Kirli Politikanın Aktörü Kime Benzer?-II-Mehmet Ali Yılmaz

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Bundan önceki yazıda kişisel ve siyasi geleceği için türlü madrabazlıklar, karanlık oyunlar tezgâhlayan bir Fransız politikacısının hayatının ilk kısımlarını Stefan Zweing’in “Bir Politikacının Portresi” isimli kitabını esas alarak anlatmaya çalıştım. Bu yazıyı ilk bölümde bitirmek istemiştim ama sonradan yazının ikinci bir bölümünün de olması gerektiğini düşündüm ve son bölümünü de yazarak tarihsel bütünlüğü sağlamak istedim. Son zamanlarda ülke siyasetinin Trump destekli tek adam rejiminin butlancı oyunuyla sarsılması bunu gerekli hale getirdi. Bu planlı gösteriyle halk kitlelerinin açlığı, yoksulluğu, sömürüsü perdelenmekte, hak arayanların, demokrasi için mücadele edenlerin gördükleri yoğun baskıların ve halkın seçtiği belediye başkanlarına karşı yürütülen hukuk dışı operasyonların üstü örtülmektedir. 

***

Fouché, siyasete liberal Jirondenlerle başlar. Jakobenlerin kazanacağını anlayınca onlara katılır ve Jakobenlerin en keskin kılıcı olur. Kralın öldürülmesi için oy kullanan bu karanlıklar prensi, Jakoben Robespiyer’in giyotine gönderilmesini de tezgâhlayanlardandır. Direktuvar döneminin (1795-99) Güvenlik Bakanı (zaptiye nazırı) olmayı beceren Fouché, başkanlığını yaptığı Jakobenler Kulübünü kapatır. Fouché, kurduğu güvenlik teşkilatı sayesinde birçok insanın aleyhine kullanabileceği bilgiye sahip olur. Kullandığı kişiler arasında paralı casusların en pahalısı, geleceğin İmparatoriçesi Josephine de vardır. Günümüzde ABD’de Epstein’in adasında elde edilen “bilgileri” İsrail hükümetinin Amerikalı yöneticilere karşı nasıl tehdit unsuru olarak kullanmakta olduğunu düşünelim. Konumuz olan Butlan darbesi için ne kadar çok kirli, doğruluğu kanıtlanmamış, gerçek dışı bilgilerin dolaşıma sokulduğuna tanık olduk. Belediyelere yapılan operasyonlarla birlikte yürütülen itibar suikastları ve sahte kanıt üretme faaliyetlerinin de bu darbenin gerçekleştirilmesi için de kullanıldığı açıktır. Tutuklanan belediye başkanları ve bürokratların tek adam rejiminin yargısında “arınması”nı istemek kurulan işbirliğinin somut bir göstergesidir.

1799’un 18 Brumaire (9 Kasım) günü Napolyon Bonapart’ı İmparator yapacak olan hükümet darbesi gerçekleşir. (*) Bu askeri darbeyi hükümete bildirmesi gereken Fouché’dir. Fakat o darbe sırasında ikili oynar ve kazananın yanında yer almak için tavrını belli etmez. Darbe başarıya ulaşır ve Napolyon Fransa’nın İmparatoru olur. Napolyon’un Güvenlik Bakanı da Joseph Fouché’dir. Fouché yine kazananın yanında yerini almasını bilmiştir.

(İki asır sonra Türkiye’de, 15 Temmuz FETÖ darbesinden haberi olan fakat karşı hareketi örgütlemeyen, nerede oldukları ya da ne yaptıkları bilinmeyen üst düzey devlet görevlilerini hatırlayın.) 

1812’deki Rusya seferinde general kışa ve açlığa yenilen Napolyon iktidarının zora girdiğini anlayınca ihanet etmesinden korktuğu Fouché’yi Paris’ten uzak tutmak için Napoli’ye gönderdi. “Fouché gibi biri bugünün koşulları altında Paris’te bırakılamaz” diyerek bu kişinin ne ölçüde tehlikeli biri olduğunu anlatmak istemiştir. 

1814’te Napolyon’un iktidarının sona ereceğini anlayan Fouché bu işin içinde yer alarak “en iri lokmalara” konmayı çok istemektedir. Lyon’dan yola çıkıp Paris’e vardığında geç kalmıştır. Her geç kalan gibi o da çorbayı içememiştir. Onu Paris’ten uzak tutarak intikamını almış olan Napolyon düşmüş, XVIII. Louis Kral olmuştur. Paris’te onun ele geçirebileceği hiçbir şey kalmamıştır. Yeni hükümet Napolyon’un Dışişleri Bakanlığını da yapmış, en az Fouché kadar dalavereci ve Fouché’den nefret eden “melun topal” Talleyrand’ın başkanlığında bütün nazırları kendisinin atadığı hükümet kurulmuştur. II. Mahmud döneminde İstanbul’da Fransız elçiliği de yapmış olan ve bu iktidar değişikliği sırasında Fouché’den önce davranan ve taraf değiştirerek hükümet başkanı olan Talleyrand’ın nasıl birisi olduğunu anlatması bakımından ölümü üzerine Kral XVIII. Louis’in sözleri ilginçtir: “Ölmüş mü? Maksadı ne acaba?”

Joseph Fouché Napolyon’un Elbe adasına sürülmesinden sonra kurulan bu yeni iktidar döneminde yaptığı tüm dalkavukluklara rağmen bir makam elde edemez. Kimse ona yüz vermez. O da valizlerin toplayıp Ferriéres’deki sarayına döner. Ama orada kulakları kiriştedir. XVIII. Louis, sürekli hata yapmakta, “yirmi yıllık burjuva egemenliğinden sonra Fransızların soylu yirmi aileye metelik vermeyeceğini anlamak istemiyor”du. Aylıkları yarıya indirilen subaylar ve generaller homurdanıyorlar, Napolyon tekrar gelirse o faydalı ve kahramanlık dolu(!) savaşlara yeniden başlarlar, yabancı ülkeleri yağma ederler, mesleklerinde ilerlerler ve eski prestijlerini yeniden elde ederlerdi. Ordu içinde başlayan darbe hazırlığından kurduğu polis teşkilatı sayesinde haberdar olan Fouché, bu duyduğu şeyler üzerine düşünmeye başlar. Yeni bir fırsatın fısıltıları onu tahrik etmektedir. Çünkü Fouché’nin yükselişleri hep iktidardakilerin alaşağı edilmesiyle olmuştur. Kurt puslu havayı severmiş!

5 Mart 1815 tarihinde gelen bir habere göre, 1 Mart’ta Napolyon, Elbe Adasından kaçarak yeniden İmparator olmak için 600 adamıyla birlikte savaşmaya gelmektedir. Bu haberi kralın etrafındakiler hiç umursamazlar. Altıyüz kişiyle koskoca kralı mı devirecek bu çılgın adam! Heyecana gerek yoktu, bir avuç jandarma onların hakkından gelirdi! Napolyon’u etkisiz hale getirsin diye eski silah arkadaşı Mareşal Ney üzerine gönderilir. Mareşal, Krala Napolyon’u yakalamakla yetinmeyeceğini, demir bir kafese koyup bütün Fransa’da dolaştıracağının sözünü verdiği halde gidip askerleriyle birlikte Napolyon’a katılıyordu. Napolyon yol boyunca yeni katılımlarla güçlenerek Paris’e doğru yol alırken Kral sarayında çaresizlik içinde kıvranıyordu. Kontlar ve prensler krala halka şirinlik yaparak bu sorundan kurtulabileceklerini anlatıyorlar, Cumhuriyetçileri kazanmak için yöntem bulmaya çalışıyorlardı. Cumhuriyetçileri kazanacak birini bulmak gerekiyordu. “Kralın akzambaklı bayrağına kızıl bir cila çekecek sağcı radikal birisini” nazırlıklardan birinin başına geçirerek bu işi kotarabilirlerdi! Düşünüyorlar, taşınıyorlar ve tam aradıkları adamı buluyorlar: Fouché. Her durumda her işte kullanabilecekleri Fouché, maymuncuk gibi. Drektuvar, Konsül, İmparatorluk, şimdide Krallık fark etmez, hangisinin başı sıkışmışsa başvurulan güvenilmez ama vaz da geçilmez kişi. 

Daha kısa bir süre önce önemsenmeyen Otranto dükü ya da eski zaptiye nazırı (İçişleri Bakanı) Fouché şimdi kıymete binmişti. Napolyon yaklaştıkça Fouché’ye daha fazla ihtiyaç duyarlar ve hatta tehdit ederler fakat o bu başvuruları kabul etmez. Sağlam kişilikli olduğundan değil Kralla Napolyon arasında “bir çeşit tahterevalli de oturmayı” çıkarına daha uygun bulduğundan. Kendisiyle görüşen Kralın kardeşine, artık işin işten geçtiğini, yenileceklerini ama Kralın kendisine güvenmesini, Napolyon’un bu yeni macerasının uzun sürmeyeceğini söyleyerek muhtemel bir geleceğe yatırım yapıyordu. İsteğini yerine getirmemesine kızan Kralın emriyle kısa süreliğine tutuklanan Fouché’nin kaybedenin yanında yer aldığı görülmemiştir.

19 Mart 1815’te Kral XVIII. Louis ülkesinden kaçarken iktidar yeniden Napolyon’un eline geçer (20 Mart 1815). Napolyon Bonapart (Napoléon Bonaparte) yeniden İmparatordur fakat etrafında güçlü siyasetçiler yoktur. Napolyon iktidarının eskisi gibi sağlam olmadığını bilmektedir. Böyle bir durumda Fouché gibi bir dalavereciye ihtiyacı olduğunu düşünen Napolyon hiç sevmediği halde onu yeniden Güvenlik Bakanı yapar. Aslına bakarsanız Fouché de Napolyon’u hiç sevmezdi ama üçüncü kez Zaptiye Nazırı olmak için kendi ayağıyla imparatorluk Sarayına gelmişti.

Böyle bir atama 1796’nın fakir Fouché’si için çok önemliydi ama 1815’in zengin Otranto dükü için yüksek maaşlı önemsiz bir memuriyetti. Onun on yıl önünü kesen amansız rakibi Talleyrand’ın Viyana’da Napolyon’a kafa tuttuğu, Avrupa’nın bütün ordularını Napolyon’a karşı birleştirmeyi başardığı şu günlerde Fouché gibi bir siyaset cambazı Dışişleri Bakanı olması gerektiğini düşünüyordu. Fakat o umduğunu değil önüne atılanı yemek zorundaydı. Çünkü Napolyon onu iktidarın dışında bırakırsa ne kadar tehlikeli olabileceğini gayet iyi biliyordu. Ne öldürüyor ne de olduruyordu. 

Yüz günlük iktidarında Napolyon güvensizlik, çaresizlik ve kimsesizlik içinde bocalarken Fouché hiç bu kadar becerikli, düzenbaz ve kaypak olmamıştı. Bütün başlar kurtarıcı diye Napolyon’a değil onun nazırına çevrilmişti. XVIII. Louis’ten Cumhuriyetçilere, kralcılara, Londra’ya, Viyana’ya kadar herkes Fransa’da iktidar çevresinde görüşmeye değer tek kişi olarak Fouché’yi görüyorlardı. Sonu belirsiz bir fırtınaya kapılmış, Avrupa’da sürekli savaş çıkardığına inanılan N. Bonaparte’a İmparator ünvanını vermek istemeyen herkes Fouché’ye değer veriyordu. Napolyon’un elçilerini daha sınırlarında tutuklattıran devletlerin yetkilileri Fouché’nin ajanlarını nazik şekilde karşılıyorlardı. Wellington, Metternich, Talleyrand, Orleans Dükü, Çar vb. bugüne kadar kendilerini hep aldatmış bu hileci adamı şimdi oyun masalarına kabul ediyorlardı. 

Fouché’nin yabancı devletlerle işbirliği yaptığını öğrenen Napolyon onu tasfiye fırsatını kaçırır ve artık ya kendisinin ya da onun kellesinin gideceğini düşünmeye başlar. Yirmi küsur yıl önce 1793’te o dönemin en güçlü kişisi Robespierre de aynı şekilde ya kendisinin ya da Fouché’nin kellesinin gideceğini söylemişti. Giden kelle Robespierre’inki olmuştu. 

18 Haziran 1815’te Napolyon, Waterloo Savaşında İngiltere, Prusya ve İsveç ittifakına yenilir ve bu savaş onun İmparatorluğunun da sonu olur. Bu sonu hazırlayan Napolyon savaştan önce Avrupa devletleriyle barış yapmak istemiş ama zayıf Napolyon’u devirmek isteyen bu devletler barışa yanaşmamışlardı. Bu sonucun doğmasında çift taraflı casus gibi çalışan Fouché’nin de rolü olmuştu. 

Napolyon’un iktidarı kendi isteğiyle oğluna bırakmaması hepten yıkılması sonucunu yaratır. Fouché kararsız İmparatoru devirmenin tam zamanı olduğuna karar verir. Çevirdiği dolaplar sonuç verecek, Napolyon iktidardan çekilmeyi kabul edecektir. İktidarı ele geçirebilmek için önce bir küçük çalım Cumhuriyetçi Lafeyette’ye, sonra da ulusal meçlisin seçtiği beş kişilik direktuvara atılacak ve Fouché Fransa’nın tek hâkimi olacaktır.  Artık Fransa’nın en sözü geçen adamıdır ve ihanet edecek bir efendisi de yoktur. Gölgesinden bile rahatsız olduğu Napolyon sahte bir kimlikle kıyıya doğru kaçmaya çalışmaktadır. Tarihin bu döneminde hilebazlık, cesareti ve dehayı yenmiş, çağ açan ihtilalci kuşak yok olmuştu: Mirabeau öldü, Marat suikasta uğradı, öldürüldü. Robespierre’in, Desmoulis’in ve Danton’un başları giyotinde kesildi. Amerikan Devrimi kahramanı Fransız General Lafayette bu son operasyonda öldürücü darbeyi yedi. Napolyon’un generalleri Murat ve Ney kurşuna dizilmelerini bekliyorlardı. İhtilal arkadaşlarının tamamı ortadan yok olmuşlardı. 

Tarihte hep böyle mi oluyor bu işler? Dürüstler, emek verenler hep mi kaybederler? Bu büyük devrimin bütün kahramanları birer birer sahneden aşağı atılırlarken bir kişi, bir karanlık adam en yukarıya çıkmıştı; Fouché. Kahramanlara, emektarlara, dürüst siyasetçilere karşı karanlık kazanmıştı. Siyasetin dönen çarkı çoğu zaman benzer sonuçlar yaratır. 

Bu alaca karanlık ustasının elinde bakanlıklar, meclisler istediği gibi şekil alıyor, o haşin generaller emeklilik elden gitmesin diye yeni başkanın önünde eğiliyorlardı. Ülkenin yurttaşları bu adamın vereceği kararlara göre davranıyor, XVIII. Louis ona selam yollayarak unutulmasın istiyor, Talleyrand ulak gönderiyor ve hatta Waterloo’nun galip komutanı İngiliz Wellington da dostluğunu iletiyordu. Sanki bir Avrupa, hatta dünya lideri doğmuştu. Yenilmiş bir ülkeyi ayağa kaldırmak, dış güçlerden korumak, barış şartlarını Fransa için uygun hale getirmek, yeni bir devlet biçimi belirlemek, bu devlete en yakışacak kişiyi bulmak, yıkıntıyı kaldırmak… Hep onun göreviydi! Böylesi zor dönemlerin güç görevleri ustalık isterdi ve ancak kurnaz, ikiyüzlü adamlar tarafından yerine getirilebilirdi!

Onun da bir kusuru, eksiği vardı. Zirveye çıkmış olmasına karşın kendini ve çıkarlarını ülke meselelerinin, davasının önünde tutması. Bu bir numaralı koltuğun sahibi, rüşvetlerle kasalarını milyonlarla dolduran, herkesin övdüğü adam iktidarı başkaları tarafından elinden alınıncaya kadar bırakamayacaktır. Onurlu insanlar iktidarı bırakmayı bilirler. Muhtemelen uzun süre elinde tutamayacağını anladığı iktidarı eski krala devrederek ondan bir nazırlık koparmanın peşine düşme aşağılıklığını da gösterir. Cumhuriyetçi görüntüsüyle devletin başına geçen bu kişi XVIII. Luis ile anlaşmanın yollarını arar. Kral önce 22 yıl önce kardeşinin ölüm emrini imzalamış, Napolyon’a uşaklık etmiş biri ile anlaşmak istemez. Onu sarayına sokmak mı, asla… Ama bu “asla”lar politikacılar için zamanla önce “eh belki”ye sonra “olmaz ama evet”e dönüşür. Politika denilen şey aynı zamanda bir uzlaşma sanatı değil midir? 

Eski saray mensupları, generaller, evlenmiş piskopos Talleyrand ve işgal gücü komutanı Wellington ve bu devir teslimden çıkarı olan herkes Luis’i sıkıştırmaktadır. Bir zamanların Jakoben’i artık “aklı başında” bir uzlaşmacı ve tutucu olmuştur ve Kralı saltanat atına bindirmeye hazırdır. Hazır nazır bir nazır adayıdır. Sonunda eski Kral halkın temsilcilerinin seçtiği Fouché’yı gizlice kabule razı olur. Halkın seçtiği adam ülkeyi yeniden krallığa teslim etmektedir. Düşünün, halkın seçtiği bir kişi Osmanlı hanedanlığına ülkeyi yeniden teslim ediyor! Sosyal demokratlık taslayan bir kişi butlan olabilmek için yeni Osmanlıcı olabiliyor! Olacak iş mi? Ama Fransa’da 19’uncu yüzyıl başında olmuş. Karanlıkta yapılan bu yüz kızartıcı bir alış veriş, eski Jakoben Fouché ile henüz kral olmamış Louis arasında Talleyrand’ın tanıklığında Neuilly’de yapılır. Kutsal Louis’in soyundan gelen XVIII’inci Louis, kardeşini öldürenlerden biriyle, Konvansiyon Meclisine, İmparatora, Cumhuriyete nazırlık yapmış, yedi kez and içmiş ve bozmuş Fouché’yı sekizinci kez and içmesi karşılığında kabul ediyordu. Tanık da kendilerinden beter biri, Talleyrand. Bir zamanların Piskoposu, sonra Cumhuriyetçi, daha sonra İmparatorun adamı ve Kralın yanında yer alan birisi. Aynı zamanda eski İstanbul Büyükelçisi. Bu aksak adam elini Fouché’nın omuzuna koymuş, “Chateauabriad’ın alaycı sözleriyle: Rezillik, ihanete yaslanmış”tı. 

Dün özgür ve güçlü bir kişi olan Fouché kardeşini öldürdüğü kişinin önünde diz çöküp elini öperek halktan aldığı özgürlüğünü ve gücünü o kişiye teslim ediyordu. Çünkü aşağılık duygulu kişiler özgürlüğü taşıyamazlar ve yeniden kulluğu seçerler. Bu durum yurttaşlık ve laiklik için de geçerli. Bu tür kişiler efendisiz yapamazlar, yeni efendiler edinmeden duramazlar. 

Birgün sonra yapılan gizli anlaşma gereğince müttefik orduları Paris’e girerler ve Tuillerie’yi işgal edip milletvekillerinin suratlarına kapıları kapatırlar. Bu duruma şaşırmış görünen Fouché, hükümet üyelerine bu baskını protesto için hükümetten çekilmelerini önerir. Bu protesto oyununu yutan hükümet üyeleri istifa ederler ve Paris bir gün hükümetsiz kalır. 

XVIII. Louis yeni zaptiye nazırı (İçişleri Bakanı) Fouché’nin parayla kiraladığı göstericilerin sevinç gösterileri arasında, işgalci İngiliz ve Prusya subaylarıyla sokaklarda dans ederlerken Paris’e gelir ve bir kurtarıcı rolünde tahta yeniden oturur. Fransa tekrar krallık olmuştur. Böylece kahramanlık çağının son kırıntıları da yok olmuş sıradanlığın devri başlamıştır. 

Kral tahtını sağlamlaştırana kadar bu Fouché’ye ihtiyacı olacaktır. Bu usta cambazı şu sıra kullanmasında bir sakınca yoktur. Bu arada Krala karşı olanların listesini de ona hazırlatırlar. Yalnız kraldan çok kralcıların hışmından kurtulması gerekmektedir. Bu konuda en fazla güvendiği güç ise işgal kuvvetleridir. İngiliz Mareşal Wellington’u krala aracı olarak göndermekten de geri kalmaz. Eski soylu düşmanı kontes Castellano ile evlenerek yeni duruma uyum sağlamaya çalışır. 

Bu yılların oyunbazı bütün ihtimallere karşı tedbir alırken bir kişiyi ve yapabileceklerini hesap edemedi. XVI. Louis ve Marie Antoinette’in hayatta kalan kızları Augoulema’nın sarayda yaşadığını hatırlamadı. Bütün Jakobenlere düşman olan düşes Augoulema amcası kraldan Fouché’nın bir an önce kovulmasını istemektedir. Kral onu baş nazırı Talleyrand’a sürdürür. Dresden sarayına elçilik adı altında sürgüne gönderilir. Saray olan yerde saray oyunları bitmez. Ama kulübe küçüktür oyun oynanacak kadar geniş ve konforlu değildir.

O eski güçlü günlerin önemli dostları onu çabuk unuturlar. Bir tek eski dostu Avusturya Başbakanı Metternich Viyana hariç ülkesinin bir şehrinde oturmasına izin verir. Bir süre Prag’da yaşadıktan sonra Linz’te yaşamasına izin çıkar. Artık aşırı yorgun ve yaşlıdır. En sonunda Avusturya’nın Trieste şehrinde 26 Aralık 1820 günü ömrü sona erer. Bundan böyle “öbür taraf”takiler düşüneceklerdi!

Politik tarihin ünlü kişilerinin birçoğu büyük düşünce insanı değildir. Beceri, kurnazlık ve ortalama kişilerin önüne düşme özellikleri yüksek olan bu kişiler arkadan iş çevirmeyi iyi bilirler. Kapı önündeki tutumlarıyla kapı arkasındaki davranışları birbirini tutmaz. Asıl kişiliklerini kapı arkasındaki tavırları ortaya koyar. Bu kişiliği güven vermeyen, çoğu bilgisiz ve avam kafalı kişilerin ülkelerin kaderlerine hükmetmesi dünyanın tarihine kanlı ve kara sayfaların eklenmesine ortam yaratmıştır. Hitler’den Bush’a ve Trump’a kadar birçok politikacı böyledir.

Her insanın içinden geldiği ailevi, çevresel, sınıfsal-ekonomik, tarihi, kültürel vb. koşullar onun karakterini belirler. Bu genel doğrudan başka insanın çocukluğunda yaşadığı şeyler, ailede gördüğü dinsel ve psikolojik baskılar, şiddet, bozuk ruh halleri, çeşitli travmalar ve toplumun dışladığı işler içinde büyümek de onun bu karakterini derinden etkiler. 

*** 

Bu alaca-karanlık prensini niye anlattım? Bugün ülkemizde böyle şahsiyetler mi var? Bu düzeyde kurnaz, gölgeler içinde seyreden, ikiyüzlü siyaset erbapları olduğunu sanmıyorum. Bizdekiler olsa olsa bu adamın karikatürleri olabilirler, niyet bakımından değil beceri ve zekâ bakımından. 

Son on yıllarda Türkiye siyaset sahnesinde de koltuğu ele geçirme, elde ettiğini bırakmama konusunda Fouché gibi çeşitli kurnazlıklar, planlar ve gölgeli işler yapanları görüyoruz. 

Bizde Fouché’lerin devri, özellikle neo-liberal ekonomi politikasının hayata geçirilmeye başlanmasıyla siyaset sahnesinde daha çok görünür oldu. AKP iktidarları döneminde ise buna benzer tipler siyasetin ön taraflarında yer alarak topluma ve ülkeye çok yönlü zararlar verdiler, veriyorlar. Toplumun başta siyasal ve ekonomik olmak üzere ahlakını bozarak, yozlaşmayı ve çürümeyi normalleştirdiler.

Yasayı çiğneyerek istenilen sonuca ulaşılan 2017 Anayasa değişikliğinden sonra bu olumsuz yöndeki işler adeta normalleştirildi ve devlet kurumları dinci siyasetlerin araçları haline getirilerek Cumhuriyetin yerine monarşik bir sistem kurulmaya başlandı. Bu monarşik sistemle birlikte siyasette sıradanlık ve bayağılık kol gezmeye başladı ve kısmen de olsa var olan demokrasi bütünüyle yok edilme sürecine sokuldu. Artık siyasette fikirler, halkı örgütleme yarışı ve vaatler çarpışmıyor, bunların yerini haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluk, iftira ve işgal edilen mevkiinin olanak ve ayrıcalıklarını silah olarak kullanmak aldı. Özellikle de son yıllarda kurulan tek adam rejimi, muhalefete karşı kaybetmeye başlamanın öfkesiyle, yargıyı kindarlığın ateşinde kızdırılmış demir gibi kullanarak tamiri imkânsız haksızlıklara neden olmakta, toplum içinde derin yaralar açılmasına ve yarılmalara neden olmaktadır. Bu yapılan sınır tanımaz hukuksuzluklar neredeyse 12 Eylül faşizminin yargı sistemini aratır düzeye ulaştı. Bu arada medyanın büyük bir kısmı da iktidarın borazanı haline getirilerek, inandırıcılığını kaybetmekle kalmadı, toplumda büyük tahribatlar yapan itibar suikastı ve çamur atma aletine dönüştürüldü.  

***

ABD emperyalizmi AKP’yi iktidara getirirken Ortadoğu’da uygulamayı planladığı yeni projeyi (BOP) daha rahat bir şekilde hayata geçirmeyi tasarlıyordu. Irak’ı işgal ederken Türkiye’nin limanlarını, hava alanlarını ve topraklarını istediği gibi kullanabilmek için AKP gibi kolay işbirliği yapabileceği bir iktidara ihtiyaç duymuştu. 10 Aralık 2002’de ABD Başkanı Bush Washington’da Erdoğan’la bu amaçla görüştü. W. Bush’un yayılmacı isteklerinden oluşan 1 Mart 2003 tezkeresi TBMM’nde kabul edilmediyse de AKP iktidarı bu taleplerin çoğunu zaman içinde karşılayacak kararlar almaktan geri durmadı. ABD bağımlısı bu iktidar Libya’nın dağıtılmasında, Suriye’nin ABD ve İsrail’in istekleri doğrultusunda parçalanarak, dinci ve zavallı bir ülke haline getirilme operasyonunda aktif olarak yer aldı. Irak, ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin saldırısı sonucunda etnisite esasına göre bölünmüş ve ekonomik olarak bağımlı geri kalmış bir ülke durumuna getirilmiştir. Petrol üstünde oturan bu ülkenin halkı bu günlerde benzin ve mazot bile bulamamaktadır. Gazze’de Filistinlilerin uğradığı soykırımın da ve İran’a karşı yürütülen haksız savaşın da baş sorumlusu ABD emperyalizmi ve bölgedeki işbirlikçileridir. Sonuç olarak emperyalizmin Ortadoğu’daki bu operasyonlarının gerçekleştirilmesinde AKP iktidarıyla MHP’ye kurdurulan tek adam rejiminin rolü büyüktür. Son 25 yılda AKP ve siyasi ortakları emperyalizmin Ortadoğu politika ve projelerine büyük hizmetlerde bulundular. Bu yüzden Trump Erdoğan’ı ikide bir övüyor ve Ortadoğu valisi edasıyla konuşan Ankara Büyükelçisi Türkiye’nin Cumhurbaşkanına meşruiyet vereceklerini söyleyebiliyor. İktidar bu sözlerin büyük bir hadsizlik olduğunu açıklamıyor.

İçinde yaşadığımız bu yüzyılın başlarında Türkiye’de Cumhuriyet’in yerine ılımlı İslam devletinin kurulmaya başlanmasıyla birlikte, ABD’nin operasyon aracı FETÖ’cüler hukuku katlederek gerçek dışı suçlamalarla-kumpaslarla Cumhuriyetçi aydınları, Kemalist subayları tasfiye ederlerken ana muhalefet partisini de bu plan doğrultusunda biçimlendirmeye yönelmişlerdi. Aydınlar ve sosyalistler de Anayasa referandumları sırasında bölündüler ve bir kısmı bu emperyalist planın parçası haline getirildiler. Bu sırada “yetmez ama evet”çiler ve “boykotçu”lar tek adam rejimine giden yolun parke taşlarını döşediler. CHP’nin başına oturtulan Kılıçdaroğlu ise 2017 Anayasa Referandumunda yasanın açıkça çiğnenmesine göz yumarak kısmi demokratik sistemin yok edilmesine katkıda bulundu. Ve böylece ülkemizde tek adam rejimi kuruldu. Bu gerici rejim bir yandan emperyalizm ve Siyonizm’in Ortadoğu’daki saldırganlıklarına doğrudan ya da dolaylı destek olurken içeride de halk güçlerine karşı yoğun yargı operasyonları yapmaya başladı. CHP’nin liderliğinde meydana gelen değişimi istemeyen iktidarın gündeme getirdiği “butlan” olayı da bu bütünsellik içinde düşünülmelidir. Bütün bu saldırıların temelinde emperyalizmin Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Kafkasya, Hazar bölgesindeki etkinliğini kaybetmeme ve buralarda Çin’in güç kazanmasını engelleme planları yer almaktadır. Türkiye’de dinci-gerici bir düzenin kurdurulmasının altında yatan asıl neden de budur. Buna karşı çıkan, halkın ve ülkenin çıkarlarını savunan herkes emperyalist güçler ve içerdeki işbirlikçileri tarafından susturulmaya çalışılmaktadır.

ABD emperyalizminin ve onun içerideki işbirlikçisi güçlerin bu saldırıları ve siyaset alanındaki operasyonlarına karşı günümüzde en kitlesel, yaygın ve dayanıklı mücadeleyi veren Yeni Parti ismiyle örgütlenen parti ve onunla bağlantılı güçlerdir. Zaten asıl saldırıya uğrayan da bu partiyi kuranlar, onların önceki partileri ve belediye başkanları oldu. Bugün de en fazla saldırı bu sosyal demokratlara yapılmaktadır. Çünkü işbirlikçi iktidarı yenme ihtimali en yüksek güç Yeni Parti çatısı altında toplanmaktadır. Trump’tan meşruiyet alan Erdoğan için en büyük ve en yakın tehlike Yeni Parti’den gelmektedir. Büyük bir yargı ve transfer saldırısı altında olan bu partinin direnişine katkı koymak bütün ilerici-demokrat-devrimci kesimlerin ve örgütlerin hem görevleridir, hem de kendi gelecekleri için bu tavrı takınmaları zorunludur. Çünkü bu parti yenilirse bütün ilerici-demokrat-devrimci kesimler de yenilmiş olacaklar ve gelecekleri fiilen yok edilmiş olacak. Yeni Parti’nin bu gerici saldırılara karşı yapacağı kitle gösterilerine ve mitinglerine destek olmak gerekir. Bu dayanışmadan Yeni Parti’nin programındaki hataları, eksikleri ya da “ortak davranmıyorlar” gibi gerekçeleri öne çıkararak kaçınmak büyük bir yanlış olur. Bugün halkın yaşamakta olduğu derin ekonomik sorunların, açlığın, işsizliğin, laik Cumhuriyet ve demokrasi karşıtı gelişmelerin, eğitimdeki her türlü gericileşmenin, hukuku ve insan haklarını hiçe sayan operasyonların, emperyalizmle yapılan işbirliklerinin ve dış politikada verilen bütün tavizlerin baş sorumlusu olan tek adam rejimine karşı verilecek büyük kitlesel mücadeleleri daha da büyütmek tüm demokratların-devrimcilerin görevidir. Emperyalizmin ve içerdeki uzantılarının en korktukları şey halk kitlelerinin mücadelesinin büyümesi, güçlenerek dayanıklılığının ve azminin artmasıdır. Bu kitlesel eylemlere destek olmak demek, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı mücadeleyi güçlendirerek başarıya gidecek yolda ilerlemek anlamına gelir.

Bütün bu gerici operasyonlara ve saldırılara karşı tüm halk kesimleri var olan güçlerini ortaya koyacak şekilde bıkmadan, yılmadan mücadele ederlerse bu karanlığı aydınlığa çevirebilirler.

Mehmet Ali Yılmaz

 

Dip Not:

(*)Buradaki 18 Brumaire (9 Kasım) ile Marx’ın Louis Bonaparte’in 18 Brumairei adlı eserinin konusu olan tarih karıştırılmamalıdır. Burada sözü geçen 18 Brumaire 1799’da I. Napolyon’un gerçekleştirdiği hükümet darbesinin tarihidir. Marx’ın “18 Brumaire’in ikinci baskısı” sözleriyle kastettiği 18 Brumaire ise 1848 devrim sürecinde I. Napolyon’un yeğeni olan Louis Bonaparte’ın 1851’de Fransa’da yaptığı darbenin tarihidir. Marx, bu eserinde Fransa’da 1848’den 1851’e kadar devam eden devrimci olayların somut tahlilini yapar.

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp
Ana Fikir