Fransa’daki Yangın ve Siyasi Boşluk-Mehmet Uysal

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Fransa, kelimenin tam anlamıyla yanıyor.  Cezayir asıllı, 17 yaşındaki Nahel’in 27 Haziran’da polis tarafından öldürülmesi üzerine başlayan protesto gösterileri, başta polis merkezleri olmak üzere, kamu binalarına, araçlara, iş yerlerine yönelik şiddet eylemlerine dönüşmüş, olaylar belli başlı büyük kentleri sarmış, hatta Belçika ve İsviçre’ye de sıçramış durumda.  Nahel’in öldürülmesi üzerine başlayan ve “yangın”a dönüşen bu olaylar,  adaletsizliklere karşı isyandan başka bir şey değildir.  Peki, Fransa’daki bu isyan bir adalet mücadelesine dönüşecek ve adalet getirecek mi?

Bu sorunun cevabını aramak için, Fransa’daki yangının hangi zeminde çıktığını çok ana çizgileriyle ifade etmek gerekirse,  Fransa’nın içinde olduğu kapitalist dünyada, kapitalist sistemin yapısal olarak ürettiği adaletsizliklere, 1990’lardan itibaren tüm dünyada yükselen liberalleşme dalgasının yol açtığı işsizlik ve yoksullaşmanın da eklenmesiyle, toplumsal fay hatları derinleşti, toplumsal gerilim yükseldi.  Nahel’in öldürülmesi üzerine fay hatlarına yüklü gerilim açığa çıktı ve yangına dönüştü.

 Fransa’daki söz konusu yangın, dünyada liberalleşme dalgasının yükselişi boyunca yaşanan ilk olay değildi. Bilindiği üzere, liberalleşmenin küreselleşme adı altında yükseldiği 90‘lardan itibaren,  bu türden pek çok olaya tanık olduk: Küreselleşme Karşıtlığı, Wall Street’i İşgal, Londra’yı İşgal, Arap Baharı, Gezi gibi… Bu olaylar, kapitalizmin yapısal adaletsizliğine ilaveten, liberalleşme dalgasının derinleştirdiği adaletsizliklere karşı protestodan başka bir şey değildi. Ancak adaletsizliklere karşı protestolar, aksiyoner bir siyasi organizasyona dönüşüp, adalet getiremedi, hep bir protesto olarak kaldı. Bu nedenle de başlangıçtaki yükselişlerine müteakip, inişe geçerek sönümlenip gittiler. Görünen o ki Fransa’daki son adaletsizlik isyanının da akıbeti farklı olmayacak ne yazık ki…   Çünkü 90’larda sosyalizmin siyasi pratikten tasfiyesinden sonra, adaletsizliklerin derinleşerek sürüyor olmasına karşılık, insanlara adalet vaat eden bir toplumsal yaşam modeli ve bu modeli hayata geçirmek amacıyla oluşup, adaletsizliğe isyanın enerjisini içine doldurarak güç kazanıp, bu güçle mücadele edip, adalet hedefine ulaşmak için kitleleri seferber eden bir demokratik siyaset bir türlü oluşamadı. Liberalizmin yükselişine paralel olarak sosyalizm ve demokratik siyaset düşüşe geçti ve dünya siyasetinin demokratik siyaset boyutunda boşluk oluştu. Böyle olunca, yukarıda belli başlılarını belirttiğim adaletsizlik karşıtı hareketler parladığı gibi sönümlendi gitti…

Yukarıda ifade ettiklerimin, karamsar, kötümser bir görüş olduğunu biliyorum. Ancak yaşadığımız gerçek durum da böyle ne yazık ki… Bununla birlikte, bu karamsar görüşün iyi tarafı, adaletsizliğe maruz kalan yoksul insanlar ve adalet taraftarı demokrat insanların ne yapması gerektiğini de gösteriyor olmasıdır. O da, hep protest konumda kalmak yerine, adaletli bir toplumsal yaşamın ekonomik ve hukuki yapılanmasının nasıl olabileceği üzerine kafa yorup, bir adil toplum modelleri sistemi ortaya çıkarıp, bu modeller zemininde siyasi mücadele vermektir. Aksi halde, adaletsizlik sürdüğü sürece canlar yanacak, yanan canların acısı isyana dönüşecek, ancak sonuç alınamayan isyanlar da sönümlenmeye devam edecektir. Her sönümlenen isyan adaletsizlikleri azdırıp, köleliği besleyecektir. Bu durumda adalet yanlısı, demokrat aydınlara ve bilim insanlarına önemli görev düşüyor. O görev de bir “seyirci” gibi, olup bitenleri gözleyip, adaletsizlikleri “tespit edip”, olup bitenlerden şikâyet etmek değil; bunun ötesinde bir fikir hareketi olarak organize olup, bu organizasyon içinde, bilgi ve deneyimlerinin ışığında, adalet toplumunun kurumsal yapılanmasını bir ekonomik, hukuki modeller sistemi halinde tasarlayıp, bu tasarımı demokratik siyasetin hizmetine vermektir…

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

BENZER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ana Fikir