itibaren, toplumun “gazilik-cihat ruhu” yerine, bir çeşit din ve milliyeti bir araya getiren “imparatorluk ruhu” geçer,  çiftbozanları iş alanlarına doğru götüren kanallar tıkanır.

İmparatorluk siyasetinin etkisinde kalan Türk-Osmanlı hükümet düzeni,  dört bir yandan Arnavut, Rum, Bulgar, Kafkasyalı ve başka milliyetten insanların akınına uğrar. Amerika’nın keşfi, Kuzey Avrupa’da başlayan iktisadi gelişmenin Rusya’ya doğru yayılması, milletlerarası canlı ticari alışveriş, Osmanlı dâhil Akdeniz’in kuzey kıyısı memleketlerini sarsar.  XVI yüzyıl soygun ve hırsızlığın övüldüğü bir dönem olur.  İtalya’da, Fransa’da bile halk eşkıyayı över, öykünür.

İtalya’da ortaya çıkan Condottirler ile çağdaşı olan Celaliler arasında benzerlik vardır.  Fransa’da mezhep çekişmelerinin doğurduğu iç kavgada, tarafların rakiplerini yok etmek için kurdukları kuvvetlerin halka karşı tutumları, köylerde yaptıkları, levent, sekban, suhte ve Celali gruplarının Anadolu halkıyla kurdukları ilişkiye ve yaptıklarına örnek olur.

Batı ülkelerindeki iktisadi ve siyasi düzenin iyileşmesiyle bu ülkeler “boş-işsiz” kitleleri bünyesinde eritirken, Osmanlı’da bunun tersi yaşanır, devletin iktisadi ve siyasi düzeni bozuldukça  “boş insan=çiftbozan” yığınları artıkça artar.

Osmanlı’da askeri sınıf, asker ve ulemadan oluşur. Medreselerde olumsuz gelişmelerden etkilenir. Dönemin tek düzenli eğitim ve öğretim kurumu olan medreselerde okuyan, imaretlerde(yurt) barınan öğrenciler çoğunlukla köy çocuklarıdır. Öğrenciler bir arada yaşamaktadır. Bunlar çift bozan leventlerden daha kolay ve güçlü biçimde örgütlenip karışıklık yaratma olanağına sahiptir.  Her birisi bir vakfın kurumu olan, harcamaları aynı kaynaklardan sağlanan, Anadolu ve Rumeli’deki orta ve yüksek medreseler, kendi olanaklarını çok aşmış bir öğrenci yığılmasıyla karşı karşıya kalır.

Bunun başlıca nedeni, Osmanlı’nın XVI yüzyılın ikinci yarısına kadar çok geniş toprakları ele geçirerek, medreseyi bitirenlerin buralara kadı, naip, müderris, imam ve benzeri görevleri için görevlendirilmesidir.

Medreseler, “askeriler” sınıfının “ehl-şer” kesiminde hizmet alacak “icazetli” (diplomalı) kişileri yetiştirme ayrıcalığına sahiptir. Köyde geçim olanakları daralmış ana babalar, çocuklarını leventlik yaşına erişmiş bir “çiftbozan” olması yerine, daha küçük yaşlarda medreselere göndermeyi tercih eder. Gurbete çıkan köy gençlerinin ilk çalacakları sığınma kapısı medreseler ve medreselere bağlı imaretlerdir.

İmaretler orta ve yüksek medrese öğrencilerini barındıran yurttur.  Bu yer hücre denilen küçük bölümlere (oda) ayrılmıştır, kubbe tavanlıdır, odaların her birinde 3-5 öğrenci kalır. Binalar, ortada bırakılan dörtgen biçimindeki bir açıklığı çevreleyen kalın duvarların yüzüne yapışıktır, kemerli kapılardan orta açıklığa çıkılan, yan yana odalar sıralanmıştır. Hücre de denilen odacıkların bahçe ve sokağa bakan küçük boyutlu pencereleri vardır. Duvarın kalın olması nedeniyle yeterli ışık almazlar, loştur.

Ömürlerinin en genç ve kızgın çağını, dışa kapalı, dar, karanlık ve kubbe biçiminde tavanından karanlığın hayalleri sarkan hücrelerde geçirmek zorunda kalan, ara sıra çıktıkları şehrin sokak, çarşı, pazarında gençlik ihtiyaçlarını karşılayamayan, gizi çalışan, yakalandıkça şuraya buraya sürülen karşı cinsle tanışmaları, buluşmaları zordur. Kadın ve kızlarla sokakta bile konuşurken, hatta bakışırken yakalanmak, ehl-i örf kişilerine bol cerime (para) alma yetkisi verdiğinden,  görevliler için aynı zamanda birer avdırlar.

Bu koşullarda ders çalışacak iradeyi bulamazlar, toplumsal ahlaka aykırı cinsel sapıklık gibi birtakım alışkanlıklara kendilerini kaptırmaktan kurtulamazlar, bunalıma düşerler.  XVI yüzyıl başlarında saldırgan, zorba, eşkıya davranışlarıyla güvenlikçiler karşısına dikilmeye, silahlanıp karşı koymaya başlarlar. İmaretlerde toplu yaşamanın ve medreseli olmanın yarattığı birbirine arka çıkma ruhu sayesinde çabucak örgütlenirler. (Shf.147)

   Halk ağızında ve yazı dilinde genel olarak “Suhte” denilen medrese öğrencilerinin genç çocuklarla düşüp kalkmaları, toplumsal ahlakı kemiren bir alışkanlık halinde sürüp giderken, Levent denilen köyden kente gelmiş işsiz güçsüz dolaşan, bekâr odalarında her türlü ahlaksızlığı yapmaktan çekinmeyen erginler de cinsel sapıklığı huy edinir.

Kadın-erkek ilişkilerini son derece kısıtlayan, hatta hayat kadınlarına göz yummayıp oradan oraya süren anlayış, “cerime=para cezası” çıkarabilmek için bir erkekle bir kadını konuşurken de olsa yakalayabilme gayreti, suhte ve leventlerin doğaya aykırı alışkanlıklarını kamçılar.

Birer meyhane gibi kullanılan “bozahanelerin”  işleticileri, bu gibi yerlere doluşan müşterilerine “genç” bulundurmayı, yasaklamaları hiçe saymayı iş edinir.  Nasıl olurda bu tür ahlakdışı olaylar ortalığa dökülmüşken, yasadışı kadın-erkek ilişkisinde kıyameti koparan imam, müezzin, müderris ve benzeri hacı-hoca takımı sesi çıkarmaz, önleyici tedbirler için sorumluları zorlamaz ki buna şaşılır. (Sf.150)

Suhteler, şehir ve kasabalarda şunun bunun oğluna kızına el uzatmakla kalmaz, küçük gruplar, hatta bölükler halinde isyan hareketine girişir, soygun üstüne soygun yapar,  karışıklıklarının olduğu bütün bölgelerde suhte ile asiler arasında dayanışma ve birbirlerini koruma tutumları gelişir.

Suhte İsyanı

1543’ten itibaren suhte şefleri yönetiminde medrese bölükleri ortaya çıkar, adam öldürürler, yağma yaparlar, her yıl eylemlerini artırarak sürdürürler. Medreselerde karışıklık, medrese ve imaretlerin çok ve kalabalık olduğu çevrelerde çıkar, Rumeli, Bursa-Balıkesir, Manisa-Muğla, Kastamonu-Çankırı-Bolu, Tokat-Amasya-Çorum, Tarsus-Silifke-Manavgat bölgeleri sığınma alanlarıdır.

Suhte isyanı, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğulları Selim ve Bayezid arasında 1558-1559 yılında yaşanan taht kavgası sonrası başlar, Padişah II. Selim (Sarı) döneminde iç kavgaya dönüşür, müderrislerin öğrencilerin yanında yer aldıkları görülür. 20’şer kişilik öğrenci bölüklerinin, köylere girip yağma yaptıkları, zekât diye para topladıkları, salma saldıkları, konuk oldukları evlerde ırza geçme, karşı koyanların evlerini yakma, kadınları ve genç oğlanları kaçırma, fidye (kurtulmalık) almaları vaka-ı adiyedir.

Biga, Karesi, Muğla, Ayasluğ(Selçuk), Güzelhisar (Aydın), Hamid (Isparta), Bolu’dan İstanbul’a uzanan çevrelerde, Samsun (Canik), Çorum, Amasya-Tokat, Lâdik, Kavak, Merzifon, Osmancık, Bafra, Sinop bölgelerinde kanlar dökülür, çocuklar kaçırılır, düzeni sağlamakla yükümlü Rumeli sancak beyi bir varlık gösteremez. (Sf. 154-194)

1243 Kösedağ Savaşında, Selçuklu Moğollara yenilince, Anadolu’da çiftbozanlık görülür ise de Osmanlının fetihleriyle durur. II Bayezid (1481-1512) döneminde iktisadi düzen bozulunca yeniden başlayan çiftbozanlık, siyasi düzeni sarsacak düzeye gelir, XVI yüz yılda sosyal düzeni temelinden yıkacak bir kuvvete dönüşür.

İran’da Şeyh Haydar’ın oğlu Şah İsmail, 1499’da tahtı ele geçirmek için harekete geçtiğinde, Anadolu’da geçim zorluğu bunaltıcı durumdadır. Anadolu’daki Kızılbaş Türkmen taifesinden pek çok levent (genç), görünüşte inanç gayreti ile gerçekte ise yeni bir ekmek kapısın açıldığı umuduyla, bölükler halinde Şah İsmail birliklerine katılır. Gidenler ağırlıkla Teke (Antalya), Hamit (Isparta),  Bozok (Yozgat) yörelerindendir.   Osmanlı, “levent” göçlerini durduramayınca yasaklar, yasağa uymayanları yakalayınca Yunanistan kıyılarındaki Modon ve Koron kalelerine sürer.

Osmanlıya karşı henüz bir düşmanlık taşımayan Şah İsmail, Osmanlı padişahına bağlılığını ileterek, Anadolu’dan levent toplamasına engel olunmamasını ister, isteği geri çevrilir.

Kızılbaş Türkmenlerin yaşadığı bölgelerde iktisadi darlık içinde bunalan leventler,  iyice gemi azıya alır, İsmail’in gönderdiği propagandacıların etkisiyle Şah İsmail saflarına hızla katılır.

1514 Çaldıran Savaşı sırasında Osmanlı, Nakşi Kürt aşiretlerini harekete geçirerek Kızılbaş Türkmen katliamı yaptırır. Türkmenlerin Kürtleştirilmesi asimilasyonu başlar. Bu katliam ve asimilasyon girişimi Kızılbaş Türkmenlerin Osmanlıya başkaldırısını tetikler; 1519’da Bozok’lu (Yozgat) Şeyh Celal, 1526’da Bozok’lu Baba Zünnun, 1526’da Maraş ve civarında Kalender Çelebi, 1527’de Teke (Antalya) yöresinde Şah Kulu isyanları patlar.

Kızılbaş Türkmen isyanları bastırılınca Levent toplulukları Celali Bölüklerine dönüşür. Kaynağı köy olan Leventler, kendi başlarına kaldıklarında 8-10 kişilik eşkıya grubu kurabilme olanağına sahipken, hükümet hizmetleri kadrolarından çıkmış, kanunsuz eylemlere girişmiş, sipahi eri, tımarlı çavuş, mültezim (çoğu altı-bölük halkından), mal nazırı, kapı ağası, sancak (il) subaşısı, köy subaşısı, haznedar, kethüda (kâhya) yani Ehl-i Örf’ten olanların katılması, örgütlemesi ve yönetmesiyle Celali bölüklerine dönüşerek büyük güç olur.

Kanuni Sultan Süleyman 1526’da Macaristan seferlerinin ilkine çıkarken, arazi yazımının uyandırdığı hoşnutsuzluk birden bire geniş isyana dönüşür. Ayaklanma önce Bozok Türkmenleri arasında olur. “İl yazıcısı” Kadı Muslihiddin’in arazi vergilerini artırmasına karşı yapılan itirazlarda kimi Türkmen ileri gelenlerine “Sakalını kesme” gibi hakaret anlamına gelen cezalar verilmesi olayları tetikler. Olaylar hızla Sivas, Yeşilırmak çevresi, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel bölgelerine yayılır.

Bozok-Dulkadir Türkmenlerinin başı Süklün Koca, Baba Zünnün gibi kişilerdir.  Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sırasında,  Osmanlı birliğine kattığı Dulkadir (Maraş) ve çevresi tımarlıları ile Karaman ve öteki vilayetlerden pek çok tımarlının sefere katılmadığı ya da kaçtığı tespit edilir ve bunların dirlikleri ellerinden alınır.

Bu durum Kalender ordusuna katılmalarına ve güçlenmesine neden olur. Vezirlere ve kapıkullarına dayanan ordu ise perişandır. Bozgun üzerine İbrahim Paşa, dirlikleri elinden alınan tımarlı sipahiler ile gizli ilişki kurarak dirliklerini geri vermeyi kabul eder, çiftçi ile isyancıları ayırır.

Kalender ayaklanması hem genişliği hem de özelliğiyle tam bir köylü-çiftçi hareketidir. İmparatorluğun kurucusu Türk köylü halkının kendi devletine, padişahına ve hükümetine karşı isyan etmesi söz konusu değilken, zamanın yazarları “Kızılbaş” ayaklanması olarak niteler ve yazar. Osmanlıcı ve Enderunlu iktidarın övücüleri olan bu yazarlar, XV yüzyılda ve hatta XVII yüzyıl başlarında yaşanan olayları, Rafızi, Mülhit ya da Kızılbaş hareketleri olarak anlatır ve tanıtır. Eylemcilerin toplumun içine yuvarlandığı ekonomik bunalımın zoruyla devlet düzenini yıkmaya itilmiş olduklarını kabule yanaşmazlar.

Türkmen ayaklanmasının ilk başlatanların genel olarak Kızılbaş eğilimli oldukları ya da Sünniliğin din kurallarına pek o kadar tutkulu olmadıkları doğru olsa da, bunları harekete geçiren neden mezhep ya da tarikat bağnazlığı olmadığı, iktidar yardakçı Enderunlu yazarların kayıtlarından bile anlaşılır. Örneğin, malları yağma edilen ve parçalananlar hep hükümet mensuplarıdır. Sünniliğe karşı Kızılbaşlık ayaklanması olsaydı, Sünni halkta karşı koymaya kalkar, iki farklı inanış çatışırdı, bunu gösteren hiçbir belge ve kanıt yoktur. (Sf.113)

II Bayezid ve Yavuz Selim dönemlerinde “Ekâbir” denilen hükümet ileri gelenlerinin büyük şehirlerin verimli topraklarında çok sayıda çiftlik kurmaları, tarım ve hayvancılık yapmaları, Balıkesir, Bursa, İzmit, Edirne ve İstanbul’u kapsayan Marmara çevresinde güvensizlik yaratır.

Yavuz Sultan Selim, 1515’te, Balıkesir Sancağı beyine yolladığı uzun fermanda,  yöredeki hırsızlık ve cinayetleri sayıp döker, sancak beyini ve kadıları sorumlu tutar.

Levent Birikimi ve Celali Ayaklanması

Vilayet yöneticilerinin ve vergi toplayıcıların çiftçi halkı soymayı huy edinmeleri, Kanunu Sultan Süleyman’ın tarım topraklarını yeniden yazdırarak köylünün (raiyetin) vergilerini ağırlaştırması; tımarlı sipahilerin gelirlerinde azalma olması karşısında,  kendilerine beraatla verilen araziyi genişleterek “ifraz” adı altında köylünün toprağına el koyması ve soygunlar, köylü ayaklanmasının baş nedenidir.

İbrahim Paşa ordusu isyancı Anadolu çiftçisini kesin bir bozguna uğratmasına karşın çiftbozanları dağıtması kolay değildir, çünkü bunların toptan çıktıkları bir bölge yoktur. Köylerden çoğu ergen genç üçer beşer kişi olarak iş aramaya “gurbete” çıkıyor, köylü Türkmen ayaklanmalarıyla ölçülemeyecek büyüklükte toplumsal sorun çıkarma olasılığı gözlerden kaçıyordu. Gerçekten yollarda güvenlik bırakmayan, kervanları vuran, köy, kasaba ve şehirlerde gözüne kestirdikleri zenginleri öldüren, hırsızlıkların türlüsünü yapan, fuhuş, içki, kumar vs. genel ahlakın çökmesine baş etken olan, hep çiftbozan ya da levent denilen kişilerin oluşturduğu birikintiler ve birliklerdir.

1550 yılından sonra daha yoğunlaşmış bulunan boş levent birikintileri Celali kavgasının başlangıcıyla iç içedir. “Eşkıya-Harami” yol kesici olan bu gruplar, ülkenin birbirine çok uzak bölgelerinden olan üç beş kişiden oluşuyor, aralarında soy, mezhep, din birliği zorunlu bulunmuyordu. Türk, Kürt, Ermeni, Rum asıllı kimselerin ortaklaşa bir eşkıya birliği kurduğu çok oluyordu. Çiftbozanlığın asıl kaynağı Anadolu olduğundan, buralardan çıkan eşkıya grubunun Rumeli’ye kadar uzanıp soygunlar yaparak, yüklü para ve değerli eşya ile dönüyor, olaylar devleti çaresiz bırakacak çapta genişliyordu.

    1555 ve 1556 yıllarında “eşkıyalık-haramilik” devleti aciz bırakacak çapta genişler. Kanuni Sultan Süleyman’ın oğulları Selim ile Bayezid arasında çıkan taht kavgasında kapıkulları Selim’i, çift bozan-levent ve tımarlı sipahi Bayezid’i tutar.

Kanuninin saltanatının sonuna doğru Marmara ve Ege çevresi eşkıyalık, soygun ve cinayetlerin çokluğu bakımından ilk sırayı alır, ölenlerin cesetlerine insanlar tavuk ölüsü gibi bakar. 1558-1559’da eşkıyalık-haramilik başta Marmara çevresi olmak üzere bütün ülkede önüne geçilmez olur. 1563 Ağustos ayında Bursa’ya yakın Bademli köyünde büyük yolun orta yerinde üç Yahudi tüccar Veli ve Ali adlı kişiler ve yardımcılarınca öldürülerek malları yağmalanır. Bütün baskılara rağmen kimse olayı aydınlatıcı bilgi vermez. Nihayet Çağrışan köyü halkı katilleri ele verir, suçluların başı hemen idam edilir.

Karesi (Balıkesir) sancağında durum daha kötüdür, bütün kadılıkların her yanında “hırsızlık ve haramiler” yollarda yolcuları soyup korkusuzca öldürür, Resmi görevliler bile bu felakete uğrar. Örneğin Edremit kadılığında Hasan Subaşı eşkıyalarca soyulur ve öldürülür. Bunun üzerine Balıkesir sancak beyi teftişe memur olur,  İstanbul’dan Cafer çavuş valinin yanında yetkilendirilir, kadılar, zaimler (zeamet sahibi), sipahiler (tımar sahibi), il erleri yardımla görevlendirilir. Yalnız Edremit değil Balıkesir ve bütün kazalarında geniş bir arama ve tarama yapılması istenir.

Verilen emir “Emr-i Maruf” tu yani her türlü işkence ve dayağa başvurulabilecek, bütün eşkıya ve katiller bulunacak, zincire vurulacak, sipahi olanlar İstanbul’a yollanacak, diğerleri kadı hükmü ile cezalandırılacak, idam cezası alanlar yerlerinde idam edilecektir denir. Emrin gereği yerine getirilirse de eşkıyalık ve soygun azalacağı yerde artar.

Çanakkale’nin Rumeli geçesinde Malkara ve çevresi, Yeşilırmak-Erzurum-İran yolu yanları, Çerkeş-Kurşunlu yöreleri, Afyonkarahisar, Erzurum- Diyarbakır, Sivas-Tokat-Amasya-Çorum-Ankara, İçel-Urfa-Teke (Antalya)- Kütahya- Lazkiye (Denizli)- Karaman, Kırşehir- Konya-Bozok (Yozgat), Halep-Antep-Urfa merkez ve çevreleri eşkıya kaynar, soygun, cinayetler alır başını gider. (Sf. 116-143)

Levent ve Suhte hareketlerine karşı hükümet sancaklara muhafızlar, müfettişlikler atar, köylerin içinde ve çevresindeki güvenliği sağlaması için yiğitbaşı seçip il erlerinden oluşan kuvvetler kurar. Kaza sınırları içerisinde ve sancakta güvenlik güçleriyle bastırılamayacak bir hareket olduğunda, kazanın kadısı köylerin “yiğitbaşları”na çağrıda bulunarak il erlerini toplar, resmi güvenlik kuvvetleriyle birleştirip isyancıların üstüne gider. Sancak beyi bu işe memur edilmişse, kadılar onun emrine girer. XVI yüzyıl boyunca köy gençleri, yiğitbaşı ve il erleri olarak bu şekilde kullanılır.

Gençlerin kefile bağlanması, halkın elindeki tüfeklerin toplanması, suhte ve celali gruplarının ele geçirilmelerinden ve teslim olmalarından umut kesildiğinde, “demleri hederdir” hükmü ile “sen eşkıyasın” diyerek sorgusuz sualsiz öldürme yolu açılır. .

“Ehl-i Fesad’ın demleri heder”  yazılı, yani eşkıyayı bulduğu yerde kendi takdir ve yöntemleriyle öldürmeye izni verilmesi birçok suçsuzunda kanın dökülmesine neden olduğu gibi, ele geçen eşkıyanın ellerindeki soygun mal ve paralarının yakalayanlara ait olacağının ilan edilmesi eşkıya takipçilerini hırslandırır. Divandan verilen emirler dışında vilayet yöneticilerinin veya eşkıya müfettişlerinin çoğu kez zulüm derecesine varan keyfi işlemlerine yol açar, gerçek suçluları rüşvet karşılığı korumaları, suçsuzu suçlayarak para sızdırmaları,  eşkıya gibi davranmaları, hükümeti, “fesatçıların” ve “halkın gözünde” kanunun gereğini yapan, adaleti yerine getiren değil, isyancılara karşı kavgaya girişen karşı çete durumuna düşürür, çirkinleştirir, böylece devlete duyulan saygı ve güven yok olur.

Başta sancakbeyleri olmak üzere vilayet yöneticileri ve güvenlik koruyucularının ehl-i fesadı korudukları yolunda hükümete yapılan şikâyetler üzerine, böyle giderse eşkıyaya uygulanacak cezaların kendilerine de uygulanacağı çok sert biçimde dile getirilir.

Devletin sefere çıktığı yıllarda suhte, levent, celali ve öteki birçok ayaklanmalarda mahkeme yetkilileri ehl-i örfü ve ehl-i örf’te mahkeme yetkililerini eşkıya ve soyguncuları korumakla, para sızdırıp serbest bırakmakla suçlar.

            Eşkiyalık, soygun ve cinayetlerin artışı devlet yöneticilerini ve hükümet yetkilerini bunaltır. Padişah, hükümet, kanun ve adaleti bir yana iterek, zalim, hatta katil dedirtecek kadar keyfi işkence ve yargısız idam emirleri vermekten çekinmez. Ayrıca vilayet idarecileri ne kanun ne de merkezden verilen emirleri umursar, suçluya kendi kolaylarına ve çıkarlarına uygun düşecek biçimde işlem yapar, reayanın gözünde güvenirliği kalmaz. Öyle ki askerlerde, Suhteler, Celaliler ve öteki isyancılar gibi toplumsal ve ekonomik düzeni bozar.

Askeri sınıftan hükümete ilk kafa tutanlar, hatta her siyasi bunalımı fırsat bularak isyancı tarafı tutanlar, sefere çağırıldıklarında gitmeyen ya da kaçanlar, bulundukları yerde eşkiyalık eden, eşkıyaları koruyan tımarlı sipahilerdir.

 Ordunun “kapıkulları” kesimi, silahlı kuvvetlerin ancak beşte biri kadardır. Bu sınıf erlerine, yani yeniçerilere ve “altı bölük halkına” yapılan ulufe ve öteki ek ödemeler, tımarlı sipahilere ödenenden çok fazladır. Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail üzerine giderken Kemah’ta yaptığı yoklamada pek çok tımarlı sipahinin sefere katılmadığını tespit eder. Kanuni Sultan Süleyman saltanatı süresince kapıkulu askerlerine yeni haklar sağlar, bunu da tımarlı sipahilere ait olan tarihi hakları ellerinden alarak yapar, buda iki askeri sınıf arasında büyük eşitsizlik yaratır.

 Tımarlı sipahilerin kapıkulları çıkarına gelişen hükümet uygulamalarına karşı hoşnutsuzluğu, şehzade Mustafa’yı babasının yerine geçirme girişimiyle açığa çıkar. Kanuni bu girişimi bilmiyormuş gibi Nahcivan seferine ordunun başında giderken Konya’da elini öpmeye gelen oğlu Şehzade Mustafa’yı otağında boğdurur.

İki yılını alan Nahcivan seferinde sonra Amasya’da kışlamaya karar veren Kanuni, Rumeli askerlerinin dönüşüne izin verir. Selanik tarafında ortaya çıkan bir Tımarlı sipahi, Şehzade Mustafa olduğunu yayarak, tahta çıkma iddiasını dillendirir, yanına 10.binden fazla insan toplar, çadırlar kurulur, tımarlı sipahilerden vezir, beylerbeyi, subay, suhtelerden kadıasker atanır, hükümet kurulur, vergiler toplanır. Silistre çevresinin Simavlı suffileri destekler, işsiz güçsüz leventler (çiftbozanlar) akın akın yalancı şehzade güçlerine katılır.

Edirne valisi bulunan Şehzade Bayezid, aldığı tedbirlerle yalancı şehzadenin kurduğu hükümetin vezirini elde eder, isyanı bastırır, birçok kişi idam edilir. Tımarlı sipahilerin padişahı değiştirerek kapıkulu yararına işleyen düzeni değiştirme girişimi başarısız olur.

1558’lerde yaşlanmış Kanuni’nin yerine şehzadelerden kimin geçeceği konuşulur.   Saray ve çevresi Selim’i destekler, iki kardeş birbirine düşer,  karşılıklı hakaret dolu mektuplar gidip gelir. Selim’i tutanlar Bayezid’in haksız olduğuna padişahı inandırır. Şehzadelerin yerleri değiştirilir, Selim’in Manisa’dan Konya’ya, Bayezid’in Karaman’dan Amasya’ya gitmesi istenir.

Padişahın ölümü üzerine bir olup bitiyle başkente ilk gelen şehzadenin padişah olduğu bilindiğinden, Bayezid Amasya’ya gitmez, isyan ederek tahtı elde etmeyi denemeye kalkar. Dayanacağı güçler padişahın kapı kulları (yeniçeri) idaresine karşı tutum takınan tımarlı sipahiler ile bunların örgütleyeceği “ çift bozan boş levent” güçleridir.

Tımarlı sipahiler, şehzade Mustafa olayından sonra Şehzade Bayezid’in saltanat davasını üstlenir.  Her yerde yılgın bulunan çiftbozanlardan (levent) ve tımarlı sipahilerden bölükler oluşturur. Türk kökenli “Yevmi ordusu= ücretli asker” yani ulufeli güçler, Selimin kapı kullarınca desteklenen, ancak önemli bir kesimi yine Türk kökenli yevmilerden-ulufelilerden kurulu ordu üzerine yürür. 30 Mayıs 1559’da Konya’da yapılan savaşta, Tımarlı sipahilerce yönetilen Bayezid’in ordusu yenilir.

Şehzade Bayezid, adamlarıyla birlikte Amasya’ya varıp güçlerini toplayarak yeniden savaşmayı düşünürse de bütün hükümet güçlerinin Selim’in emrine verilmesiyle Selim’in yenilmesinin olanaksız olduğunu saptar ve İran’a sığınır.

Şehzade Bayezid’i destekleyen Anadolu şehir ve kasabalarının ileri gelenleri zor durumda kalır. İsyancı şehzadeyi tutmuş olan sipahiler, çiftbozanlardan oluşturdukları bölüklerle dağlara çekilerek “Celal” olur.

Dirlik sahiplerinden küçük tımarlılar (yıllık geliri 6.bin aşağı olanlar), devletten ulufe almayıp kendilerine küçük tımar verilmiş bulunan Anadolu kalelerinin dizdarları,  daha 1556’larda görevden kaçma, eşkıyayı koruma, yataklık etme ve benzeri suçları işleyerek devlet düzenine karşı isyankârdır. Halep, Şam, Hama gibi yerlerde ki alay beyleri de aynı tutuma girer.

1559 Konya savaşında şehzade Bayezid’i tutan tımar sahiplerinin ve başbuğlarının örgütlediği çiftbozanların(levent) isyancılığı sürekli hale gelir. Yaşlı padişahın ağır suç işledikleri kanısıyla kin duyduğu “fesatçı reaya ile tımarlı sipahiye” ağır cezalar uygulaması, “yevmi=ücretli asker” avına çıkılması ve mallarına el konulması için emir verilmesi, dizdarların atılıp, yerlerine Müslümanlığı kabul etmiş Hristiyanların (kuloğulları) getirilmesi, olayları tetikler ve büyütür, adeta yaraya tuz biber eker.

Anadolu’da, Rumeli’nde soygun ve benzeri düzen bozucu olayları yaratanlar arasında Tımarlı Sipahiler öndedir. Kanuninin son yıllarında, suhte, eşkıya, Celali ve benzeri olaylar, tımarlı sipahilerin zorbalıkları ve ayaklanmaları artar.(Sf. 214-217)

Reayanın (Köylünün) Malına Mülküne Çökme

15566’da tahta geçen II. Selim zamanında, bütün toplumu içine çeken dirlik ve düzen kavgası genişleyerek, hızlanarak sürer;  reayanın malına, mülküne çökülür; yakınmalar çoğalır,  mahkemeler basılır, zanlılar, suçlular salıverilir.

Beylerbeyleri, sancakbeyleri, kapı ağları, şehirlerdeki subaşılar ile bunlara bağlı güvenlik güçleri (şehirlerde asesbaşları ve asesler), köy ve kasaba gibi yerlerde valilerin subaşlarının adamları köy, kaza, il subaşları, kethüdalar, kaymakamların vekil olarak bıraktıkları kişiler, hükümetin merkezden atadığı mübaşirler, yasakçılar Ehl-i Örf sayılır.

Bunlar beylerin adamlarıdır, Kapı Ağlarının başlarına topladığı leventler, kendilerinin değil bağlı bulundukları sancakbeyi ya da beylerbeyinin kapı halkından olur. Beylere bağlı olduklarından, kavgaya karıştıklarında, arazi, emlak ve servet biriktirme olanakları yoktur. Beyler adına ehl-i örf görevi yapan bu insanlar, önceleri isyancı bölüklerin peşine düşerek hükümet görevi yapmak üzere işe alınmışlar, başarı için topladıkları levent bölüklerinin kadrolarını şişirmişlerdir. Beyler kendi kesesinden ulufe vermediği için,  bu kalabalığı beslemek mümkün olmaz, Ehl-i Örf’ten olanlar gittikleri yerde salma salmaya, başka adlar altında halkı soymaya, zenginlerin mallarına göz dikmeye başlar.

Bölükleri yöneten Kapı Ağlarının efendileri beyler, açıktan ya da gizlice sekbanları korur, devriye gezmek, eşkıya kovuşturmak bahanesiyle görevlendir.  Kapı Ağları kısa bir süre sonra efendilerini dinlemezler, isyan ederek Celali olurlar. (Sf.226-227)

Ehl-i Örf içinden çıkanların tam bir soyguncu davranışı göstermesi, hele yürütülmesi mahkeme kararına bağlı işleri kendiliğinden yapması, olaylar hızlı bir şekilde Ehl-i Örf- Ehl-i Şer (adalet örgütü görevlileri) anlaşmazlığını ortaya çıkarır, iki kurum görevlileri işi kavgaya kadar vardırır. Kaybeden hep ehl-i şer olur. Sancak Beyleri ya da Subaşıları,  zıtlaştıkları Kadıyı veya Naibini tutuklamakta, hatta işkence etmekte, halkın zorla parasını almakta bir çekingenlik görmezler. Kadıların yapabileceği tek şey Ehl-i Örf görevlilerini hükümete şikâyet etmektir.  Kanun ve kurallar işlediğinde, Kadının sancakbeyini yargılama yetkisi olduğu için Ehl-i Şer Ehl-i Örf’ten üstün kabul edilse de hep Ehl-i Şer kaybeder, bu durum mahkemelerin gücünü ve saygınlığını bitirir.  Kadıların bir kısmı görevini kötüye kullanarak, köylünün zorda oluşunu fırsat bilerek, çiftlik, emlak ve arazi edinmeye yönelir,  Naipleri aracı kılarak köylüyü soymaya, mallarını yağmalamaya başlar, gayrı ahlaki her türlü rezilliği yapar.  (Sf.234-237)

Kanuni Sultan Süleyman devrinde Anadolu’da bazı gruplar arasındaki mücadele bütün şiddetiyle devam eder, suhte ayaklanmaları kanlı bir hal alır, leventler ve tımarlılar tamamen eşkıya davranışlı bir tutuma girer.

1565’te Padişah II. Selim bir Adaletname yayınlar, reaya ile memurların çetin bir anlaşmazlık içinde bulunduğu, hükümetin güttüğü siyaset, ahaliye ve tımarlı sipahiye ve kale erlerine güvensizlik, şikâyetlere karşın ümeranın, orduda kapı kullarını korunduğu, çıkar doğrultusunda tutum alındığı tespitleri yapılır, eşkıya ve suhte isyanlarının önlenmesi için ele geçirilenlerin yok edilmesi veya küreğe yollanması istenir.

III. Murad’ın tahta geçmesiyle bu siyaset değişirse de tamamen kalkması mümkün olmaz. Örneğin kapıkulluğu devşirmelerden kurtarılıp halka verilemez, başkent askerlerinin (kapıkulu, yeniçeri) kazandığı imtiyazlar kaldırılamaz, asilere karşı uygulanan sertlikten vazgeçilemez, II. Selimin ölümü sırasında Edirne’de “Tatar Suhte” adlı birinin başbuğu altında Suhtelerin korkusuzca dolaşmasına, Karesi ve Biga’da, Anadolu, Rum ve Karaman vilayetlerinden gelen ayaklanma haberlerine sessiz kalınamaz.

1576’da Suhte hareketinin en fazla olduğu yer Yeşilırmak çevresidir, sancak içinde yaptıkları cinayet ve işkenceler tüyler ürperticidir.  İnsanların ellerini ayaklarını kesmek, sinirlerini çıkarmak, dayak altında vahşice öldürmek, halka salma salmak, toprak sahiplerini para ödemeye mecbur etmek yaygın uygulamadır, şikâyetler yoğundur.

İstanbul, Edirne ve Bursa’da öğrenim süreleri üç yıl olan beş yüksek dereceli medrese vardır, buralara diğer medreselerden gelenler sınavla alınır, kazananlar Danişment olur, bitirenler onayla üniversite ayarında “sahn” medreselerine girer, çeşitli derecedeki müderrislerden ders aldıktan sonra en yüksek tahsili görmüş ve bitirmiş sayılır.

 Danişmentlerin usulüne uygun seçilmediği, çoğu kayırmalı (iltimaslı) kaydedildiği ve eğitim süresi bitmeden en yüksek eğitimi almış sayıldıkları yaygın tartışma konusudur. 1576’da İstanbul kadısına, Edirne, Bursa müderrislerine yazılan hükümle (talimat) danişment seçme işinde dürüst davranılması istenir, Suhteleri memnun etmek amaçlanır.

Amasya, Ankara, Çankırı, Bolu, Bursa, Sultanönü(Eskişehir), Karahisar(Afyon), Karaman, Kastamonu, Sinop, Biga, Karesi (Balıkesir), Kocaeli’nde suhte bölükleri çok hareketlidir. Vilayetlerde “talebe-i ulum” ile hükümet mensupları arasında geçen olaylar, İstanbul’un sandığından daha derindir. İran seferine davet çıkınca bütün sancaklar, muhafaza kuvvetlerinin fazla bırakılmasını, her köyden birer yiğitbaşı seçilerek, emrindeki il erleriyle yardım etmesi istenir. Ancak hiçbir tedbir suhtelerin hareketliliğini ve çoğalmasını engelleyemez.

Hükümet talebe nakipleriyle (temsilci)  görüşür,  Suhteleri isyandan vazgeçirmeleri için aracı olmalarını ister, on iki nakipten oluşan bir kurul oluşur, Nişan-ı Hümayun yayınlanır ve sözleşme yapma yetkisi tanınır, suhte suçlarının affedileceği, ailelerine baskı yapılmayacağı,  önceden verilen kararların iptal edileceği, suhteliği bırakıp ziraatla uğraşanlara dokunulmayacağı, danişment olduklarında bin akçe verileceği, sözleşmenin mahkeme siciline kaydedileceği belirtilerek anlaşma sağlanır; ancak bir işe yaramaz, tersine sözleşme yapılması Suhteleri cesaretlendirir.

Yiğitbaşı ve İl Erleri

Hükümet asma, kesme siyasetine yeniden döner, eşkıyanın “demleri hederdir” (vurma, asma serbest) der, reayanın (köylü) silahlarının toplanması, eşkıya suhtenin aman verilmeden kovalanması, her köyden seçilecek bir yiğit başının köylü gençlerden oluşan il erlerini toplayarak muhafız sipahilere yardım etmesi buyurulur, bu işi ağırdan alan kadıların cezalandırılacağı açıklanır.

Bu sırada dağlarda ve bayırlarda suhtelerden ayrı çiftini çubuğunu bozan Leventler, Sekbanlar (sipahi) çoğalmaya devam eder. Suhtelere uyarak, kılığına girerek, grup grup dolaşma çoğalır. Ehl-i Örf ile suhte arasındaki düşmanlık günden güne büyür.  Suhteler alınan önlemlere daha sert tepki gösterir, yüzlerce suhtenin öldürülmesi intikam duygusunu kamçılar, ehl-i örf ile kıyasıya bir çekişme çatışma başlar.

Amasya, Kastamonu, Karahisarısahip (Afyon), Kütahya, Saruhan (Aydın), Alaiye, ve Konya tarafları ayaklanmanın en kuvvetli olduğu alanlardır. Köroğlu ve arkadaşları Bolu ve Gerede arasında iki yüz kişilik bölüklerin başındadır, buna yakın kuvvetlerle daha birçok bölükbaşı Batı Anadolu’da, Konya ve Ankara taraflarında faaliyettedir, bunlardan bazıları hükümetin Suhtelere karşı oluşturduğu il erlerinin Yiğitbaşlarıdır.

Suhte ile anlaşma veya ele geçen Suhteleri asıp kesmek siyaseti başarıya ulaşmaz, bunun üzerine medresede okuyan tüm talebelerin kefile bağlanması için vilayetlere emirler verilir, öğretime devam edebilmesi için “ehl-i namus” tan bir kefil göstermesi istenir. Kaldı ki “ehl-i namusun” kim olduğunu tespit etmekte zordur. Reayanın tamamı suhteye karşı değildir, destekleyenler vardır, düzenin koruyucusu olması gereken Kadılar bile ehl-i örfe karşı Suhteyi destekler.

Vilayet ve Sancak ayrımı asilerin işine gelir, bir sancakta sıkışanlar öteki sancağa geçer, güvenlik güçleri takibi bırakmak zorunda kalır, ehl-i örf bundan şikâyetçi olur.

Ümeranın devriye bölükleri beslemesi Suhtelerin daha da büyümesine yol açar, birbirleriyle dayanışmaya iter. 1581’de suhte asiler “cer” adıyla para toplamaya, zengin “dirlik” erbabının çocuklarını tutarak, ana babalarından fidye alır. Örneğin Çankırı’da tanınmış dört başbuğ idaresindeki Suhteler, İstanbul-Erzurum askeri yolunu keser, üzerine kuvvet gönderilerek başbuğları yakalanır, İstanbul’a getirilir. Hükümet cezalarını İstanbul’da vermekten çekinir, idamlarının Anadolu Beylerbeyi tarafından yapılmasını emreder.

İsyancı Suhteler, hükümet adamlarına karşı insafsız bir savaş açar, öldürmeler, soygunlar, hapisleri boşaltmalar sürer, memleketin hiçbir yanında güvenlik kalmaz. (Sf.250-252)

Halkın medreseliler tarafına kaydığını gören hükümet, 1582 yılında Suhtelerle yaptığı anlaşmayı bazı değişikliklerle yeniler, yenileme tarihine kadar olan suçları affeder, Nakiplere mülazımlık vaat eder, ehl-i örf ve Kadıların talebelere ve akrabalarına karışmasını önler, isyandan vazgeçenlere dirlik verileceğini vaat eder.  Ne var ki bu Nisan-ı Hümayun’ da etkisiz kalır, Suhteler isyanı sürdürür.

Suhte bölükleri, Hükümetten hoşnut olmayan talebe-i ulumun birer başbuğ idaresinde XVI yüzyılın ortalarından itibaren, İran seferi (Çaldıran ve devamı) nedeniyle Anadolu’nun askersiz kalmasından da yararlanarak büyük bir iç sıkıntı ve kargaşa yaratır.

Vilayetlerde güvenliğin sağlanmasıyla ilgili olarak sefere gitmeyerek kalan beylerin ve ümera kaymakamlarının kendi güvenliklerini sağlamak için hükümet merkezinin iznini almadan, leventlerden devriye bölükleri oluşturur.

Yiğitbaşları ve İl erleri, serdarlar idaresinde, hükümet tarafından Suhtelere karşı oluşturulan levent ve sekban bölükleri, celali bölükleri denilecek bir kuvvete dönüşür. İl erlerine serdar seçme izin verilmesiyle celali bölüklerine daha kuvvetli başbuğların çıkmasına neden olunur. Hükümetin 1584’ten itibaren aldığı önlemlerle Suhte bölükleri tehlike olmaktan çıkar, iç kavgada önemini kaybeder. Bundan sonra İl Erlerinden oluşmuş bölükler Ehl-i Örf’le karşı karşıya gelir. Suhteler davayı kaybettikten sonra, Kadılar reaya üzerindeki nüfusları nedeniyle Ehl-i Örf’e karşı yeni bir kuvvet kurmaya kalkarsa da Celali Bölüklerinin baş düşmanı mahkemeler ve Kadılar olduğundan başarılı olamazlar.

İl erlerinin birer serdar idaresinde, levent ve sekban bölükleri adıyla hükümet tarafından Suhtelere karşı kurulmasına rağmen, serdarlar Suhtelerle esaslı bir mücadeleye girmez, Suhteler gibi yüksek tımar ve zeamet erbabının, kadıların mallarına ve canlarına tasalluta bulunur.  Serdar olmak için İl Erlerine ferman verilince, sancaklardaki belli başlı levent ve sekbanları Suhtelere karşı silahlandırırlar, böylece Suhteler levent desteğinden yoksun kalır.

Serdarlar, çoğu köylerden yetiştikleri için yoksul insanların ihtiyaçlarını düşünerek suhtelerden daha soyguncu olur. Kalabalık Sekban ve Levend bölükleri yani Celali grupları, eşkıyalıkta rakip tanımadıklarından suhtelerin hareketleri seyrekleşir, azalır.

Serdarlar idaresinde İl Erleri daha sağlam bir düzene girdiğinden halk suhtelerden yüz çevirerek ağırlıkla İl Erleri serdarlarına yönelir. Anadolu’nun çeşitli yörelerinde az da olsa suhte isyanları görülse de İl Erlerince oluşturulan Celali bölüklerinin yarattığı gürültü karşısında pek sönük kalırlar. (Sf.258-264)

Ehl-i Örf ve Reaya (Köylü) Mücadelesi

 Ehl-i Örf ile Reaya arasında mücadele il erlerinin karşı koyması ile büyür. III. Mehmet’in 1596 Eğri seferinden sonra Karayazıoğlu’nun isyanıyla başlayan büyük Celali isyanlarında, artık Suhteler asi değil Şehirlerin korunmasında halkın yardımcısı ve hükümetin eşkıyalara karşı silahlandırdığı güçtür.

İdarecilik niteliği bozulmuş memur sınıfının türediği, “küçük” toprak sahiplerinin isyan halinde olduğu, yüksek dirlik erbabının fazla mal, mülk ve arazi toplayarak derebeyleşmeye çalıştığı dönemde, halk ile ilişkisi güvenliğin sağlanması olan ümera ve adamları ile serbest arazi zabitlerinde, cürüm ve cinayet resimlerini (vergi) artırmak için reayayı bir biriyle tutuşturarak geçimsizliği teşvik etmek, birisinin arazisinde suç işleyenler başkasının arazisine kaçtığı zaman para karşılığında korumak alışkanlığı oluşur. Kadılar ve özellikle Naipler, “resm-i kısmet-yolluk” adıyla yoksulu soydukları gibi,  adilde davranmazlar, harçlar ve başka şeylerle halkı parça parça ezerler; halkın gözünde hükümetin güvenirliği kalmaz.

Devriye bölüklerinin ortaya çıkmasıyla, halkın Ehl-i Örf düşmanlığı daha da artar. Bundan yararlanan ayan ve kadılar,  reayayı ümeraya karşı kışkırtır.  Batı Anadolu’da vilayet yöneticilerine sık sık saldırılar olur. İç kavgada başrolü Celali bölükleri alır. Celali başbuğlarının suhtelerin nefret ettiği ehl-i örften türemeleri bir anlam ifade etmez. Suhteler bir yandan reayanın yanında yer alıp şehir ve kasabalarda Celâlilere karşı koyarken, diğer yandan ehl-i örfe saldırmaktan geri durmaz. Suhte isyanına karşı köylerden seçilen Yiğitbaşların yönetiminde il erlerinden oluşan kuvvet, Celâlileşince çevresinde asi levent bölükler toplanır; Köroğlu bunlardan birisidir.

Ankara’da Hüsam, Çankırı’da Kara Veli, Karaman’da Cabarkulu, Malatya ve Sivas taraflarında Kiziroğlu Mustafa, Maraş’ta Emrullah gibi Celali Başbuğları, Karayazı ile başlayan ayaklanmanın ünlü başbuğlarından geri kalmaz, çok uzun bir şekavet hayatı sürerek birçok çavuş, yüksek tımar erbabını yanlarında toplarlar. Malatya’dan Kayseri, Kırşehir ve Niğde’ye kadar yayılırlar. 1584-1587 yıllarında Anadolu’da gruplar arasındaki mücadele tamamen değişir, asi bölükleri çok tehlikeli olur.

1584’ten önce yani suhte isyanın ateşli çağında Batı Anadolu, Kastamonu, Çorum, Alaiye ve Larende (Karaman) çevreleri karışıklık alanları iken, bölüklerinin öne çıkmasıyla isyan merkezleri Konya, Ankara, Kırşehir, Niğde, Kayseri gibi suhte isyanlarının sönük geçtiği yerlere kayar, Kayseri, Sivas üzerinden Maraş ve Malatya’ya kadar uzanır. Celali levent hareketlerinin ağırlık merkezi Orta Anadolu’dur.

1587’de sefere çıkmış olan Anadolu askerinin önemli bir kısmı geri döner. Hükümet, asker ve ümera seferden döner dönmez kesin emirler vererek eşkıyanın hakkından gelinmesini ister. Ümera, eşkıyayı yok etme emrini alır almaz, devriye bölüklerini güçlendirerek asi bölükleri dağıtır. Celali bölüklerinin dağıtılmasında ayan ve kadılar ümera ile birlikte olur, levent ve sekbanlar, hükümet kuvveti ve Celali olarak birbiriyle karşılaşır, mazul (azledilmiş) beyler isyana karışır, birbirinin kanını döker.

Boş leventlerin kadılar hariç “ehl-i örf” ün etrafında toplanmaları ve köy halkına musallat olmasıyla başlayan Celali mücadelesinde, Padişah III Murat’ın ümeraya karşı reayayı tutan ve suhteleri koruyan bir politika izlemesi, reaya ile ehl-i örf (memurlar) arasındaki anlaşmazlığı halledecek yerde büsbütün azdırır,

1590’da çıkarılan Adalet Fermanı ile köylüye,  köye kim gelirse gelsin karşı koyma hakkı verilir. Yiğitbaşlar yönetiminde örgütlenen köy delikanlıları, beylerin adamlarına saldırma cesareti bulur. Ümera ile değilse bile, ümeranın kapı ağlarıyla adeta bir savaş durumu oluşur. . Leventlerin çokluğu ve dağınıklığı yüzünden, beyler bölükleriyle (maiyeti) devriyeye çıktığında karşı koymak çok zor olur.  1595’te III Mehmet, babasının yerine, tahta geçtiğinde reaya ile ehl-i örf arasında müthiş bir mücadele ve karşılıklı şikâyet vardır.

III Mehmet Eğri seferine çıkmaya karar verdiğinde havayı yumuşatmak için yeni bir Adalet Fermanı yayınlar. Fermana göre, karışıklıkların sorumluluğu ümera ve kapı kullarına yani ehl-i örfe yüklenir, asker sefere gittiği zaman, her köyün eşkıya ve suhtenin saldırılarına karşı koymak için birer Yiğitbaşı seçmesi ve emirlerine “il erleri” verilmesi önerilir, yani bir çeşit Direniş Komiteleri önerilir. Leventlerin talanından usanmış bulunan halk, kadılarında teşvikiyle “il erleri” denilen yerli koruma komitelerini oluşturmakta gecikmez, eşkıya sözünden levent bölüklerini anlar.

Anadolu’da gerginliğin sürdüğü ortamda, Eğri seferi için levazım ve erzak tedariki için her tarafa mübaşirler yollanır. Rical, ümera ve kapıkulları seferi bahane ederek halktan salma ve müsadere yoluyla levazım ve para toplamaya başlar. Her tarafta Kadılar, yanlarında nüzul eminleri (sefer vergisi toplayan) olduğu halde tahsilata devam eder. Kanuni vergilerle, kanunsuz salmalar birbirine karışır, halk kime ne ödediğini bilemez duruma gelir.

Buna ilk tepki Karaman Eyaletinden gelir. Konya’ya bağlı Turguteli yöresinden Davutoğluları Aşireti’nden bir şahıs, Al-i Selçuklu hanedanının son hükümdarı Sultan Alâeddin’inin neslinden olduğunu, Al-i Osman’ın zulüm ve adaletsizliğe saptığını, sultan olup adaletle yöneteceği iddiasıyla isyan eder; sefer için toplanan erzak ve paralara el koyar, Mısır’dan gelecek hazineye el koymak için çalışmaya başlar.

İstanbul’da yönetim, halka yüksek dirlikler vaat eden fermanlar yollayarak isyanı bastırır. Bu isyan siyasi nitelik taşıdığı için Celali sayılmaz. (Sf.331-333)

Köylülerin Yiğitbaşlar seçmesine ve “İl Erleri” belirlemesine izin veren hükümet, her eyaletin/vilayetin başına eski beylerbeylerinden muhafız tayin eder. Anadolu eyaletine eski Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa’yı, Kahraman Eyaletine eski Trabulusşam beylerbeyi Nuh Paşa’yı, Sivas’a eski beylerbeyinden Ahmet Paşa’yı, Erzurum’a vezir Mustafa Paşa’yı yollar. Birkaç sancağa bir sancakbeyi ve her sancağa bir çavuş muhafız olur. Eski beylerbeyine “umum üzere teftiş-genel denetim” yasaklanır, ancak bir olay olduğunda olay yerine gitmesine izin verilir.

Reaya, ellerinde bulunan adalet fermanlarına veya “hususi emr-i şerif’e (özel buyruk)  dayanarak beylerbeyini köylerine, kasabalarına ve çevrelerine sokmaz.

            Kalabalık sekban beslemek beyler için zorunluluktur. Hükümet,  mansıpları (kiralık arazi)  “kapısı kuvvetli” kimselere vererek sefere asker toplamada beylerin sekbanlarından çok yararlanır. Sistem bozulunca Suhte bölükleri, bir kapıya bağlanmamış “kapısız levent” ile başlarında bulunan bölükbaşları, levent beslemeyi adet haline getiren mültezim, çavuş, kapıkulu ve öteki zorbalar, sarı, kırmızı ve yeşil renkli bayrak açarak bölgelerinde dolaşır, köylere girer, usulü usulsüz dilediği gibi vergi toplar.

            Sefere giden beylerin yerlerine bıraktıkları kapı ağlarıyla, reaya arasında süren mücadele sertleşir ve çetinleşir, reayanın oluşturduğu “il erleri” denen milisler ümeranın memurlarına karşı koyar, çatışır, çok yerde yener. Reaya, beylerin sekbanlarını dağıtılması ya da kışlada tutmasını ister.

            Beyler sekbanlarını dağıtsa bile, sekbanların geçimlerini sağlamak için soyguna devam etmekten başka çareleri yoktur, sekbanları yöneten “altı-bölük” sipahisi hatta yeniçeri olan kapı ağları, beyleri adına yaptıkları soygunlardan şahsen de yararlanırlar, beylerin bilgisi dışında yolsuzlukta yaparlar. Sekbanları kışlarda tutmak ve beslemek beylerin gelirleriyle mümkün olmaz.

            İç Kavağa ve Feryatçılar  

            Reayanın sekbanlara karşı direnişi çok uzun sürmez. Rum vilayetinde (Sivas) miri miran (paşaların paşası-beylerbeyi) birliklerinin köylere saldırmasıyla “Celali Fetreti=isyanı” başlar.  Sivas’a atanan eski beylerbeyi Ahmet Paşa’nın kırmaya teşebbüs etmediği reaya direnişini beylerbeyinin kaymakamı Ali Kedhüda ezmeye karar verir,  miri miran bölükleri yollar, çoğu atlı olan bu sekbanlar,  köylerden ağır salmalar toplamaya başlar;  ahali kadıya başvurur, soygunun önlenmesini ister, zorba ağları kadının davetine aldırış etmez, reayada zorbalığa silahla karşı koymaya karar verir, böylece kanlı çatışma süreci başlar.

Elinde kethüda Ali Ağanın mektubu ile “umum üzere muhafazaya çıkan” Hürrem adında biri Bozok (Yozgat) Sancağı’nın Akdağ Kazası’na gelerek köy başına ikişer ve üçer kuruş toplamaya başlar. Kadıya başvurulursa da Hürrem “şer-i şerife” uymaz, çatışma çıkar, iki taraftan beş altı kişi ölür. Bunun üzerine beylerbeyinin kethüdası, Hürrem’in imdadına yetmiş seksen kişilik atlı bölük gönderir, köylünün karşı koymaya aklı kesmez, harmanları bile ortada bırakarak kaçışırlar.

Niğde, Kırşehir, Bozok ve Kayseri sancaklarının muhafızı olan Kayseri Sancakbeyi Mustafa Ali Beye, “feryatçılar” olarak şikâyette bulunurlar.  Sancak beyi halkın harmanlarını kaldırana kadar Akdağ ve Emlak (Sivas-Şarkışla-Akçakışla bucağı) kadılarını “Mirimiran bölüklerinin mazarratlarından” korumak gayesi ile o tarafa geçtiği sırada, bu defa da aynı kazanın Sorgun kadılığından “feryatçılar” gelir. Oraya da Şirvan muhafızı Vezir Hasan Paşa’nın bir mektubu ile üç Kadı “mehayfini (denetçisi)” görmek üzere Mustafa Çavuş adında bir mübaşir gelir, birçok kimseden şahsi alacağı olduğunu iddia eder, ayrıca Rum (Sivas) muhafızı Hasan Paşa’dan mektup ve yardımcı adamlar alır.

Mustafa Çavuş Sorgun Kadılığına geldiğinde, Mirimiran Kethüdası Ali Ağa’da Kürt Şeref denen bir ağayı, elli altmış adamı ve “yirmi” sekbanı Mustafa Çavuşun ardından aynı kadılığa yollar.  Çavuşu ihzar etmek (yakalamak) için elinde emir bulunduğunu söyleyen Kürt Şeref, Kürt köyünü basarak Mustafa Çavuş’un mallarını yağmalar, iki kızını katleder, karısını yaralar, oğlunu zorla yanına alıp Köhne (Sorgun) denilen köye konar.

Mustafa Çavuş olayı duyunca Ahmet Paşa’nın verdiği adamlarla birlikte, Sorgun naibi ve dört beş yüz kadar köylüyle, gece vakti, mirim aran bölüklerinin konduğu köye (Köhne-Sorgun) gelir, çatışma çıkar, Mustafa Çavuş ve yedi yardımcısı telef olur. Ölenlerin cesetlerini yakarlar. Mirimiran bölüğü, sekbanları, kendilerine saldıran köylüleri cezalandırmak bahanesi ile köylere gruplar halinde dağılırlar,  her köyden dörder beşer yüz kuruş toplarlar. Dehşet içinde kalan Sorgun köylüleri, koyunlarını, sığırlarını ve harmanlarını ortada bırakarak kimi dağlara, kimi Amasya, Çorum sancaklarına kaçar.

Akdağ kadılığını Mirimiran bölüklerinden temizlemeye çalışan Kayseri Sancak Beyi Mustafa Ali Bey, Sorgun’da meydana gelen olay nedeniyle bu kez de oraya gider, Kürt Şeref ve sekbanları Amasya tarafına çekilir. (Sf:337-340)

Benzer olaylar Çorum, Karaman, Kırşehir, Niğde, Konya, Kütahya sancaklarında da yaşanır. Kütahya’nın Altuntaş Nahiyesine bağlı Eymür Köyü’nde 24.950 akçe zeameti olan Dergâh-ı Ali Çavuşu Veziriazam İbrahim Paşa’nın “defterli adamlarından” Bayram’ın, Eğri seferi hazırlıkları sırasında yarattığı kriz tipiktir. Çağalazade Sinan Paşa, “kapısına” Anadolu’dan pek çok sekban adayı yazdırır. Sekban yazılanların defterini elinde bulunduran Bayram Çavuş, bu sekban adaylarını yanına toplayarak, sipahi oğlanı, silahtar, cebeci, topçu bölükleri halinde örgütler, ellerine bölük bayrakları verir. Deftere yazılı oldukları halde gelmeyenlere ağır hakaretlerde bulunur,  halka ağır salmalar salmaya, itiraz edenleri öldürmeye başlar. Bir müderris ev halkıyla birlikte katlolunur.

Bunu üzerine “reaya (köylü) ve eşraf” ile ulema (din adamları) büyük bir korku ve telaşa kapılır. Eski Mısır Kadısı Hasan, “müderris Yahya ve Hamit Sancağında (Isparta ve civarı) “cümle kuzat (kadı) ve müderrisin ve huteba (hatip) ve sair ayan-ı vilayet mahzarları (yetkili) gönderip mezkûrların (adı geçen) haklarından gelinmezse Celali şeklinde bir azim fitnenin zuhuruna bais (neden) olur” diye arzlar (yazı) göndererek feryada başlarlar.  Bayram Çavuşun idamı için fetva ve ferman yollanır, araya Hasan Paşa girerek idamı engeller, Bayram Çavuşu adamlarıyla birlikte Eğri Seferine gönderir.

            III Murat devrinde Celali önderi olarak tanınmış olan zeametten mazül (azil) Dergâh-ı Ali Çavuş ve Neslioğlu Mehmet 1596’da yeniden harekete geçer,  Isparta, Burdur, Denizli köyleri halkını sekban bölükleri halinde toplar. Askerin sefere gitmesinden yararlanan Neslioğlu Mehmet, dört beş bin “Levent” ile bütün bölgeyi istila eder, İstanbul’a şikâyetler yağar, başına pek çok levent topladığı için kimsenin gücü yetmez, zulmü günden güne artar. Hakkında birkaç kez ferman yollanmasına rağmen yakalamak mümkün olmaz.

1592’de gücünü kaybeden Suhte grupları 1596’da yeniden ortaya çıkar Saruhan (Manisa) taraflarında faaliyetlerini artırır. Arazi dağlık olduğundan ele geçirilemeyen asi medreselilere köylüler zahire ve sair tüketim maddeler vererek yardım eder.

            Tamamıyla köyden türeyen (resmi sıfatları sekban olan) ümeranın kapı ağları ve diğer hükümet adamları tarafından köylüye musallat edilmelerinden çıkan olaylar doğuda İran sınırına, güneyde Şam ve Rakka vilayetlerine kadar uzanır. Yalnızca Doğu Anadolu’nun orta kısımları (Tunceli ve çevresi) feodal yaşamın etkinliği nedeniyle sakindir. İran savaşlarının sürekliliği nedeniyle Erzincan, Erzurum taraflarına yerleşen kapıkulları, bilhassa “altı-bölük halkı=atlı süvari”, muhafaza için ümeranın götürdükleri leventler ile kalelere “iptidaen ulufeli” yollanan ve Anadolu’da ki “kale erenleri” ile birleşerek düzensizliği yaratırlar. Bağdat, Erivan, Nahcivan ve Tebriz kalelerinde beylerbeyinin bile sözü, nüfusu geçmez.

Kalelere bağlı bu askerler celali değil bulundukları yere yabancı olan asi askerlerdir, Anadolu’da kalelere dayalı asker ayaklanması yoktur. (Sf. 341-343)

            Celali mücadelesinde başrolü oynayan Ümera kapılarındaki devriye bölüklerinin sarı ve kırmızı bayrak kaldıran “altı-bölük halkı”nın veya bu adla dolaşanların ve çavuş, zaim, müteferika ve sair kimselerin bütün soyguncu faaliyetleri köylerde geçtiği, resmi kimlikli kişilerin çevresinde toplanan leventlerin köylerde soygunla meşgul oldukları, suhte ayaklanmaları hariç XVI yüzyılın ortalarından itibaren sürekli gelişen, en çok birkaç yüz kişiyi aşmayan devriye bölüklerinin ve bunların içindeki Celâlilerin kalabalık kasaba ve şehirleri bastıkları, ağır salmalar saldıkları görülmemiştir.

Soygunlar daima resmi bir sebebe dayandırılıyor, sarı, kırmızı bayrak kaldıranlar sefer hazırlığı yaptıklarını,   kapı ağları beye ait hassın resimlerini (vergi), “cürüm ve cinayet”, “selamlık”, “sekban akçesi”, “devriye” gibi kanunnamede olmayan “bid’ad”ler,  artık “adet” olarak kabul edilir.

Muhafız tayin olunan beyler, çavuşlar, hatta Yiğitbaşlar, merkezden “eşkıya serdarlığı“ verilen kapıcılar, bölük ağları, mademki eşkıya teftiş ve takip ediyorlardı, ele geçen mücrimlerden “cürüm ve cinayet resmi”, salmalar ve vergiler almaları olağan oluyordu. 1590’dan itibaren bu halin devamı güçleşir.  1595’te Eğri seferinin hazırlıkları sürerken, köyleri “leventlerden” korumak için halkın geniş ölçüde silahlanmasına izin verilir.

 1598 tarihli genel fermanla bütün köyleri “ehl-i Örf”e kapatılır. III Murat’ın Adalet Fermanını ellerine alır almaz reaya (köylü), sıfatı ne olursa olsun kalabalık maiyeti ile köye gelenlere silahla karşı koymaya başlar.  Bu fermanla, sekban gruplarının başında olan kapı ağları, sipahi oğulları ve ehl-i örf köylerde dolaşmaktan men edilir. Yarım asırdan beri oluşmuş gayri resmi rejim yıkılmaya zorlanır. İşte bu zümrenin mensuplarından Karayazıcı ve emrinde toplanan büyük Celali grubu böyle bir tarihi ortamda ortaya çıkar.

            Büyük Celali Karayazıcı ve Habeş Beylerbeyi Hüseyin Paşa

            Asıl adı Abdülhalim olan Karayazıcı,  Amasyalı tarihçi Hüseyin Hüsamettin Yaşar (1869-1939) “Urfa dâhilinde Kılıçlı aşiretinden Ali’nin oğlu” olduğunu” tespit edip yazarken, Ermeni tarihçisi Arakel, “Çorumlu bir Türk’ün oğlu olduğunu” Urfa’da işittiğini söyler.  “Vakayiname” yazarı Abdülkadir’e göre, Habeş beylerbeyi Hüseyin Paşa Karaman’da isyan ettiği zaman, Karayazıcı Tarsus Livası’nda sekban bölükbaşıdır. Kâtip Çelebi, “kâh sekbanbaşılık kâh subaşılık yaptığını” söyler. (Sf.352, 353)

            Karayazıcı, önce bir beyin “kapısında” sekban yahut bölükbaşı olarak bulunur. Sonra bölüğe geçerek altı-bölük halkından (Tımarlı atlı sipahi) olur.  Şam veya başka bir sınır kalesine muhafız gider.  Celali fetreti (kavgası) başlayınca Malatya taraflarına gelir. Celâlilere karşı oluşturulan bir bölüğün başına Ağa olur. Kapıkulu sıfatıyla bir beyin kaymakamlığını kabul eder. Bey sefere katılınca sancağın yönetimini eline alır. Pek çok maiyet memuru gibi devriye bölüğü ile herhangi bir olayı bahane ederek Celali olur.

Beylerin, sipahi oğlanların, beylerin hizmetinde olan kapı ağlarının emrinde faaliyette bulunan sekbandan başka, reaya arasında bulunan herhangi bir ayaklanmaya kolayca katılabilecek işsiz güçsüz levent, 1598 fermanı ile köylünün silahlanması, ehl-i örf ve sekban bölüklerini karşı koymasıyla, sekbanların köylüye saldırması ve savunma güçlerini dağıtması başlar.  1596’da Rum Vilayetinde (Sivas) meydana geldiği gibi, kapı ağlarının ve sekbanlarının köylere saldırarak reayanın savunma teşkilatını dağıtmaya teşebbüs ederler. Bunu yapanların, Neslioğlu gibi eski, yeni Celaliler olmayıp, Sivas ve Malatya gibi merkeze uzak bir alanda bir tek kapı ağası olan Karayazıcı’nın etrafında çıkması, Karayacı’ya katılan ve Celali olmak zorunda kalan kapı ağları ve altı-bölükten yetişme zorbalardır.

Karayazıcı, 1598’de çıkan suhte isyanını bastırmakla görevlendirilir. Yanına toplanan büyük sekban kitleleri, soygunla halkı bezdirmeye başlar. Ümera, bu tür işlere alıştığı için aldırış etmez. Aynı yıl Reayanın eline Yiğitbaş tayini, “il erleri” teşkili ve reayayı kanunsuz soyan zalimler kim olursa olsun “kanlarının heder olması” hakkında ferman verilince, her tarafta sıkışan altı-bölük zorbaları, ümeranın kapı ağlarından pek çokları ve herhangi resmi kimlik altında dolaşmayı adet edinirler, Karayazıcı’nın etrafında toplanmaya başlarlar.

Azledilmiş eski Habeş Beylerbeyi Hüseyin Paşa, “rüşvet vererek mehayif  (kadı) teftişi, vilayeti koruma, sefere asker sürme” yetkisi ile görev üstlenir. Karamana vardığında, etrafına binlerce sekban toplayarak, halktan “salma” yoluyla para ister ve toplar.

Karayazıcı’nın ve Hüseyin Paşa’nın Celali olması, Anadolu’da korkunç bir manzara yaratır. Karayazıcı’nın etrafında Yemen ve Hindiden firar eden pek çok insan toplanır, Maraş tarafına geçtiklerinde sayıları 20.000’e ulaşır. Mirimiran vekillerinin Harput, Malatya, Maraş, Kars (zülkadiriye) mirlivalarının birleştirerek Celâlilere saldırmaları ve yenilmeleri üzerine Karayazıcı büyük şöhret kazanır, ardından İstanbul’a arzlar (sunumlar, talepler) gönderir. 1598 yazında ortaya çıkan Karayazıcı’nın etrafına 1599 yazına kadar pek çok insan toplanır.

Hüseyin Paşa etrafına toplananlar sekban olarak yazdıkları olmasına karşın İstanbul’da büyük tedirginlik yaratır. Sıkışınca Paşa gidip Karayazıcı’ya katılır. Celaliler, kendilerine yabancı gelen paşayı Urfa Kalesi’nde kuşatıldıklarında hükümete teslim eder. (Sf.357)

 Karayazıcı ve Hüseyin Paşa’nın ortaya çıkmasına kadar Celali olayları, nihayet üçer beşer yüz sekban bölüklerinin köylerdeki faaliyeti olarak görünür, sekban bölükleri küçük fakat çok sayıda bütün sancaklara yayılmıştır. Reaya, kendi sancak beylerinin ağalarından veya yörelerinde türeyen sarı ve kırmızı bayraklı sipah oğlanların atlı gruplarından, ehl-i örf’te halktan şikâyetçi oluyordu.

1598’den sonra işin rengi değişir, Karayazının etrafına toplanan ağalar bir beye bağlı olmaktan çıkmış celali olmuştur,  büyük, kalabalık celaliler bir beye bağlı olmadıkları için daha cesur hareket ediyor, bütün sekbanları doyuracak ulufe toplamaları mümkün olmadığından kasabalara, şehirlere saldırmaya başlarlar. Hüseyin Paşa’nın kethüdası Niğde taraflarında Kaleleri bile sarmaya, kasaba halkına toplu paralar ödetirken, doğuda Karayazıcı sürekli şehir halkından salmalar ister. Bundan en çok zarar görenler kadılar, müderrisler, ayan ve eşraftı, bu nedenle Celâlilerden şikâyet her zamandan fazla duyulur, yakınıcılardan birçoğu İstanbul’a kaçar,  gürültülerinden Divan’da durulmaz, hükümet erkânı Celâlilere yardım etmekle suçlanır, hükümet seferler nedeniyle şikâyetlere kulak tıkar.  Şikâyete İstanbul’da oturup da Anadolu’da vakıftan veya başka yollarla geçim sağlamakta olan halkta katılır. Kadılarla birleşen halk kitlesi, 1599’da “Sinan Paşazade Mehmet Paşa’yı Celaliler üzerine Serdar (komutan) tayin ettirir.

            “Vilayet içinde açığa çıkan Celali ve ehl-i fesadın vücutlarını ortadan kaldırıp” Diyarbakır’da kışlağa çekilmek için ferman alan Vezir Mehmet Paşa, Temmuz 1599’da Üsküdar’da çadır kurar. Bütün Anadolu askeri Belgrat’ta kışlamış bulunan serdar Veziriazam İbrahim Paşa’ya katılmak için hareket etmesi nedeniyle devlet kuvvetli bir ordu veremez. Çavuş ve kapıcılardan yüz ve eski acemi oğlanlardan bin kişi toplanabilir.  İstanbul sokaklarında dirlik isteyenler paşa kapısına dirlik yazılsın, on beş, yirmi, otuz akçe ulufe verilecek diye çağrı yaptırılır. Anadolu’da tımar sahipleri sekban yazdırırken, Mehmet Paşa kendine sadık olması için İstanbul’dan yazdırmayı tercih eder, ayrıca Anadolu Kadılıklara ferman gönderilir “il erlerinden ok atmağa, tüfek kullanmağa kadir dirliklerden sefalu yiğitlerin atlısı ve piyadesi ayrı ayrı deftere kaydedilerek, bir yiğit başbuğ tayin edilerek Serdara gönderilmesi” emredilir. Vilayetlerini celali istila etmiş olan ve bu yüzden sefere gitmeyi reddetmiş bulunan Maraş dirlik erbabı ve alay beyleri emri alırlar.

Hazırlanan ordu, 14 ağustos 1599’da Üsküdar’dan hareket eder. Aynı zamanda Şam, Halep beylerinden ve “ekrad ve a’rab-i badiyeden” asker toplaması için fermanlar yollanır. Hüseyin Paşa Konya’ya yaklaştığında, burada faaliyette bulunan Celali olan Hüseyin Paşa, süratle doğuya doğru uzaklaşır, Karayazı’ya katılmak için Maraş vilayetine geçer, Maraş Kalesini kuşatarak dış surları aşar. İç kalede bulunan Dizdar direnişe devam ederken, Ordu Urfa’ya yanaşır, dış kaleyi sarar.  İç kale uzun süre direnemeyerek Karayazıcı’ya teslim olur.

Halep beylerbeyi Hacı İbrahim Paşa, Şam beylerbeyi Hüsrev Paşa askerleri ve “ekrad ve a’rab-i badiye ve cemiyet-i azim” ile Urfa kalesini kuşatan Mehmet Paşa, İstanbul’a “asileri Urfa Kalesi’nde çevirdiğini kurtulmalarının imkânsız olduğunu” yazar, ama Karayazıcı 1599’un yazından 1600’ün yazına kadar Urfa’ya hâkim olur, Mehmet Paşa kışlağa çekilir.

1600 baharında yeniden harekete geçilirse de Celaliler kale içinden attıkları toplarla askerin kaleyi kuşatmasına engel olur, karşılık verilmez, çekilirler. “ekrad ve a’rab-i badiye” ile tekrar kaleyi kuşatırlar, Karayazıcı ile görüşmeye başlarlar, Hüseyin Paşa’nın teslim olması koşuluyla Antep beyliği verilir, Karayazıcı Amasya sancak beyliğine tayin edilir.

Mehmet Paşa, bu celali şefini mutlaka temizlemek ister, ancak baharda yapılacak sefere hazırlanmakta olan Rum (Sivas) beylerbeyi Mahmut Paşa, İstanbul’da Mehmet Paşanın askerlerinin reaya kötü davrandığını, Karayazıcı’nın iyi bir insan olduğunu söyleyince hükümet Karayazıcı’ya Çorum sancakbeyliğini verir.

            Karayazıcı, Çorum’da yine Celali olduğu zaman yaptığı gibi halktan kanunsuz salmalar toplamaya devam eder, sekbanları köylerde “misafir” olarak soygunculuklarını sürdürür, yaygın şikâyetler olur. Bu seferde Bağdat Valisi Sokulluzade Hasan Paşa, Karayazıcı olayını bitirmek için “Celali Serdarı” olur, kuvvetlerini Musul’da toplar. Yardımcıları Kürt ve Arap askerleridir. İmadiye (Hakkâri)  hâkimi Seyit Han, Cizre hâkimi Mir Şeref, Kilis Hâkimi Halep Beylerbeyi Canpolatoğlu Hüseyin Bey, Trabulusşam beyi Eburişoğlu aşiret kuvvetleriyle, Diyarbakır, Rakka, Şam beylerbeyleri vilayet askerleriyle sefere katılmakla görevlendirilir. İstanbul’dan Halep Valisi Hacı İbrahim Paşa yollanır, Hasan Paşa’ya katılacağı yerde Kayseri’de Karayazıcı ile karşılaşmayı göze alır, yenilir, sekbanları dağılır.

Karayazıcı bu galibiyetten sonra Maraş Göksun tarafına geçer, burada aşiret askerleriyle karşısına çıkan Sokulluzade Hasan Paşa’ya yenilir, ancak 20.000 bin sekbanı telef eder, yanında kalan Celâlilerle Sivas. Oradan da Canik (Samsun) dağlarına kaçar. Hasan Paşa takip eder, Tokat’ta kışlağa çekilir.

            Celâlilerin başbuğu olan ve başında Anadolu’nun her tarafından binlerce sekban, sipahi zorbası (Altı-bölük mensubu) itaatsiz kimseler ve kapılarını terk eden asi Kapı Ağları (bölükbaşılar, Kethüdalar, subaşları) toplayan bu meşhur isyancı şef kışın Canik Dağları’nda ölür, arkadaşlarınca öldürüldüğü rivayet edilir.  (Sf. 362)

            Karayazıcı Rum (Sivas) ve Maraş vilayetlerinde dolaşmış, daha batıya Karaman (Konya) ile Anadolu vilayetlerine nüfus edememiştir. Etrafında büyük sekban toplayarak, köylerin çiftçi halkını Celâliliğe heveslendirmiş, bu suretle 1603 yılından sonrası için daha felaketli karışıklık hazırlayan Karayazıcı, kendisinden sonra gelen Celali şeflerine göre daha iyi hareket etmiş, şehirleri yakıp yıktığı, insanları katlettiği, şiddete başvurduğu pek görülmemiş, daha ziyade halkın tahammül edeceği ölçüde ve genellikle anlaşarak salma toplamış, Urfa’dan başka yeri de kuşatmamıştır.  Ermeni tarihçi Arekel ve Vakayinameler de Karayazıcı’nın bütün Anadolu’yu etkisi altına aldığı, mansıp sahiplerinin sancaklarını zapt için hükümetten ziyade onun rızasını almak zorunda kaldığını, o sıra hükümetin adeta elini ayağını Anadolu’dan çektiğini söylerler.

            Deli Hasan ve Diğer Celaliler

            Karayazıcı’nın yerine geçen kardeşi Deli Hasan, Yeşilırmak çevresinde yeniden Leventleri toplayarak Tokat’ta kışlakta bulunan Celali Serdarı Hasan Paşa’ya saldırmaya karar verir.  Henüz Güney askerleri gelmediği için çok zayıf durumda bulunan Hasan Paşa zorunlu olarak Tokat Kalesi’ne kapanır. Celaliler kalenin dış mekânlarını yakar, Hasan Paşa’nın leventleri Celâlilere katılır, Bağdat’tan gelen kervan asilerin eline düşer, paşa dinlenirken vurulur, Tokat kalesi Celâlilere teslim olur.  Celaliler paşanın altınlarını paylaşır, haremine ve özel eşyalarına ve mücevherlerine dokunmazlar, Divriği’ye kadar yolcu ederler. Hasan Paşa Tokat Kalesine kapandığı zaman, Hükümet, yerine Diyarbakır Valisi Hadım Hüsrev Paşa’yı serdar tayin eder. Fakat Şam, Halep, Diyarbekir ve bütün güney askerleri yeni serdara itaat etmez.  Deli Hasan, 30 bin adamıyla Sivas taraflarını baştanbaşa yağmalar.

Karayazıcı zahiren (dış görünüş)  de olsa Sancakbeyi idi. 1603’ten itibaren Anadolu’da hükümet idaresi diye bir şey kalmaz. Devletin resmi sancakbeyleri, beylerbeyleri, “kapılarında toplanan sekbanların” tutsağı olur. Böylece devlete sadık ümera ile resmen Celali olanlar arasında büyük bir fark görülmez.  Karayazıcı’nın grubu haricindeki sekban bölükleri, eskiden olduğu gibi, genellikle ümeranın devriye bölükleri halinde, sancaklarda, beylerin veya onların kapı ağlarının maiyeti olarak dolaşır, ağır salmalar toplayarak, kanunnamelerde inceden inceye saptanan resimleri (vergi) birkaç misli isteyerek soyguna devam eder.

Nahiyelerin sadrazam haslarına dâhil olduğunu ve hassın başında bulunan voyvodanın daima “ziyade atlı ile” gezdiğini, fazla evi bulunmayanların “ehl-ü iyallerine=hanesine” konarak, koyun, kuzu, arpa, buğday, saman, bal, yağ, tarhana, tavuk, kaz ve sair yiyeceklerini bedelsiz aldıklarını,  her yüz koyun için “maişet devlet akçesi” diyerek yirmişer akçelerini, sürü başına bir kuzu, “kesr-i sürü” diyerek ellişer akçe ve iki okka yağdan başka, ayrıca “çubuk”, “hizmetkâr”, “konuk ve göçük” akçesi topladıkları, cürüm sabit olmadan yine akçelerini aldıkları, halkı bedelsiz çalıştırdıkları, ağnam (koyun) resmini, yarım akçe yerine bir akçe topladıkları,  bitmez tükenmez soygunlarıyla halkı canından bezdirip ezdikleri, Ankara, Hamid, Antalya, Karaman, Aksaray ve Koçhisar, Sivas, Amasya ve Canik (Samsun), Tokat,  Karahisarışarki,  Maraş ve Rakka, Güre, Uşak Kırşehir bölge ve vilayetlerinde 30-40 kişilik Celali bölükleri, Arabacı Süleyman, Dündar, Kizir Mustafa, İbrahim Bey, Deli Zülfikar, Kâfir Murat, Yıldızlı İbrahim gibi zorbalar, binlerce levent toplayarak, bulundukları yerlerin kasabalarına, şehirlerine bela kesilirler.  Ayrıca Altı Bölük (atlı sipahi) zorbaları soygunlarına devam eder.

Devletin ulufeli altı-bölük askerleri (sipahi, silahtar, sağ ve sol ulufeciler, sağ ve sol gureba “garipler”), bölükler halinde, bölük bayrağı açarak veya ümeranın kapı ağalığını kabul ederek, yanlarına üç yüz dört yüz levent eşkıyasını alarak, köy, kasaba ve şehirlerde dolaşır.  Halkın “sipahi sürgünü”, “sipahi zorbası” dediği olaylar,  ilk kez 1602’de Saruhan (Manisa)  Sancağında başlar. Deli Hasan’ın Kütahya ve Karahisarısahip’i (Afyonkarahisar) elde ettiği sırada, Saruhan’da Memi Nazır, oğlu Yusuf, kardeşi İbrahim, Müezzinoğlu Mustafa adlarında dört şahıs, altı-bölük bayrağı açarak, “üç yüz dört yüz eşkıya” ile dolaşmaya başlar, ahalinin karılarını ve çocuklarını alır, salma toplar, yakalanmaları için görevlendirilen Haslar Nazırı Mahmut Çavuş’u ve emrindeki “padişah kullarını” aniden basarak katleder.

Suhte-Sipahi Çatışması

XVI yüzyılın ortalarından itibaren isyan halinde bulunan, silah kullanmakta mahir olan Suhteler ahaliden yardım görerek Leventlerin karşısına çıkar, çarpışmada asilerin şefi Şeytanoğlu Memi ve damadı öldürülür.  Bu başarı halkın suhtelere sempati duymasına yol açar, ancak Saruhan’da ve Anadolu vilayetlerinde bulunan altı-bölük sipahiler arasında medreselilere karşı şiddetli bir tepki doğar. Anadolu’nun her tarafına yayılan sipahi ayaklanması, suhtelerin halkın yanında yer alarak Celâlilere karşı savaşmasına yol açar.

1603 baharından itibaren Suhtelerle Altı-Bölük halkı arasındaki mücadele çok büyür.  Bütün kaza kadıları, medreselilerin haklı, sipahilerin “eşkıya” ve “zorba” olduğunu hükümete arz eder. Asi sipahiler Bergama köylerini vurur, ateş ve kan içinde bırakır.

Karayazıcı’dan itibaren adları duyulan İnegöllü Hüseyin, Telli İbrahim, Şeytanoğlu İbrahim ve sair zorbalar, çoğunluğu Levent olan beş-altı yüzlük kuvvetle Kırkağaç’ı basarlar, yirmi insanı öldürürler, birçoğunu yaralarlar, 10.000 akçelik mallarını yağmalarlar, “emret oğlanlarını ve kızlarını” çadırlarına götürürler, evleri yakarlar, halk korkudan dağlara kaçar. Bu feci manzara karşısında hükümet,  halka ve medreselilere ferman yollayarak asi sipahilere hadlerinin bildirilmesini emreder.

Sipahi zorbaların denetim ve cezalandırılmaları için İstanbul’dan Altı-Bölük silahtarlar ağası Ali Ağa, Balıkesir’e gelir, ele geçenleri mahkemeye getirmeye başlar. Sipahi zorbalara hizmet etmiş, sipahi kisvesi giyerek “yeşil bayrak” taşımış birinin Hızır Çavuş adında bir mukataa emininden mahkemeye getirmesini ister.  Hızır Çavuş, Soma’da sipahi zorbalar tarafından evinin ve ahırlarının yakılması sırasında bu şahsında asilerin içinde olduğunu söyleyerek, çok geniş bilgiler sunar, Kırkağaç’ı bastıklarında 2.000 kişi olduklarını söyler.

Asiler Kula’yı kuşatır. Yağma edecekleri sırada Suhteler şehrin imdadına yetişir, halkla birlikte sipahi zorbalarına saldırırlar. Sipahiler kırk elli ve pek çok sekban ölü vererek Kula’yı terk ederler.  Celali şeflerinden Çalık Mustafa ölür, İnegöllü Hüseyin ve Şeytanoğlu İbrahim yaralanır.   Sipahi zorbaları suhtelerin takibinden kaçarken Kula köylerini yakarlar. Yargılanan üç sipahi, zorbaların 2.000 atlı, 200 tüfekli sekban olduklarını, Kula’dan sonra Akhisar kasabasını ve kadılığını yağmaladıklarını anlatırlar. (Sf.382)

            1603’te altı-bölük halkı Bursa ve Balıkesir tarafına geçer, İstanbul’dan 4.000 sipahi kaçar, 600 kadar atlı grup Bursa topraklarında ortaya çıkıp Balıkesir Sancağına girer. Anadolu’nun diğer yerlerinde, bilhassa Ankara Sancağı’nda sipahi zorbası yağması 1604 ve devamında sürer.

Karayazının 1601 ölümünden sonra Celali grupları parçalanmış, Yeşilırmak çevresi ile Kastamonu, Çankırı, Sinop sancaklarında büyük Celali grupları türemiş, Karayazıcı’nın kardeşi Deli Hasan kuvvetli bir sekban kitlesiyle Ankara Vilayetine gelir, hükümetle barışarak 1603’ün baharında Anadolu’dan Rumeli’ye geçer. Deli Hasan’dan ayrılan Celali grupları Anadolu’nda Celali yaşamını sürdürürler. 1603’ün Haziran ayında Karakaş Ahmet, Gelibolu’dan döndükten sonra Eskişehir üzerinden geçerek Anadolu’nun en büyük ve zengin şehirlerinden olan Ankara’ya girer, büyük bir yağmadan sonra Karaoğlan ve Tahtakale çarşılarını, Şengül ve Karacabey hamamlarını yakarlar, ancak dış kaleyle çevrili Atpazarı’na giremezler.  Çörekoğlu denen bir zorbanın emrindeki Celali kitlesi Ankara Sancağı’nı süpürür. Sadrazam haslarından olan Haymana’da iki ağayı katlederler. Böylece Ankara Sancağı 1603 yılında dört kez sekban istilasına uğrar.

Kastamonu ve Sinop taraflarında köyler dağılır, kasabalar yakılır, ağır yıkıma uğrar. III. Murat devrinden beri meşhur Yiğitbaşlardan Taşköprülü Urgancıoğlu Mehmet, sipahi zorbalarına karşı il erlerinin başında olarak yaptığı mücadele ile bir ölçüde Celâlileri durdurur.

Anadolu vilayetine dâhil sancaklardan Hamid (Isparta) ve çevrelerinde eski Celâlilerden kalma Kınalıoğlu Mustafa yeniden hareketlenir, 4.000 kişiyle dolaşmaya başlar. Aynı alanda birçok Celali Kütahya ve Karahisarısahip’de (Afyon) dolaşır, Arabacı Süleyman Celallisi on köyde 17 ölü 21 yaralı bırakır, 371.400 akçe toplar.

            Celali Tavil Mehmet, büyük sekban kitleleriyle Kütahya’yı kuşatmış 60.000 flori (altın) ve iyisinden 9 at vermedikleri takdirde evleri ateşe vereceğini, kaleyi yerle bir edeceğini ahaliye bildirir; Hükümet, Şehrizul (Şehrizor) beylerbeyliğini vererek Kütahya’yı felaketten kurtarır.

Teke (Antalya) taraflarında, iki-üç yüz Leventle faaliyette bulunan Zülfikar, Ören, Taceddin adında üç şahıs, Teke Sancağının eski beyi İbrahim’in adamlarını basar, bir katar katırını sürer, çatışma çıkar, bey kaleye kapanır, ellerine düşer ve kaçar. Tacettin ve arkadaşları yanlarındaki 200 leventle birlikte Teke’nin eski beylerinden Ahmet Bey’in oğlu Mehmet Çavuş’un grubuna katılır. Bu çavuşun etrafında bin kişilik “muklacı ve sekban” toplanır, İbrahim Bey’i ele geçirerek katlederler. Kendilerine, Teke’de nazır olan, beş yüz atlı ile Karahisarısahip’i yağmalayan Derviş ve Bali Nazır adlı eşkıyalarda katılır. Tavil Mehmet Karakaş’ın Ankara ve Kırşehir taraflarında yaptığı gibi Kayseri, Niğde, Aksaray, Hamid (Manisa) ve Kütahya sancağında yapar, köyler boşalır. Niğde’nin Develi kazasında Han Mehmet adlı eşkıya, iki yüz atlı ile salmalar salar, yolları keserek birçok insanın canına kıyar, Niğde beyi bu adamın yakalanması için ferman talep eder. (Sf.388)

Karayazıcı zamanından beri şöhretli Celali şeflerinden Hayaloğlu Mehmet, Karakaşa bağlı olarak Kırşehir kadılıklarını istila eder.  Yine Karayazıcı’nın ağlarından eski altı-bölük mensubu Kâfir Murat, Kasım Bölükbaşı, Kel Osman, Hayaloğlu’na bağlı olarak Kırşehir’in Eskiler Kadılığına tabi Muradiye Köyü’ne 1603’ün sonlarında soğuk bir kış günü aniden basarlar, 30 kişiyi öldürürler, 25 kişiyi yaralarlar, çok kimseyi hapsederler, kırk deve, yirmi beş at, yirmi beş erkek çocuk alırlar, beş evi içindekilerle birlikte yakarlar, 50.000 akçe toplarlar. Aldıkları çocukların bir kısmını fidye karşılığı geri verirler. Halk hükümete çocukları kurtarılmaz, yağma edilen malları geri alınmazsa göçeceklerini bildirir.

            Karakaş ve bağlı Hayaloğlu, binlerce sekban kitleleriyle 1604 yılının baharına kadar Ankara, Bozok (Yozgat), Kırşehir taraflarına hâkim olur.  Hükümet görevlileri kalelerinden çıkamaz, vergi teşkilatı altüst olur, mültezimler, eminler, voyvodalar taahhütlerini yerine getiremezler.

            1597’de Larende’de (Karaman) yaşanan Suhte ayaklanması sonrası güneye çekilen Suhteler durumunu sağlamlaştırır. 1598’de tekrar alevlenirse de isyanları bastırmaya Hüseyin Paşa memur edilir, ancak Celali olur, suhtelere bir şey yapılamaz. 1600’de Sivas Beylerbeyi Mahmut Paşa, Çorum sancakbeyi tayin edilen Karayazıcı ile suhteleri dağıtmaya çalışırsa da sonuç alınamaz. Deli Hasan 1602’de Kütahya’ya hareket ettiğinde Hükümet idaresi çok zayıfladığından İçel’de ki suhtelerin cüretleri büsbütün artar. 1602’nin Ekim ayında Adana Beylerbeyi Ramazanoğlu İsmail Bey’e Suhteler üzerine yürümesi için ferman yollanır. Tarsus’ta toplanan Suhteler üzerine yürür, 300 Suhteyi öldürür. Zor duruma düşen Suhteler İçel’de ki arkadaşlarından yardım isterler.  2.000 kişilik bir kuvvet oluşturarak 1603 Nisan’ında Tarsus Sancağını basarlar, 200 deve, 2.000 at, katır, sığır, camus (manda) ve binlerce koyun sürerler,  30.000 altınlık eşya kaldırırlar, birçok insan katledilir. Aldıklarını İçel (Mersin) Sancağı’na götürmeye vakit bulamadan Adana Beylerbeyi’nin baskınıyla bozguna uğrarlar.

            Tarsus’ta bozulan Suhteler İçel’deki hareketlerini gittikçe şiddetlendirirler, Mare (Muare), Silifke ve Akliman kalelerini ele geçirirler. İvgadi Kalesi’ni ele geçirmeye kalktıklarında, il erlerinin ve tımarlı sipahilerin suhtelere bağlı oldukları ortaya çıkar.

İran ve Avusturya seferlerine bütün kuvvetlerini bağlamış olan Hükümet “ehl-i fesadın hakkından gelinmesi” için ferman göndermekten başka bir şey yapamaz. Bunlar Musa Çavuş’un türemesine kadar faaliyetlerine devam ederler. Ankara’nın başına gelenler Kayseri’nin, Çorum’un, Tokat’ın, Amasya’nın, Şarkikarahisar’ında başına gelir. Maraş, Erzurum’da aynı durumdadır. Köyler dağılır, köylü yer yer dağlara, kasabalara ve şehirlerin kalelerine çekilir. Geçimsiz kalan halkın genç erkekleri zorunlu olarak Levent kitlelerine katılır.

“Celali isyanı” denilen büyük tarihi olayın tahrip kuvvetlerini oluşturan Leventler, üç ayrı zümre şefleri tarafından yönetilir. Birincisi, “ehl-i örf” azması denilen Celali Şefleri, ikincisi, “altı bölük” ten türeyen ve bölüklere ait bayraklarla hareket eden “sipahi zorbaları” veya “sipahi oğlanları”, üçüncüsü, beyler ve onların kapı ağları.

Beyler, “kapı yazma” adı altında pek çok leventti sekban (asker), çoğu sekbanların içinden çıkan bölükbaşlarını bunlara şef yaparlar. Kaymakamlık, kethüdalık, subaşılık görevlerini Levent bölüklerine verirler.

1603 baharından itibaren Celaliler veya altı-bölük grupları gibi, ümeranın kapı halkı veya devriye bölükleri birer sekban dalgası halinde köylere ve kasabalara bütün şiddetiyle saldırır. Beyler kapı ağlarını altı-bölük zorbalardan, hatta yeniçerilerden seçerek alırlar.

Celali şefliğine geçen insanlarla, ümeranın (vezir, paşa, beylerbeyi, sancakbeyi) kapı ağları ve altı-bölük bayrağı taşıyan grupların şefleri çoğunlukla aynı ocaktan çıkan kimselerdir. Karayazıcı’nın ağlarından Arabacı Süleyman Anadolu Beylerbeyinin subaşısıdır. Halk açısından ümeranın pek çoğu Celâli’dir. (Sf.393)

Celâlilere Karşı Seferler

Birinci Celali seferi 1599’da olur. Serdarlığa önce Sinan Paşazade Mehmet Paşa, sonra Hasan Paşa, daha sonra Hüsrev Paşa getirilir, seferin cereyan tarzı nedeniyle güney askerleri itaat etmez, Divriği’de Hüsrev Paşa’yı terk ederler.

İkinci Celali seferi, Deli Hasan Karahisarısahip’e (Afyon) girdiği zaman düşünülür.  Güzelce Mehmet Paşa Serdarlığa atanır, sipahiler isyan eder, sadaret Kaymakamı olur, sipahi zorbaları imha eder, düşünülen sefer 1603 Şubat’ında Cerrah Ahmet Paşa ve yirmi gün sonrada Çağalazade Sinan Paşa serdar olur.

Deli Hasan Celâlilikten vaz geçer.  Birçok Celali önderine mansıp veren hükümet, genel af çıkarır, ancak ekonomik nedenlerle Celali kalkışması durmaz. Karakaş, Tavil, Yularkastı, Yıldız İbrahim, Gurguroğlu gibi Celali şefleri her tarafı kan ve ateş içinde bırakır.

1603 Nisan’ında hükümet Bursa Muhafızı Anadolu Beylerbeyi Nuh Paşa’yı Celali Serdarlığına atar. Avusturya seferinde bulunan Lala Mehmet Paşa’nın yollayacağı kuvvetlerden tasarruf ettiği askeri de Nuh Paşa’nın emrine verir. Bunlar Kapı halkından (kapıkulları) silahtar, sağ ulufeci bölükleri, Yeniçeri ocağından sekbanbaşının bölüklerinde bulunan “nefarat” ile Karaman, Sivas, Maraş, Halep, Adana eyaletlerinin askerleridir.

Nuh Paşa, emrindeki askerlerle Konya istikametine hareket eder. Silahtar ve sağ ulufeci olup da Anadolu’da faaliyette bulunan “sipahi zorbaları”, suçlu durumdan kurtulmak için Nuh Paşa kuvvetlerine katılır. Nuh Paşa, genel af nedeniyle bunların gelişini memnuniyetle karşılar. Böylece zorbalar “bölüklerine mukarrer” olurlar. Celali seferine görevlendirilen Nuh Paşa’nın ordusu, dolaştığı yerlerde Celaliler gibi halkı soyar, Anadolu’da huzuru sağlayacağı yerde daha fazla köylünün kaçmasına göçmesine (Kaçgun) neden olur.

 Veziriazam Yavuz Ali Paşa’nın Bağdat Valiliğine sürdürdüğü Kasım Paşa, Bursa’ya döndüğünde kapısına yazdırdığı Leventler ile halka salmalar salar. İdamı için kapıcı başı yollanır, yakalanamaz, başına topladığı sekbanlarla Kütahya dâhil birçok yerde soygunculuğa, salma toplamaya devam eder. Nihayet İstanbul’a davet edilir ve idam kararı yerine getirilir.

Nuh Paşa’nın seferi Anadolu’da olumsuz etki yapar, Levent dalgalarının baskısı altında topraklarını bırakan köylü Levent bölüklerine katılır. 1604 baharından itibaren Celali isyanları yeni koşullara uyarak devam eder, Anadolu tarihte örneği görülmemiş açlık ve ölüm tehlikesi ile pençeleşir. (Sf.405,406)

            Celali saldırıları sürerken halk, evini, köyünü terk eder, kalelere, palankalara sığınır.  Kasabaların ve şehirlerin ahalisi levent saldırılarından korunmak için kaleleri onarmaya, mahallerin etrafına yeni surlar yapma zorunluluğu duyar, kıtlığın ve darlığın içine düşer.

Celali saldırılarının tüm hızıyla sürdüğü 1603-1607 yılları arasında, köylü ziraattan vazgeçer leventliğe yönelir, bağ-bahçe ve yazı-yabanda çalışanlara güven kalmaz, üretim azalır, kötü hava koşullarının etkisiyle birlikte kıtlık baş gösterir, gıda maddeleri ateş pahasına yükselir.  Rumeli’nden Anadolu’ya hububat getirme ve satma işi İstanbul ve Ordunun beslenme işini tehlikeye soktuğundan yasaklanır. Bütün ülkede ekmek, et, gıda fiyatları aşırı yükselir, hububat alım satımı karneye bağlanır.

Karışıklıklar devletin bütün iktisadi düzenini, para değişimini, iç ve dış alım-satım dengesini bozar, yerli zanaat üretimi çöker.

Celali isyanlarının Sadrazam Kuyucu Murat Paşa tarafından 60 bine yakın isyancı öldürülerek büyük ölçüde yatıştırıldığı 1609 yılından itibaren köylü köyüne döner, ziraat işleri yeniden bir düzene konur, ekmek narhı normalleşir, et fiyatları yarıdan fazla düşer.

Celali İsyanları, III. Mehmet’in Eğri seferiyle Anadolu’da başlamış, özellikle Sivas eyalet sancaklarında, Mirimiran bölüklerinin yarattığı korku müthiş olmuş ve köylerin halkı komşu sancaklara ve dağ kutularına kaçmıştır. Şehir ve kasabaları seyrek olan Orta Anadolu’da fazla yıkıcı olmamış ise de Güneydoğu Anadolu’da bu felaketi daha önce Diyarbakır ve Mardin’de yaşanmıştır.

Liha (Diyarbekir) beylerbeyinin dirlikleri (tımar, has, zeamet, has ve vakıfları) ve hazineye ait geniş mukataa (kiradaki) toprakları düzene koymak için ve özellikle dirlik köylerinden “ifrazlar” elde ederek, hazine hesabına kiraya (mukataa) vermek maksadıyla yeniden yazım işi geniş olaylara neden olur.

Hazinenin zengin mukataaları bulunan Diyarbekir-Mardin–Rakka-Birecik yöresi sancaklarından pek çok köy harap olmuş, köyler boşalmıştır. Olayların başından sonuna kadar ümera ve kapılarındaki ağların, sekbanların büyük etkisi vardır. Celâlilik, beylerbeyinin, sancakbeyinin düzen dışı davranışlarından geniş ölçüde yararlanır.

Bu iki şekilde olur, birincisi,  Kapıları levent (resmi adıyla sekban) yatağı olup Celâliliği besler. İkincisi, Kapılarındaki ağları ve sekban bölükleri halkı durmadan soyar, bunu çoğu kez bağlı olduğu beyin hazinesi hesabına yapar.

Güneyde, sık sık güvenliği bozan Kürt ve Arap aşiretlerini sindirmekte göze görünür başarı sağlayan Milli Aşiret Beyi Mir Mehmet’i,  Diyarbakır Valisi Kurt Ahmet Paşa hükümete tanıtır;  Habur sancakbeyliğini verdirdiği gibi harap köyleri yeniden diriltmek isteyen hükümete böyle yerlerin mukataalarını da (kiralık) iltizam olarak verdirir.

Mir Mehmet hazineye beş altı yük akçe verir, zimmetinde 40 yük akçe kalır, yolsuzlukları ayyuka çıkar. Hükümet beylerbeyliğini elinden alır aynı aşiretten Nevruz Bey’e verir. Bundan aşiret halkı reaya ve öteki köy halkları çok zarar görür.

Aynı biçimde Muşki Aşireti Beyi Salih ile kendi aşireti içinde salma toplama konusunda çekişme çıkar. Salih Bey’in yerine bıraktığı Polat bin Derviş, Buluş Köyü halkından “zulmen ve kahren” 180 kuruş toplar, davalık olurlar. Mir Aşiretinden Feyyaz Bey ve oğlu Osman, otuz otuz beş silahlı adamıyla Salih Bey’in odasını basar, vurarak sağ kolunu felç eder.

1601 yılında Karayazıcı ölmüş, yerine geçen Deli Hasan 1603 yılında hükümet ile barışarak Rumeli’ye geçmiş, adamları Deli Hasan’a uymayarak Celâliliğe devam etmiş, Anadolu’da yedi yıl süren korkunç bir karışıklık olmuş, sosyal ekonomik düzen çökmüştür.

1604 yılında Tavil ve Karabaş adamlarının soyduğu Kayseri Sancağı, 1605, 1606’da Erza’de, Zülfikar Paşa, Ağaçtanpiri ve Ali Gazi adlarındaki dört başbuğun sekbanları, sürüler halindeki baskınlarla harabeye çevrilmiş, zindandan kaçanların yardımıyla Zamantı Kalesi’ni (Pazarören)  ele geçirerek birçok kişiyi acımadan öldürmüşlerdir.

Celaliler, dirlik sahiplerinin veya mukataa eminlerinin vergi olarak köylüden topladıkları para, erzak ve öteki şeylerini zaptettikten başka, koyun, keçi, sığır sürülerini, at, katır, öküz, inek ve öteki hayvanlarını alarak, başka yerlerde şuna buna gayet ucuza ya da kendilerine gizlice yataklık edenler eliyle şehir pazarına dökerek satar.

Ağaçtanpiri namlı şaki, yedi yüzden fazla Leventle Kayseri Kalesini kuşatır, şehrin suyunu keser, Yeniçeri Serdarı olan Rum Sinanoğlu Paşa’yı katleder, yüzü aşkın insan ölür. Ağaçpiri, 1606 Mayıs veya Haziran’ın da çevre Türkmenlerince bozguna uğratılır, eşkıyası dağıtılır.  Kendisini soyguna sürecek bir başbuğ arayan o kadar çok çiftbozan=levent-sekban vardır ki, Türkmen eline düşmekten kurtulmuş olan, ünü herkesçe bilinen Celalibaşı, kısa sürede büyük kalabalıklar toplayarak baskınlarına devam eder.

1607’de Celalibaşı Aligazioğlu, hükümetin emri üzerine kaleyi almak için tahta surları ateşe veren Kayseri Sancakbeyi es-Seyyid Mahmut’tan “aman dilemek” zorunda kalır.  Aligazioğlu’nun Küçük Yusuf adındaki azılı bir adamı Kayseri ile Boğazlıyan arasındaki Kurşunlubeli keserek soyguna devam eder.

Anadolu’nun bütününde, büyük çoğunluğu vilayetlerdeki veya İstanbul’daki altı-bölük halkından azma kişiler, sancakbeylerinin veya eyalet paşalarının kapı ağlarını (kethüdalık, başbölükbaşılık, bölükbaşılık, kaymakamlık, müsellimlik, mütesellimlik, gibi hizmetlerini) ve Derğah-ı Ali çavuşluklarını ele geçirerek, hizmetine girdikleri beylerin ve paşaların kapıları halkına (sekban bölüklerine) kumada eder duruma gelirler. Efendilerinin azledilmesiyle veya başında bulundukları vilayette, özellikle zengin kişileri soyma niyeti yüzünden düşmanlığa girince ya da başka nedenlerle, çoğunlukla beylerin gizli veya açık arkalamasına dayanarak,  eşkıyalığa başlar ve sürdürürler.

Bunları bu duruma iten neden, ağa veya altı-bölük halkından olmaları değil, Celali başbuğluğunun insanı kısa sürede anlı şanlı bir adam derecesine yükseltmesi kanısıdır. Köyün sosyal-iktisadi bünyesinin bol bol kustuğu çiftbozan leventlerini başına toplayıp, kimsenin diş geçiremediği, devletin gücünü yetmediği bir kabadayı olmak büyük ve namlı bir iştir.

Celali Başbuğları ile Anlaşma

Hükümet, devlet kuvvetlerinin başarısızlığı karşısında Celali Başbuğları ile anlaşma yoluna gider. Deli Hasan, 1603 Şubatında hükümete anlaşmak için öneride bulunur. Hükümet Deli Hasan’ı Bosna Beylerbeyliğine, yedi adamını da vilayetleri Rumeli olmak üzere sancakbeyliğine, 400 kadar bölükbaşını altı-bölüğe geçirir. Bunun başarılı olduğu anlaşılınca bütün Celaliler için genel bir af çıkarılır.

Karayazıcı, kendi çevresi olduğu sanılan Amasya ve sonra Çorum’a;  Kalenderoğlu Mehmet memleketi olan Ankara’ya; Neslioğlu Hamid’e (Isparta); Kınalıoğlu Afyonkarahisar’a; Erzade Kırşehir’e; Yularkastı Kastamonu’ya Beylerbeyi olarak yollanmışken, asiyi daha uzak bir eyalete yollamanın daha doğru olacağı düşüncesi ile Deli Hasan’ı Bosna’ya, Tavil Mehmet’i Şehrizor’a ( Irak, Süleymaniye), Karakaş Ahmet’i Çıldır’a,  yalnız Yıldızlı İbrahim’i Rum’a (Sivas) gönderilir.

Celali başbuğları, bu şekilde sancakbeyi olarak kendi memleketlerine, beylerbeyi olarak uzaklara gönderilirken, bunların başbölükbaşları, bölükbaşıları ve öteki gözde adamları ya sancakbeyi olurlar ya da altı-bölükten birine (özellikle sipah ve silahtar bölüklerine) yazılırlar, böylece ulufeye ve yükselme yolu açık bir göreve kavuşurlar.

Eli kolu, doğu ve batıda süren seferlerle bağlanmış hükümet, Celali başbuğlarının gönlünü yapmakla Anadolu’da olayların yatışacağını, halkın huzura kavuşacağını umar, ama daha ilk denemede bu umudun boş olduğunu anlar. Bu başbuğların gücüyle öteki Celâlileri sustursa da sekiz-on bin Celali sekbanın başı olmayı becerenler için isyan “şanlarına layık bir mansıp” elde etmenin yolu olarak görünür. Bu gibiler, bir unvan kazanmakla davranışlarından vazgeçmezler.

1607 Temmuz’unda bir kasırga gibi Kayseri sancağına çöken, on bin kişilik sekbanıyla şehri çembere alarak halka açlıktan kan kusturan Zülfikar Paşa, Ömer Paşa, birer beylerbeyliği almalarına rağmen Celâliliği bırakmazlar.

Aslında, usulünce yükselmiş sancakbeyleri, beylerbeyleri sekbanlarını soygunlarla yaşatmıştır. Bütün beyler, ister “Enderun’dan çıkma” olsun, ister devletten zorla mansıp koparma yoluyla Celâlilikten geçmiş bulunsun, kapılarında bulunan levent ve sekbanların arzularına bağlanmış birer tutsaktır.  Sekbanların ve Leventlerin suyunca gitmeyen, kendi isteğince yöneltmeye yeltenen beylerden yaşamını kaybedenler az değildir.

Sözün kısası, bütün XVI yüzyıl boyunca, önceki zamanlardan çok üstün ölçüde çiftbozan türemiş, ülkenin her yanında Levent birlikleri çoğalmış, toplumun iktisadi, sosyal ve siyasi hayatında yıkıcı etkilerle iç düzeni iyice karışmış, çiftçinin büyük çoğunluğunu yerinden etmiş, sonra da saldırılar kasabalara ve şehirlere yönelmiştir.

  1. Ahmet döneminde (1603-1617), şehirlerin ve kasabaların kale duvarları dışında bulunanlar için ya levent-sekban olmak ya da bunların başında Celalibaşı, beylerbeyi, sancakbeyi olmak dışında bir yaşantı söz konusu değildir.

Köyü boşaltan reaya, hükümetin izniyle uygun yerlere yapılan “palanka”lara, şehir ve kasabada ki kalelere sığınmış, köylerinin yerini değiştirmiş, ulaşılması güç, sarp, dere ve ormanlık içine kurulan derme çatma yeni köylere yerleşmiş, başka sancaklara göçmüştür.

Köyde kalanlardan, kudretli ve hali vakti yerinde olanlar, köyden kaçanların bağ, bahçe, arazilerine el koyarak, “palanka=küçük kale” yaparak, köyün etrafını çitle çevirerek, azılı birkaç Celali başıyla anlaşarak yaşamlarını sürdürmüştür.

Karayazıcı devrine kadar, her türlü saldırıdan uzak kalan şehir ve kasabaların Karayazıcı ve kardeşi Deli Hasan’ın soygunlarını şehir ve kasabalara yöneltmesiyle huzuru bozulmuştur.

Şehri ve kasabayı kuşatan Celalibaşları, önce “fidye” veya “necat= şehri kuşatmama karşılığında yüklü para” istemeyi huy edinmişler, istediklerini almadan da çekilmemişlerdir.

Örneğin Ankara, Deli Hasan’a büyük bir “fidye” ödedikten sekiz dokuz ay sonra, Karakaş Ahmet’in Celali bölüklerince kuşatılmış, kalenin dışında kalan Karaoğlan-Samanpazarı- Karacabey Hamamı hizasına düşen çarşı ve mahalleleri insafsızca yakılmıştır.

Ege bölgesinde Afyon, Kütahya, Isparta ve bir sürü kasaba ya yakılmış ya da ellerinde ne varsa verip canlarını zor kurtarmıştır. Kastamonu’yu Yularkastı yakar. Amasya, Tokat, Karahisarışarki (Şebinkarahisar) ve Yeşilırmak yöresinde bir sürü kasaba kalabalık eşkıyaca kuşatılır, çoğu evler, dükkânlar, hanlar, hamamlar, cami ve medreseler yakılır, halk aç susuz direnmeye çalışır. (Sf.464)

Celali olayları nedeniyle büyük nüfus hareketi olur, Osmanlı tımar sistemi bozulur, toprak düzeni değişir,  yerlerinden yurtlarından olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin,  yerel yöneticilerin ya da tefecilerin eline geçer.

Yavuz-Şah İsmail kavgasından sonra kıyımdan kurtulan Kızılbaş Türkmen aşiretlerinin birçoğu İran’a göçer, bir kısmı Bulgaristan ve Makedonya topraklarına sürülür, çoğunluk Anadolu’nun verimsiz arazilerine, kuş uçmaz kervan geçmez dağlık yörelerine sığınır.

Osmanlının en güçlü olduğu XVI yüzyılda Anadolu’da yaşanan olayların asıl nedeni, ekonomik, sosyal ve siyasi düzenin bozukluğu, yöneticilerin devleti ve halkı soyması, halkın yokluk, yoksulluk içinde kıvranması, tutuculuk, eğitimsizlik, adaletsizlik içinde yaşamaya tutsak edilmesidir.

Hanedan yönetimindeki Osmanlı, kardeş kavgalarından kurtulamaz, sefer giderleri (gaza, fetih) artar, savaş gelirleri (ganimet) azalır, vergiler artırılır, vezirler, paşalar, tımar sahibi beyler denetlenemez, kapıkulları askerleri (yeniçeri/sipahi) ve tımarlılar geçinemez, medreselilerin gelecek umudu söner, köyler boşalır, gençler (leventler) kasaba ve şehirlere akar, işsizlik ve geçim zorluğu çekilmez olur, çeteleşme başlar, halkın malına,  canına, ailesine saldırılar başlar, büyük ve yaygın bir kargaşa dönemi yaşanır, önlemler alınsa da uzun yıllar sürer, Kuyucu Murat Paşa gibi bir zalimin 60 bin celali başı koparmasıyla durur, yani “dinsizin hakkından imansız gelir.”

Osmanlı’da Vergi

Osmanlı’da Tekâlif-i Şer ’iye (dini vergiler)  zekât (vergi sayılmaz, dini yükümlülüktür, taşınır ve taşınmaz mallar üzerinden ihtiyacı olanlara verilir), haraç(gayrimüslimlerden alınan toprak ve ürünü üzerinden alınır), cizye (gayrimüslimlerden yılda bir kez alınır) ve bunların seksene yakın çeşidi vardır.

Tekâlif-i Örfi (divan kararıyla konulan vergiler) ise,  Çift (toprağı olan köylüden alınır), İspence (Hıristiyan köylüden alınır), Niyabet (suçludan alınır), Arusane (evlenen kız tarafından alınır), Ceraim-i Hayvanat (hayvanı zarar verenden alınır), Kaçgun (sahipsiz hayvanı kullanandan alınır-Yave), Duhan (göçerlerden alınır), Asiyap (değirmeni olandan alınır), Ağnam (koyunu olandan alınır), Mukata (devlet arazilerini kiralayandan alınır),  Baç (transit geçen gemilerden, kervanlardan, pazarda satılan mallardan alınır),  Derbent (köprü, kanaldan geçenden alınır), Müruriye (transit gidenden alınır), Amediye ve Reftiye (ülkeye gelen-giden maldan alınır).  Ayrıca sefer ve savaş koşullarında konan, Avarız (mali, ayni, bedeni vergi),  Kürekçiler (donanmaya katılmayan kaçaklardan alınır), Takalif-i Şakka (keyfi alınır).

 Osmanlı’da vergi toplamada esas olan tımar, iltizam ve malikâne sistemi, en büyük üretim kaynağı olan toprağa göre kurulmuştur, artan ihtiyaçlar bu sistemi gümrük, maden, mal üretimi gibi farklı alanlara da kaydırmıştır.

Osmanlı’da hâkim olan toprak rejimi miridir. Devletin mutlak mülkiyet hakkını elinde tuttuğu Miri Arazi, bütün tarım topraklarını kapsamaz.  Mutlak olan kural, tarlaların bağ, bahçe haline getirilememesidir.  Miri arazi yalınıza hububat ziraatı yapılan yani tarla olarak kullanılan arazidir. Miri arazide ikiye ayrılır, tapulu ve mukataalı (kiraya verilmiş) arazilerdir.

Tapulu Arazi, özel bir tapu rejimi ile köylülere tahsis edilen, satılamayan, hibe edilemeyen, vakfedilemeyen, lakin işletilmesi babadan oğula geçen arazilerdir. Köylü, bu arazilerdeki üretim planlamasını ve araçlarını (tohum, öküz, saban vs.)  kendisi temin eder.  Yasal olarak zorunlu kılındıkları ödemelerin dışında devlete ve sipahiye karşılıksız herhangi bir ödemede bulunmaz.

Mukataa ise, bir gelir kaynağını özel bir şahsa belirli bir bedel karşılığında ihale edilmesidir. İhale edilen kişinin köylü olması şart değildir. Devletin bazı topraklarını mukataa ile vermesinin nedeni, işlenmeyen arazinin harap hale gelerek devlet kaynaklarının azalmasını önlemek ve sonunda köylünün yerleştiği tapulu arazi haline getirmektir.

Devletin ekonomik teşkilatı, merkez maliyesi, tımarlar ve vakıflar olarak örgütlenmiş, gelir kaynakları Mukataa, Cizye ve Avarız olarak sıralanmıştır.

Mukataa, gümrükler, darphane, maden, şaphane, her türlü zirai, ticari ve sınai işletmelerden payına düşen geliri devlet özel sektör eliyle toplar.  Mukataaların işletme yöntemi olarak “İltizam, Emanet ve Malikâne” sistemi uygulanır.

Tımar, bir kısım asker ve memurlara, belli bölgelerden kendi nam ve hesaplarına tahsile yetkili ile vergi kaynaklarının tahsisidir. Devlet, miri arazilerinden belli bir kısmındaki yıllık gelirin tamamının veya bir kısmının belli bir şahsa verilmesi ve karşılığında bu şahsa yüklediği bazı hizmetleri almasıyla oluşan mali, idari ve askeri amaçlı bir sistemdir.

Tımar usulü, belli arazinin veya araziye ait bazı hakların verilmesinden öte bazı vergilerin toplanmasıdır.  Padişahın verdiği tımar tahsis belgesi, devlete ait belli gelirleri toplama yetkisidir. Vergi gelirinin belli hizmet sahiplerine yerinde havalesi (verilmesi) Osmanlı maliyesinin temelidir. Devletin uzak bir köşesinde vazifeli bulunan garnizonun gideri, askerlerin ulufesi veya yapılmakta olan bir köprünün masrafları, ordu ve saray için satın alınan herhangi bir şeyin ücreti bu yolla (havale) ödenir. Sistemin temeli, arazi mülkiyetinin devlete ait olan kullanım hakkının şahıslara verilmesidir.

Tımar sisteminde vergilerin ayni olarak toplanması zor olur, çağın gerek ve ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelir, günün şartlarına uygun olarak toplanabilmesi için iltizam sistemine geçilir.

İltizam, yıllık belli bir bedel karşılığında özel bir şahsın devlete ait olan vergi toplama işini üzerine almasıdır.

Tımar sistemi ile iltizam sistemi arasındaki fark, vergi tahsilinin yapılmasının ardından ortaya çıkan meblağın, o vergi kaynağından çıkmadan kullanılmasıdır.

 Devlet açık artırmada belirlenmiş bedelin bir kısmını mültezimden peşin olarak talep eder, alır. Verginin tahsili hatta tahakkuk etmesinden aylarca önce, önemi zamanla artan peşin alma zorunluluğu, esas olarak askeri sınıfların elinde bulunan iltizamların zengin tüccar ve tefeci grupların eline geçmesine yol açar.

Mültezimler ise, uzak diyarlardaki iltizamları alt sözleşmelerle üçüncü kişilere mukataaları parçalayarak devretmeye başlar. Bu durum toprak sahipliğini ve mülkiyet hakkını karmaşık hale getirir, merkezi hükümete karşı kimin sorumlu olduğunu belirsizleştirir.

Emanet veya Eminlik sistemi, mal ve eşyanın korunması için güvenilir bir kişiye bir bedel karşılığı bırakılmasıdır, genelde gümrük vergileri bu yolla toplanır.

Çıkan Sonuç

Merkezin ve Tımar sahiplerinin kimi vergileri reayadan (köylüden) toplaması sırasında, yoldan çıkanların bu vergileri misli ile tahsile yönelmesi, keyfi vergilerle bunun katmerleşmesi, reayanın (köylünün/kentlinin) malına, mülküne, hayvanlarına el konulması, tefecilik, halkı canından bezdirmiş, harami eşkıyanın saldırısı, soygun, talan, yağma huzur ve güven bırakmamış, Osmanlı yaklaşık yüz yıl kargaşanın, kaçgunun içine düşmüştür.

Saltanatın aşırı ve gereksiz vergilerle halkı ezmesi, hazineyi keyfince kullanması,  devletin merkez ve yerel yöneticilerin çalışanların malına, mülküne göz koyması, egemen sınıfın eşkıya ile işbirliği yapması, köylünün bağını, bahçesini elinden alması, devletin güvenlik ve adalet örgütünün bu işe göz yumması, ortak olması, çaresiz kalması bilinen ve yaşanan gerçeklerdir.

Her ne kadar 1839 Gülhane hattı hümayunu, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 Meşrutiyet’in ilanı ile bu sorun çözülmeye çalışılmış ise de ancak 1923 Cumhuriyetin ilanıyla çözüm bulunabilmiştir.

Osmanlı tarihe mal olmuş, saltanat kaldırılmış, millet egemenliğine dayalı yurttaş temelli Anayasal laik devlet kurulmuş, aşırı ve gereksiz vergi alımı önlenmiş, üretici köylüye araç, gereç, tohum, damızlık hayvan desteği verilerek, örnek çiftlikler, haralar, fabrikalar açılarak, harf devrimi ve okuma seferberliği yapılarak, ilk, orta, lise, meslek, yüksekokullar, üniversiteler eğitim ve öğretime başlayarak, toprak, köy, medeni, borçlar, ticaret, ceza, dernekler, sendikalar, kooperatifler, meslek örgütleri, askerlik, devlet memurluğu yasaları çıkarılarak, feodal bir toplumdan gelişmiş tarım ve sanayi toplumuna dönüşmek, halkın ve çalışanın ezilmesini önleyerek, demokratik, laik sosyal bir hukuk devlet olmak hedeflenmiştir.

Bu çağdaş hedef, ikinci dünya savaşı sonrası çok partili hayata geçilmesi, Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin iz düşümü, liberal görünümlü Demokrat Parti’nin 1950 seçimler sonrası iktidara gelmesi, halkçılığı, kamuculuğu, laikliği dışlayarak özel girişimciliği önceleyen politikalarıyla, meclis kararı olmadan Kore’ye asker göndermesi, binlerce Mehmetçiğin kanını akıtması, AB-D’nin saldırı örgütü NATO’ya bağlanmasıyla yolundan sapar.

 27 Mayıs 1960 devrimi ile çağdaş hedefe yönelirse de AP iktidarı, 12 Mart, 12 Eylül darbeleri ile emperyalizme teslim olur,  DY, ANAP iktidarları ile çağdaşlık yolundan çıkılır,  20 yıllık AKP iktidarlarıyla türban koçbaşı gibi kullanılarak laik eğitim dinci eğitime dönüştürülür, öğretmenin, öğrencinin, yargıcın, askerin, polisin, doktorun, avukatın, memurun kafasına türban geçirilir, orduya, yargıya kumpaslar kurulur; dinciliğin, ırkçılığın, etnikçiliğin, mezhepçiliğin, yalanın, talanın, soygunun ağına düşülür.

 4+4+4 sistemi ile bilimsel eğitim ve öğretim bitirilir, Tarım, hayvancılık, sanayileşme ölür, cumhuriyetin birikimleri, fabrikaları, stratejik kurumları haraç mezat yandaşa yabancıya satılır, üretmeden tüketmek, rantçılık, hazineyi ve kamu malını yağmalamak erdem olur.

İktidar yanlısı suç işleyen korkmaz, iktidar karşıtı suçsuz zindanlara tıkılır; hiçbir sınav, seçim hilesiz olmaz, iktidara da adalete de güven kalmaz, günümüzün celallileri iktidar ve adamlarıyla birlikte halkın canını, malını alır, kanını emer.

Halkın ezilmesinde, değerlerin yok edilmesinde 16 yüzyılda olduğu gibi asker, öğrenci, köylü, işsiz genç işin içinde yoktur; bunların yerini sırtını iktidara dayamış suç çeteleri, vakıf altında örgütlenmiş tarikatlar, cemaatler, iktidarla içli dışlı olmuş sermaye grupları, yerli yabancı ortaklıklar, yolunu ve yönünü şaşırmış medya, her şeyi kendine hak gören siyasetçi,  valisi, kaymakamı, yargı mensubu, kamu kuruluşu ve okul müdürü, üniversite rektörü, dekanı,  bakanı, yardımcısı, mafyayla sarmaş dolaş olmuş milletvekilleri, iktidar partisi yöneticileri yer almıştır.

Bağımsız ve tarafsız basın her gün bir hırsızlığı, yolsuzluğu, haksızlığı sayıp dökmekte, iktidarın kılı kıpırdamadığı gibi suç takibiyle görevli polisin, jandarmanın,  savcının da eli kolu, dili bağlı durmaktadır.

Ana muhalefette, başka işi gücü yokmuş gibi, gericiliğin simgesi ve laik cumhuriyeti yıkmanın koçbaşı olan türbanla oynamakta, iyi bir iş yapmış gibi “türban yasağını biz kaldırdık” denilmekte, cinayete kurban gitmiş cumhuriyetin tabutuna son çiviyi çakmaya uğraşılmaktadır.

Ne demiş Atalarımız, “su uyur düşman uyumaz”, “akılsız dostun olana kadar akıllı düşmanın olsun, hiç olmazsa ne yapacağını tahmin edersin!”

Cumhuriyetin kazanımlarını korumak, baskısız, sömürüsüz, yalansız, talansız, bağımsız, özgür bir ülke yaratmak uğruna emeğin iktidarını kurmak üzere çalışanlara kolay gelsin.

____________________________

*Mustafa AKDAĞ. Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası “Celali İsyanları”.  Yapı Kredi Yayınları 1.baskı, Ağustos 2009

Altı-Bölük Halkı: Kapıkulu süvarisi.

“Ehl-i İyal”: hane halkı.

Ehl-i Şer: Kadılık, müftülük, müderrislik yapan ilmiye sınıfı.

Ehl-i Örf: Enderun ve acemi oğlanları mektebinde okumuş sipahi-sadrazam arası devlet görevlileri.

Ekrad ve a’rab-i badiye:  Arap göçerler.

Eşraf: Bir yerin varsılı, ileri gelenler, sözü geçenler.

İl Erleri: Sancaklarda köylünün seçtiği, köyün ve çevresinin güvenliğini sağlamakla görevli köy gençlerinden oluşan kuvvet.

Kethüda: Temsilci.

Mazul: Azledilmiş, görevden alınmış.

Mukataa: Kiraya verilmiş arazi.

Sipahi: Tımara bağlı süvari (atlı) askeri.

Tekâlif-i Divaniye: Olağanüstü durumlarda alınan vergi

Tekâlif-i Şeri’ ye: Şer’i kurallara göre alınan zekât, öşür, haraç, cizye gibi vergiler.

Ümera: Beylerbeyi, sancakbeyi, yönetici zümre.

Yiğitbaşı: İl Erlerinin yöneticisi.

Palanka: Etrafı çit ve hendekle çevrili küçük kale

Sekban: Yeniçeri ocağına bağlı asker.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir