Çare Sosyalizmde… Mehmet Ali Yılmaz

Mücadele için sağlıklı olmalıyız!

Korona virüs salgınının dünyada birçok şeyi değiştireceğini ve hatta yeni bir dönemin kapısını açacağını söyleyen birçok insan var. Bu değişimin yönünün ne olacağı üzerine çeşitli görüşler ortaya çıkmaya başladı. Salgının Çin’de başlamasını fırsat bilen başta Trump olmak üzere ABD sözcüleri bu ülkenin aleyhinde erken konuşmalar yapmaktan geri durmadılar. Ama Çin salgını büyük ölçüde atlatıp da emperyalist kapitalist sistemin lideri ABD bu salgınla çok güç duruma düşünce, insanı ve sağlığını değil sermayedarın çıkarını, parası olanın sağlık hakkı olmasını esas alan serbest piyasacı “sağlık” sistemini sorgulayanlar çoğalmaya başladı.

Korona virüs salgını, varlık nedeni işçinin işgücünü satın alarak daha çok kâr ve sömürü olan kapitalist sistemi derinden sarsmaya başladı. Bu salgının da etkisiyle Rusya ile Suudi Arabistan arasında çıkan petrol üretim krizi petrol fiyatının fazla miktarda düşmesine neden oldu ve bu gelişmeyle birlikte uluslararası ekonomik – ticari durgunluğun artması olasılığı yükselmeye başladı. Petrol fiyatlarındaki düşüş pahalı kaya gazı ve petrol üreten ABD’yi olumsuz etkiledi. Mart ortalarına doğru borsalarda 1.5 triyon dolarlık kaybın ortaya çıkması da bu resesyonun büyümesi ihtimalini güçlendiren bir başka işaretti.

Bu salgın hava-kara-deniz taşımacılığını, tedarik zincirlerini, turizmi, tüketici talebini olumsuz etkileyerek üretim yetersizliği yarattı. Üretimde düşüşün önümüzdeki aylarda daha da artacağı anlaşılıyor. Bunun başka bir önemli sonucu da işsizliğin çok artacağı ve giderek gıda üretiminde, temininde bütün dünyanın yanı sıra Türkiye’nin de büyük sorunlarla karşılaşacağı gerçeğidir.

Uluslararası şirketlerin kârlarındaki gerileme olasılığının yanı sıra yatırımcının borsadan başka alanlara doğru kaçma olasılığı da yükselmekte. Özel sektör bonolarını, hisselerini, bankalardaki hesaplarını (faiz karşılığı bankaya yatırdığı kendi ülkesinin parası) terk ederek altına, güçlü gördüğü dövize ve hazine kâğıtlarına doğru yönelebilir.

Bu salgın uzun sürerse ya da virüs kendini yenilerse iktidarların yeni müdahale yöntemleri geliştirme ihtimalleri yükselir. Bizimkisi gibi emperyalist sermayeye bağımlı ülkelerdeki güdümlü serbest piyasacılık, günümüzdeki gibi kriz dönemlerinde, hükümetin desteğiyle, müdahalesiyle ancak ayakta kalabilir. Bu müdahaleler kimseyi yanıltmamalı, yeni sömürgelerde hükümetin müdahalesi kamuculuğu geliştirmek için yapılmaz, amaç bu değildir. Uluslararası sermayenin ve içerdeki ortaklarının çıkarlarını korumak için yapılır. Örneğin Türkiye’de daha önce yapılan yandaş şirketlerin vergilerinin affedilmesi, bu salgın döneminde iktidarın halktan bağış toplaması, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması (Özellikle esnek çalışmanın geleceğe yönelik büyük tehlikeler yaratacağı açık.  Bu adım zaten güçlü olmayan sendikacılığı daha da zayıflatacak, iş güvencesini yok edecek ve işsizliği artıracak.), halkı tüketime yöneltecek tedbirler alınması aslında sermaye çevrelerinin krizden olumsuz etkilenmesini önlemeye dönük tedbirlerdir.

Bağımlı ekonominin içinde bulunduğu yapısal bunalım yetmezmiş gibi şimdi bir de korona salgının yarattığı sorunlar ülke ekonomisine büyük darbeler vuruyor. Bu darbeleri en fazla hissedecek kesimler ise işçiler, giderek sayıları hızla artan işsizler, köylüler-çiftçiler, diğer emekçi kesimler ve bütün yoksullardır. Bunlara küçük esnafı ve çalışarak geçinen tüm farklı kesimleri de eklemek gerekir.

Salgının dünya ölçüsünde hızlandıracağı olumsuz gelişmelerden söz ettikten sonra büyük sermaye çevrelerinin sözcülerinden Daron Acemoğlu’nun görüşlerini ele alarak uluslararası sermayenin geleceğe dair muhtemel planlarından birini anlamaya çalışalım…

Son yıllarda Türkiye’deki sistem yanlısı basın organlarında reklamı eksik olmayan ABD (MIT)’de iktisat hocalığı yapan Daron Acemoğlu, 5 Nisan 2020’de Haber Türk televizyonunda katıldığı bir programda korona virüs salgınının dünyada birçok şeyi değiştireceğini söyledi ama konuşmasından çıkarılacak sonuç kapitalist sistemde esasa dair bir değişikliğin olmayacağı yönündeydi. İskandinav modeli gibi sosyal demokratımsı bir şeyler söylemeye çalıştıysa da gelecekle ilgili yenilik anlamında önemli bir fikrinin olmadığı da anlaşıldı. Diğer yandan BirGün’de yazıldığına göre, 1 Nisan 2020’de Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK)’in düzenlediği videokonferans toplantısında yaptığı açılamada “Küresel politik ve ekonomik sistemin değişmemesi artık mümkün değil” diyen Acemoğlu’nun değerlendirmelerinden kapitalist sistemin önemli değişliklere uğrayacağı sonucu çıkarılmamalı. Her ne kadar Acemoğlu bu açıklamasında salgının nüfusun yarısının üretim ve tüketim ağından çekildiği, tedariki aksattığı ve müthiş bir talep daralmasına yol açtığını söylese de “Her resesyonda firmalar batar, diğerleri devam eder. Bu doğaldır.” diyerek bu salgınla birlikte ortaya çıkan gelişmelerin yarattığı sonuçları “doğal” karşılıyor. Fakat konuşmasının devamında kapitalizmin bu krizden diğerlerine göre daha fazla etkileneceğini de belirtmeden geçemiyor: “Örneğin ABD’de her resesyon döneminde firmaların ortalama yüzde 3’ü batıyordu. Ama şimdi sorun daha derin, çünkü sadece ekonomik açıdan kırılgan şirketler değil, tedarik zincirindeki zayıf halkalardan etkilenen diğer şirketler de batmaya başlıyor.” diyerek kapitalist sistemin bu krizden yapısal anlamda etkilenmeyeceğini, ama eskiden ortaya çıkan durgunluk dönemlerine göre daha fazla etkileneceğini söylüyor.

Acemoğlu devlet müdahalesi konusunda kamuculuğun güç kazanacağı yönünde bir şey söylemiyor.  “Özelde sağlık sisteminin, genelde ise tüm devlet sisteminin etkin çalışmadığı görüldü ve de devletin müdahalesi çok arttı. ABD’de bile devlet müdahalesinde geç kalındığı ve gereğinden az olduğu eleştirileri var. Devletin ABD ve Avrupa’da bugüne kadar hiç olmadığı bir rolü oynaması bekleniyor ama böyle bir kurumsal yapıları yok” diyerek aslında devlet sektörünün beklenildiği ölçüde güç kazanacağı yolundaki görüşlere de katılmadığını sonuçta ifade etmiş oluyor.  

Haber Türk televizyonundaki açıklamalarında da ulusal devletlerin güç kazanmasından çok BM ve IMF gibi uluslararası kuruluşların güçlenmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Bu salgın sonunda güçlenmesi istenen “küresel örgütler”in arasına Dünya Bankası ve DTÖ gibi kuruluşları da ilave etmemek olmaz! Bu düşünceler, neoliberal politikaların işlevini yitirmeye başladığı üzerine tartışmaların yapıldığı bir dönemde, emperyalist kapitalizmin karşı karşıya bulunduğu önemli buhranı aşmak için bu salgının fırsata nasıl çevrilebileceği üzerine fikir jimnastiği yapmaktan öteye bir anlam ifade etmemektedir. 1990’larda tek süper güç olarak ABD doğrudan “küreselleşme”nin baş aktörü olarak sahneye çıkmıştı, şimdi emperyalist kapitalist sistemin kısmen gölgeye çekilen IMF gibi uluslararası örgütlerini daha fazla öne sürerek, onlar vasıtasıyla uluslararası sermayenin küresel etkinliğinin korunması isteniyor. Bu arada salgın bahanesiyle bu örgütlerde değişiklikler, reorganizasyonlar yaparak ezilen milletleri daha fazla sömürmenin ve talanın yollarını yaratmaya çalışacaklarını tahmin etmek için allame olmaya gerek yok.

1929 bunalımının etkilerinden emperyalist kapitalist sistemi kurtarmak için Keynes ortaya çıkmıştı, şimdi de Acemoğlu ve benzerleri boy göstermeye çalışıyorlar. Amaçları geri kalmış ülkelerin içinde bulundukları ve bu salgın nedeniyle karşılaşacakları büyük sorunlara çare aramak değil, emperyalist kapitalist sistemi karşı karşıya kaldığı ve giderek derinleşen bunalımdan çıkarmak, çıkış yolu bulmaktır. Devletin ekonominin daha çok içine girmesini isteyen burjuva düşünürlerinin de asıl maksatları kamuculuk, halkçılık değil çürüyen kapitalist sistemi ayakta tutmaktır.

Bu arada AB sözcülerinin “yeni Truman planı gerekli” türünden açıklamaları da iyice sıkışan, kokuşan emperyalist sistemin yeni bir düzenlemeye acil ihtiyaç duyduğunu ortaya koyan işaretlerden biridir.

Arkada uluslararası büyük sermaye çevrelerinin, sahnede uluslararası kuruluşların ve yeni planların olduğu bu muhtemel gelişmeler karşısında Çin ve Rusya gibi büyük ülkelerin alacakları pozisyon da önemlidir. Bu tür emperyalist planların doğrudan karşısında yer alırlarsa başka bir dünya olur, uyum sağlarlar ya da sessiz kalırlarsa başka bir dünya…

Kurgulanmaya çalışılan bu “yeni küreselleşmecilik” Türkiye’ye nasıl yansır, özellikle siyaset planında hangi değişiklikler olur, bu döneme uygun yeni siyaset sahnesinde, artık iyice deşifre olan AKP iktidarının cambazlıklarının sonuç alma olasılığı nedir, emperyalist güçler yeni döneme uygun başka bir alternatif yaratmaya kalkışırlar mı?  Bu soruların cevabı da önümüzdeki dönemde açığa çıkacaktır. (Son olarak Sarayda ortaya çıkan Soylu krizi AKP’deki iç çatışmalarının giderek artacağını gösteriyor. Derinleşen ekonomik ve toplumsal kriz iktidar içi çatışmaları daha da büyütecektir. Bu arada Nisan ayında faaliyete geçeceği ilan edilen S400’lere ne oldu? Bu sorun salgın kriziyle unutuldu mu? Diğer “beka” sorunlarından İdlip ve Libya’da neler oluyor? Cumhur ittifakının başındaki kişiler bu konuları niye hiç konuşmuyorlar?)

Bizim açımızdan gerekli olan önemli soru; emekçi halk güçleri, ezilenler egemen sınıfların bu ekonomik-politik oyunlarına karşı kendi mücadele planlarını geliştirebilecekler mi? Bu soru sadece Türkiye için değil, bütün dünya için geçerli. Dünya proleterleri, anti-emperyalist güçler, ezilen milletler emperyalizmin saldırılarına, soygunlarına, doğa tahribatına karşı birlikte mücadelenin çarelerini düşünüp organize olabilirlerse, derinleşen krizin tetikleyeceği faşist rejimlerin kurulmasını önleyebilirler ve emperyalist kapitalist sömürüden, talandan kurtulmanın çaresi olan demokratik- devrimci-sosyalist yönetimleri kurma yönünde yol alabilirler.

Bu salgınla birlikte hatırlamamız gereken önemli bir gerçeklik de, tutucuların- gericilerin her dönemde itibarsızlaştırmaya çalıştıkları evrim kuramının doğada durmaksızın işlediği ve işlemeye de devam edeceğidir. Neoliberalizm döneminde güçlenen gericiliğin, dinciliğin bilime ve evrim teorisine yönelik saldırıları ancak yeni bir bilimsel-devrimci aydınlanma hareketiyle bütünlüklü biçimde yükselecek devrimci mücadeleyle etkisizleştirilir. Bu gerçeklere bağlı olarak bu salgın felaketinden çıkarılacak önemli ders; emperyalist kapitalist sistemin insanlık için çare olmadığı ve bu insanlık için zararlı, virüslü sistemin bir an önce yok edilerek yerine, toplumcu, hakkı-hukuku, eşitliği, gerçek demokrasiyi temel alan ve bilimi en gerçek yol gösterici olarak hayata uygulayan bir sistemin, sosyalizmin geçirilmesinin zorunluluğudur.

Bu noktada tarihsel bir gerekliliğin altını kalın çizgilerle çizelim: Sosyalizm, kapitalizmin kendiliğinden yıkılmasını beklemekle gerçekleşmez. Teoride kapitalizm eninde sonunda yıkılacaktır ama tarih, bu sistemi yıkıp yerine sosyalizmi kurmak için örgütlü devrimci bir müdahalenin zorunluluğunu birçok kez kanıtlamıştır. Bu örgütlü müdahaleden öncelikle anlamamız gereken şey, siyasal bir önderliğin gerçek hayattan ürettiği devrimci politikaları halk kitleleriyle birlikte pratiğe geçirmesidir. Ülkenin objektif ve subjektif koşullarına göre, işçi sınıfının önderliğinde, başta köylülük olmak üzere bütün emekçi kesimlerle birlikte yürütülecek devrimci mücadeleyle ancak sonuç elde edileceğini geçen yüzyılda ortaya çıkan toplumsal mücadele örnekleri ortaya koymuştur… Yakın geçmişte, 1999’da ABD’de ve sonra Brezilya gibi ülkelerde patlayan anti-küreselci hareketler ise bu mücadele örnekleriyle uyum içinde olmayan hareketlerdir. Bunlar hem ideolojik-politik yaklaşımlarındaki aykırılıkları, hem sınıfsal bileşimindeki heterojenlikleri, en önemlisi de örgüt ve önderlik tanımaz tavırları nedeniyle toplumsal mücadele tarihinde önemli bir kalıt bırakamadan silinip gittiler. Kitlesel katılım yönünden daha zayıf olan Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketi bile bu anti-küreselci hareketlerden çok daha fazla kapitalist sistemi rahatsız etti-ediyor. Her şeyden önce üretici kesimlerin hak arama hareketi olan Sarı Yelekliler, tekelciliğe karşı, örgütlenmeye ve önderliğe önem veren bir halk hareketidir. Bizdeki Haziran halk hareketinin kalıcı bir başarı yakalayamamasının nedenleri ise daha farklıdır. AKP iktidarının uygulamalarına yönelik protesto eylemi olmanın ötesine geçerek anti-emperyalist politikaların esas alınması ve bu yöndeki sloganların öne çıkarılması gerekirdi. Bu yapılamadı çünkü işçi sınıfı ideolojisini esas alması gereken devrimci güçler harekete hakim olabilecek durumda değillerdi, bu kesimlerin kendileri de bu bilince ne kadar sahipti? Diğer yandan hareketin önderlik ve örgütlenme sorunu çözülemedi ve sonuçta kendiliğindencilik belirleyici oldu…

Marksizm, tarihte halk kitlelerinin kesin belirleyici rolünü ortaya çıkarmakla kalmamış, pratikte de kanıtlamıştır. Ama bu Marksizm’in önderliği küçümsediği anlamına gelmez. Aksine Marksizm-Leninizm hiçbir toplumsal sınıfın (işçi sınıfı) örgütlenmeden, bir önderliğe sahip olmadan mücadele içinde etkili olamayacağını, sonuca gidemeyeceğini çok açık biçimde ortaya koymuştur. Toplumsal hareketler, gelişmeler zamanı olgunlaşınca kendi önderliğini yaratır. Tarih boyunca hiçbir toplumsal hareket, bu hareketi örgütleyecek ve yönetecek yeterliliğe sahip önderini çıkarmadan başarıya ulaşamadı. Ancak buradan hareketle önderlerin rolünü abartarak, tarihin akışını onların belirlediği gibi idealist düşüncelere de kapılmamak gerekir. Tarihin akışını önderler belirlemez, halk yığınlarının üretimci gücü ve mücadelesi belirler. Önderler, nesnel-toplumsal yasaların doğrultusunda, gelişme yönünde, onları ileriye doğru geliştirebildikleri ölçüde büyük liderler olurlar. Tarihin akışını geriye döndürmeye çalışanların sonu ise hep hüsran olmuştur. Büyük adamlar, tarihin akış yönünü önceden görerek toplumu veya sınıfı bu gidişe göre yönlendirmeyi bilenlerdir.

Emperyalist kapitalizmin genel bunalımının derinleştiği günümüzde egemen sınıflar, bu krizi atlatabilmek için dünya işçi sınıfını ve halklarını daha fazla tahakkümleri altına almak istiyorlar. Daha çok sömürü ve talan için özellikle geri bıraktırdıkları ülkelerdeki faşizmi yoğunlaştırmanın peşindeler. Popülist faşist diktatörleri bu ülkelerin başına bela ederlerken krizin yarattığı yükü bu geri kalmış toplumların üstüne yıkmaya çalışacaklar. Dünya halkları ve işçi sınıflarının bu planı bozmaları için yapılması gerekenin ne olduğunu hepimiz biliyoruz:

Devrimci demokrasi ve sosyalizm için devrim mücadelelerini örgütlemek!

Mücadele için sağlıklı kalmalıyız!

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!