Kirli Politikaların Aktörü Kime Benzer?-Mehmet Ali Yılmaz

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Siyaset sahnesinin oyuncularından bazı kişileri gördükçe ya da yeniden tanıdıkça Joseph Fouché’yi hatırlamamak mümkün değil. Bunlar kötülük yapmakta Fouché’yi andırıyorlar, ancak zekâ düzeyi ve beceriklilikte en fazla ona çırak olabilirler.

Günümüzde politika alanında gerçekleri çarpıtanlar, yalanı-dolanı-kurnazlığı siyasetin vaz geçilmezi yapanlar, etik dışı yollara sapanlar, halkı ve gerçekte onun olan her şeyi (kamu malı) arsızca soyanlar, “dış güçlere” karşıymış gibi görünüp el altından onlarla işbirliğinden geri durmayanlar, eş-dost kayırmacılığına zirve yaptıranlar, toplumu bölmeyi ve düşmanlaştırmayı siyaset yapma tarzı haline getirenler, dünyaya ekonomik çıkar, hep siyasal hesap ve koltuk sevdası açısından bakanlar; oportünist, çıkarcı, koltuk peşinde koşan kişilerce makbul sayılabiliyorlar. Siyaset sahnesi kişisel çıkarları için politik düşüncelerini ve partilerini bir kalemde harcayanlarla, rakibinin önünü kesmek için karanlık ve kirli yöntemler dâhil her yolu mubah sayanlarla dolu. İftiranın, yalanın, hilenin bini bir para… Altta kalanın canı çıksın anlayışının benimsendiği o sahnede; akıl dışılık-akla, cehalet-bilgi ve bilime, kulluk- yurttaşlığa, ahlak dışılık-dürüstlüğe, kişisel çıkar-toplumculuğa, adaletsizlik-hakka ve hakkaniyetli adalete üstün tutulmaktadır. 

Bu çürüme hali ne ülkemizde ne de dünyada ilk kez yaşanmaktadır. Bu tür durumların özellikle tarihin önemli dönemeçlerinde çokça yaşandığını görüyoruz. Tarihte böyle hızlı ve keskin alt-üst oluşlar kapıları çaldığında, ekonomik ve siyasi krizler ülkeyi sarsacak boyutlara eriştiğinde; doğruyla-yanlış, iyiyle-kötü, güzelle-çirkin, bilimle-dogma, devrimle-karşıdevrim bir ara dönemde birbirlerine karıştırılır. Ayrımın netleşmesi biraz zaman alabilir. Taraflar vardır, bir de kuleciler vardır. Sureti haktan görünen kulecilerin iyi niyetle yaklaşanları olduğu gibi kurnazları daha da çoktur. Aslında içten içe taraftırlar ama tarafsız gibi görünerek ara bulmaya, ayrılıkları gidermeye çalışan görüntüsü vermeyi tercih ederler. Sonuçta çoğunlukla haklı olanı, doğru olanı düşünerek değil güçlü olanı tercih ederler. Büyük gücü hangi tarafın toplayacağına bakarlar ve ona göre tavır belirlerler. 

*** 

Derin tarihi buhran anlarının kendilerine özgü politika yapma biçimleri olur, bu biçimler çoğunlukla serttir, zor da devreye girer ve yeni düzenin kurulmasını sağlar. Bu zorlu kavga yani devrim yanardağdan fışkıran lavlar gibi önüne gelen her şeyi yakar kavurur ama volkanlar susunca o lav ırmakları soğur ve yeryüzüne yepyeni bir biçim verir. O gün düştüğü her yeri yakan bu ateş parçaları soğur, zaman içinde verimli topraklar haline gelir, suyu ve güneşi görünce yeşermeye başlar ve yıllar sonra yükselecek yeni medeniyetlerin zeminini oluşturur. 

Bu yazıda Dünya tarihinin en büyük dönemeçlerinden, en ateşli dönemlerinden biri olan Fransız Devrimi sürecinde (1) yaşayan bir politikacı tipini ele alacağız. İhtilal günlerinin yakıcı koşullarında ortaya çıkan bu politikacı tipinin aynısını bugün bulmak mümkün olmayabilir. Ama bu yazının amacı, günümüzdeki ve hatta gelecekteki bir kısım politikacının bu kişi ile karşılaştırmasını yapma imkânını yakalamaktır. Böylece yanlış ve tehlikeli politikacı tipinin karakteristik bir örneğini gözümüzün önüne getirme olanağını bulacağız. Gerçi “bunlardan bizde çok var, yazmaya ne gerek” diyenler de olabilir… 

Türkiye 21’inci yüzyılın başından beri emperyalizmin işbirlikçisi bir iktidarın tahakkümü altında bütün devlet, siyaset sahnesi, hukuk sistemi, kültürel yapı dinci-gerici bir ideolojiye göre şekillendirilirken, ülke ekonomisi, bütün yer altı ve yer üstü kaynakları emperyalist sermayenin kontrolüne sokulurken, Fransız Devriminin bir karanlık entrikacısını hatırlatarak, okuyucunun bugünün politikacılarını ve sarayın marifetli oyuncularını gözlerinin önüne getirmesini sağlamakta yarar olacağını sanıyorum. Bugünlerde bu tür politikacılar sadece iktidardakilerle sınırlı da değil. Trump’ın emrine giren, Soğuk Savaşın bitmesinden sonra sönümlenmeye başlayan NATO’nun Asya’nın gelişen ve emperyalizme direnen halklarına karşı canlandırılması ve Doğu Akdeniz’i İsrail ile birlikte kontrol etmelerinin sağlanmasına hizmet etmeyi, en azından bu stratejiye karşı durmamayı önüne koyan tek adam rejiminin bu politikaları sürdürebilmesi için ülkeyi dikensiz gül bahçesine çevirmesi, her türlü itirazı etkisizleştirmesi gerekiyor. Kendilerine verilen görev bu. Bunun için de Erdoğan yönetimi öncelikle iktidarını tehdit etmeye başlayan, bu işbirlikçi politikalara karşı çıkan muhalefet güçlerini, özellikle de giderek güçlenen Ana Muhalefeti etkisizleştirmesi gerekiyordu. “Devlet aklı” da bunu gerektiriyordu. [Bu devlet aklı dedikleri şeyin farklı tarifleri olabilir. Ancak bizim ülkemizde anlaşılması gereken şudur: Emperyalizmin hegemonyasını sürdürmesini, ülkedeki ve bölgedeki yeni strateji ve politikalarına (jeopolitiğine) destek verilmesini sağlayacak parti veya bürokrasinin işbaşında (iktidarda) tutulmasının sağlanması ve böylece sömürü düzeninin sürdürülmesinin garanti altına alınması olarak özetlenebilir.] 

Bu tür operasyonların yakın geçmişte ve günümüzde başka ülkelerde de örnekleri var. Trump’ın ilk başkanlığı döneminde, ABD emperyalizminin Latin Amerika politikalarına karşı çıkan Brezilya’nın sol eğilimli Başkanı Lula’ya yapılan yargı operasyonunun neredeyse aynısı son iki yıldır CHP’ye karşı yapılmaktadır. İmamoğlu ve ailesinden başlanarak yapılan bu hareketlerin benzeri bugünlerde İsrail’in Filistin halkını katletmesine karşı duran, ABD’nin İran’a saldırısını eleştiren İspanya Başbakanı ve ailesine de yapılmaktadır. Dünyada ABD emperyalizminin sömürü ve talan politikalarına ve siyonist İsrail’in yayılmacılığına karşı çıkmaya kalkışan bütün etkili politikacılara yönelik çeşitli saldırıların ve ambargoların düzenlendiği bir dönemde yaşıyoruz. CHP’ye yönelik “Mutlak Butlan” saldırısı da bu uluslararası operasyonun bir parçasıdır. Trump’tan “meşruiyeti” alan Erdoğan yönetimi, İsrail’in Filistin soykırımına karşı çıkmakla kalmayan, ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarını da sürekli kınayan Özgür Özel, AKP iktidarını da bu saldırılarından dolayı ABD’ye karşı çıkmadığı için eleştirmek suçunu işledi(!) Bu suçu işlemekle kalmadı birinci parti olarak halkı sürekli meydanlara çağırdı ve onlara yaşadıkları ekonomik, siyasi, hukuki vb. sorunları hatırlattı ve erken seçim istedi. Bu nedenlerle bir süredir hazırlığı yapılan, kurgulanan mutlak butlan gibi bir gariplikle cezalandırıldı. Bu arada Özgür Özel ve arkadaşlarının AB konusunda da dikkatli olmaları gerekir, bu güvenilecek, dayanılacak bir kuruluş değildir. AB, ABD’nin bazı politikalarına zaman zaman itiraz etse de sonuçta ABD’nin dümen suyundan ayrılmayan emperyalist amaçlarla kurulmuş temelde yeni sömürgeci bir örgüttür ve Türkiye gibi yarı-bağımlı ve kültürel olarak da kendisinden çok farklı bir ülkeyi hiçbir zaman içine almayacaktır. Sosyal demokratlar, bir kısım Atatürkçüler ve bir kısım solcular bu gerçeği anlamalıdırlar. Anti-emperyalizm, yurtseverlik ve devrimcilik ABD emperyalizminin yanı sıra AB sömürgeciliğine de karşı durmayı zorunlu kılar.

Bu tespitlerden sonra konumuza dönelim:

18’inci yüzyıl sonları ile 19’uncu yüzyıl başlarında Fransız siyasetinin arka plan oyuncularının önde gelen kişisi Joseph Fouché’yi Balzac gibi büyük bir yazar “Karanlık Bir İş” adlı romanında ele alır. Balzac romanında Fouche’den söz ederken, “Bu karanlık, derin, olağanüstü ve az tanınan yaratık”, “Napoleon’un bile korkuya kapıldığı bu eşsiz deha” ifadelerini kullanarak hem bu kişiden iğrenir hem de dehasına hayranlık duyar. 

Stefan Zweig’in “Bir Politikacının Portresi” isimli eserinin kahramanı olan Joseph Fouche, zaman ve koşulların değişimine göre kıvrak biçimlerde siyasi görüşünü değiştirebilen, hiç göze batmadan olayların içine gizlenerek, planlarını açık etmeden istediğini gerçekleştirmekte pek usta olan “Makyavelist” bir politikacıdır. Siyasette kimin kazanacağını iyi hesaplayan ve ona göre konumlanan, her koşulda dört ayağının üstüne düşmeyi beceren bu madrabaz için siyasi ahlakın, içtenliğin, dostluğun, vefanın hiçbir değeri yoktur. 

Zweig’in söz konusu kitabının bazı kısımları esas alınarak kaleme alınmış olan bu yazıyla günümüz Türkiye’sine ayna tutulmaya çalışılmıştır. 

1759’da Fransa’nın liman şehri Nantes’da doğan Joseph Fouché orta kesimden bir ailenin çocuğudur. Zayıf bünyeli Joseph’i ailesi kiliseye vererek din adamı olmasını ister. Ailenin bu çocuğun din adamı olmasını istemesinin nedeni, 1760-70’li yıllar Fransa’sında soylu olmayanların devlette belli başlı alanlarda görev alamamalarıydı. Askerlikte bile onbaşılıktan yukarıya gidemeyen orta sınıf istediğini yumruğuyla alıncaya kadar işler böyle gitti.

O dönemde kiliselerde eğitilenler hanedanlık ailesinden daha bilgili yetiştiriliyorlardı. Matematik ve Fizik de öğrenen Joseph dine kendisini adasaydı belki de piskopos ya da kardinal bile olabilirdi. Ama onun en karakteristik tarafı, her hangi bir yere, şeye ya da birine yüzde yüz bağlanmaya karşı olmasıydı. O her koşulda dönüş yapma, değişme kapısını açık tutan birisiydi. Bu yüzden kendini kiliseye tam olarak bağlı hissetmiyordu, daha sonraları Fransız İhtilali sürecinde Direktuvar’da, Konsüllükte, İmparatorluk’ta ve Krallıkta yaptığı gibi.

İhtirastan yoksun on yılını rahip okulu öğretmeni olarak geçiren Fouché bu zaman içinde pek çok şey öğrenir. Suskun kalabilme, kendini gizleyebilme, kurnazlık, düşünceleri okuma ve psikoloji ustalığını bu manastır hayatında öğrendi. Bu adamın hayatı boyunca yüzünde öfkenin, kızgınlığın, heyecanın aşırı bir dalgalanması görülmemiştir. Duvar gibi sessiz, taş gibi soğuk olmayı, sinirlerine söz geçirmeyi becermişti. En yumuşağını da, en sertini de aynı ses tonuyla söylemesini, sokakta da İmparatorun odasında da aynı adımlarla yürümesini bilmiştir. Politikanın kürsüsüne adım atmadan önce konuşma ve tartışma sanatının inceliklerini öğrendiği manastırda isteklerini gemlemeyi de kavramıştı. Siyasete ve devlet işlerine giren dinsel eğitim ve öğretim alanların birçoğunun ne denli kurnaz ve içlerinden usturalı olduklarının iyi bir örneğiydi Fouché. 

Fransız Devrimi’nin üç büyük diplomasi ustası Lalleyrand, Sieyés ve Fouché’nin kilisede öğrenim görmüş olmaları belki de bir tesadüf değildi. Üçü de kürsüye çıkmadan önce önünde konuşacakları kitlenin ruh yapısını tanıma ustasıydılar. Çok eskilere dayanan, onlara verilen (kiliseden kaynaklı) ortak gelenek, farklı ve karşıt kişiliklerine, karar anlarında bir benzerlik veriyordu. Bunlardan başka Fouché’nin kişiliğinde demir gibi sert kendini kontrol etme, lükse karşı bir direnç, duygularını gizleme yeteneği vardı.

Her ne kadar kalın manastır duvarları orada yaşayanların dış dünya ile ilişkilerini kesse de 1778 Fransa’sında başlayan toplumsal kasırgaya bu duvarlar da dayanamadı, keşiş hücrelerinde de insan hakları tartışılıyordu. Genç rahip, merakla karışık duygularla burjuvaziye doğru eğilim göstermekteydi, kilise mensupları, düşün çevreleriyle ilişki geliştirmek istiyor hale gelmişlerdi. Bu gelişmede fizik ve matematikten başka gemicilikte, elektrik ve tıp alanlarındaki buluşların da etkisi inkâr edilemezdi.

Arras’da “Rosati” adlı şen bir çevre göze çarpmaktaydı. Bu toplulukta şehrin aydınları buluşuyorlardı. Askerlerle sivillerin kaynaştığı burada önemsiz burjuvalar şiirler okumakta, edebiyat üzerine konuşmalar yapılmaktadır. Rahip okulu öğretmeni Fouché sık sık buraya uğrar ve topluluk üyelerinden Yüzbaşı Carnot’un alaycı şiirlerini ve avukat Maximilian de Robespierre’in nutuklarını sessizce dinlerdi. 

Aynı zaman diliminde Fransa’nın başka yerlerinde İsviçreli hekim Marat henüz duygulu romanlar yazmakta, teğmen Bonaparte ise serüven peşinde koşmaktadır. Henüz büyük devrim fırtınası ufkun arkasına gizlenmiş zamanını beklemektedir.

Tedirgin ama engel tanımayan, aşırı ihtiraslı Fouché tam bu zamanda Robespierre ile dostluk kurar. Dostlukları o kadar ileri gider ki Robespierre’nin kız kardeşi Charlotte ile Fouché’nin nişanlanacakları söylenir ama bu beklenti nedense gerçekleşmez. Sonraları bu iki adam arasında kopan ölüm kalım mücadelesinde belki bu ilişkinin de etkisi vardı. 

Bu aralar Robespierre Fransa Anayasasını yazmak için milletvekili olarak Versailles toplantısına gider. Fransa’yı temellerinden sarsacak bu toplantının yapılacağı sıralarda Arras’daki rahipler kendi aralarında küçük bir ihtilal yaparlar. Politika manastıra kadar girmiştir. Kopacak kasırganın kokusunu alan Fouché’nin önerisiyle rahipler orta sınıfa sempatilerini bildirmek için genel kurula bir heyet gönderirler. Bu aceleci tavrı nedeniyle Fouché üstleri tarafından başka bir okula sürülür. Fouché insanları tanıma sanatını ilk orada öğrenir. Yakında çıkacak büyük fırtınayı ve dünyanın politika ile yönetildiğini sezen Fouché bu durumda politikaya atılmalıydı! Bir silkinişte sırtındaki cübbeyi atar, tepesi traşlı başındaki saçını uzatır ve Nantes’da halka vaaz vermek yerine politik nutuklar atmaya başlar. Yeni kurulan Nantes Anayasa Dostları kulübünün başkanı olarak ilerlemeyi över ama dikkatli ve aşırı liberallikle. Dikkatlidir çünkü Nantes işinde gücünde tüccarların yoğun olduğu bir şehirdir bu kişiler aşırılıktan hoşlanmazlar, ılımlı olmak lazımdır! Sömürgelerden yağlı gelir elde eden tüccarların olduğu yerde kölelere özgürlük verilmesi gibi bir istek öne sürülmemeli! Burjuvaziyi ürkütmek istemeyen aksine ona yaranmayı düşünen Fouché tutsak alım satımının kaldırılmasına karşı çıkan bir tasarıyı Convention Meclisine sunmaktan geri durmaz. Bu tavrından dolayı Brissot tarafından azarlanır ama burjuvalar arasında saygınlığı azalmaz.

Fouché, bundan sonra burjuvazinin borusunun öteceğini anlar ve elini çabuk tutar. Varlıklı bir burjuvanın çirkin kızıyla alelacele evlenerek bu çevreye dâhil olma isteğini açıkça belli eder. Bunlar asıl amaca ulaşmak için atılan ilk adımlar. Convention Meclisi seçimleri açıklanır açıklanmaz aday olur. İlk iş olarak seçmenlerin bütün istediklerini yapacağına, özel mülkiyeti ve ticareti koruyacağına, kanunlara saygı göstereceğine söz verir. Nantes’da politika rüzgârı soldan değil sağdan estiği için Fouché, eski rejime karşı çıktığından çok düzen bozuculara atıp tutar. Bu ikiyüzlü siyasetçiliğinin etkisiyle 1792’de Convantion Meclisi milletvekilliğine seçilir. 

Bu gösterişsiz, girdiği toplulukta varlığıyla yokluğu belli olmayan gri adamı dünya zevkleri harekete geçiremez, sinirlerini kontrol etmesini ve bütün ihtiraslarını gizlemesini çok iyi bilir. Başkalarının yanlış yapmasını, ihtiraslarını bitirmesini, kendi kendilerini yitirmesini veya kendi kendilerini kontrol edemez hale gelmesini, açık vermesini kollar ve sonunda olanca gücüyle şiddetli bir şekilde darbeyi indirir. Sinirlenmek, hele de sinirlendiğini göstermek onun işi değildir, beklemesini ve kendisini gizlemesini iyi bilir. İnsanların iç dünyalarını çok iyi bildiklerini sananların bile üzerlerinden atlar.

Fouché her durumda sakin kalabilen bir yapıdadır ya da öyle görünmekte çok beceriklidir. Hakaretlerin en alçaltıcısında bile kılı kıpırdamaz, buz gibi bir soğukkanlılıkla, gülümseyerek sineye çeker ve bekler, taa ki karşısındakinin gücü tükeninceye kadar. Robespierre ve Napoleon’un ikisi de bu kaya gibi sert adama öfkeden kudurmuş dalgalar gibi çarptılar ama parçalanan onlar oldular. Üç nesil bu sinirleri alınmış adamla çarpıştı ama onu dağıtamadılar.

Fouché’nin yenilmez armada olmasının altında yatan en önemli neden havayı koklamayı ve dehasıyla soğukkanlılığını birleştirmeyi çok iyi bilmesiydi. İhtirasları, hırsı onun kılını kıpırdatmaz, onları beyninin en saklı köşesine iter, serüvene düşkünlüğü ise dümen çevirmenin kavurucu zevkinden gelir. Onun taktiği, üstüne tünediği koltuğunda dosyaların arkasına sipere yatarak iplerin ucunu elinde tutmak ve umulmadık bir anda öldürücü darbeyi hiç göze çarpmadan indirmek. Yılan sinsiliği, üç kuşağı da çırak çıkaran gölgelerin adamı… Yunan işgalcilerin Truva’ya saldırısında, Anadolu’nun yiğit oğlu Hektor ve yarı tanrı Ahilleus can verdiler ama kurnaz Odisseus hayatta kalmayı başarmıştı. 

1792’de seçilen yeni Convention Meclisi üç yıl önce anayasanın hazırlandığı meclis gibi değildi. Üç yıl önce Kralın koltuğu meclisin ortasındaydı ve Kral geldiğinde bütün meclis üyeleri ayağa kalkıp bu kutsal kişiyi çılgınca alkışlamışlardı. Şimdi kral yoktu, kralın zindanları Bastille ve Tuilleries artık onun elinde değildi. Şimdi Temple zindanında yargıçların Yurttaş Louis Capet dedikleri (XVI. Louis), bütün gücü elinden alınmış şişman bay hakkında verilecek kararı bekliyordu. Daha üç yıl önce onun olan Tuileries Sarayı şimdi 750 kişilik meclise ev sahipliği yapmaktaydı. Artık ülkeyi bu meclis yönetiyordu. 

Halkın gözleri önünde salona ilerleyen bu 750 üye her meslek ve her kesimin karışımından oluşuyordu. İşsiz avukatlar, parlak filozoflar, kiliseden kopmuş rahipler, başarılı komutanlar, matematikçiler, edebiyatçılar ve serüven adamları yanyanıydılar. İhtilal toplumu alt üst etmiş, en alttakiler en üste gelmişlerdi. 

Meclisin toplandığı dar salonun alt kısmındaki düzlükte burjuvazinin temsilcileri oturuyordu. Salonun aşağı kısmında oturan bu sakin, heyecansız, ılımlı kişilere; salonun üst kısmında oturan toplumun alt tabakalarının temsilcileri olan ve ihtilali sürdürmek gerektiğini savunan radikal milletvekilleri “Marais”, bataklık diyorlardı. Salonun alt kısmında düzlükte oturanlara göre “tepe” kısmında oturan heyecanlı milletvekillerinin en son sıralarında oturan üyeleri arkadaki galerilerde yer alan halktan kişilerle diyalog halindeydiler. Bu görüntü halkın ve proletaryanın “tepe”de oturanların arkasında olduğu şeklinde sembolik bir durum yaratıyordu. 

İhtilal bu iki taraf arasında gidip geliyordu. “Bataklık”ta oturan ılımlılara göre, anayasanın yapılması, kralın ve soyluların etkisizleştirilmesi ve hakların orta sınıfa geçmesiyle birlikte Cumhuriyet gerçek olmuştu artık. Bu orta kesim temsilcileri toplumun altında kaynayan akıntıları geriye doğru itmek istiyorlardı. Başlarında kilisenin ve orta kesimlerin temsilcileri olarak Condoreet, Roland ve Girondiste’ler yer alıyordu. (2) Buna karşılık “Tepe”de oturanlar, devrimin güçlü dalgalarını devam ettirmek, gerici düzenden arta kalmış ne varsa silip süpürmek istiyorlardı. Onların önde gelenleri Marat, Danton ve Robespiérre, proleterlerin önderleri olarak, “kayıtsız şartsız kesin ihtilali” tanrısızlığa ve “ütopik komünizm”e kadar sürdürmek istiyorlardı. Kraldan sonra kiliseyi ve yükselen kapitalizmi de yere sermekten yanaydılar. Ilımlı Girondiste’ler kazanırlarsa devrim yavaş yavaş sönükleşip durgunlaşacak ve önce liberalizme ve sonra da tutucu bir gericilik her şeye hâkim olacaktı. Bu ihtilalci-tutucu çatışmasının pek yakında bir ölüm kalım savaşına dönüşeceğini pek çok kimse tahmin edebiliyordu.

Eskiden kralın olan bu salondaki 750 kişiden biri de Joseph Fouché’ydi. İlk gelişinde göğsünde üç renkli kurdelesiyle salonda ilerledi, nereye oturacağını düşündü: Radikallerin yanına, “tepe”ye mi, tutucuların yanına düzlüğe mi? Onun hayatı boyunca bir tek tarafı olmuştur; güçlünün tarafı, çoğunluğu elinde tutanların yanı. Salonu inceliyor ve gücün Girondiste’lerin elinde olduğunu görüyor ve gidip onların sıralarına oturuyor. Bakanlıkları elinde tutanların, koltukları dağıtanların yanına gidiyor. Yalnız gözlerini yukarıya çevirince orada eski dostu Robespierre’yi görür. Mücadele arkadaşlarının ortasında oturan Robespierre’nin aşağılara, çıkarcı takımının yani Fouché’nin oturduğu tarafa acımasız ve alaycı bir şekilde baktığını fark eder. O Nantes’lı avukat ile eski rahip arasında başlayacak ölümcül mücadelenin ilk sinyallerinin ortaya çıktığı andır. 

Ne var ki Fouché ilk aylarda, hiç kürsüye çıkmaz. (Günümüzde bizde parti değiştirip duran o partiden bu partiye atlayan ve sonuçta iktidar partisine konan tipler de çoğunlukla fazla öne çıkmadan son dünya liderlerine sessizce hizmet ederler.) Yüzyıllardır susan bir toplumun temsilcileri kürsüye çıkıp kendilerinden geçercesine uzun söylevler verirlerken bu kurnaz tilki olağanüstü dikkatlidir ve rengini belli edecek bir konuşma yapmaz. Herkesin konuştuğu ortamda onun hiç konuşmaması sempati bile yaratır. Kuvvetlerin çarpışarak birbirini ezmesini gözleyen bu fizik öğretmeni bekliyordu, dalgaların tepe noktasına çıktığı anı bekliyordu. Mirabeau’nun daha dün Pantheon’da gömülü cesedinin hakaretlerle oradan uzaklaştırılmasına ve birkaç hafta önce yurdun babası diye el üstünde taşınan Lafayette’nin şimdi nasıl vatan haini haline sokulmasına tanıklık etmişti. (3)

Fouché gibi bir alacakaranlık prensi o günlerin kargaşa ortamında aydınlığa çıkmamalı, acele ye mahal yoktu, beklemeliydi! Öne fırlayanlar yıpranmalı, güçlerini yitirmeliydi! Siperden ilk fırlayanlar kahraman ve hatta şehit olabilirlerdi ama son noktayı arkadan gelenler koyardı! O ihtilalin ilk adımını atanlara vefa göstermeyeceğini arkadan gelenlerin bu ihtilalin üstüne oturacağını iyi bilmekteydi. Bu kurnaz adam işte bu nedenle güneşin altına çıkmıyor, güçlülere yaklaşırken bile puslu havaları tercih ediyordu. Seyirciye oynamıyor, gazetelerden uzak duruyor, kendini öne atmak yerine komisyonlarda görev almayı tercih etmekteydi. Böylece gelişmelerin içyüzünü öğrenip ona göre perde gerisinde tavrını tayin ediyordu. Fouché izliyor, inceliyor ve ona göre tavır alıyordu. Kaplanların birbirlerini parçalamasını sakin sakin takip etmekteydi. Verginaud, Condorcet, Desmoulin gibi tutucularla Danton, Marat, Robespierre gibi devrimcilerin çarpışmalarını oturduğu yerden seyrediyor ve sonucu bekliyordu…

O bütün ömrü boyunca karanlıkta kalmayı seviyor, gücü elinde tutan kişi olarak görünmek istemiyor. Göz önünde olmayan, asla sorumluluk yüklenmeyen ama ipleri elinde tutan kişi olmak, onun tarzı budur. En öndeki kişinin arkasına geçip onu daha da öne sürmek, ama onun başına bir iş açılırsa yüzüstü bırakmak. “Bilmiyorum, görmedim, duymadım” diyerek köşeden kıvrılmak. Bu dalavereci başı her kılığa giriyor, duruma göre cumhuriyetçi ya da kralcı veya imparatorluk taraftarı… İşte böyle bir insan karakteri, politika yapma tarzı ve hayat…

Benim bu yazıyı yazmaktaki amacım Stefan Zweig’in Bir Politikacının Portresi’nde yaptığı gibi Fouché’nin hayatını uzun boylu anlatmak değil, bu kitaptan yararlanarak Hristiyan din adamlığından politikaya atlayan madrabaz, düzenbaz ve acımasız bir kişinin özelliklerini ve karakterini daha doğrusu karaktersizliğini tanıtarak bu tipolojinin benzerlerinin günümüzde de gölgeler içinde gizlenebileceğine dikkat çekmektir. 

 

Dipnotlar: 

(1)Anayasayı hazırlayacak olan bu meclis 9 Temmuz 1789’da Kurucu Millet Meclisi adını alır. Bu Kurucu Millet Meclisi oluşmadan öncesindeki gelişmeleri kısaca özetlersek Fransız Devrimi’nin akışını daha iyi anlarız: 18. Yüzyılda aydınlanmacı filozoflar “akıl” adına Fransa’daki mutlak monarşiyi sert biçimde eleştirmeye başladılar. Feodal düzeni temel alan bu rejimde soyluların ve ruhban sınıfının egemenliği belirleyiciydi. Bu asalak kesimlerin ayrıcalıklı konumlarını haklı gösterecek hiçbir dayanakları kalmamıştı. Artık tarihsel akışın dışına düşmeye başlamışlardı. Oysaki ticaret ve zanaatçılıktan zenginleşen yeni bir sınıf doğuyordu, burjuvazi. Sözü geçen ayrıcalıklardan yararlanamayan bu yeni sınıf feodal sistemden ve mutlak monarşiden rahatsızdı. Onlar soylular ve kilise gibi toprağa bağlı değildi, ticaretle uğraşan burjuvazi feodalitenin ve şehirlerdeki zanaatçıların sıkı kurallarını istemiyordu. Öte yandan sefalet içinde yaşayan köylüler de bu feodal düzenden rahatsızdılar. Artık feodal beylerin esaretinden kurtulmak istiyorlardı.

Fransız Devriminin esas nedeni sosyal sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişkilerdi.

1789’dan önce ortaya çıkan ekonomik kriz de devrimin tetiklenmesinde önemli bir rol oynadı. Bu bunalımı kendi lehlerinde değerlendirmeyi düşünen soylular Etats-Généraux’un toplanmasını ve mutlakıyetin sınırlandırılmasını istediler. Kralın çok nadir olarak toplantıya çağırdığı bu meclis 1789’da toplandı. Ama gelişmeler soyluların istediği yönde olmadı. Bu mecliste burjuvaziyi temsil eden Tiers-Etats, mutlakıyete son verme konusunda ayrıcalıklı kesimlerle anlaşırken, ayrıcalıkları da ortadan kaldırmayı başardı. 

Burjuvazi, soylulara karşı verdiği mücadelede başarılı olmuştu. Onun bu başarısı halkın gözünde feodalitenin ve yarattığı yükümlülüklerin ortadan kaldırılması anlamına geliyordu. Özellikle Paris halkı, 14 Temmuz 1789’dan itibaren Kralın “eski rejimi” kurtarmak için yaptığı bütün girişimleri boşa çıkartarak devrimin önünü açıyordu. 9 Ağustos 1789’da toplanan Kurucu Millet Meclisi Anayasayı yapmak için harekete geçti. Kendilerini milletin temsilcileri ilan eden milletvekilleri yasama gücünü ele geçirmelerine karşın iktidarı Kralla paylaşmayı tercih ettiler. Mecliste ve halkta Cumhuriyetçi düşünceler henüz etkili değildi.

26 Ağustos 1789’da “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”nin ilan edilmesinden sonra Eylül 1791’de Fransa’nın ilk Anayasası kabul edilerek sınırlandırılmış monarşi kuruldu.

Kral XVI. Louis, mutlak iktidarın elinden alınması üzerine bir girişimde bulunmaya kalkıştı. Bu gelişme karşısında 10 Ağustos 1792 ayaklanması patladı ve devrim krallığı bütünüyle tasfiye etti. Yıkılan krallığın yerine Cumhuriyet kuruldu. Fransa’nın ilk Cumhuriyetinin anayasası 24 Haziran 1793’te kabul edildi. (…) 

(Bugünlerde Türkiye’de ise, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack emperyalist işgalcilere karşı verilen Milli Kurtuluş Savaşı sonucunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine “Vicdanlı Monarşi”yi önerecek kadar ileriye giderken, bu hadsizliğe karşı iktidardakiler seslerini bile çıkarmıyorlar. Ses çıkaranlar ise ya gözaltıyla ya da Budlan’la cezalandırılıyorlar.)

(2) Girondiste ya da Jironden, isimlerini Bordeaux kentini de içine alan “Gironde” bölgesinden almış, Fransız İhtilali sırasında mecliste (1792’de oluşan meclis) burjuvazinin temsilcileri olarak algılanmış, Kral’a yakın bir gruptu. Her ne kadar kurulduğu zamanda parti diye bir kavram olmasa da en az bir parti kadar organize bir örgüttü. En önemli ismi Jacques Pierre Brissot olan bu grubun diğer önde gelen liderleri arasında Marquis de Condorcet, Jean-Marie Roland de la Platière, Pierre Victurnien Vergniaud yer alıyordu.

(3) Mirabeau, Fransız Devriminden önce Kralın topladığı Etats Generaus adlı meclise halk temsilcisi olarak seçildi, Ulusal Mecliste görev yaptı ve 1789 Ağustosunda yayınlanan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni kaleme alanlar arasında yer aldı. Soylu bir aileden gelen Mirabeau anayasal monarşi yanlısı bir yazar ve diplomattı. Robespierre ve Marat, Hükümette görev yapan bu kişinin Mecliste Kralın haklarına savunacağına dair para karşılığında Kralla anlaştığından şüphelendiler ancak Mirabeau daha soruşturma tamamlanmadan eceliyle öldü. Büyük bir törenle defnedilen bu kişinin Meclise ve devrime ihanet ettiği ölümünden sonra anlaşıldı. 

Lafayette, Fransız aristokrattı ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda, 1777-81 arasında, Tuğgeneral rütbesiyle İngilizlere karşı savaştı. George Washington, Alexander Hamilton ve Thomas Jefferson’ın yakın arkadaşı olan Lafayette, Amerika’dan ülkesine döndükten sonra, Mayıs 1789’da Riom bölgesinden soyluların temsilcisi olarak Etats Generaus’a seçildi. Bu görevi sırasında Fransa’nın giderek derinleşmekte olan siyasi ve iktisadi sorunlarının, kralın mutlak egemenliğinin sınırlanmasıyla ve temsili bir yönetimin kurulmasıyla çözülebileceğini savunan liberal soyluların arasında yer aldı. Temmuz 1789’da toplanan Kurucu Meclis’e İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi taslağını sundu. Bu taslak üzerinde büyük değişiklikler yapıldıktan sonra Ağustos 1789’da onaylandı.

Lafayette, 1789’daki Fransız Devrimi’nden başka 1830’daki Temmuz Devrimi’nin de önemli isimlerindendir.

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp
Ana Fikir