2026, Trump’ın Şok Saldırılar Yılı

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Dünya insanları, 2025 yılını yeni ve muhtemelen de son Dünya Savaşı’nın patlak verme korkusunu yaşayarak geçirdiler. Geçtiğimiz yıl daha da artan dünya savaşı tehlikesi, Batılı emperyalist devletlerin Ukrayna’daki faşist yönetimi Moskova’ya karşı teknik eleman, silah, istihbarat, para vd. unsurlarla desteklemeleri ve bir bakıma savaşa zorladıkları Rusya’nın kritik yerlerine fırlatmak için Zelensky yönetimine, uzun menzilli ve teknolojik olarak geliştirilmiş füzeler başta olmak üzere, bu ülkenin canını yakan çeşitli silahlar vermelerinden doğdu.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra “süper güç” olma özelliğini kaybeden Rusya, Putin döneminde iktisadi olarak kendini toparlamaya, dünyanın sayılı büyük devletleri arasına girmeye yöneldi. Sovyetlerden kalan nükleer silahlar, kıtalararası balistik füzeler, nükleer denizaltılar gibi güçlü silahlara ve çeşitli askeri araçlara sahip olan Rusya son yıllarda dünyanın 11. büyük ekonomisi haline geldi. 150 milyon nüfusu olan bu ülke, dünyanın en büyük yüz ölçümüne ve çok zengin yer altı yer üstü kaynaklarına ve çok geniş tarım alanlarına sahiptir. Petrol ve ürünleri, doğal gaz, taş kömürü, tahıl ve bitkisel yağlar, demir-çelik ürünleri ve silah satışından elde ettiği gelirle ekonomik olarak düzelme yoluna girmesi, dış borcunun yüksek olmaması, Avrupa’nın en büyük devleti Almanya’nın en önemli enerji tedarikçisi haline gelmesi ve Avrupa üzerinde etkili bir güç olmaya başlaması, Ortadoğu’da, özellikle Suriye’de İsrail ve ABD’nin planlarını bozması, Doğu Akdeniz, Orta Asya-Hazar ve Kafkasya’da söz sahibi olması, Çin ile iyi ilişkiler geliştirmesi, Kuzey Denizi’nin egemeni olması ABD’yi rahatsız eden başlıca unsurlardı. Rusya’nın uluslararası düzeyde, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tekrar sözünün geçmeye başlaması ABD emperyalizmi yönünden bu ülkenin önünün kesilmesini zorunlu hale getiriyordu. Eski Sovyetler Birliği’nin birçok üyesi NATO’ya alınarak verilen mesaj yeterli görülmedi ki, bir darbeyle Ukrayna’nın Rusya yanlısı başkanının devrilmesinden bir süre sonra işbaşına gelen Batı işbirlikçisi Zelensky, Rusya’nın sert tepki göstereceğini bile bile Ukrayna’nın NATO ve AB’ye katılacağını açıkladı. Emperyalistler Ukrayna’yı Rusya’nın karşı çıkacağı bir sorun haline getirerek bu ülkenin önüne sürdüler. Bir tuzağa çekilmek istenen Putin de bir bakıma bu oyuna gelerek Şubat 2022’de Ukrayna topraklarına girdi. İlerlemelerle, gerilemelerle geçen on binlerce askerin, sivilin öldüğü, şehirlerin, fabrikaların, yolların, köprülerin yakıldığı, yıkıldığı ve Rusya’ya konulan finansal, ticari, askeri yasaklamalar, ambargolar vb. ile dört yıldır süren, adeta kangren olan bir savaş…

 

ABD ve Avrupalı devletlerin bu savaş boyunca Ukrayna’ya yaptıkları ölçüsüz askeri yardımlarla Zelesky’i sürekli kışkırtmalarına karşı Putin, Rusya’nın yeni nükleer doktrini’ni bütün dünyaya birden çok kez açıkladı. Batılı devletler Putin’in giderek kapsamı genişletilen bu açıklamalarına ağırlığınca önem vermez bir görüntü sergilerlerken, tüm dünya insanları bu gelişmelerden tedirgin oldular. Putin bu uyarılardan birisini 19 Kasım 2024 tarihinde Rusya’nın yeni nükleer doktrinini onaylayarak yaptı.

Putin’in bu yeni doktrini onayı Ukrayna’nın Rusya toprakları içindeki bir hedefe ABD’nin sağladığı uzun menzilli füzelerle saldırısının ardından geldi. Bu yeni doktrine göre, nükleer güç olmayan bir devletten gelen herhangi bir saldırı, nükleer bir güç tarafından desteklenirse, Rusya’ya karşı ortak bir saldırı olarak kabul edilecektir.

Doktrinde Rusya’nın egemenliğine yönelik kritik bir tehdit durumunda bile nükleer silah kullanabileceği belirtiliyor. Buna, konvansiyonel silahlarla yapılacak saldırıları, Belarus’un hedef alınmasını ve askeri uçakların, seyir füzelerinin, insansız hava araçlarının Rusya sınırları içinde kitlesel saldırılarını da dâhil ediyor.

Bu doktrine göre Rusya, nükleer güce sahip olmayan bir ülkenin, nükleer güce sahip bir ülke desteğiyle Rusya’ya saldırması durumunda bunu ortak saldırı kabul edecek.

Bu ihtimal günümüzde de ortadan kalkmış değil. Bu doktrinin duyurulmasından sonra ABD’ye ikinci kez Başkan seçilen Trump’ın Putin ile görüşmüş olması da dünyayı bu tehlikeden kurtarmış değil. Çünkü Avrupa ve ABD Ukrayna’ya ileri teknolojili silah desteği vermekten vaz geçmiş değiller. Kaldı ki, Zelensky’i önce azarlayarak Beyaz Saray’dan kovan Trump, daha sonra Ukrayna’nın nadir metalleri ve diğer değerli madenleri karşılığında onu tekrar muhatap alarak görüşmüştür. 25 Ağustos 2025’te yapılan bu görüşmede Trump, Zelensky ve Putin’in üçlü zirve yapmaları kararlaştırıldığı halde bu zirve hala gerçekleştirilmedi. Ayrıca bu görüşmenin önemli tarafı Trump’ın ABD’nin Ukrayna’ya “çok iyi koruma” sağlayacağı sözünü vermesi ve bunun “ABD ile koordinasyon halinde, bazı Avrupalı ülkeler tarafından sağlanacağını” belirtmesidir.

 

Trump’ın saldırganlığının yakın tarihteki kökleri

ABD ve Avrupalı devletlerin bu savaş boyunca Ukrayna’ya yaptıkları ölçüsüz askeri yardımlarla Zelesky’i sürekli kışkırtmalarına karşı Putin, Rusya’nın yeni nükleer doktrini’ni bütün dünyaya birden çok kez açıkladı. Batılı devletler Putin’in giderek kapsamı genişletilen bu açıklamalarına ağırlığınca önem vermez bir görüntü sergilerlerken, tüm dünya insanları bu gelişmelerden tedirgin oldular. Putin bu uyarılardan birisini 19 Kasım 2024 tarihinde Rusya’nın yeni nükleer doktrinini onaylayarak yaptı.

Putin’in bu yeni doktrini onayı Ukrayna’nın Rusya toprakları içindeki bir hedefe ABD’nin sağladığı uzun menzilli füzelerle saldırısının ardından geldi. Bu yeni doktrine göre, nükleer güç olmayan bir devletten gelen herhangi bir saldırı, nükleer bir güç tarafından desteklenirse, Rusya’ya karşı ortak bir saldırı olarak kabul edilecektir.

Doktrinde Rusya’nın egemenliğine yönelik kritik bir tehdit durumunda bile nükleer silah kullanabileceği belirtiliyor. Buna, konvansiyonel silahlarla yapılacak saldırıları, Belarus’un hedef alınmasını ve askeri uçakların, seyir füzelerinin, insansız hava araçlarının Rusya sınırları içinde kitlesel saldırılarını da dâhil ediyor.

Bu doktrine göre Rusya, nükleer güce sahip olmayan bir ülkenin, nükleer güce sahip bir ülke desteğiyle Rusya’ya saldırması durumunda bunu ortak saldırı kabul edecek.

Bu ihtimal günümüzde de ortadan kalkmış değil. Bu doktrinin duyurulmasından sonra ABD’ye ikinci kez Başkan seçilen Trump’ın Putin ile görüşmüş olması da dünyayı bu tehlikeden kurtarmış değil. Çünkü Avrupa ve ABD Ukrayna’ya ileri teknolojili silah desteği vermekten vaz geçmiş değiller. Kaldı ki, Zelensky’i önce azarlayarak Beyaz Saray’dan kovan Trump, daha sonra Ukrayna’nın nadir metalleri ve diğer değerli madenleri karşılığında onu tekrar muhatap alarak görüşmüştür. 25 Ağustos 2025’te yapılan bu görüşmede Trump, Zelensky ve Putin’in üçlü zirve yapmaları kararlaştırıldığı halde bu zirve hala gerçekleştirilmedi. Ayrıca bu görüşmenin önemli tarafı Trump’ın ABD’nin Ukrayna’ya “çok iyi koruma” sağlayacağı sözünü vermesi ve bunun “ABD ile koordinasyon halinde, bazı Avrupalı ülkeler tarafından sağlanacağını” belirtmesidir.

21.yy başında başkan olan George W. Bush dönemi dünya için tehlikeli bir dönemdi, özellikle de Ortadoğu, onun iktidarında petrolün kontrolünü ele geçirmek uğruna milyonlarla ifade edilecek kadar çok sayıda insanını kaybetti. Baba Bush’tan daha radikal bir yol izleyen oğul Bush, Afganistan ve Irak’a savaş açmış ve bu ülkelerde kan gövdeyi götürmüştü. Bu dönemde ABD bazı uluslararası anlaşma ve kurumlardan çekilmiş, dünyayı “bizimle” ya da “bize karşı” şeklinde bölmüştü. Bugün de benzer bir zihniyetin ve hatta daha da tehlikelisinin ABD’de iktidarda olduğunu görüyoruz. “Amerika’yı yeniden büyük yapacağız” hayaliyle yola çıkan bu sapkınlık yüzyıllar içinde, türlü acılardan geçilerek insan aklıyla oluşturulan uluslararası hukuku rahatlıkla çiğneyebilmekte, uluslararası anlaşmaları yok sayabilmektedir. BM’i küçümsemekte ve hatta kendine yeni bir BM kurmaya kalkışacağının sinyallerini vermektedir.

21. yüzyılın ilk yıllarının ABD’sini ve Başkan George W. Bush’u Nelson Mandela şöyle tanımlıyordu:

“Amerika Birleşik Devletleri ve Sayın Bush dünya için birer tehlikedir.”

Soğuk Savaş sonrasında ABD emperyalizmi, neo-liberal politikaların küresel etkisiyle dünyanın tek hegemon gücü haline geldikten sonra bu konumunu korumak amacıyla yeni çalışmalar yapmaya ve tedbirler almaya başladı. Bu çalışmalardan birisi “Soğuk Savaş sonrası stratejileri üzerine Savunma Planlama Rehberi” başlıklı1992 tarihli Pentagon belgesiydi. Bu belgenin taslağını hazırlayanlar, o dönemin Savunma Müsteşarı olan ve daha sonraki yıllarda da adını çok duyacağımız Paul Wolfowitz, Lewis Scooter Libby ve Eric Edelman’dı. Baba Bush’un Savunma Bakanı Dick Cheney döneminde hazırlanan bu belgenin ana teması aslında Trump’ın günümüzde izlediği “Amerika’yı Büyük Yapacağız” politikasının da temel amacıdır. Çin’in çevrelenerek ekonomik ve askeri gelişmesinin önlenmesi, en azından yavaşlatılması, Rusya’nın ekonomik ve askeri yönlerden zayıflatılması. Bu politikanın diğer bir amacı da AB’nin savunma harcamalarını arttırması sağlanarak ABD’nin Avrupa için yaptığı savunma harcamalarının azaltılması amaçlanmaktadır. Çünkü bütün heybetine karşın ABD ekonomisi zor durumdadır, dolar giderek uluslararası rezerv para olma özelliğini kaybetmekte ve ABD’nin dış borcu 38.5 trilyon dolarla zirve yapmış durumdadır.

Yukarıda sözü edilen 1992’de hazırlanan ve günümüzde de Amerikan emperyalizminin mantığını anlamamıza yardımcı olan stratejik belgenin ana teması şöyledir:

“Birinci Hedefimiz, ister eski Sovyetler Birliği topraklarında olsun, ister başka bir yerde, daha önce Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu türden bir tehdit oluşturacak yeni bir rakibin ortaya çıkmasını engellemektir.” (Rodrigue Tremblay, Yeni Amerikan İmparatorluğu…, S.136, NOVA y. 2007)

Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de dağılmasından sonra ABD’nin oturduğu “tek kutuplu dünya” konumunu korumak için her yola başvurabileceğini açıklayan bu belgeden sonra da önemli Amerikan stratejistleri, entelektüelleri ve devlette etkili mevkiler işgal eden kişilerinin çeşitli çalışmaları oldu. Bunlardan birisi 1997 yılında hazırlanan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” adını taşıyordu. William ‘Bill’ Kristol, Robert Kagan, D. Gaffney Cross, Bruce P. Jackson ve Trump’ın ilk başkanlık döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanlığı (2018-2019’da) yapacak olan John R. Bolton’ın yöneticileri olduğu bu proje ABD’nin 21. yy’da dünyada izlemesi gereken üstünlükçü, tek kutuplu dünya politikalarını tanımlamaktadır: (*)

Dünya ölçüsünde emperyalist tahakkümcülüğün savunulduğu bu belgede “Yirminci yüzyılın sonuna yaklaşırken, ABD dünyanın en üstün gücü olarak ayakta durmaktadır.” dendikten sonra ABD’nin Soğuk Savaşta Batı dünyasını zafere taşıdığı belirtiliyor ve yeni dönemde ABD emperyalizminin nelere gereksinim duyduğunu anlatıyorlar:

“Bizim gereksinim duyduğumuz şey, mevcut ve gelecekteki zorlukları göğüslemeye hazır güçlü bir ordu, Amerikan prensiplerini dışarıda cesurca ve amacına uygun bir şekilde destekleyip savunacak bir dış politika ve ABD’nin küresel sorumluluklarını üstlenecek ulusal bir liderlik anlayışıdır. Elbette ki ABD gücünü kullanma konusunda ihtiyatlı olmalıdır. Ama küresel liderliğin getirmiş olduğu sorumluluklardan ya da güç kullanımının doğuracağı sonuçlardan kaçınmamız söz konusu olamaz. Asya, Avrupa ve Orta Doğu’da barışı ve güvenliği koruma konusunda Amerika hayati bir sorumluluğa sahiptir.”

Görüldüğü gibi güçlü bir orduyu her şeyin önüne koyuyorlar, Amerikan çıkarlarına göre oluşturulmuş bir dış politikayı ve ulusal liderliği gerekli buluyorlar. Amerikan çıkarları ve dünya liderliği için güç kullanılabileceğini savunuyorlar. Avrupa ve tabii ki Orta Doğu’da Amerika’nın istediği şekilde, Amerikan çıkarlarını temel alan, onların istediği türden bir barışı, güvenliği sağlamak ABD için hayatidir diyorlar. ABD’nin Ortadoğu’da hayati olan “sorumluluğu”nun altında yatan asıl nedenler petrol, doğal gaz gibi zenginlikler ve bu bölgenin jeostratejisidir. Söz konusu belgenin devamında bu sorumluluktan kaçamayacaklarını, sorunlar büyümeden çözmelerinin önemini 20.yüzyılda öğrenmiş olmaları gerektiğini belirtiyorlar.

“Eğer bu sorumluluklarımızdan kaçacak olursak, temel çıkarlarımıza yönelik tehditlere davetiye çıkarmış oluruz. 20. yüzyıl tarihi, daha krizler oluşmadan olaylara şekil vermenin ve sorunları çok fazla büyümeden çözümlemenin ne kadar önemli olduğunu bize öğretmiş olsa gerek. Yaşanıp biten geçen yüzyıl, Amerikan davasına sıkı sıkıya sarılmamız gerektiğini bize öğretmiş olmalıdır.” (Age, S.135)

Entelektüel kapasitesi son derece düşük olan ve aşırı dinci, radikal Protestan, konuşmalarında kendini ifade edebilmek için dinsel göndermeler yapmak zorunda olan George W. Bush başkan seçilmeden önce, 2000 yılının sonbaharında ileride Bush hükümetinde Savunma Bakan Yardımcısı olacak olan Paul Wolfowitz ve Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in gelecekteki başdanışmanı Lewis ”Scooter” Libby yaptıkları bir çalışmada ABD’nin “dünya hegemonyası” stratejisinin temel yaklaşımını ortaya koyuyorlardı. “Amerikan Savunmasını Yeniden şekillendirmek, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi Raporu” adını taşıyan bu raporda şu ifadeler yer alıyordu:

“Uluslararası güvenlik düzeni, tarihte hiçbir dönemde bugün olduğu kadar Amerikan çıkarlarına ve ideallerine elverişli olmamıştır. Gelecek yüzyıl için en önemli husus, bu ‘Amerikan barışını’ korumak ve geliştirmek olacaktır.” (Age, S.136)

Raporda savunulan bu görüşler yukarıda alıntı yapılan 1992’de yayınlanan Pentagon belgesindeki düşüncelerin türeviydiler. Bunların anlamı Soğuk Savaş sonrasında oluşan koşullarda ABD dünyanın tek lideridir ve “dünya pastasını” tek başına kapmalıdır. Bunu kimseyle paylaşmamalı ve gerektiğinde askeri güçlerini kendine engel olacak her ülkeye karşı kullanabilmelidir.

2002 Eylül’ünde Mesihçi ideolojiye dayanan bir politik yaklaşım Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice başkanlığındaki bir komisyon tarafından ortaya atılıyordu. 1992’de açıklanan Wolfowitz’e ait görüş ile 2000’li Yıllarda Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi adlı belgeden alınmış olan Rice’ın bu yeni belgesi Başkan Bush’a sunuluyordu ve Bush da bu belgeyi 20 Eylül 2002’de “ ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi” olarak onaylıyordu. “Bush Doktrini” adı verilen bu belgeye “Yeni Monreo Doktrini” de denilebilirdi. Çünkü Bush Doktrini, uluslararası hukuku hiçe sayarak, Monreo Doktrini’ni bütün dünyayı kapsayacak şekilde genişletmiş oluyordu. Buna Amerika’nın dünyaya egemen olma planı da denilebilirdi. Bu Bush Doktrini, Amerikan emperyalizminin askeri, ekonomik, siyasi vd. bakımlardan istediği ülkeye tek taraflı müdahalesine dayanıyordu. Bu emperyalist yayılmacılığın ve hegemonyacılığın tarihteki en yüksek zirvelerinden biriydi. Bu kibirli mantıkla gidip Irak ve Afganistan’ı işgal ettiler ve bu ülkeler ekonomik, siyasi, insan hakları vd. yönlerden daha da kötü koşullara itildiler. Bu Bush ve Rice döneminde BOP ortaya atılarak Libya ve Suriye iç savaşa sürüklendi ve bu ülkeler mezhepçilik ve etnikçiliğin ateşine atıldılar. Arap Baharı adı verilen projeyle Mısır, Yasemin Devrimi’yle Tunus’ta büyük kitlesel olaylar yaratıldı ve binlerce insan hayatını kaybetti.

Bush’un 2002’deki bu kibirli, yayılmacı, işgalci doktrininin yeni bir şekli günümüzde Trump Doktrini ya da kendi ifadesiyle “Donreo Doktrini” olarak karşımıza çıkmaktadır. ABD Başkanı Monreo’nun 1823 tarihli Batı Yarımkürede Amerikan hegemonyasını kurma düşüncesini şimdi Trump’ın güncellemekte olduğu söylenmektedir. Gerçekte ise Trump’ın Batı Yarımküre ile yetinmek niyetinde olmadığı anlaşılmaktadır. Başkan olur olmaz Trump, Meksika Körfezi’nin adını Amerikan Körfezi yaparak işe başladı. Kanada’yı, Panama Kanalı’nı, Küba’yı ve Grönland’ı ele geçirmek istediğini ilan etti.  Ocak 2026’da ABD askerlerinin Venezuela’ya saldırı düzenleyerek devlet başkanı Maduro’yu kaçırması Trump’ın Batı Yarımküre’yi hedeflediği kanısı uyandırsa da, bu bakımdan Monreo Doktrini’ni benimsediği söylense de, Siyonist İsrail yönetiminin isteği üzerine Yemen’i vurması, İran’ı ağır şekilde bombalaması, Körfez bölgesine savaş gemilerini yığarak İran’a yeniden saldırı tehdidinde bulunması, büyük küçük demeden nerdeyse bütün dünya ülkelerini ticari baskı altına alması, Avrupa’yı askeri harcamalarını arttırmaya zorlaması, Trump Amerikası’nın Monre Doktrini’nden çok Bush Doktrini’ne yakın bir politika izleyeceğini ortaya koymaktadır.

Bu sonuca Trump’ın son bir yıllık başkanlığı döneminde sözlerinden çok uyguladığı politikalara bakarak varıyoruz. Trump döneminde yayınlanan “2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi” ve “2026 ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi”nde açıklanan görüşlerle yapılanlar çoğunlukla uyumlu değiller. Bu belgelerde Monreo Doktrinine daha yakın bir görüntü sergileniyor gibi ama aslında küresel bir gücün, sadece Amerikan kıtasına yönelik değil bütün dünyaya yönelik emperyalist amaçları olan bir gücün politikası açıklanmaktadır.

2026 belgesinde, ABD’nin küresel liderliğini koruma amacı ve kararlığı vurgulanıyor ve bununla da yetinilmiyor savaşçı ruhun yeniden canlandırılacağı ve barışa ancak güç yoluyla varılabileceği belirtiliyor. Trump Doktrini olarak adlandırabileceğimiz görüşlerin ortaya konulduğu, ABD Savaş Bakanlığı’nın hazırladığı bu belgede öncelikle ABD ordusunu ve endüstrisini modernize ederek güçlendirmek, ana karayı savunmak, Hint-Pasifik’te Çin’i caydırmak için tedbirler almak, başta NATO üyeleri olmak üzere müttefiklerle savunma alanında yük paylaşımını sağlamak gerektiği belirtilmektedir. Çin’den sonraki en önemli karşıt güç (hasım ya da düşman da diyebiliriz) olarak Rusya, sonra İran ve Kuzey Kore görülmektedir. Bu arada narko-teröristler, radikal İslamcı teröristler ve kayıtdışı göçmenler ve suç grupları da düşman olarak ilan edilmektedir.

Yıllardır dünyanın en demokratik ülkesi sayılan ABD, bu belgede demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi ilerici değerler, dünyanın çevre ve iklim sorunları, emperyalist amaçların yanında önemli şeyler değildir. Bu değerler ve sorunları müttefikler yönünden de problem edilmemekte, esas alınan ABD’nin çıkarlarıdır.

Sonuç olarak, Mandela’nın 21. yüzyılın başında Bush ve o günün Amerika’sı için söylediklerini Trump ve bugünün Amerika’sı için de söyleyebiliriz, hatta daha fazlasını da…

Amerika Birleşik Devletleri ve Tump dünya için birer tehlikedir.

 

Mehmet Ali Yılmaz

(*) AKP iktidarının 21. yy için ilan ettiği “Türkiye Yüzyılı” sloganı Amerikalıların bu projesinin adından kopya edilmiş olabilir mi?

 

 

 

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ana Fikir