Korku Dağları Sarmış-Av. Mehdi Bektaş

AKP lideri Recep Tayip Erdoğan, seçim yaklaştıkça, muhalefeti ve toplumu tehdit etmeye başladı. Bu durum seçimi ve her şeyini kaybetme korkusunun dışa vurumudur.  Önce İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Rize gezisinde uğradığı saldırıya, “Bu iyi günleriniz daha neler olacak neler” diyordu, sonra CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara Çubuk’ta uğradığı linç girişimi görüntülerini yandaşlarına izletti. Şimdi de “Utanmadan sıkılmadan sokaklara döküleceklermiş. 15 Temmuz’da sokağa dökülenlere bu millet nasıl dersini verdiyse, siz de aynı dersi evelallah alırsınız. Bizler Cumhur İttifakı olarak hepinizi önümüze katarız ve gideceğiniz yere kadar kovalarız” diye konuşmaya başladı.

Muhalefetin “Sokağa çıkarız, haddinizi bildirir, hesap sorarız” dediği yolunda herhangi bir iddia, bilgi, kanıt, duyum ortaya koymadan, böyle bir olay varmış gibi, devletin tüm yetkilerini kullanma gücüne sahip olduğu savlanan Reis’in, muhalefeti ve halkı tehdit etme ihtiyacı nereden doğmuş olabilir diye düşünmek gerekiyor. Bunu görsel ve yazılı basına yansıyan anketlerden, yurttaşla yapılan söyleşilerden anlamak zor değil. Anlaşılan o ki AKP iktidarının sonu görünüyor, iş ve suç ortaklarıyla birlikte yargı önünde hesap verme günleri yaklaşıyor, panik havası yandaşlarıyla birlikte hepsini sarıyor,  korkuları dağları aşıyor,  muhalefeti ve halkı tehdit etmekten başka yol bulamıyorlar herhalde.

Bunlar da biliyor ki ülkenin ve halkın sorunlarına dikkat çekmek ve halkı uyarmak için siyasi partiler, kitle örgütleri, sendikalar, meslek kuruluşları ve halk hakkını aramak ve almak için sokağa çıkar. Sokağa çıkmak hem partilerin, meslek kuruluşların, sendikaların, dernek, vakıf ve üyelerinin, yurttaşların en doğal Anayasal ve yasal haklarıdır.

Anayasanın 34. maddesine göre “Herkes, önceden izin almaksızın silahsız ve saldırısız toplantı ve yürüyüş düzenleme hakkına sahiptir.”  2911 Sayılı Toplantı ve Yürüyüş Kanunu’nun 10. maddesine göre, toplantı ve yürüyüş yapmak isteyenlerin (miting) 48 saat önceden mülki amirliğe BİLDİRİMDE bulunması,  izin almak için değil, gerekli güvenlik önlemleri alması için mülki idareyi haberdar etmektir.   Basın açıklaması yapacakların bildirimde bulunma yükümlülüğü de yoktur, çünkü bu kısa süreli ve sınırlı katılımlıdır.  AİHM ve AYİM kararlarına göre, bildirimde bulunmamak,  saldırısız ve silahsız toplantı ve yürüyüş yapmaya engel oluşturamaz, müdahale için gerekçe yapılamaz.

Kaldı ki yasanın 4. Maddesine göre;

  1. a) Siyasi partilerin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların, vakıfların, derneklerin, ticari ortaklıkların ve diğer tüzelkişilerin özel kanunlarına ve kendi tüzüklerine göre yapacakları kapalı yer toplantıları,
  2. b) Kanunlara uymak, kendi kural ve sınırları içinde kalmak şartıyla kanun veya gelenek ve göreneklere göre yapılacak toplantı, tören, şenlik, karşılama ve uğurlamalar,
  3. c) Spor faaliyetleri ile bilimsel, ticari ve ekonomik amaçlarla yapılan toplantılar,
  4. d) Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların Devlet (…) (1) işleri hakkındaki toplantı ve konuşmaları ile Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin halk ile yapacakları sohbet niteliğindeki görüşmeler.” kanun hükmüne tabi değildir.

Bu duruma göre Reis, yasal haklarını kullanarak toplanan, yürüyüş yapan, iktidarı uyaran, protesto eden yurttaşları, parti, sendika, dernek, meslek kuruluşu, vakıf üyelerini mi kovalayacak?

Yasal hakkını kullananlara karşı bunu nasıl yapacak?

Cumhur İttifakı partileri, yandaş dernek, sendika, meslek kuruluşu, vakıf, cemaat, tarikat, şeriatçı, faşist örgüt üyelerini,  Millet İttifakı partilerinin, muhalefetin, muhalefeti destekleyen yurttaşlara, dernek, oda, vakıf, sendika üyelerine, devrimci demokrat güçlere mi saldırtacak, kovalayacak?

Bu yasa dışı saldırı ve kovalamaya karşı bu ülkenin meşru güçleri, askeri, polisi, savcısı, yargıcı ne yapacak, susarak, suça ortak mı olacak, kovaladıklarınız haksız ve yasadışı saldırıya kuzu kuzu boyun eğecek, direnmeyecek mi sanılıyor? Böyle sanmak ve düşünmek, bile bile kargaşaya, hatta iç savaşa davetiye çıkarmaktır.

Şeriatçı terör örgütlerine, cemaatlere, tarikatlara, yandaş konuma sokulmuş ordunun, içişleri bakanlığına bağlı jandarma ve polise güvenerek böyle bir işe kalkışmak maceradır, tarihten ders almamaktır. Bu ülkede bu tür tehditlere kimse boyun eğmez. 12 Eylül öncesi yaşanan süreç bunun en tipik örneğidir. Ülke yönetimini ele geçirmeye çalışan faşist hareket, halkın ve devrimcilerin karşı koymasıyla darbe üstüne darbe yemiş, ülkenin sokaklarına, caddelerine, dağlarına, ovalarına çıkamaz hale gelmiş, katliamlara başvurmuş, sonunda ordunun darbe yapmasını kurtuluş olarak görmüş, orduya sığınmış, buna rağmen yargılanmaktan ve cezalandırılmaktan kurtulamamıştır. Bunu özel aracında ülkücülere silah taşınan Devlet Bahçeli iyi bilir, danışmakta yarar olur.

Biliniz ki ordu, emniyet ve yargı içinde yandaşlarınızdan çok karşıtlarınız vardır, en ufak bir sarsıntıda açığa çıkarlar, karşı dururlar, yasa dışı ve kirli ilişkilerinizi açık ederler.  Yandaşlarınızda ilk darbede saf değiştirir, maceraya soyunmak, onca yurttaşın kanına girmek aklın alacağı iş değildir, hem iktidar, hem yandaşlarınız hem de ülke zarar görür.

15/16 Haziran 2016 Feto kalkışmasını iktidarın yandaşları önlemiş gibi bir hava girmek yanlıştır. Herkes biliyor ki darbe yapmaya kalkanlar iktidarın iş ve suç ortaklarıdır. Darbecilere asıl karşı koyan Laik Türkiye Cumhuriyetine bağlı subay, asker ve polislerdir. 1’inci Ordunun güvencesi ve koruması olmasaydı Reis Marmaris’ten İstanbul’a nasıl uçacaktı?  Medyanın desteği olmasaydı halka nasıl seslenecekti? Malum MİT suskun, Genel Kurmay işgal edilmişti, başbakan Bolu tüneline gizlenmiş, Reis darbe girişimini eniştesinden öğrenmişti.  Bunlar bilinmiyormuş gibi efelenmenin, yüksek perdeden atıp tutmanın bir anlamı yoktur, yandaşları kandırsanız da milleti kandıramazsınız.

Bu ülkenin Genel Kurmay Başkanının, Kuvvet Komutanlarının, MİT Müsteşarının darbe girişimini aydınlatması konusunda Meclis Araştırma Komisyonuna açıklamalarda bulunması niye engellendi?  Asker boğazı kesen şeriatçıların yargılanmasını KHK ile niye önlediniz?  AKP üyeleri, hükümet ve milletvekilleri arasındaki Fetocular niye kollandı ve halada kollanmaya devam ediliyor.

Biliyorsunuz ki Fetocu darbe girişimini destekleyen sol parti, hareket ve yurttaşlar olmadı, sokağa da çıkmadı. O nedenle cumhur ittifakı yanlılarıyla,  millet ittifakı ve halk muhalefeti arasında bir çatışma olmuş gibi konuşmak doğru değildir. Herkes biliyor ki devletin meşru güçleriyle darbe girişimcisi Fetocular arasında çatışma olmuştur. O nedenle Reis ve AKP iktidarı,  muhalefete ders verdik, hadlerini bildirdik havasından vazgeçmelidir; ders verdik dedikleri kendi iş ve suç ortaklarıdır.

Unutulmasın ki 8 Ağustos 1909 yılında Osmanlı Kanun-i Esasisine (Anayasası) eklenen 120. maddede yer alan,  “ Kanun-ı mahsusuna tebaiyet şartı ile Osmanlılar hakk-ı içtimaa maliktir” hükümle, 1909 yılından bu yana bu topraklarda toplantı ve yürüyüş yapmak Anayasal bir haktır. Bu Anayasal hakkı önlemeye kimsenin gücü yetmez.

Muhalefetin Anayasal ve yasal hakkını kullanmakta tereddüt etmemesi gerekir. Halkın düşünce ve duygularına sahip çıkmadan, iktidarın yasadışı uygulamalarına dur demeden, iktidar olunmaz olunsa da uzun süre iktidarda kalınmaz. Sokak demokrasinin olmazsa olmazıdır, çünkü halkın ruhu, kalbi salonlarda, meydanlarda ve sokaklarda atar. Bunu anlamanın yolu da toplantı ve yürüyüş hakkını kullanmaktan geçer.  AKP iktidarını Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Hak, Hukuk, Adalet” yürüyüşü sarsmış,  muhalefetin esnaf ve kurum ziyaretleri, toplantılar, Mersin mitingiyle başlayan alanlara çıkma ve erken seçim talebi sıkıştırmış, iktidarın korkusu dağları aşmış ki tehditlere yöneltmiştir.  Muhalefetin ve halkın kararlı tutumu bu tehditleri boşa çıkaracak güçtedir. Durmak yok, Anayasal toplantı ve yürüyüşlere devam.

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir