Coğrafya Kader Midir?-Av. Mehdi Bektaş

14 yüz yıl filozofu, iktisatçı, sosyolog, coğrafyacı, tarihçi İbni Haldun’a ait olduğu savlanan “Coğrafya Kaderdir” sözü her kavime, her halka, her ulusa ve hatta herkese uyar. Hiçbir kavim, ulus, halk dostunu, düşmanını seçerek bir coğrafyaya yerleşmez, dostlarıyla kaynaşarak, düşmanlarıyla savaşarak dünya coğrafyasında belirli bir yeri, alanı elinde tutar, yerleşir, kalıcı olur. Kalıcı olmakla iş bitmez, komşularla ara açılınca, güç dengesi bozulunca,  Ukrayna-Rus çatışmasında görüldüğü gibi kavga yeniden başlar, yeni dengeler oluşursa da ekonomik ve siyasi kavga durmaz.

Bu kavganın çağımızdaki adı rekabettir. Rekabetin kavgaya dönüşmesi olasılığı karşısında, atalarımız “İstiyorsan sulhu salah hazır ol cenge ( barış istiyorsan savaşa hazır ol) ” der.

Halklar, uluslar, sınıflar hatta insanlar arası ilişkilerde güç belirleyicidir. Güçlü olan ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yönden gelişerek ya zayıfı ezer ya da kendine bağımlı kılar, bağlar.

Halklar, uluslar hatta insanlar arasındaki kavganın asıl nedeni kuşkusuz ekonomiktir, sen yeme ben yiyeyim davasıdır. İşin can alıcı noktası, can, mal, üreme ve üretme güvenliğidir.  Halkın canının, malının, işinin korunamadığı hiçbir toplum yaşayamaz,  hiçbir oluşum ayakta duramaz, yıkılır.

Bilindiği gibi Türkiye, coğrafi olarak üç kıtayı (Asya, Avrupa, Afrika) birleştiren bir kavşak, Asya’dan Avrupa’ya (doğudan-batıya) uzanan bir köprü, Kafkas, Ortadoğu, Balkan bölgeleriyle bağlantılı, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’le çevrili, Çanakkale ve İstanbul boğazlarıyla denizlerle ilintili bir ülkedir.

Bu coğrafyada yaşayan halkların beylikler, devletler, üç kıtaya yayılan imparatorluklar kurduğu, insanların, kavimlerin birbirine karıştığı, çok savaşlar yaşandığı, çok canların gittiği, çok kanların aktığı, sonunda Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde verilen bağımsızlık savaşıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu, kaderin Anadolu coğrafyasına bağlandığı bilinir.

Bu Anadolu coğrafyası dünya barışının ve huzurunun güvencesidir. Bu coğrafyada denge bozulduğu an dünyanın dengesi bozulur. Bu coğrafi dengeyi lehlerine bozmak için İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya tarihsel olarak çok uğraşmış, şimdi de ABD uğraşıyor.

  1. Dünya Savaşında, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Belçika, Yunanistan, Japonya, ABD (İtilaf) devletleri bir yanda, Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan, Osmanlı (İttifak) devletleri bir yanda acımasızca savaşmışlardı.

İtilaf devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçerek Rusya’ya yardım etmesini engelleyen Mustafa Kemal’in de yer aldığı Çanakkale direnişi Rusya’da Ekim Devrimine yol açmış ve Çarlık yönetimi devrilmiş ve Rusya savaş dışı kalmıştı. İttifak devletleri yenilmiş, Osmanlı parçalanmış, Arabistan, Suriye, Filistin ve Irak toprakları elden çıkmış, İtilaf devletleri Çanakkale boğazından geçerek İstanbul’a girmiş, Mondros Mütarekesi ile Osmanlı orduları dağıtılmış, silahlarına el konulmuş, Sevr Anlaşmasıyla Osmanlı Anadolu’da dar bir alana sıkıştırılmış, Ermeni ve Kürtlere toprak vaat edilmiş, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılara işgal yolu açılmış ve yer yer işgaller başlamıştı.

19 Mayıs 1919’da Samsuna çıkan Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas kongreleriyle halkı derleyip toparlayarak, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyetini kurarak, Kuvayı Milliye’yi örgütleyip harekete geçirerek, 23 Nisan 1920’de Ankara’da Millet Meclisi’ni açarak, orduyu ayağa kaldırarak, iç düşmanı ezerek, dış düşmanı yenerek ve sürerek Anadolu’da Türkiye devletini kurmuş, 24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşmasıyla dosta düşmana bu devleti kabul ettirmiş,  29 Ekim 1923’te devrimci laik Cumhuriyeti ilan ederek dünyada saygın yerine oturtmuştur.

20 Temmuz 1936’da imzalanan, 9 Kasım 1936 yürürlüğe giren Montrö Boğazlar Antlaşması ile Boğazlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini kesin olarak sağlanmış, halka huzur, dosta güven gelmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938’de yaşama gözlerini yummuş, 23 Ağustos 1939’da SSCB ile saldırmazlık anlaşması imzalayan Almanya 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal ederek SSCB ile paylaşmış ve İkinci Dünya Savaşı başlamıştır.

Almanya, İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu Mihver devletler ile İngiltere ve Fransa’nın oluşturduğu Müttefik devletleri arasında ki savaşa daha sonra SSCB ve ABD Müttefikler yanında katılmıştır.

Türkiye, 2 Eylül 1945’te Japonya’nın teslim olmasıyla biten bu savaşa, Cumhurbaşkanı İsmet Paşa’nın (İnönü) her türlü baskıya karşın izlediği tarafsızlık politikasıyla, ödünsüz uyguladığı Montrö Anlaşması ile boğazları savaş gemilerine kapatarak, 60 milyonu aşkın insanın yaşamını yitirdiği bu savaşa katılmamıştır.

Sınırlarını korumak için bir milyondan fazla üretici insanını silah altına almış, halk yokluk ve yoksulluk çekmiş, 22.663 asker maddi imkânsızlık nedeniyle yaşamını yitirmiştir.  İsmet Paşa, ikinci dünya savaşında “ halk aç bırakıldı, ama kadınlar kocasız, çocuklar babasız, yaşlılar evlatsız bırakılmadı” der.

“İsmet Paşa Türk askerini savaşa sokmayarak erkekliğini öldürdü”, “İsmet Paşa asker kaçağıdır” gibi propagandalar yapan, Hürriyet ve İhtilafın iz düşümü, Celal Bayar ve Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti 1950 yılında iktidar olur. Demokrat Parti ve daha sonra iktidara gelen Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi,  Turgut Özal liderliğindeki ANAVATAN partisi,  Recep Tayyip Erdoğan liderindeki AKP, kamuculuğu dışlayan liberal ekonomik politikalar izler, AB ve ABD’nin izinde giderek Emperyalizme göbekten bağlanır, ülke yararına bağımsız ve tarafsız tavır alamaz.

AKP iktidarı, Lozan’ı küçümseyerek, Montrö Sözleşmesini Kanal İstanbul Projesi ile delmeye kalkarak, orduyu Poyraz Köy, Ergenekon, 28 Şubat kumpas davalarıyla çökerterek, yetkin ve etkin komutanları, bürokratları, elçileri saf dışı ederek, devlet kadrolarını yeteneksiz, beceriksiz, cahil, cühela, laiklik düşmanı yandaşlara açarak, yasamayı, yürütmeyi, yargıyı ve de hazineyi tek kişinin iradesine bağlayarak, halkı ve devleti korumasız bırakarak, üretimsizlikle, zamlarla halkı yokluk ve yoksulluk içine düşürerek,  Rus – Ukrayna çatışmasında zurnanın zırt dediği noktaya gelir.

Üçüncü dünya savaşını tetikleme riski bulunan Rus-Ukrayna çatışmasında iktidarın nasıl bir politika izleyeceği belirsizdir. Rusya Ukrayna’ya girdiğinde AKP lideri Afrika’da, Dışişleri Bakanı Asya’da tur atıyordu.

Bunların bir dedikleri bir dediklerini tutmuyor, bir yandan işgali kabul etmiyoruz, yaşananlar karşısında “ Avrupa Nasihat veriyor,  NATO devreye girmeli kararlı ve ciddi olunmalı” derken,  öte yandan Avrupa Konseyi’nde Rusya’nın üyeliğinin askıya alınması oylamasında çekimser kalıyorlar, “NATO’nun genişlemesinden rahatsızlık duymayız”, “Rusya’ya karşı yaptırımlara katılma eğilimimiz yok” diyorlar, ardından Türkiye’nin parasını peşin ödediği “uçak ve silahların niye verilmediğini” soruyorlar.

Ukrayna’ya İHA, SİHA sattıkları, bunlarla Rus tanklarının vurulduğu söyleniyor.

İktidar sözcülerinin, Kanal İstanbul’la delmeye çalıştıkları Montrö Anlaşması’nı yüzleri kızarmadan anımsatmak zorunda kalmaları, akılları başlarına gelmiş gibi bir görüntü sergiliyor(?).

Halk Rusya’yı tarihi düşman, kurtuluş savaşında destekleri nedeniyle SSCB dost olarak bilir. SSCB dağıldıktan sonra kurulan Türki cumhuriyetlerle sıcak ilişkiler var, ama yeni Rusya’nın ne olduğu, ne yapacağı şimdilik bilinmiyor; güvene ve çıkara dayalı iş, eğitim, ticaret ve turizm alanlarında ve Suriye sorununda işbirliği sürüyor.

Avrupa Birliği ve ABD müttefiklerimiz, NATO çatısı altında birlikteyiz. AKP lideri ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı. ABD Türkiye’nin uzun süredir mücadele ettiği ayrılıkçı harekete eğitim desteği veriyor, mühimmat yardımı yapıyor, düşman konumuna düşüyor. Ayrıca Reisin mal varlığını, Zarrap, Halkbank ve iş adamı kılıklı uyuşturucu baronlarının dosyalarını ele alarak iktidarı sıkıştırıyor, beysbol sopasını göstererek parmak sallıyor.

İçeride ekonomisi çökmüş, yolsuzluk, hırsızlık, yağma batağına batmış bir iktidar,  ABD’nin suyunda gitmekten başka yapabileceği bir şey var mı, düşünmek gerek.

Parlamento içi muhalefet BM toplantısında çekimser kalınmasını eleştiriyor, açıkça demese de NATO ve AB yanında tavır alınmasını istiyor.

Aslında zor bir durum, Atlantik İttifakının yanında dursalar Rusya’nın, Rusya’nın yanında dursalar Atlantik İttifakının hışmına uğrayacaklar;  siyasi, ticari, hatta güvenlik ilişkisi sıkıntıya girecek, ülke zarar görecek, halkın tepkisi yükselecek. Bu nedenle endişeliler, “ortada kuyu var yandan geç” siyaseti uyguluyorlar.

Ülkemizin açmaza düşürülmesinin baş sorumlusu, devlet adamı gibi değil pazarlamacı gibi ülke yöneten, umut ticareti yapan siyasi iktidar ve lideridir. Ülkenin direnme noktalarını birer birer çökerttiler, stratejik tesislerini ya sattılar ya da özelleştirdiler, yabancının buğdayına, samanına, nohutuna, mercimeğine, etine, sütüne, gazına, mazotuna halkı mahkûm ettiler, bu iktidarın ayakta bir gün bile durması, doğru işler yapması olanaksızdır.

Türkiye’nin bedeli ne olursa olsun Atlantik İttifakı ile Rusya arasında yaşanan çekişmenin, çatışmanın dışında kalmalı, Montrö Anlaşması’na harfiyen uymalı, bağımsız ve tarafsız bir politika izlemeli. Bu tutum, hem coğrafi hem de Karadeniz’in barış denizi olması açısından çok önemlidir.

Savaşa karşı çıkmak, barışı ödünsüz savunmak, her türlü insani yardımı yapmak laik cumhuriyetin asli görevidir. Taraflara İHA, SİHA, silah satışı yapmamak, tarafsız kalmak, belaya bulaşmamanın ön koşuludur.

Ukrayna sorunun ortaya çıkmasının baş sorumlusu ABD, NATO ve NATO’ya üye ülkelerdir.  SSCB dağıldıktan sonra ortaya çıkan yeni devletleri NATO bünyesine katarak, Romanya’ya, Bulgaristan’a, Yunanistan’a askeri yardım yaparak, Girit Adasında Suda Üssünü modernize ederek, Larissa Havalimanı’nı yenileyerek, Stefanovikeio Hava Üssünü askeri tahkimat açısından güçlendirerek, Dedeağaç Limanı’nın genişleterek, Kıbrıs’ın Baf kentinde üst kurarak, Gürcistan’ı, Ukrayna’yı NATO’ya bağlamaya çalışarak Rusya’yı çevrelemeye kalkmak,  Avrupa’daki NATO’ya bağlanan ülkelere Balistik Füzeler yerleştirmek,  Rusya’yı tahrik etmek değil de nedir?

Bir savunma örgütü olduğu söylenen NATO, AB ve ABD’nin savaş örgütüne dönüşmüştür. NATO’nun genişlemesinin Rusya ile birlikte Türkiye’yi kuşattığını, emperyalist niyetleri tırmandırdığını, çekişme ve çatışma riskini artırdığını Rusya görüyor, AKP iktidarı neden göremiyor, sessiz kalıp gıkını çıkaramıyor.

Rusya geniş ve karasal bir ülkedir. Açık ve sıcak denizlerle bağlantısı kuzeyde Kuzey Buz Denizi, doğuda Okholak, Bering denizi ve boğazı, güneyde Karadeniz üzerinden olmaktadır.

Kuzey Buz Denizi’nin genellikle buzla kaplı olduğu düşünüldüğünde, sıcak denizlere çıkışı Karedeniz ve Bering üzerinden olmak durumundadır. Baltık Denizine açılan St. Petersburg limanı, kuzeyde Dikson, Norvidak, doğuda Petropavkus, güneyde Azak Denizi üzerindeki limanları, karasal büyüklüğüne göre yeterli saymıyorlar anlaşılan.

ABD’nin Büyük ve Atlas Okyanusundan, Avrupa Birliği ülkelerinin Baltık, Kuzey denizi, Karadeniz, Akdeniz ve Atlas Okyanusundan yararlanma olanakları Rusya’yı kuşatılmışlık duygusuna sokmuş olmalı. O nedenle Kırım’ı ilhak etmesi, Odesa’ya göz dikmesi, batıya yanaşan AB ve NATO’ya üye olmaya çalışan Ukrayna’yı hedefe koyması anlaşılmaktadır. Montrö Anlaşması’nı da ödünsüz savunacağını, boğazların statüsünün değişmesine asla izin vermeyeceğini Kanal İstanbul sevicilerin bilmesi gerekir.

SSCB dağıldıktan sonra dünyanın tek lideri benim havasına giren ABD ve yandaşı AB “demokrasi getiriyoruz” diyerek yeni dünya düzenini ülkelere dayattı, vekâlet savaşları ve darbe girişimleriyle Türkiye, Yugoslavya, Irak, Suriye, Mısır, Libya, Afganistan gibi geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeleri kan deryasına çevirdi. Yugoslavya ve Irak parçalandı, Türkiye dinci darbe girişimine ve ayrılıkçı başkaldırıya uğradı, Mısır askeri darbe ile İhvancı yönetimden kurtuldu, Suriye ve Libya’da çatışmalar sürüyor, Afganistan’da çağdışı Taliban yönetimi kafa kesip kadınların başına burka geçiriyor.

Olaylara ve olgulara nesnel bakmazsak işin özünü anlayamayız, ölümlere ve yıkımlara ah vah eder geçeriz. Kim haklıydı kim haksızdı, kimi tutuyorsun, kime karşısın gibi bir tartışma sorunun çözümüne hiçbir katkısı olmaz.  Dünyada ABD, Rusya, Çin, AB ülkeleri ve Japonya gibi süper güçler var. Bunların süper olması bilimde, sanayide, tarımda, teknikte, üretim ve tüketimde gelişmiş olmalarıyla ilintilidir.

Bu gelişmişliklerini birbirine ve diğer ülkelere, ülke içindeki emekçi kesimlere karşı korumak ihtiyacını duyarlar, bunun için egemen sınıf temelli organize olurlar, hem içe hem de dışa karşı silahlanırlar ve kullanırlar.

İnsanlık, ölenlere, yakılanlara ah vah ederken, egemen sınıf ve temsilcisi devlet kime ne satacağının hesabını yapar, çünkü her savaş hem yıkım hem ticarettir. Yeni silah üretmek, eksilenlerin yerini doldurmak, yıkılan, yakılan, delik deşik edilen binaları, fabrikaları, köprüleri yeniden yapmak karlı ve iştah kabartan işlerdir.

Savaşa karşı olmak yetmiyor, asıl olan savaş çıkmasını önlemektir. İnsanlık,  I’inci ve II’inci dünya savaşını yaşadı, Vietnam’ı, Kore’yi, Irak’ı, Suriye’yi, Libya’yı ve daha birçok yerdeki savaşları gördü, savaşı önleyen bir güce rastlanmadı.

Savaş çıkınca savaşanlar hırslarını, kinlerini boşaltıyor, can alıp can veriyor, birikimlerini harcıyor, güçsüz kalınca silahını bırakıyor ya da ileride yeniden savaşmak için erteliyor. Aslında savaşın kesin bir galibi olmaz, kazananı kaybedeni vardır. Kazanan egemen sınıf kaybeden emekçi halktır.

Ukrayna’daki çatışmaya bir bakın ölen ya Ukraynalı ya da Rus, çoğu halktan insanlar.  Bir tarafta ABD’yi, AB’yi arkasına aldığını sanan, emperyalistlerin dolduruşuna gelen komedyen Volodimir Zelenski, öte yanda Rus imparatorluğunu diriltmeye çalışan eski KGB ajanı, judocu, karateci Vladimir Putin.

ABD’nin, AB’in ve NATO’nun savaş ağaları savaşı kızıştırıyor, asker değil, silah ve mühimmat gönderiyor, füze kalkanlarıyla yangına körükle gidiyor. Bizde de çıkarını bilen imam taifesi var, ülkenin başına çöreklenmişler,  ulusun hayatıyla kumar oynuyorlar. Hiçbiri savaş alanlarında, çatışma bölgelerinde olmazlar, sıcak yuvalarında nutuk atarlar. Çocuklarını askere bile göndermezler,  askere giden garip guraba çocuğudur, bunların çocukları har vurup harman savurmayı, ticarete bulaşıp kamu kaynaklarını tüketerek Harun gelip Karun olmayı öğrenmişlerdir.

Ne demiş Mustafa Kemal, “Vatan savunması olmadıkça savaş bir cinayettir”.  Putin’e sorarsan ABD ve NATO’nun genişleyerek Ukrayna’yı ve eski Varşova Paktı ülkelerini kullanarak Rusya’ya saldırmasını önlüyoruz; ABD ve AB sorarsan Rus yayılmasını engellemeye çalışıyoruz, diyorlar.  Herkes kendisini haklı görüyor, arada Ukrayna halkı kalmış, eziliyor, ölüyor. İşte coğrafyanın kaderi budur.

Coğrafya kaderse,  Anadolu tam aranan yerdir, her türlü güzelliği, her türlü kötülüğü içinde taşır.  Kahramanı da haini de boldur. İngiliz’iyle, Fransız’ıyla, Rus’uyla savaşmış, dostluklarda kurmuş, düşmanlık da yapmıştır.

Bu coğrafyada sorunsuz yaşayacaksak, kültürümüzü özümsemek, laik eğitimli, akıllı, bilgili, cesur olmak, çok çalışmak, dostumuzu düşmanımızı iyi tanımak, ekonomimizi, kültürümüzü, ordumuzu geliştirmek, “yurtta barış dünyada barış”  demek ve de bu yolda kararlılıkla yürümek durumundayız.

“Şiddete karşıyız, bir ülkenin başka ülke tarafından işgalini doğru bulmuyoruz” diye yaygın söylenen klişe sözler vardır. Bu sözün gerçekte bir anlamı var mı? Örneğin ülkemizde Türklüğü ile övünen, Selçukluya, Osmanlıya hayranlık duyan, üç kıtada at koşturduk diyen, Yemen, Arabistan, Irak, Suriye, Batum, Kerkük, Musul, Batı Trakya bizimdir türküsü söyleyen çok insan vardır. Ermeni’ye sorarsan Doğu Anadolu’nun tamamı bizimdir der, Ağrı dağına Ararat diyerek ah çekip bayrak sallar.  Gürcü’ye sorarsan Tiflis’ten Sinop’a kadar uzanan sahil bölgesi Gürcü krallığınındır diye tutturur. Rum’a sorarsan,  Ege, İstanbul, İzmir, Trabzon dâhil Sivas’a kadar bizimdir diye nutuk atar. Arap’a sorarsan Hatay, İskenderun’u dilinden düşürmez, Kürde sorarsan, Siirt’ten Kars’a, Diyarbakır’dan Van’a, Mardin’den Sivas kadar harita çizer.

Şimdi böyle düş kurup düşünenler,  gücü yetse, fırsatını bulsa, belirttikleri yerleri almak için savaşmaya kalkmaz mı? Bu işler masa başında çözülmeyeceğine göre, önce savaş alanlarında güçlü olan olmayan saptanır,  güçlü olan haklı olur, güçsüz olanın mecali kalırsa masa başında hesabı kapatılır.

Bazen güçsüz olan bir güç, süper bir gücü arkasına alarak emelini gerçekleştirmeye niyetlenebilir. Bu süper güç, genellikle ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ya da Çin gibi nükleer güce sahip ülkelerdir.

Ukrayna’da da muhalefet Rusya’ya, yönetim ABD ve AB’nin desteklediği NATO’ya dayanıyor. Rusya havadan, karadan ve içerideki güçleriyle birlikte yönetime karşı askeri hareket yaparken, ABD ve AB ülkeleri asker göndermiyor, silah ve mühimmat yardımı yapıyor, Ukraynalı güçlerin savaşmasını istiyor.

Böyle bir durumda,  Ukrayna,  süper güç Rusya karşısında ne kadar dayanır, ne yapar, sonuç nasıl biter bilinmiyor.

Kendi gücüne güvenmeyip başkasının gücüne güvenerek hayali hedefler peşinde koşanlar eninde sonunda telef olur.

Keşke Savaşa Hayır deyince savaş olmasa.

Savaşa Hayır, Barış Hemen Şimdi!

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir