Türkiye’nin “Kırmızı Pazartesi”si
İğneyi Kendimize Çuvaldızı Başkalarına
Sosyal medyaya bir video düştü birkaç gün önce. CHP milletvekilleri Eren Erdem ve Ali Şeker’in basına yaptıkları açıklamanın videosu sonuna kadar kaydedilmiş ve yayınlanmış, 45 dakika.
Neler yok ki basın toplantısında, inanılır gibi değil. CHP’li bazı milletvekilleri Suruç katliamından hemen sonra 21 Temmuz’da Adıyaman’a gidiyorlar. Canlı bomba olma ihtimali bilinen kişilerin aileleriyle görüşülüyor ve bir rapor hazırlanıyor. Bu rapor doğrultusunda da meclis, terörü araştırma komisyonu kurulması talebiyle toplanıyor. Bildiğiniz gibi AKP ve MHP’nin oylarıyla önerge reddedilmişti.
Ali Şeker diyor ki; “Suruç katliamının ardından daha büyük katliamlar için hazırlıklar var, bunun önüne geçmek için meclisi toplamaya karar verdik…”
Bunları söyleyeceksiniz ve 10 Ekim’de, Ankara’da, bu ülkenin başkentinde katliam gerçekleşecek. Ve siz Malatya CHP gençlik kollarından 11 insanı sonsuzluğa uğurlayacaksınız.
Kemal Kılıçdaroğlu ve şürekâsı sizler, hiç zaafiyetiniz yok öyle mi?
Ve Selahattin Demirtaş, şahsında Kürt siyasal hareketi, PKK, onca yıldır verilen mücadelede kazanılan birikimler ve örgütlülükle öğünenlere ne oldu?
5 Ağustos’da Demirtaş’a suikast yapılacağına dair bilgiler ulaşıyor ve tüm programlar iptal edilip yurtdışına gidiliyor.
Peki, 10 Ekim’den sonraki özrü kim kabul edecek, katledilenlerin aileleri mi?
Böylesi bıçak sırtı giden bir süreçte, katliamların olabileceğine dair güçlü ipuçları varken, Ankara Barış Mitingi, hiçbir uyarı, güvenlik önlemi alınmadan her şey normalmiş gibi yapılmıştır. Bunun siyasi sorumluluğunu alması gerekenler vardır ve mutlaka almalıdır.
Hem “Bizim devletten hiçbir beklentimiz olamaz ki” diyeceksiniz, hem de hiçbir güvenlik önlemi alınmadığı için yakınacaksınız.
Kronolojik olarak bakalım şimdi.
5 Haziran 2015 Diyarbakır; HDP mitinginde patlayan bomba ve yitirilen insanlardan hangi dersler çıkarıldı?
20 Haziran Suruç; Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş gencecik insanlar, bir canlı bomba, Amara Kültür Merkezi’nin bahçesinde kalabalığa karışabilmiş, patlama ve 34 “barış elçisi” yitiriliyor. Hem de Suruç’ta, hem de PKK’nın en örgütlü olduğu bir yerde, Özyönetim ilan ettikleri bir yerde, hem de kendi kültür merkezlerinin bahçesinde!
Ve
10 Ekim Ankara; iki canlı bomba ve yitirilen onlarca barış savunucusu. Tarihimizin en kanlı katliamı.
Şimdi bizim cenahtaki (bizim cenah derken de duruyorum, acaba çok mu paye veriyorum diye) yönetici ve liderleri; başbakanından, içişleri bakanına, istihbarattan emniyet müdürlerine kadar herkesi suçluyor, istifaya çağırıyor.
Neden?
Kelime de iyi, “zafiyet var”. Yuh size, yuh bize demek geliyor içimden, ne zafiyeti, KASIT VAR, KASIT. Ve bu insanların hepsi yargılanarak cezalandırılmalıdır.
Zafiyet bizde var, ihmal bizde var, KESK, TMMOB, HDP, EMEP, DİSK, TTB, Haziran Hareketi, ben, sen, biz, azıcık siyası zekâsı olan herkes, her sorumlu, her örgüt lideri veya yöneticisi.
Biz hangi ülkede yaşıyoruz?
MİT, emniyet, TSK 50 yıllık yakın geçmişimizde halkı korumak için çalıştılar da bizim mi haberimiz yok?
Bu tür örgütler zaten bize düşmanlar, barışa düşman, düşünen insana düşman, özgürlüğe düşman.
Yakın tarihe dair aklıma takılan bazı temel sorular,
• Türkiye’de bir iç savaş provası yapılmıyor muydu? Evet.
• Peki, kimler yapıyordu bu provayı ve provokasyonları? ABD ve AB emperyalistleri.
• Kimlerin gözetiminde kimlere ihale edilecekti? Dünya istihbarat örgütlerinin gözetiminde, yerli işbirlikçileri ve onların milis gücü haline getirilmiş cani örgütler (IŞİD mişid her ne var ise) ve gladio vs.
• Bu konuda kimler hemfikir? Neredeyse Türkiye’deki her siyasal örgüt ve çevre.
Böyle bir birikimimiz yok mu?
Bu bilgiler, yakın tarihin bizatihi yaşayan canlı şahitlerince bilinmiyor mu?
Tecrübe edenlerin birçoğu halen hayatta, birçoğu yukarıda sıraladığımız mücadele örgütlerin yöneticisi ve örgütleyicisi değil mi?
Hiç öngörümüz yok mu?
11 Ekim’de Sıhhiye meydanına toplanan binlerce insana hitap eden Selahattin Demirtaş şöyle dedi; “Affedin bizi, affedin, sizi koruyamadık, barış için geldiğiniz Ankara’dan tabutlar içinde gönderiyoruz, affedin”.
Ben oradaydım. Ve o gün şöyle bir güvenlik önlemi alınmıştı. Toplanma yerine girişlerde çoğu halkevci birçok insan gelenleri çantalarına kadar arayarak alana alıyorlardı.
Ama olan olmuş ve onlarca barış güvercini uçup gitmişti çoktan.
Geçmişimizden bir anekdot,
Amcaoğluna misafir oldum, yaşananlar hakkında sohbete oturduk. Bizi bizden çok kim anlar, kim su serper yüreklerimize? Amcaoğlu, 12 Eylül’ün baskı ve şiddetinden nasibini almış samimi bir devrimci. Konuşurken yüreğinden kıvılcımlar fışkırıyor hala. Diyor ki; “biz geçmişte miting düzenlediğimiz zaman oraya gelen insanları aramadan geçirirdik, bırak korteje girmesini çevresinde dahi güvenlik alırdık.” Şimdi burası daha da önemli; “Güvenliğini sağlayamayacağımız ya da çok gergin durumlarda miting, toplantı iptali de yapardık. Mitingleri yarış amaçlı kullanmazdık!”
Ortadoğu ve Türkiye kritik bir süreçten geçerken şu yapılanlara bakın!
Hepimizin malumudur; tepede oturan zat, devleti kendine göre şekillendirmekte, istihbaratından emniyetine kadar, bürokrasisinden yargı mekanizmasına kadar tüm süreçleri kontrol edebilir, süreci istediği gibi yönlendirebilir bir güce erişmiş durumda. Şimdilik.
Bu arada emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin beslediği El Nusra ve başka bileşenler IŞİD olmuş, kirli işleri ihale edilebilecekleri kadar koordineli yürütülen bir süreç devam ediyor.
Bu ülkede bunları bilmeyen bir demokrat, bir devrimci, bir örgüt lideri, bir parti lideri, bir DKÖ yöneticisi varsa, ya bilmek istememiştir ya da aptaldır.
Elbette ki bu sürecin asıl faillerinden ve tüm bunlara göz yumanlardan hesap sorulmalıdır.
Ama önce, çuvaldızdan vazgeçtik, iğneyi kendimize bir batıralım.
M. Avni Hindistan





