“Bizim için bir damla petrol, bir damla kan kadar değer taşımaktadır…”
Clemanseau (Fransa Başbakanı, 1906-1909 ve 1917-1920)
Dünya 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken, kapitalist emperyalizm yeni bir Soğuk Savaş döneminin kapısını açmaktan çok dünyayı yeniden biçimlendirmeye, yeni tahakküm biçimleri ve sömürü modeli için çok yönlü saldırılara (ekonomik-ticari-askeri-teknolojik vd. ambargolar, gümrük duvarlarını yükseltmek, özel kuvvet baskınları, vs.), bölgesel işgallere ve acımasız savaşlara başvurmaktadır. İran’da olduğu gibi bu savaşlar zengin doğal kaynaklara sahip ülkeleri yağmalama, talan etme, biat ettirme ve yükselen rakip devletlere gözdağı verme savaşlarıdır. Bunlar Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşlarında olduğu gibi iki emperyalist cephe arasında başlayan savaşlar gibi de değiller. Emperyalist bir gücün, yani ABD emperyalizminin mazlum bir ulusu ya da ulusları teslim alma, bütün yer altı ve yer üstü değerlerine el koyma, bu ülkelerde yönetimleri veya sistemleri değiştirme ve hatta yapabilirse bu ülkeyi ya da bir kısmını kendi topraklarına katma işidir. Günümüzdeki ABD emperyalizmi petrol, doğal gaz, değerli madenler ve nadir metaller yönünden zengin ülkeleri diğer ülkelerle paylaşmak istememekte, hegemonyası altına aldığı bu ülkeleri ABD tekellerinin talan etmesini ve bu yolla yapılacak soygunlardan elde ettikleri birikimleri Amerika’ya yatırmalarını, özellikle Çin ile rekabet edebilecek son teknolojiyle geliştirilen fabrikalar kurulmasını, bütün ticari ve finansal faaliyetlerde ABD dolarının kullanılmasını istemektedir. Bu gün ABD’yi yöneten odaklar, Amerikan tekellerinin belirleyiciliğinde yeni bir modern ulusal sanayileşme modeli geliştirilmesini ve dişini geçirebileceği her ülkeye çökerek, “Amerika’yı yeniden büyük yap” emperyalist amaçlı sloganını herhangi bir insani, hukuki ve ahlaki kuralı tanımadan hayata geçirmeyi amaçlıyorlar.
- yüzyıl başlarında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın planlama müdürü olan Richard Haass, “emperyalist açıdan yetersiz genişleme, aşırı genişlemeye göre daha tehlikeli bir durumdur.” sözleriyle ABD’nin sınır tanımayan yayılmacılığını, saldırganlığını ve işgalciliğini 18-19. yüzyıl İngiliz sömürgeciliği gibi çağdışı bir anlayışla özdeşleştirmiştir. Bu sözler, “Amerikan Yüzyılı” dedikleri günümüzün doyumsuz sömürgeciliğini ve hegemonyacılığını açıklıkla ifade etmektedir.
Tekelleşme Süreci ve Petrol Tekelleri
Kapitalizmin dünya ölçüsündeki her önemli krizi yeni yönelimlere ve savaşlara yol açmıştır. Bu savaşlar, çoğunlukla büyük devrimleri ve değişimleri tetiklemiştir.18. yüzyılın ortalarında İngiltere’de buhar gücünün sanayiye uygulanmasıyla ortaya çıkan Sanayi Devrimi’nden sonra doğan klasik iktisat, 1870’lerde patlak veren dünya bunalımıyla yerini neo-klasik iktisata bıraktı. Kapitalizmin rekabetçi döneminde sermaye birikimi yoğunlaşıp zayıf şirketler tasfiye olurken güçlü şirketler daha da büyüyor, sömürgecilik ise dünya düzeyinde yaygınlaşıyordu. Bu dönemde gelişen ve tekelleşen kapitalizm teknolojideki ilerlemelerle üretimleri olağanüstü arttırıyor, başta deniz ve demiryolu ulaşımını büyütüp hızlandırarak daha çok mal taşınmasını sağlıyor ve yeni ülkelere, pazarlara doğru yayılıyordu.
Dünya ekonomisine tekellerin, oligopollerin ve mali sermayenin hâkim olmaya başladığı 19. yüzyıl sonlarında güçlü endüstrileşmiş ülkeler boy göstermeye başladı. Denizcilikte ve sömürgecilikte bir numara olan Büyük Britanya’nın karşısına başta ABD ve hızla gelişen Almanya olmak üzere, Fransa ve Japonya gibi ülkeler çıkmaya başladı. Dünya yağmasında gecikmiş olan bu ülkeler, özellikle Almanya, bu yağmadan pay istiyorlardı. Almanya 20. yüzyılın başlarında sanayileşme yönünden ABD’den sonra ikinci sıraya yükselmişti.
Bu endüstrileşmiş ülkelerde ekonomik güç az sayıdaki büyük tekellerin, endüstri ve mali şirketlerin eline geçiyordu. Bu gelişmelerin ortaya çıkmasında etkin olan önemli nedenlerden birisi teknolojideki atılımlardı. Teknolojideki gelişmelerin önemi bilime ve bilimsel araştırmaların sonuçlarına dayanıyor olmasıydı (savaşlar da bu gelişmeleri zorlayan önemli unsurlardandı). 19. yüzyılın son 30 yılında yeni enerji kaynaklarının bulunması ve bu kaynakları kullanacak teknolojik gelişmelerin sağlanması kapitalist ülkelerde büyük sıçramalar yarattı. Bu yüzyılda bilim ve teknolojideki büyük atılımlar sonucunda, elektrik kadar önemli olan içten yanmalı motorların endüstride kullanılmaya başlanmasıydı. Yine çelik üretim yöntemleri geliştirildi, telgraf, radyo gibi buluşlardan başka bu dönemde telefon, radyo, bisiklet, daktilo, ucuz kâğıt, hazır elbise, alüminyum, ayakkabı vb. ürünler bulundu. Bunları üretebilmek için büyük sermaye yatırımlarına ihtiyaç vardı. Bunun yolu da daha çok bankaların bu alanlara yatırım yapacak olanlara kredi vermesinden geçiyordu. Banka sermayesiyle sanayinin evliliği gerekiyordu ve bu durum sözü edilen dönemde gerçekleşti. Tekellerin ekonomide söz sahibi olmasıyla birlikte petrolün bulunması ve çıkarılmasıyla ilgili de araştırmalar yoğun şekilde yapılmaya başlandı. Büyük ölçekli petrol kaynaklarının bulunması bu maddenin enerji kaynağı olarak endüstri ve ulaşımda yaygın biçimde kullanılmasını sağladı. Bu gelişmelere ikinci sanayi devrimi de denildi.
Artık birbiriyle rekabet halindeki küçük işletmelerin belirleyici olduğu kapitalizmden tekellerin belirleyici olduğu kapitalizme geçildi. Buna kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm denildi. Bu gelişmeyle birlikte kapitalizmin bunalımı daha da derinleşti, emperyalist ülkeler arasındaki çıkar çelişkileri içinden çıkılmaz bir hal aldı ve sonunda kaçınılmaz olarak büyük bir savaş patlak verdi.
Lenin, “Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” isimli kitabına 1920’de yazdığı Önsöz’de bu savaşı yani Birinci Paylaşım Savaşı’nı şu sözlerle tarif eder: “Bu kitapta, 1914-1918 savaşının, iki taraf için de emperyalist bir savaş (yani bir fetih, yağma, talan savaşı), dünyanın paylaşılması, sömürgelerin, mali-sermayenin (finans-kapitalin) ‘nüfuz bölgeleri’nin bölüşülmesi ve yeniden bölüşülmesi için çıkarılmış bir savaş olduğu tanıtlanmıştır” (V. İ. Lenin, Emperyalizm kapitalizmin En Yüksek Aşaması, S.10, Sol Y. Dokuzuncu Baskı.)
Bu dünya savaşı sürerken Büyük Ekim Devrimi başarıya ulaştı ve Sovyetler Birliği kuruldu. Ekim Devrimi ve Sovyetler Birliği’nin kuruluşu dünya devrimci hareketlerine örnek oldu ve bu ülke dünya devrimciliğine liderlik yapmaya başladı. Ama bu arada kapitalist ülkelerdeki tekeller boş durmuyorlardı, kendi ülkelerinin bütün üretimini büyük ölçüde ve iç pazarların neredeyse tamamını ele geçirirlerken, dış pazarları büyüterek kontrolleri altına almayı sürdürüyorlar ve sosyalist Sovyetler Birliği’nin boğazını sıkmaya uğraşmaktan da geri durmuyorlardı.
“Kapitalist tekel grupları -karteller, sendikalar, tröstler- kendi ülkelerinin bütün üretimine, çok ya da az mutlak ölçüde sahip olarak, ilkin iç pazarı paylaşırlar. Ama, kapitalist düzende, içpazar, zorunlu olarak, dışpazara bağlıdır. Kapitalizm uzun bir süreden beri dünya pazarını yaratmıştır. Sermaye ihracı arttıkça ve büyük tekel gruplarının yabancı ülkeler ve sömürgelerle ilişkileri ve ‘nüfuz bölgeleri’ her bakımdan genişledikçe ‘pek doğal olarak’, işler, bu gruplar arasında genel bir anlaşmaya ve uluslararası kartellerin kurulmasına doğru yöneliyordu.” (V. İ. Lenin, S.72)
Ham petrolün keşfi, çıkarılması, petrol rafinerisi tekniklerindeki bilimsel ve teknolojik gelişmelerle üretilen petrol ürünlerinin toplumların hayatına gittikçe yoğunlaşan biçimlerde girişi ve giderek büyüyen pazarlara sahip olması, 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başlarında kapitalizmin tekelleşmesini sağlayan önemli örneklerdendir.
“ On dokuzuncu yüzyılın son yıllarında türeyen büyük endüstriler içinde petrol, bu endüstrilerin en büyüğü olmuştu.” (Daniel Yergin, Petrol Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü, S.XI, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1999)
Petrol şirketleri arasındaki çıkar çatışmaları Birinci Paylaşım Savaşı öncesine kadar uzanır. Şirketlerin bu kavgaları arkalarından hükümetlerini de sürükleyerek dünya savaşının nedenlerinden birisini oluşturdu.
- yüzyılın başında Teksas’da bulunan petrol yataklarını işletmeye başlayan Amerikan petrol şirketleri 1920’lerde üretimlerinin büyük bir kısmını Amerika’da, diğer ülkelerin şirketleri ise dünyanın başka yerlerinde petrol arıyor ve çıkarıyorlardı. Birinci Paylaşım Savaşı sırasında Amerika’da petrolün bitebileceği korkusu doğdu, bunun üzerine ve elbette ki petrol şirketlerinin daha fazla üretim yapma, piyasaya sürme ve pazarı ele geçirme istekleri nedeniyle, bu şirketler Amerika dışında petrol arama ve çıkarma faaliyetleri içine girdiler.
Petrol sanayisi iki emperyalist ülkede, Amerika ve İngiltere’de, daha fazla gelişme göstermiş, 5’i Amerikan 2’si İngiliz şirketi olan dünyanın en büyük 7 petrol tekeli kartelleşerek dünyanın birçok ülkesindeki petrolün aranmasını, üretimini, taşınmasını, arıtmasını ve petrol ürünlerinin dağıtım işlerini yapar hale gelmişlerdi. 1928’de Kırmızı Çizgi Anlaşması adı verilen bir anlaşmayla bu 7 tekel bir petrol karteli oluşturarak dünya piyasasını, Sovyetler Birliği hariç, büyük ölçüde ele geçirdiler.
Bu 7’lerin en büyüğü Amerikan tekeli Standart Oil Company of New Jersey’di (bu şirket daha sonra Esso, Exxon, Exxon Mobil oldu). 1911’de dağılan Rockofeller‘in eski Standard Oil’inin başlıca mirasçısı olan bu şirket, 20. yüzyıl başlarında Almanya-İngiltere çatışmaları sırasında Orta Doğu petrollerinden pay kapma yarışında yer almıştı. Bu tekelin atası olan ve başlangıçta Cleveland’da rafineri işleten Standart Oil’in tamamı 1865’te John D. Rockefeller’in oldu. Bu şirket zamanla o kadar önemli bir kuruluş haline geldi ki, daha 19. yüzyıl bitmeden “petrol endüstrisine” tümüyle egemendi, “dünyanın çokuluslu şirketleri arasında ilk kurulanlardan birisi ve en büyüğü konumuna” gelmişti. (Daniel Yergin, S XI, 25)
Standart Oil Company of New Jersey, yirminci yüzyılda o kadar büyüdü ki, 1960’larda iş hacmi yönünden ABD’nin General Motors’dan sonraki en büyük şirketi haline geldi. 140 bin işçi çalıştıran bu tekelin 1960 yılı sonundaki bilançosunda net aktiflerinin toplamı 6,8 milyar ve iş hacmi ise 8,9 milyar dolara ulaşıyordu. Bu rakam o dönemin Türkiye’sinin bütçesinin 9 katı civarındaydı. (Münir Cerid, Petrol Emperyalizmi, S. 26, Sol Y. 1965)
Bu grubun 1960’daki petrol üretimi 114 milyon tona ulaşarak dünya üretiminin %11’ine ulaşıyordu. “Bu miktarın ancak %20’si ABD’den eldi edilmiştir. Yarıdan fazlası kendisine bağlı Creole tarafından Venezuela’dan; gerisi de Orta Doğu (Suudi Arabistan, Irak, İran ve Katar) ülkelerinden çıkarılmıştır. Arıtma ve dağıtım hacmi daha önemlidir: 150 milyon ton.” (Cerid, s.26-27).
Bu 7 petrol devinin ikincisi İngiliz-Hollanda ortaklığı olan Royal Dutch-Shell Grubu’dur. 1907’de Hollandalı Henry Deterding’in yönettiği Royal Dutch Petroleum Company şirketi ile İngiliz Marcus Samuel’in Shell Transport and Trading Company şirketinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu birleşme çok parlak sonuçlar doğurdu, çünkü Deterding’in yönettiği Royal Dutch başarılı bir petrol üreticisiydi, Samuel’in yönettiği Shell Transport ise önemli bir deniz taşımalığı yapan şirketti. Bunların birleşmesinin gelecek için olumlu bulan banker Rotchild’ler bu tekele gereken finansmanı sağladılar. Endonezya adalarında zengin petrol yataklarına sahip olan Shell grubunun bu yeni ortaklığı karşısında panikleyen Amerikan Standart Avrupa, Ortadoğu, Hindistan ve Çin’de fiyat savaşına girişti. Bu bölgelerde petrol fiyatlarında büyük indirimler yapabilmek için Amerika’da fiyatları iki-üç kat arttırmak durumunda kaldı.
Bu sert rekabet daha sonra Latin Amerika’da da seyretmeye başladı. Meksika, Orta ve Güney Amerika ülkelerinde imtiyazlar alan Shell, buralarda petrol bulmaya başladı. Bunun üzerine Standart da bu bölgeyi kaptırmamak için dolarla, darbelerle, iç savaşlarla gelişmelere müdahil oldu. (Cerid, S.17)
Birinci Paylaşım Savaşı öncesinde petrol alanındaki rekabetlerin en sertlerinden biri de Osmanlı topraklarında cereyan etti. Shell ile ortaklık kuran İngiliz Royal Dutch zengin Kafkas petrollerini işletmekteydi. Bu şirketin Kafkasya bölgesindeki petrolden yüksek kazanç sağladığını anlayan Amerikan Standart Orta Doğu petrollerinden pay almak ve tüketim pazarlarına yakın petrol alanını ele geçirmek için Osmanlı devleti ile ilişki kurar, ancak bu sıralarda Almanlar Osmanlı Devleti üzerinde çok daha etkili durumda oldukları için bu girişiminde savaştan önce başarılı olamadı. Çünkü Alman sermayesi Orta Doğu’nun petrol zenginliğinin farkına varmıştı, bu bölgeye yerleşerek hem petrole hem de Basra Körfezine ve Hindistan yoluna sahip olmak istiyordu. Bu nedenle Alman sanayicileri, tüccarları ve Deutche Bank tarafından Europaische Petroleom Unio (Avrupa Petrol Birliği) kuruldu. Bu şirket Osmanlı topraklarında daha kolay faaliyet yürütebilmek için yüzde ellilik payı Türk devletinin olan Turkish Petroleum şirketini kurdu.
Savaştan önce İngiliz-Alman çekişmesi sürerken, Amerikan petrol firmaları ortaya çıkınca İngiliz Shell ile Alman Avrupa Petrol Birliği geçici olarak uzlaştılar. Ancak Almanlar Osmanlı üzerinde daha çok etkili olunca bu uzlaşmaya son verdiler. Bu arada İran petrollerini elinde bulunduran İngiliz Anglo-Persian (geleceğin BP’si) Turkish Petroleum’un yüzde ellilik hissesini ele geçirdi. Kalanın yarısı (%25’i) İngiliz (Hollanda) Shell’in geri kalan yarısı da Alman Anatolian Railway’in oldu. Turkısh Petroleum’un Türklüğü yalnızca adından ibaret kalıyordu.
Almanlar Birinci Paylaşım Savaşı’nda yenilince Ortadoğu petrolleri Amerikan Standard ile İngiliz (Hollanda) Shell ve İngiliz Anglo-Persian’ın mücadele alanı haline geldi. Bu arada İngilizlere büyük hizmetlerinin karşılığı olarak Serkis Gülbenkyan isimli Erzurumlu Ermeni’nin şirketine Mezopotamya petrolünün yüzde beşlik kısmı hizmetinin karşılığı ödül olarak verildi. (Cerid, S.18)
Savaş sonunda Ortadoğu artık yirminci yüzyıl boyunca devam edecek olan petrol kavgalarının merkez üssü haline gelmekteydi. Savaş sonunda petrol, dünya jeopolitiğinin tayin edici unsurlarının en başına oturmuştu.
Kartelin ikinci büyük tekeli haline gelen Shell grubu zaman içinde dünyanın en büyük tekellerinden birisi oldu. Bu dev şirketin “1960 sonu itibariyle net aktifleri 6 milyar ve iş hacmi 7,5 milyar dolara” ulaştı Shell’in 1960 yılındaki ham petrol üretimi 90 milyon ton, uzun vadeli anlaşmalarla satın aldığı petrol miktarı 28 milyon tondur. Dünyanın birçok yerinde üretim yapan bu tekel, 1960 yılındaki üretiminin “%40’ını Venezuela’dan, %25’ni Orta Doğu’dan, %17’sini ise ABD’den sağlamıştır.” 1960 yılı dünya üretiminin yarısını, arıtma ve dağıtımının bir çeyreğini bu iki tekel gerçekleştirirler. (Cerid, s.27)
Üçüncü sıradaki tekel olan Anglo-Iranian Oil Company ( sonradan British Petroleum, BP), İran petrolleri için en önemli tekeldir. Bu tekel 20. yüzyılın başlarında kurulan Anglo Persian’dan doğdu. Bu dönemde İngiliz gizli servisinin İran’da çevirdiği çeşitli entrikalar sonucunda bu şirketin %56’lık hissesi İngiliz Bahriyesi ve İngiliz Entelicens Service’nin eline geçti (1914). Bu şirket İran arazisinin derinliklerinde istediği şekilde arama yapmak, kazıda bulunmak vb. haklara sahip olmuştu.
Aralarındaki amansız rekabetleri ve acımasız mücadeleyi ortadan kaldırmak için kartelleşen bu yedi büyük tekelin (bunlara “Yedi Kız Kardeş” de denilirdi) diğer üyeleri şu şirketlerdi: Gulf Oil (sonra Chevron ile birleşti), Standart Oil Company of California (sonradan Chevron oldu), Texaco (Sonra Chevron ile birleşti) ve Standart Oil Company of New York (Sonra Scony, Mobil, Exxon Mobil). Bu sonuncu şirket de Amerika’dan başka Orta Doğu’da da üretim yapıyordu. Suudi Arabistan, Irak, Katar ve İran’da petrol kuyularına sahipti.
Birinci Paylaşım Savaşı Sonrası ve Petrol
“Savaş sonrası dünyasında ekonomik refah ve milli güç sağlamanın yolu daha çok petrol elde etmekle mümkündü.” diyor “Petrol” isimli kitabın yazarı D. Yergin (S.209). Bu petrol elde etme yarışı içinde olanların büyük petrol tekelleri ve onların arkasındaki emperyalist devletler olduğunu biliyoruz. Bunların amaçları ne petrolüne el koydukları ülkelerin halklarına refah sağlamaktı ne de kendi ülkelerinin halkının sorunlarını çözmekti. Bunlar zenginliklerine daha fazla zenginlik katmak için petrol çıkarılan Ortadoğu, Latin Amerika ve Asya ülkelerini talan etmenin peşindeydiler. Bu tekeller, kendi ülkelerinin daha fazla güçlenmesini istiyorlardı çünkü böylece dünya petrolünün daha fazlasını ele geçirebilecekler ve pazarlarını daha da büyütebileceklerdi.
Emperyalistler arası Birinci Paylaşım Savaşı’nın temel nedenlerinden birisi de Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunan Ortadoğu bölgesi üzerinde Almanya ile İngiliz emperyalizmlerinin aralarındaki rekabetti. Bu çekişmenin ana nedenlerinden ilki Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan sömürgesine giden deniz yollarını Ortadoğu’yu ele geçirerek kontrol etmek, diğeri ise Irak’ta, Körfez bölgesinde varlığı bilinen petrol yataklarına sahip olmaktı. Almaların Berlin-Bağdat demiryolunu yapmaya çalışmalarının gerçek nedenleri de bu emperyalist amaçlardı. Birinci Paylaşım Savaşında Arabistan, Filistin, Amman, Beyrut ve Şam’dan sonra, Mondros Ateşkes Antlaşması’na rağmen, 5 Kasım 1918’de Musul’un İngiliz Ordusu tarafından işgal edilmesiyle Arap yarımadası ve Mezopotamya bölgelerindeki petrol yatakları Büyük Britanya’nın elline geçti. Bu petrol yataklarını kaybeden Türkler ise Anadolu’ya çekilerek Birinci Paylaşım Savaşı’nın galipleri ve onların kışkırtıp destekledikleri Yunanlarla Ulusal Kurtuluş Savaşı’na tutuştular ve üç yıl süren zorlu bir savaş sonucunda Anadolu ile Trakya’yı emperyalist işgalden kurtardılar. Bu bağımsızlık savaşıyla Türkiye, dünyanın ezilen milletlerine örnek oluştururken, Orta Doğu’daki petrol yataklarının tamamını kaybederek, bu enerji kaynağında dışa bağımlı bir ülke haline getirildi.
Türkiye’nin Orta Doğu’dan uzaklaştırılırken, Fransa da kendisine verileceği beklentisi içinde olduğu petrol ülkesi Irak’ı İngiltere’ye kaptırdı. Emperyalist entrikaların ustası İngiltere Orta Doğu’da birçok Arap devleti kurdurarak bu küçük ülkelerin petrollerine daha kolay biçimde çökmenin hesabı içindeydi.
Emperyalist devletler arasında petrol yataklarını paylaşma nedeniyle hep çekişmeler, gerginlikler olageldi. Birinci Paylaşım Savaşı’nda petrol konusunda eli boş kalan Fransa’yı tatmin etmek için 24 Nisan 1920’de İngiltere ile Fransa arasında bir anlaşma imzalandı ve Irak petrollerinin %25’i bu ülkeye verildi. Böylece Musul petrolleri üzerinden Türkiye ile İngiltere arasında süren mücadelede Fransa İngilizlerin yanında saf tuttular fakat bu anlaşma uzun sürmedi. Bundan böyle petrol ekonomik olduğu kadar stratejik bir enerji kaynağı olarak da ağırlığını hissettirmeye başlamıştı. 1922’de İngiliz-Amerikan petrol anlaşması imzalanarak dünya petrolleri bu iki ülke arasında paylaşılıyordu. Bu paylaşıma rağmen şirketler arasındaki rekabetler devam ediyordu ve bu çekişmeler zaman zaman devletler arası sorun da oluşturabiliyordu. Bu dönemde Sovyet petrolünün alınıp alınmaması üzerinde de petrol devleri arasında yoğun çekişmeler, alımları engellemek için çeşitli girişimler oldu. Bu arada Standart Oil’den türemiş iki şirket Sovyet petrolünü satın alarak bazı Asya ülkelerinde ve Hindistan’da piyasaya sürdüler ve bu ülkeyi petrole boğdular.
1928 yılına gelindiğinde petrol şirketleri arasında acımasız bir rekabet ve kıran kırana bir mücadele vardı. Bu rekabet ortamında petrol üretiminde fazla meydana geldi ve bu durum karşısında büyük şirketler anlaşma yoluna gitmek zorunda kaldılar. İşte böylece uluslararası petrol karteli, “Yedi Kız Kardeşler” doğdu.
Petrol Karteli ve İran
Günümüzde ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizminin sıcak saldırısı altında bulunan İran’da ilk petrol 20’inci başlarında bulundu. “XX. yy’ın başlarında İran şahı, … İngiliz işadamı William Knox D’Arcy’ye ilk önemli ayrıcalığı tanıdı. Sonra da D’Arcy’nin ayrıcalığı Anglo-Iranian Oil Company tarafından alındı. Bu, çoğu İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Amerikan olan imtiyaz şirketlerinin imtiyaz hakkını ödeyerek Ortadoğu petrolünü çıkartmalarının ilk örneği olmuştur.” (Bernard Lewis, Ortadoğu, S.410, Arkadaş Yayınevi, 200, kby.)
Birinci Paylaşım Savaşı sonunda İran petrollerinin tek sahibi 1909’da kurulan İngiliz şirketi Anglo-Persian (Anglo-İranian Oil Company, daha sonraki adı ise BP) oldu. 1960 yılına gelindiğinde üretimi yaklaşık 73 milyon ton olan bu tekel, petrolü Kuveyt, Irak ve İran’dan çıkarmaktaydı. Bu tekelci şirketin 1960 yılında %55’lik hissesi İngiltere Devletine aitti.
Günümüz dünyasında jeostratejik yönden çok önemli bir konuma sahip İran ve İran petrolü üzerinde emperyalizmin yeni hesapları, entrikaları olduğu için bu ülkenin ekonomik-siyasi tarihi ve petrolünün yağmalanması süreci üzerinde yoğunlaşmakta yarar var:
“1907 Anlaşması ile İran, İngiltere ile Rusya arasında nüfuz bölgelerine paylaşılmıştı. Rusya’da çarlığın yıkılması üzerine (1917 bn.), İngiltere tek başına İran üzerinde nüfuz kurma yoluna gitti ve İran’a 9 Ağustos 1919’da bir antlaşma imzalatmaya muvaffak oldu. Bu antlaşma ile İngiltere, İran’ın idare ve askeri teşkilatını düzenleme görevini üzerine alıyor ve ayrıca İran’a teknik ve mali alanlarda yardım vaat ediyordu.” (Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1995, S. 163, Kronik Kitap, 2023)
İngiltere’nin İran’a imzalattığı bu anlaşma ile Anglo-İranian’ın bu ülkede elde ettiği geniş petrol arama, çıkarma, taşıma vd. hakları garanti altına alınmaktaydı. Ama bu anlaşmayı İranlı yurtseverler kabul etmediler ve meclis onaylamadı. Büyük savaştan yeni çıkmış yorgun İngiltere bu anlaşmayı dayatma direncini gösteremedi.
Bu arada İran’ın sınır komşusu olan Sovyetler Birliği komşularıyla dostane ilişkiler kurmaya çalıyordu. Sovyet Rusya, İran’la 26 Şubat 1921’de bir dostluk anlaşması imzaladı. Bu anlaşmaya göre, bu ülkeye bir saldırı olursa ve İran bu saldırıyı engelleyemezse Sovyet ordusu bu saldırıyı engellemek için İran topraklarına girebilecekti. Anlaşmadaki bu maddenin hedefi öncelikle İngiltere’ydi.
1 Ekim 1927’de İran ile Sovyetler Birliği arasında bir tarafsızlık ve saldırmazlık antlaşması imzalanarak 1921 antlaşmasının hükümleri sağlamlaştırıldı.
Ekim 1925’te, İran’da bir darbeyle Türk asıllı Kaçar hanedanlığına son verilerek Pehlevi hanedanı iş başına getirildi. Bu darbeyle Muhammed Rıza Pehlevi’nin babası Ahmet Rıza Şah iktidar oldu.
Kendisine Atatürk’ü örnek alan A. Rıza Pehlevi, İran’da geniş reform hareketlerine girişerek ülkeyi Batılılaştırmaya çalışmıştı. Birçok reforma imza atan bu Şah İran’da din adamlarının nüfuzunu kıramadı, Atatürk’ün Türkiye’de yaptığını yapamadı, İran’ı laikleştiremedi ama özellikle eğitim alanında önemli yenilikleri gerçekleştirdi. Orduyu düzenledi, kapitülasyonlara son verdi ve ekonomi alanında ise devlet müdahaleciliğiyle bazı ciddi işler yaptı.
1921 ve 1927 antlaşmalarına karşın İran’ın Sovyetler Birliği ile ilişkileri iyi gitmedi. İran’da sol hareketlerin gelişmeye çalışmasından rahatsız olan yönetim bundan Sovyetleri sorumlu tutuyordu. İran’ın dış ticaretinde Sovyetler Birliği önemli bir yere sahip olmasına rağmen siyasal ilişkileri sorunlu seyrediyordu.
Öte yandan İran’ın petrollerini daha önce çeşitli oyunlarla ele geçirmiş olan İngiltere ile de ilişkileri sorunluydu. 1932 yılında Abadan petrolleri nedeniyle bu iki ülke arasında şiddetli bir anlaşmazlık ortaya çıktı. “Petrollerden daha yüksek bir hisse almak isteyen Rıza Pehlevi, 1901 tarihli imtiyaz anlaşmasını feshedince, iki devletin münasebetleri gerginleşmiş ve İngiltere Basra Körfezi’ne donanma göndermiştir. Nihayet Milletler Cemiyeti’nin aracılığı ile anlaşmazlık çözümlenmiş ve 29 Nisan 1933’te İran ile Anglo-Persian Petrol Şirketi (APOC) arasında yapılan bir anlaşma ile İran petrollerinden alacağı hisse arttırılmıştır.” (Armaoğlu, s.164.)
İran ile İngiltere arasında çıkan bu anlaşmazlıkta Şah yüzyılın başındaki imtiyazı fesheder ve bu gelişme üzerine İngiltere ABD’yi de arkasına alarak İran üzerinde baskı kurmaya girişir. “Şahın en güvendiği adamını satınalma da dahil, her çeşit rüşvet, yıldırma ve tehdit sonunda, Anglo Persian, yeniden 60 yıllık bir imtiyaz kopardı. Ancak, bu imtiyazda devlet hissesi yüzde 20’ye çıkarılmış ve imtiyaz alanı 250 000 kilometre kareye indirilmişti. Ayrıca müsaade bütün yeraltı zenginlikleri için değil, sadece petrol için verilmişti. 1951 yılına kadar bu durumda gelindi.” (Cerit, s.44)
1933’te Almanya’da Hitler’in iktidar olmasından sonra hem Batılılara hem de Sovyetler Birliğine cephe alması üzerine, İran dış politikada yönünü Almanya’ya doğru yöneltti. Almanya ile geliştirilen ekonomik ilişkiler Sovyetler Birliği’ni birincilikten etmekle kalmadı, “kalabalık ve aktif bir Alman misyonunun bulunduğu İran dikkatleri üzerine çekmeye” başladı. (Kamuran Gürün, Savaşan Dünya ve Türkiye:3, S. 267, Tekin Yayınevi, 2000.)
Almanya 22 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırdı (Barbarossa Harekâtı), bu kanlı harekâtın amaçları arasında Azerbaycan petrollerinin ve peşinden de İran petrollerinin ele geçirilmesi amacı da vardı. Almanların İran’ı ele geçirmeleri halinde birincisi Hitler yanlısı Şah’ın güçleri Nazilerin kontrolüne girecekti, ikincisi Hitler savaşa girmek istemeyen İnönü’yü kendi yanında savaşa sokma konusunda daha avantajlı hale gelecekti, üçüncüsü de Müttefiklerin Sovyetlere tek yardım ulaştırabilecekleri Basra Körfezi suyolu kapatılmış olacaktı.
İdeolojik ve politik olarak farklı dünyaların temsilcileri olan İngiltere ile Sovyetler birliği 25 Ağustos 1941’de İran’a karşı harekâta başladılar. Kızıl Ordu Kafkasya’dan güneye, İngilizler Basra Körfezi ve Irak üzerinden kuzeye doğru yürüdüler. İran güçlerinin ciddi bir direnişleri olmadan bu ortak harekât üç günde başarıyla sonuçlandı. Sovyetler ve İngilizler 17 Eylül 1941’de Tahran’a girdiler, Hitler yanlısı Şah Ahmet Rıza Pehlevi tahtını Müttefikler yanlısı oğlu Muhammet Rıza Pehlevi’ye devretmek zorunda kaldı ve Maurius Adasına sürgüne gönderildi.
Bu işgal görüntüsünü ortadan kaldırmak için İngiltere ile Sovyetler Birliği 26 Ocak 1942’de yeni Şah ile bir ittifak anlaşması yaptılar ve böylece İran Sovyetlere yapılacak yardımların kendi topraklarından geçişine izin vermiş oldu. Bu ittifak anlaşmasına göre, savaş sona erince 6 ay içinde İngiliz ve Sovyet birlikleri İran’ı terk edeceklerdi.
“Yalta Konferansında İngilizler, ABD’nin de desteği ile Rusya’ya yardım için kullanılan İran transitine ihtiyaç kalmayınca, İran’daki askerlerin geri çekilmesi hususunda bir mutabakata varılmasını teklif etti. Ruslar buna yanaşmadılar…” (Kamuran Gürün, S.589)
İkinci Paylaşım Savaşı 2 Eylül 1945’te Japonya’nın teslimi ile sona erdi. İran topraklarını İngiltere ile Sovyetlerin boşaltma işlemi 2 Mart 1946’da sona ermeliydi. İngiltere bu süre içinde askerlerini İran’dan çekti, ama bu durum ABD ve İngiltere’nin bu ülkeden elini ayağını çektiği anlamına gelmiyordu. Savaş sonrasında uluslararası gelişmelerin etkisiyle ve bazı petrol üreticisi ülkelerin artan istekleri sonucunda bu ülkelerden çıkarılan petrolün kazancının yarısı bu ülkelere bırakılmaya başlanmıştı. Ancak İran petrolünü tek başına çıkaran İngiliz petrol devi Anglo Iranian Oil Company (eski Anglo Persian) kazancının yarısını isteyen İran’ın bu isteğini kabul etmiyordu.
Bu arada Sovyetler Birliği İran’daki askerlerini geri çekmeden İran Azerbaycan’ında bir ayaklanma çıkmasında etkili oluyordu. Sovyet askerlerinin de desteğini alan bu hareketin başındaki Cafer Pişaveri İran Komünist Partisi’yle (Tudeh) birlikte 12 Aralık 1945’te Tebriz valisini indirip Muhtar Azerbaycan Cumhuriyeti’ni ilan etti. İran’ın bu hareketi bastırma girişimi Sovyet askerleri tarafından engellendi.
Aynı dönemde Sovyetlerin ve komünistlerin desteğiyle güneyde Mahabat’da bağımsız bir Kürt Cumhuriyeti kuruldu.
Bu arada petrol bölgesi olan Abadan’da da Tudeh’in etkisiyle halk hareketleri ortaya çıkmaya başlamıştı.
Bu gelişmeler İngiltere ve Amerika’nın muhtemel çevrelemesi karşısında Sovyetler Birliği’nin Kafkasya ve İran üzerinden Basra Körfezi’ne inmek istemesi olarak da görülebilir.
İran bu gelişmeleri yeni kurulan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne götürür ancak sorunu büyütmek istemeyen ABD ve İngiltere konunun üzerinde fazla durmazlar ve İran sorunu Sovyetler Birliği ile görüşerek çözme yoluna girer. 4 Nisan 1946’da iki ülke anlaşırlar ve Sovyetler askerlerini çekme karşılığında İran’ın kuzey petrollerini İran ve Sovyetler Birliği birlikte işletecekler ve bu petrolün %51 hissesi Sovyetlerin olacaktı. Bu anlaşma üzerine Sovyetler İran’ı tamamen boşalttılar ama bu anlaşma ortaya çıkınca İran kamuoyu hükümetin yaptığı bu anlaşmaya sert tepki gösterir. Kamuoyunun bu karşı çıkışında İngiltere’nin bazı kabileleri kışkırtmasının da önemli rolü olmuştur.
Sovyetler Birliği’nin İran’ın kuzeyinde petrol arama ve çıkarma hakkı elde etmesine muhalefet edenlerden birisi de ulusalcı siyasetçi Dr. Muhammed Musaddık‘dı. Musaddık, öncelikle İngilizlerin Anglo-İranian Oil Company Ltd.’nin İran’daki tesislerinin millileştirilmesi çağrısında bulundu. Musaddık bir yasa tasarısı hazırlayarak bütün İran petrollerinin millileştirilmesini istedi. Halkın büyük kesiminin desteğini alan bu ulusalcı siyasetçinin bu yasa tasarısı 1951’de İran meclisinden geçti. Bununla birlikte çok güçlenen Musaddık’ı şah başbakanlığa getirmek zorunda kaldı. Musaddık yönetimindeki ulusalcı hükümet, petrol anlaşmalarını yeniden gözden geçirmeyi teklif etti ama İngiliz şirketi Anglo-İranian bu teklifi kabul etmedi. O tarihte bu şirketin İran’a ödediği hisse kazancının sadece %16’sıydı. Merkezi Londra’da olan bu tekelin İngiliz hükümetine ödediği vergi140 milyon dolar iken İran hükümetine ödediği vergi sadece 45 milyon dolardı. (Münir Cerid, S.44)
Milli Cephe lideri Başbakan Musaddık, İngiliz şirketine yaptığı bu teklif kabul edilmeyince, halkın güçlü desteğine güvenerek İran petrolünü Nisan 1951’de millileştirdi. Bunun üzerine Anglo-İranian Oil daha önce Meksika’da yaptığı gibi teknisyenlerini geri çekti ve İran devletinin ürettiği petrollerin satışını boykot etti. Petrol piyasasını ellerinde tutanların bu boykotu etkili oldu. İran hükümeti %33 indirimle bile petrolünü satamıyordu. Çünkü alıcılar İngiliz petrol devi Anglo-İraian’ın tehditlerinden çekiniyorlardı. Ancak bu olaylardan iki yıl kadar sonra uluslararası petrol karteline (yediler) bağlı olmayan İtalyan ve Japon şirketleri, Anglo-İranian’ın bütün tehditlerine aldırmayarak, Basra Körfezine girdiler ve İran petrolünü yüklediler. Bu şekilde birkaç yüz bin ton petrol satıldı ama bu İran için çözüm değildi. 1952 yılına gelindiğinde Musaddık hükümeti petrolünü satamaz haldeydi ve ekonomik sıkıntılar içindeydi. Başbakan bütün bu olumsuzluklara rağmen emperyalistlerin isteklerine boyun eğmiyor, onun için en önemli olan petrolü yabancılara kaptırmamaktı, çıkaramasalar bile toprak altında gelecek nesillere bırakmaktı. Onun bu millici politikasını sokaktaki halk da destekliyordu. Musaddık’ın halkı etkilemek için yaptığı yeniliklerden birisi de radyoyu kullanmasıydı. Bu Ortadoğu’da bir ilkti. Radyodan yaptığı çağrılarla çok büyük halk kitlelerini sokağa çağırıyor ve gerçekten de yüzbinlerce insan çılgınlar gibi sokakları dolduruyorlar, Kuran’dan ayetler okuyorlar ve muhalefeti sindirmek için çeşitli eylemler yapıyorlardı. “Musaddık’ın bu derece sevilmesi karşısında Şah ne yapacağını bilmeyip çaresiz kalmıştı. Bir gün Amerikan Büyükelçisi’ne şöyle diyecekti: ‘Ne yapabilirim ki? Çaresizim.’” (D. Yergin, S.539)
Bu arada çare üretenler de vardı!
Musaddık’a Amerikan – İngiliz Darbesi
İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında ABD dış politikasının başlıca yaratıcısı, Soğuk Savaş ve anti-Sovyet politikalarının mimarlarından olan Dışişleri Bakanı Acheson ile İngiltere Dışişleri Bakanı Eden yaptıkları bir görüşme sırasında Eden, Musaddık’a karşı darbe yapılmasının gerekliliğinden söz eder. Truman’ın Başkan olduğu bu dönemde Amerikan hükümeti darbeye yanlısı değildir, sorunu diplomasi yoluyla çözme taraftarıdır. Demokrat Truman’dan sonra Başkan olan Cumhuriyetçi Eisenhower döneminde İngilizlerin darbe teklifini Amerikalılar kabul ettiler. ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı tescilli anti-komünist John Foster Dulles ve kardeşi CIA Başkanı Allen Dulles bu darbe teklifine evet dediler.
Bu arada petrol satışı engellenen İran’da ekonomik durumun iyi gitmemesini de fırsat bilen İngiliz istihbaratı, Şah taraftarları ve diğer muhalif kesimler Musaddık aleyhinde yoğun bir faaliyet içine girmişlerdi. Musaddık’ı Tudeh’le işbirliği yapmakla da “suçlayan” bu çevrelere dini kesimler de katılmaya başlamıştı. Sonunda onun İslam’ın düşmanı olduğunda karar kılmışlardı. Bu sırada Time dergisi Musaddık’ı “Yılın Adamı” seçerek bazı toplumsal kesimleri olumsuz yönde etkilemekte başarılı oldular ve artık Başbakan bir kısım muhalifin gözünde Amerika’nın adamı, hatta ajanıydı.
Oysaki ABD yönetimi, tam tersine Musaddık’ın İran’ı Sovyetler Birliği’nin “peyki” yapma yolunda yürümekle itham ediyordu. ABD Dışişleri Bakanı Dulles, çok yakında İran’ın Musaddık yönetiminde bir diktatörlük olacağını ve bunu da bir komünist yönetimin takip edeceğini söylüyordu. Washington’daki Milli Güvenlik Kurulu toplantılarından birinde Dulles şöyle konuşuyordu: “Bu takdirde iş hür dünyanın İran petrol üretiminin sağladığı sayısız nimetlerinden yoksun kalmasıyla bitmeyecek, bu nimetler Rusların eline geçecektir. Böylece Rusya bundan böyle petrol kaynakları konusunda tüm endişelerinden sıyrılmış olacaktır..!” Daha da kötüsü… İran baş eğecek olursa (Sovyetler Birliği’ne bn.), çok yakında, Ortadoğu’nun öteki bölgeleri de “dünya petrol rezervinin yüzde 60’ını oluşturan petrolleriyle komünist idareye geçeceklerdir.” (D. Yergin, S.541)
Dulles’ın bu konuşmasını dinleyen Başkan Eisenhower şu soruyu sorar: “Pekâlâ, sizce durumu kurtarmak için herhangi bir somut çare var mı?” Evet, Dulles’ın bir çaresi vardı!
İngiliz yönetimi de boş durmuyordu. Başbakan Churchill, Musaddık’ı devirmek için hazırlanan planı onaylamıştı. Dulles’ın ifadesiyle operasyon “aktif” hale getirildi. “Musaddık’la yapılan çatışmaya, Şah’ın sadık adamı General Zahidi liderlik etti.” (D. Yergin, S.541)
Amerika ve İngiltere darbeye kendilerinin neden olmadığını, Musaddık’ın neden olduğunu ve darbenin Şah ile Zahidi’nin tertiplediği bir karşı darbe olduğunu söylemişlerdir. Bu açıklama şekli emperyalist devletlerin gerçekleri ters yüz ederek kendilerini dünya kamuoyu önünde aklama çabasıydı. Yalana dayanan karşı propaganda faaliyeti yürütüyorlardı.
Bu darbenin nedenini, darbenin içinde hangi düzeyde insanların yer aldığını, nasıl organize ettiklerini Murat Yetkin şöyle anlatmaktadır:
“Şimdi de İran’da seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık çıkmış, İngiltere’yi petrol gelirlerinden edecek bir millileştirme hareketi başlatmıştı.
Londra hemen Musaddık’tan kurtulmanın yollarını aramaya başlamıştı.
Darbe tek yol görünüyordu ama İngiliz gizli servisi MI6’nın gücü yetmiyordu…
Başbakan Winston Churchill, ABD Başkanı Harry Truman’a başvurdu; Truman yanaşmadı. 1953’te görevi devralan Dwight Einsenhower ise ortak operasyonu kabul etti.
İngilizler alt yapı, lojistik ve mali desteği sağlayacak, kod adı ‘Ajax Harekâtı’ olan darbeyi Amerikalılar yürütecekti. CIA merkezinde Allen Dulles’ın talimatıyla harekatın çerçevesini çizen … Miles Copeland olacaktı. Harekâtın planlaması, Kıbrıs’taki İngiliz üslerinde, CIA adına yıllarca Ortadoğu’daki arkeoloji kazılarında yer almış Amerikan ajanı Donalt Wilber, MI6 adına da daha önce İran’da istasyon şefliği yapmış, şimdi de İran’daki casusları Kıbrıs’tan yöneten Norman Darbyshire tarafından yapılmıştı. İran’daki darbeyi bizzat Tahran’da idare edecek CIA ajanı ise … Kermit ‘Kim’ Roosevelt olacaktı. (Kim Roosevelt, eski ABD Başkanlarından Thedora Roosevelt’in torunudur, bn.)
Roosevelt kurduğu şebeke ile Tahran’ın siyaset, ticaret ve medya dünyasında isimleri İngilizlerin yardım ve parasıyla satın almaya başladı. Bunlar arasında Musaddık’ın İçişleri Bakanı Fazlullah Zahidi ve Tahran sokak çetesi reislerinden ‘Beyinsiz’ lakaplı Şaban Caferi de vardı. Roosevelt’in taktiği kendilerini millici ya da sosyalist olarak gösteren kışkırtıcılar aracılığıyla İslamcıların da Musaddık’a cephe almasını sağlamaktı. Grev, yürüyüş ve kanlı sokak hadiselerinden sonra Musaddık 19 Ağustos 1953’te devrildi.” (Murat Yetkin, Meraklısı İçin Ortadoğu Kitabı, S.234-235, Doğan Kitap, 2024)
1952 Mayıs’ında yapılan seçimle iktidarı kazanan Musaddık gerçekte ülkesinin ve halkının çıkarlarını savunan bağımsızlıkçılığı ve millici siyaseti nedeniyle, sonradan Başkan Obama’nın da kabul ettiği gibi, bir CIA darbesiyle iktidardan düşürüldü ve sürgünde olan Şah Rıza Pehlevi geri getirilerek koltuğuna oturtuldu. Darbeyi yaptırdıkları General Zahidi de başbakan olarak atandı. ABD ve İngiliz emperyalizminin devirdiği Musaddık ise Şah tarafından hapse atılmış, üç yıl hücrede kalan eski başbakan hayatının geri kalanını ev hapsinde geçirmiştir.
Petrolün millileştirilmesini savunan halkın ve milletvekillerinin karşı çıkışlarını bastırmak için araya sözde darbeyle ilişkisi olmayan ABD girdi ve İran petrolüyle ilgili 1954’te bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşmaya göre, İran’da üretilen petrol, resmen İran Milli Petrol Kurumu’nun malı olacak, yabancı şirketler İran petrolünden elde ettikleri kazançlarının yarısını bu devlet şirketine vereceklerdi. İran petrolünü çıkaracak olan bu yabancı şirketler bir Konsorsiyum kurarak petrolü aralarında paylaştılar. Bundan böyle İran petrolünün %40’ı Anglo-İranian’ın, Royal Dutch Shell’in hissesi %14, Fransız Petrol Şirketi (SFB) %6 ve geri kalan %40’lık hisse ise %8’lik paylar şeklinde diğer beş Amerikan petrol devinin olacaktı. İran’daki bu gelişmeler sonucunda 6 uluslararası petrol tekeli artı Fransız petrol şirketi ve Şah kazanmıştı, kaybeden ise İran halkıydı. Adı artık British Petroleum (BP) olan Anglo-İranian ise kaybettiği %60’lık hisselerin karşılığı olarak, peşinen 90 milyon dolar alacak ve ayrıca konsorsiyum kontrolündeki tüm üretim üzerinden, toplamda 500 milyon dolar ödeninceye kadar işletme payı olarak varil başına on sent alacaktı. Konsorsiyumunun ödeyeceği bu para aslında İran’a verilmeliydi, ancak BP’ye verilecekti. Bu paranın büyüklüğünü BP’nin 1960 yılı sonundaki bütün kazancının 160 milyon dolar olduğunu görerek anlayabiliriz.
Bu darbe İkinci Paylaşım Savaşı sonrası ABD emperyalizminin geri bıraktırdığı birçok ülkede yaptırdıkları ilk önemli darbelerden birisi olması bakımından önemlidir. İran’da millici Musaddık’a karşı 1953’te yaptırılan bu darbe aslında günümüzdeki emperyalist-siyonist saldırıların da nedenlerini göstermesi bakımından önemlidir. Emperyalizm egemenliği, kontrolü dışına çıkan her türlü hareketi boğmaya çalışır. Bunu darbelerle, vekalet savaşlarıyla, işbirlikçileriyle ya da doğrudan saldırılarla ve işgallerle yapar. Bugün dünyanın üçüncü büyük petrol zenginliğine sahip olan ve stratejik konumu çok önemli İran’ın emperyalizmin hegemonyası dışına çıkmasına izin vermemek için her yola başvururlar. Bu dün de böyleydi bugün de.
1960’lar ve Petrolde Yeni Döneme Doğru Gidiş
İran parlamentosu 1957’de yeni bir petrol yasasını kabul etti. Bu yasa sadece İran’da değil diğer petrol üreticisi ülkelerde de yankı buldu. Bu yasadaki amaç, 1954 anlaşmasıyla “Konsorsiyuma bırakılan yerler hariç, bütün İran’da petrol arama ve çıkarma işlemlerini çabuklaştırmak” şeklindeydi. Buna göre, İran Milli Petrol Kurumu, İranlılara veya yabancılara faaliyet izni verebilecek, ortaklıklar kurabilecekti. (Cerid, S.70)
1957’de kabul edilen bu kanunla, Ortadoğu’da öteden beri uygulanan devletle yabancı şirketler arasındaki bölüşüm oranları değiştirilerek, net kazancın yarısı devlete (İran) bırakılıyordu. Yalnız Konsorsiyuma önceden verilen 200 000 kilometre karelik alan bu yasanın kapsamı dışında bırakılıyordu.
Kartel üyeleri bu yeni yasayı küçümserken, petrol sahnesine yeni çıkan İtalyan devlet kurumu ENI ile İran hükümeti bir petrol arama ve çıkarma anlaşması imzaladı. Bu kuruluş, 23.000 kilometre karelik alanda arama ruhsatı aldı. ENI petrol bulursa bunun kazancının %75’i sonuçta İran devletinin olacaktı. ENI’nın zengin petrol yatakları bulması üzerine, yalnızca ABD’de faaliyet yürüten Standard Oil of Indiana’ya bağlı Pan-Am, Basra Körfezi karasularında 16.000 kilometre karelik alanda arama ruhsatı aldı. Pan-Am’a ENI ile aynı koşullarda ruhsat verilmekle kalınmadı bu şirket İran devletine ayrıca 25 milyon dolarlık bir giriş parası da ödüyordu. (Cerid, S.70, 71)
1957’den sonraki bu gelişmeler gösterdi ki, petrol şirketleri devlete %50’den fazla pay verince de kar edebiliyorlardı. Bu gelişme Arap ülkelerini de etkileyecekti.
İkinci Paylaşım Savaşı öncesinde “dünya ham petrol üretiminin %5’ini sağlıyan Orta Doğu ülkelerinin payı, 1961’de, %25’e yükseldi.” Cerid, s.53
“1961’den sonra Basra Körfezi bölgesi, Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra dünyanın ikinci büyük petrol bölgesi oldu. Bölgenin yıllık petrol tüketimi ise sadece 10 milyon ton civarındadır. 1961 yılında bölgeden ihraç edilen ham ve işlenmiş petrolün toplamı 250 milyon tonun üstündedir (dünya ihracatının %55’i).
Asıl amaçları daha fazla kar olan tekeller için Körfez bölgesi vaz geçilemezdi. Çünkü bu bölgedeki az sayıdaki kuyudan olağanüstü verimde petrol elde ediliyordu. Amerika’dakilerden bin kez daha az kuyu olan bu bölgede verim çok daha yüksektir. Yıllık ortalama kuyu verimi Amerika’da 600, Venezuela’da 15.000 ton iken, İran’da milyon tonu geçen birçok kuyu vardır. (Cerid, S.54)
Bu bölgenin, özellikle de İran petrolünün kalitesinin yüksek olduğu ve rezervinin 200 yıl kadar daha verimli olacağı düşünülünce tekelci şirketlerin ve onların devletlerinin neden bu bölgeden vaz geçemedikleri, darbelere, savaşlara ve çeşitli entrikalara başvurdukları daha iyi anlaşılır.
Yazının birinci bölümünü bitirirken bir kez daha altını çizelim: 19. yüzyılda kullanılmaya başlanan, çok önemli bir enerji kaynağı olarak ikinci sanayi devrimini ateşleyen petrol, Rockefeller dönemi diyebileceğimiz 19. yüzyılın son çeyreğiyle 20. yüzyılın ilk yıllarında tekelleşen şirketler tarafından işletilmeye başlanır ve bu dönem 1911’e kadar sürer. 1911-1928 arası yeni petrol tekellerinin de piyasaya girmesiyle sert rekabetlerin yaşandığı dönemdir. 1928’de yedi büyük tekelin yaptığı Achnacary anlaşmasıyla uluslararası kartel ortaya çıkmış, Amerikan ve İngiliz emperyalizminin egemenliğine paralel olarak da gelişme göstermiştir. Ancak 1960’larla birlikte değişen dünya koşulları, yükselen bağımsızlık mücadeleleri ve millileştirme hareketlerinin yaygınlaşması, Sovyetler Birliği’nin petrol alanında artan etkisi, İngiltere’nin bütün sömürgelerini kaybetmesi ve Körfez bölgesinden büyük ölçüde çekilmesi, ABD’nin Vietnam Ulusal Kurtuluş mücadelesinde başarısız olması, Baas hareketinin güçlenmesi, OPEC’in kurulması, Arap-İsrail Savaşları, Libya’da Kaddafi’nin iktidara gelmesi vb. nedenlerden dolayı kartel ve diğer petrol tekellerinin güçleri aşınırken millileştirme hareketleri güçleniyor, petrol çıkarılan bazı ülkelerde devletin ağırlığı artıyordu…
Gelecek yazıda 1960’lar sonrasında kapitalist emperyalizmin damarlarında kanla birlikte akan petrolün Ortadoğu ve özellikle İran merkezli hikâyesini anlatmayı sürdüreceğim…
(*) Suriye, Mısır ve Irak’ta iktidara gelen Arap milliyetçiliği ağır basan İslamcı ve sosyalist eğilimli Baas hareketi her alanda millileştirmeyi ön plana koymuşlardı. Bu üç ülke içinde petrol ihracatçısı olarak Irak öne çıkmaktaydı.





