Mustafa Kemal – Lenin Dayanışması -I Mehmet Ali Yılmaz

20’inci yüzyılın başlarında tarih sömürge, yarı-sömürge halkların uyanma vaktinin geldiğini müjdeliyordu. Bu dönemde birçok Doğu ülkesinde sömürgeci Batı emperyalizmine ve gericiliğe karşı ilerici, devrimci hareketlenmeler ortaya çıkmaya başladı. Rusya’da, Çin’de, İran’da, İngiliz hâkimiyeti altındaki Hindistan’da, Hollanda egemenliğindeki Doğu Hint Adaları’nda, Java’da ve Türkiye’de despotik-gerici iktidarlara, işgalci, hegemonyacı Batılı emperyalist devletlere karşı başkaldırı eylemleri, devrimci halk hareketleri gelişmeye başladı. Ezilen, sömürülen ve cahil bırakılan yüz milyonlarca insan Ortaçağ düzeninden yeni bir hayata uyanıyordu. Bağımsızlık, temel haklar ve demokrasi uğruna savaşmak için ayağa kalkıyorlardı.

Gelişmiş sanayisi ve kurumları, zengin kültürel birikimiyle tarihin ileri bir noktasına ulaşmış Avrupa’nın hâkim burjuvazisi, kendi ülkelerinin proletaryasından ve Doğu’da yükselen millici, ilerici-devrimci hareketlenmelerden ölüm derecesinde korkusundan, gerici-Ortaçağ kalıntısı unsurların destekçisi olmuştu. Kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçtiği bu dönemde, Avrupa burjuvazisi, sömürgeciliği ve ücret köleliğini ayakta tutabilmek için zamanın gerisine düşen tüm güçlerle birleşerek egemenliğini korumaya çalışıyordu.

Avrupa’da ilerici olan esas güç proletarya ve onun ideolojisi doğrultusunda yürüyenlerdi, bu kıtanın elinde tuttuğu ilericilik payesi bu üreten kesimin sayesindeydi. Dünyanın birçok ülkesinin işgaline, sömürülmesine ve bölüşüm savaşlarına karşı olan yalnızca proletarya ve müttefikleriydi. Tekelcileşen burjuvazi ise çürüyen kapitalizmin sömürgeciliğini, dünyayı paylaşmak için çıkartılan haksız savaşları sürdürmenin gayreti içindeydi.

Bu arada 20’inci yüzyılın ilk çeyreğinde, Asya’da sömürgeci emperyalistlere ve despot ülke yönetimlerine karşı ayaklanan halk kitlelerinin ilerici demokratik hareketlerini geçici de olsa destekleyen işbirlikçi olmayan burjuva kesimlerini -özellikle küçük burjuvayı- görüyoruz. Asya ülkelerinin karşı karşıya kaldıkları emperyalist tahakküm ve içinde bulundukları ekonomik, politik, toplumsal koşullardan kaynaklı Doğu burjuvazisinin bu geçici tavrından dolayı söz konusu dönemde bu ülkelerde patlak veren halk hareketlerinin genel karakteristikleri (işçi sınıfı önderliğinde, işçi-köylü-asker Sovyetlerinin gerçekleştirdiği Sosyalist Ekim Devrimi hariç) burjuva-demokratik devrimi niteliğindedir.

Bu belirlemenin ışığında, 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanını sağlayan Lenin’in ifadesiyle “Türk devrimi”yle başlayan ilerici-devrimci süreç genel olarak burjuva demokratik karakterli bir gelişmeydi. 

1908 “Türk devrimi”ne önderlik eden İttihat ve Terakki Cemiyeti (Fırkası) 1889’da Tıbbiyeli gençlerin kurduğu ve giderek ilerici aydınların, subayların içinde yer aldığı bir örgüttü. Arkasında Batılı devletlerden, Padişah Abdülhamit’e ve İngiliz yanlısı Prens Sabahattin’e kadar çeşitli çevrelerin olduğu ileri sürülen 31 Mart 1909 gerici ayaklanmasının bastırılmasında da bu örgüt başrolü oynadı. Askerlerin, özellikle genç subayların öncülük ettiği bu iki devrimci hareketlenmeden sonraki yıllarda bu cemiyet üzerinde dönemin aydınlarından başka, küçük burjuvazi, bir kısım tüccar, toprak sahibi ve köy-kasaba eşrafının etkisi oluştu. Bu demokratik devrim sürecinin tayin edici aşamasını oluşturan 1919’da başlayan İstiklal Savaşı’nı Anadolu’da destekleyenlerin başında da bu partinin dayanağı olan kesimler gelir. 1908 Devrimiyle 1919-23 anti-emperyalist Kurtuluş Savaşı ve 1940’lara kadar süren ilerici-halkçı atılımların dayanağı olan toplumsal kesim, 1930’lardaki planlı sanayi, eğitim-kültür, hukuk ve kadın hakları gibi alanlarda yapılan ilerici atılımlarla genişlemesine karşın orijin olarak büyük oranda aynıdır.

Tanzimat öncesi ve sonrasında, özellikle de Abdülhamit döneminde Batı kapitalizminin yarı-sömürgesi haline getirilen Osmanlı İmparatorluğunu, İttihat ve Terakki’nin Fransız Devrimi’nden ilham alınan eşitlik-özgürlük-kardeşlik ve bunlara eklenen adalet ve birlik sloganları ülkede yeni bir dönemin kapısını aralamakla birlikte Osmanlı’yı yarı-sömürgelikten ve sonuçta da çökmekten kurtaramadı.

İttihat ve Terakki Fırkası bir iktidar partisi olarak yönetimde bulunduğu dönemde Osmanlı Devleti’ni yıkılmaktan kurtarmak amacıyla; Osmanlıcılık ve esas olarak da milliyetçilik doktrinini esas aldı. İttihatçılar başlarda yaklaşım olarak İngiltere ve Fransa’ya yakındılar, fakat bu devletlerin Osmanlı İmparatorluğunu paylaşmakta kararlı oldukları kesinleşince, kurtuluşu Almanya’yla müttefiklik ilişkisi içine girmekte gördüler ve bu devletin emperyalist politikalarının uzantısı haline geldiler.

Lenin’in 1917 Ocağında bu konuyla ilgili değerlendirmesi şöyledir:

Almanya, Türkiye’yi artık hem mali, hem de askeri uydusu haline getirdi.” (Akt. SSCB Bilimler Akademisi, Ekim Devrimi Sonrası Türkiye Tarihi, s.21, kby.)

Merkez kadroları Alman emperyalizminin kontrolüne giren bu örgüt, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin İtilaf devletleri karşısında yenilmesi üzerine kapandı. İttihat ve Terakki’nin liderleri Mondros Ateşkes -aslında tam bir teslimiyettir- antlaşmasının imzalanmasından üç gün sonra 2-3 Kasım 1918’de İstanbul’dan bir Alman torpidosuyla Sivastopol’a kaçarlarken, bu örgütün önde gelen kadrolarının önemli kısmı Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Milli Kurtuluş Savaşı içinde yer aldı. Ancak bunların bir kısmı baştan itibaren Mustafa Kemal’in politikalarına karşı sorunlar yaratmaktan da geri kalmadı. 

Başlangıçta vatanseverlik ve hürriyetçi özlemlerle kurulmuş olan İttihat ve Terakki’nin iktidarları döneminde siyaseten demokratikleşme yönünde adım atılmazken, eğitimin çağdaşlaşması, hukukun laikleşmesi, medeni hakların sağlanması gibi ilerici yönde gelişmeler sağlanmaya çalışıldı. Bu dönemde milliyetçi kültür hareketlerinin yanı sıra sanayileşme ve kooperatifçilik desteklendi. İttihat ve Terakki hükümeti 1914’te kapitülasyonları kaldırdığını ilan etti ama İngiltere başta olmak üzere İtilaf devletleri Mondros Mütarekesi’yle bu sömürgecilik aracını tekrar dayattılar.

***

96 yıl önce hayata veda eden Lenin’in Türk-Sovyet ilişkilerine verdiği önemi düşününce ilk akla gelen, 1919 ve 1920’lerde bu iki ülkenin de ortak düşmanları emperyalizme karşı büyük mücadeleler içinde olmalarıdır. İkincisi, Ekim 1917 Sosyalist Devrimiyle birlikte Sovyet Rusya’nın devrimci yöneticilerinin eski düşmanlıkları bir kenara bırakarak Asya halklarıyla dostluk ve dayanışma ilişkisi kurmaya verdikleri önemdi. Ezilen milletlerin emperyalist işgallere ve sömürgeciliğe karşı verecekleri kurtuluş mücadeleleri, bu milletlerin bağımsızlıklarına kavuşmaları için önemli olduğu kadar Rusya’da kurulmaya çalışılan sosyalizmin ayakta kalması için de önemliydi.

SSCB Bilimler Akademisi’nin 1968 ‘de yayınladığı ve Türkiye’de 1979’da Bilim Yayınları tarafından “Ekim Devrimi Sonrasında Türkiye Tarihi” adıyla basılan kitabın redaksiyon kurulunun düştüğü notta Ekim Devrimiyle Türk Ulusal Kurtuluş hareketi arasındaki bağlantıya vurgu yapılmaktadır. Bu kitabın yedinci sayfasında şu değerlendirme yer almaktadır:

“Türkiye gelişmekte olan Asya ve Afrika ülkelerinin büyük çoğunluğundan farklı olarak daha kapitalizmin genel krizinin ilk aşamasında politik bakımdan bağımsız bir devlet haline geldi. Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin doğrudan etkisiyle başlayan Türkiye halkının ulusal kurtuluş hareketi, bir zamanların güçlü Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde Yakın ve Ortadoğu’nun ilk burjuva cumhuriyetinin kurulmasını sağladı.” (Kby)

Öncelikle Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi’ni Ekim Devrimi’nin “doğrudan etkisiyle” başlatmak tarihsel gerçeği doğru biçimde ifade etmez.  Ekim Devrimi, Birinci Paylaşım Savaşı’yla birlikte emperyalist kapitalizmin genel bunalıma girmesini sağlayan en önemli nedenlerden birisidir ve bu devrim bütün Doğu halklarına emperyalizme karşı mücadelelerinde cesaret ve mücadele azmi vermiş, ilham kaynağı olmuştur ama mücadele koşullarını yaratan o ülkenin karşı karşıya bulunduğu ekonomik, siyasi, askeri ve toplumsal sorunlardı. Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı ulusal kurtuluş mücadelesini yaratan, örgütlenmesini sağlayan asıl etkenler o ülkenin iç dinamikleridir. Türkiye’deki anti-emperyalist mücadelenin ortaya çıkmasını sağlayan ana unsurlar da ülkenin içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanan etkenlerdir yani iç dinamiklerdir. Emperyalistlerin işgaline ve bu işgalcilere teslim olan saltanata karşı halkta gelişen direnme eğilimi ile harekete önderlik eden asker-aydın ve Anadolu’daki bir kısım halk önderinin kararlılığı bu mücadeleyi başlatmış ve sürdürülmesini sağlamıştır. Evet, Sovyet Devrimi bu azim ve kararlılığın yükselmesine cesaret ve esin kaynağı olmuş, TBMM Hükümetini ilk tanıyan ülke olan Sovyet Rusya mali destek ve silah sağlamıştır. Ama Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesi de İngiltere ve diğer emperyalist devletlerin önünü keserek Bolşevik Devrimi’nin Rusya ve Kafkasya’da yerleşmesini kolaylaştırmıştır. Bu arada Rusya’da devrimin şartlarının olgunlaşmasında ve gerçekleşmesinde Çanakkale direnişinin katkısının önemi de unutulmamalı. Bu büyük direniş, İtilaf devletleri donanmalarının Karadeniz’e geçmelerini engelleyerek müttefikleri Çarlık Rusya’sına güneyden yardım ulaştırmalarını engellemiştir.

Aynı kitabın 30-31’inci sayfalarındaki değerlendirme ise daha gerçekçidir.

“Türk halkı ülkesinin sömürge haline getirilmesini kabul edemiyordu. Savaşın (Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı bn.) neden olduğu yorgunluk ve bitkinliğe rağmen emperyalistlere boyun eğmedi ve silaha sarılarak işgalcilere karşı savaşa başladı. Rusya’daki Büyük Ekim Sosyalist Devrimi bu savaşın doğuşunu büyük ölçüde etkiledi.

Büyük Ekim Sosyalist Devrimi, sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde kurtuluş devrimlerinin yeni bir aşamasını başlattı. Doğu halklarının uyanmasında etkili oldu ve onları yabancı esaretçilere karşı savaşmak için yüreklendirdi. ‘Doğunun çağdaş devrim için uyandırıldığı dönemin ardından tüm doğu halklarının maddi çıkar sağlama amacı olmaksızın dünyanın alınyazısının belirlenmesine katıldığı dönem gelir. Doğu halkları uygulamada etkinlik göstermek ve her halkın tüm insanlığın yazgısını belirlemesi için uyanıyorlar.’ diyordu. V. İ. Lenin.” (22 Kasım 1919’da Lenin’in Doğu Halkları Komünist Örgütlerinin II. Rusya Kongresine sunduğu rapordan. Kby.)

Ekim Devrimi ve sonrasında kurulan Sovyet Devleti Batı proletaryasından daha da fazla Doğu’nun ezilen halklarının sempatisini kazandı. Ekim Devriminin hemen ertesinde Sovyet Devletinin barış ilan ederek Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşından çekilmesi, bu savaş sırasında Rusya’nın da içinde yer aldığı gizli anlaşmaları ifşa etmesi ve Doğu halklarına elini uzatması büyük sempati yaratmıştı. Halkların hak eşitliğini, egemenliklerini, özgürlük ve bağımsızlıklarını savunması, yayılmacılığa, sömürgeciliğe, köleleştirmeye kesinlikle karşı çıkılması ezilen halkların takdirini kazanmasına neden olmuştu.

Ekim Devrimi, Sovyet sisteminin benliğinde Doğu halklarının emperyalizme karşı mücadelesinde büyük bir dayanak noktası oluştururken, 1919’da toplanan İkinci Tüm Rusya Müslüman Komünist Örgütler Kongresi’nde alınan kararda “uluslararası toplumsal devrim sorunu”nun “doğunun katılımı olmaksızın” çözülemeyeceği belirtilerek dünya devrim anlayışında devrim yapılıyordu. (Aktaran E. H. Carr, Bolşevik Devrimi 3, s.223-24, Metis Y. Birinci Basım 2004. Kby.)

Lenin’in bu kongredeki şu sözleri, anti-emperyalist kurtuluş savaşlarına verdiği değeri göstermesi ve kendi partisi içindeki Buharin ve çevresinin gelişmiş kapitalist ülkelerdeki proletarya devrimlerini temel alan ve Doğu’nun ezilen halklarının emperyalizme karşı verdikleri mücadelelere gereken önemi vermeyen tezlere karşı duruşu yönünden önemlidir:

Sosyalist devrim sadece ya da aslen her ülkede devrimci proleterlerin burjuvazilerine karşı verdikleri bir mücadele olmayacaktır –hayır, emperyalizm tarafından ezilen bütün sömürgelerin ve ülkelerin, bütün bağımlı ülkelerin uluslararası emperyalizme karşı verdikleri bir mücadele olacaktır.” (Akt. Carr, C.3, s.223. Kby.)

1919-1920 döneminde, Türkiye’de milli mücadele örgütlenirken, Sovyet Rusya’da Doğu’nun ezilen halklarının ve Türkiye halkının emperyalizme karşı mücadelelerine yönelik bakışın tek düze bir siyasal çizgide seyrettiği söylenemez. Bu dönemde Sovyet Rusya’nın “dünya devrimi” politikası ikili bir mücadelenin etkisi altında sürdürülmeye çalışılıyordu. Bir tarafta Avrupa proletaryasının devrimlerine bel bağlayan anlayış (Üçüncü Enternasyonal’de de bu eğilim güçlüydü) , diğer tarafta ezilen dünya halklarının emperyalizme karşı mücadelelerini öne çıkaran yaklaşım. Bu eğilimlerin bütünlüklü olarak ele alındığı, koşullara göre birinin ağır bastığı da söylenerek ortalamacı bir yaklaşım içine girmek mümkün ancak hayat bu yaklaşıma uygun seyretmedi. 1917-20’li yıllarda Bolşevikler, önceleri daha çok Avrupa’da gelişen devrimci hareketlere umut bağladılar (en başta da 1919’da bastırılan Almanya’daki devrimci ayaklanma gelir) . Fakat bu arada özellikle İngiliz emperyalizmi Sovyetlerin komşuları Afganistan, İran, Kafkasya ve Türkiye’deki işgal ve hegemonya faaliyetlerini yoğun biçimde sürdürmekteydi. Bu emperyalist saldırgan siyasetin içsavaş yaşayan ve ekonomisi giderek kötüleşen Sovyetleri çok yönlü biçimde tehdit etmesi karşısında; Asya’daki ezilen milletlerin, Britanya’nın bu sömürgeci, işgalci girişimlerine karşı bağımsızlık mücadelesi yürütmeleri Batı’da başarılı olamayan proletarya devrimlerine göre daha önemli bir konum elde etmelerini sağlıyordu. Lenin, koşullara ve somut gelişmelere göre siyaset üretmeyi çok iyi bilen, pratiği ve ideolojiyi devrimci diyalektik bakışla ele almakta eşsiz yetenekleri olan bir lider olduğu için diğer Bolşevik önderleri, bu kritik süreçte tarihin akışına uygun biçimde yönetmeyi başararak hem Sovyetlerin içten ve dıştan yapılan saldırılarla yıkılmasını önlemiş hem de emperyalizm tarafından ezilen milletlerin ulusal kurtuluş yolunda ilerlemelerine katkı koymuştur. Bu dönemde Türk-Sovyet ilişkilerinde, zaman zaman ideolojik nedenlerden ve siyaseten faklı yaklaşımlardan dolayı sorunlar yaşansa da, Lenin’in bu diyalektik derinlikli bakışı ve Mustafa Kemal’in  “istiklal-i tam” hedefi nedeniyle dostluk ortamı içinde gelişmiştir. 

Yüzyıllardır düşman olan Rusya ve Türkiye’ye 1919’da tarihin dayattığı doğal müttefiklik ilişkisini bu iki lider hayata geçirme kararlılığı içindeydiler. Ve bu doğal müttefiklik ilişkisi her iki ülke halkı için de olumlu sonuçlar vermiştir.

Lenin’in liderliğinde gerçekleşen Sovyet Devrimi’nin üzerinden daha bir ay geçmeden, 3 Aralık 1917’de Sovyet Rusya Halk Komiserleri Konseyi (Sovnarkom), “Rusya ve Doğu Müslümanlarına, İranlı, Arap, Hintli ve Türklere seslenen bir bildirge yayınlayarak, İstanbul’un Rusya’ya ilhakını ve Türkiye’nin parçalanmasını kabullenen gizli sözleşmeleri kınıyor; Türkleri, diğer Müslümanlar gibi, ‘ülkelerinin emperyalist, hırsız kölebaşlarını’ devirmeye teşvik ediyordu.” (Dr. Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika I, s.81, TTK, 1987)

Bilindiği gibi, bu bildirgenin yayınlanmasını sağlayan Ekim Devrimi’ne kadar Osmanlı İmparatorluğu ile Çarlık Rusya’sı savaş halindeydiler ve Osmanlı topraklarını İngiltere ve Fransa ile paylaşan anlaşmalar yapmışlardı.(1)

Ekim Devrimi’den sonra Bolşevikler Osmanlı yönetimine başvurarak barış yapma isteklerini ilettiler. Bunun üzerine 3 Mart 1918’de Brest-Litovsk’da Barış Antlaşması imzalandı ancak bu antlaşma kalıcı bir barış sağlayamadı. Antlaşmanın 4. Maddesine göre, Rus işgali altındaki Kars, Ardahan ve Batum gibi doğu illeri boşaltılacak ve Osmanlı ile ilişki kurulacaktı. Rusların çekilmesinden sonra Kafkasya’da doğan boşluktan yararlanarak Kafkas cephesinde başarı elde etmek isteyen Osmanlı hükümeti (daha doğrusu zafere ihtiyacı olan İttihatçı önderlik), Ermenilerin Brest-Litovsk Antlaşmasını redderek savaşa devam kararı almalarının da etkisiyle Türk ordusunun Kafkasya’da ilerlemesini istedi. Yakup Şevki Paşa, İran’daki İngilizlere karşı asker yollamak için Gümrü-Culfa üzerinden yol verilmesini istedi, cevap alamayınca da Gümrü’yü işgal etti ve Karakilise yakınlarında da Ermenileri bozguna uğrattı. (Kamuran Gürün, Türk-Sovyet İlişkileri 1920-1953, s.3,TTK)

“Kafkas Cumhuriyetleri (Gürcüler, Azerbaycanlılar, Dağıstanlılar ve Ermeniler 23 Şubat 1918’de “Ön-Kafkas Birleşik Sosyalist Cumhuriyeti”ni kurmuşlardı bn.) arasında, barış ve savaş konusunda çıkan köklü anlaşmazlıklar, Gürcülerin Almanlarla flört edişi (aynı ittifak içinde olmalarına karşın Almanya Türklerin Kafkasya’da ilerlemesini istememektedir bn.), Azerbaycan’ın devamlı şekilde savaşa karşı çıkışı sonucu, 26 Mayıs tarihinde bu cumhuriyet lağvedildi ve aynı gün Gürcistan bağımsızlığını ilan etti. Bunu Azerbaycan’ın ve Ermenistan’ın bağımsızlıkları takip etti.” (Gürün, s.3)

Osmanlı ordusunun bu harekâtı Bakü’ye kadar sürdü. Bunun üzerine Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin, 20 Eylül 1918’de Osmanlı Dışişleri Bakanına verdiği notada, Türkiye’yi Brest-Litovsk koşullarını çiğnemekle itham etti. Çiçerin, “Sovyet Rusya topraklarına girerek ilerleyen Türk ordusunun Bakü’yü istila ettiğini”, bu gibi davranışların Brest-Litovsk Antlaşmasını geçersiz kıldığını açıkladı. Bu sorunla ilgili iki ülke arasında Berlin’de yapılan görüşmelerden de sonuç alınamayınca, Ruslar söz konusu antlaşmayı tek taraflı olarak feshettiler. Osmanlı yönetimi Rusların bu tavrına karşı koyacak durumda değildi, bu sıralarda İtilaf devletleri tarafından Mondros Bırakışmasını imzalamaya zorlanmaktaydı.

“1918 sonbaharında İttifak Devletlerinin çöküşü Almanya ve Türkiye’nin yerini İngiltere’nin alması sonucunu yarattı. … İngiliz birlikleri, İran’dan Azerbaycan’a ilerleyerek 1918 Ağustos’u sonunda Bakü’ye bilfiil girdiyse de Türklerin ilerlemesi karşısında 15 Eylül’de buradan çekildi. Hem Türklerin hem de Almanların  direnişi altı hafta sonra kırılınca, İngiliz birlikleri bir kez daha ilerlediler ve … Aralık 1918’de Bakü’yü ve Transkafkasya’nın başlıca şehirlerini… işgal ettiler.” (E. H. Carr, Sovyet Rusya Tarihi – Bolşevik Devrimi 1, s.315, Çev: Orhan Suda, Metis y. 1. Baskı, 1989)

Carr’ın belirttiğine göre, İngilizlerin Transkafkasya’daki bu işgalleri 1919 yılı bitmeden (Batum limanında 1920 Temmuz’una kadar kaldılar) sona erdi. “Büyük Britanya sonunda geri çekildiğinde Rus iktidarı onun yerini almaya hazırdı.” (Carr, s.316)

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, İtilaf devletlerinin Osmanlı topraklarını işgal etmeye ve ülkeyi parçalamaya başlamaları, Türk halkı ve aydınlar bu batılı devletlerden nefret etmeye başladılar. Oysaki aynı çevreler, Bolşeviklere sempati beslemekteydiler. Hatta aydınlardan bazıları Komünizmi İslam’la bağdaştırarak bu sistemin Türkiye’de de uygulanabileceğini düşünüyorlardı. K. Karabekir gibi komutanlar ise Sovyet Rusya ile anlaşma yapma fikrini İtilaf devletlerine karşı koz olarak kullanmak düşüncesiyle ele alıyorlardı. Anadolu’da gelişen millici hareketle bir anlaşma yapmak Sovyet Rusya’nın da amaçlarına uygun düşmekteydi. Birincisi, Rusya’daki içsavaşta yakın tehlike olan Kolçak ve Denikin gibi karşı-devrimcileri destekleyen emperyalist devletlere karşı güneylerini sağlama almış olacaklardı, ikincisi ise Anadolu’da gelişen ulusal hareket emperyalist işgale karşı bağımsızlıkçı bir mücadele olduğu için ilkesel olarak da desteklenmesi gerekiyordu.

Sovyet Rusya ile ilk ilişkiler, gayrı resmi şekilde yürütüldü. Bu ilişkilerin en önemlisi, Mayıs 1919’da Türk ulusalcılarıyla bağlantı kurmak için Anadolu’ya gönderilen Albay S. M. Budienni’nin başkanlık ettiği heyetle kurulandı. Karabekir’in açıklamasına göre, İlyaçev adındaki bir Sovyet Albayıyla daha İstanbul’da iken görüşen Mustafa Kemal, Haziran başında Havza’da Albay Budienni’yle görüştü. Albay Budienni Mustafa Kemal’e, “emperyalistlere karşı giriştiği savaşta” Sovyetler adına para ve silah yardımı vadinde bulundu. Bu arada Budienni, Mustafa Kemal’den Anadolu’da nasıl bir sistem kuracaklarını öğrenmeye çalışır ve sosyalizmi önerir. Mustafa Kemal ise Rus yardımını kaybetmek istemez ve “Sovyet Cumhuriyetlerine benzeyen, devlet sosyalizmine dayanan bir sistem düşündüğünü” ifade eder. (Sonyel, s.83, kby.)

Bu görüşmede Budienni, Türkiye Sovyetlerin isteğine göre hareket ederse, ulusal kurtuluşçuların tüm ihtiyaçlarını Sovyet Rusya’nın karşılayacağını, Türkiye’de Sultanlığın ve Hilafetin sonlandırmasından, komünizmin ilan edilmesinden yana olduklarını belirtir. Mustafa Kemal ise bu dilekleri yerine getirmenin güçlüğünü, sultanlığın zayıf ve yıkılmakta olduğunu ancak halifeliğin hala önemini koruduğunu, o günün koşullarında yardım almak yönünden İslam dünyasını da dikkate almak gerektiğini, komünizmin ilanının ise mümkün olmadığını ve Türk ulusunun tek amacının ulusal mücadeleyi kazanarak işgali sona erdirmek olduğunu ifade eder. Bu arada emperyalist işgalcilerin Anadolu’dan kovulmaları halinde Türkiye, Batılı emperyalist devletlere karşı Sovyetlerin önüne doğal bir barikat oluşturmuş olacaktı ve Mustafa Kemal de Sovyet yöneticileri de bunun bilincindeydiler. Bu durum Sovyetler açısından aslında Türkiye’nin Komünizmi kabul etmesi kadar önemliydi. (Sonyel, s.84)

Mustafa Kemal Paşa bir taraftan ulusal kurtuluş mücadelesini örgütlemeye çalışırken, diğer yandan bu mücadeleye dış destek aramaktaydı. Sovyet Albayıyla bu görüşmeleri yaptığı tarihlerde (Haziran 1919) Amasya Bildirisi’nin hazırlıkları içindeydi. Bağımsızlık savaşını hazırlayan kadronun önemli bir kısmını oluşturan kişilerle yayınladığı bu bildiri ile ilk kez dünya ve ülke kamuoyunun önüne çıkılıyordu. Bu bildirge ile ulusal mücadele ilkeleri bir protokol halinde hazırlanarak, yurdun bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün sağlanacağı ilan edildi. Bu bildirgenin üçüncü maddesinde ifadesini bulan anlayış aslında bütün dünyaya verilen bir mesajdı: “Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.”

(*)Bu yazı dizisini tek adamcı AKP iktidarının yıllardır unutturmaya çalıştığı, “Millet Meclisi”nin açıldığı 23 Nisan 1920’nin 100’üncü yılı nedeniyle kaleme aldım. Devam edecek…

(1)1915 ve 1916 sonbaharında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında yapılan sonradan İtalya’nın da katıldığı bu gizli anlaşmalar. Yapılan beş gizli anlaşmanın en önemlisi 16 Mayıs 1916’da İngiltere ve Fransa arasında imzalanan ve Ekim 1916’da Çarlık Rusya’sının da onayladığı Sykes-Picot Anlaşması’dır.

Y. Hikmet Bayur, bu anlaşmaları ilk önce Almanların öğrendiğini yazmaktadır. Bayur bu konuda Türk İnkilabı Tarihi’nin III. Cilt, Kısım IV, s.32 ve devamında geniş bilgi vermektedir. Osmanlının bu devletler tarafından bölüşülmesini konu alan bu gizli anlamaların öğrenildiğini anlayan İngilizler telaşlanırlar ve kendilerinin emperyalist amaçlar taşımadıklarını, savaşa Belçika’yı korumak ve Alman militarizmini ezmek amacıyla girdiklerini o zamanki Dışişleri Bakanları Grey’in ağzından tekrar ederler. Grey’in yaptığı açıklamada kullandığı ifadeler sadece İngiliz kibirini değil aynı zamanda ırkçılıklarını da açığa vuruyordu. Grey’in bu açıklaması şöyle: “Biz Hakkın kuvvete üstünlüğünü kuruncaya ve uygar insanlığı teşkil eden büyük ve küçük bütün devletlerin eşitlik koşulları içinde ve kendi öz tinsel yeteneklerine uygun olarak özgür gelişmelerini sağlayıncaya kadar savaşacağız.” Açıklamanın italikle gösterilen kısımları üzerinde düşünülünce; karşılarında yer alan Osmanlı devletini oluşturan milletlerin uygar insanlık içinde ele alınmadıkları anlaşılır. Bu açıklamaya göre, “ devletlerin eşitliği” gibi ifadeler boş laftan ibaret çünkü İngilizler, milletleri “kendi öz tinsel yeteneklerine” uygun biçimler altında sınıflandırıyorlardı. Bu ifadeler ezilen halkları aşağılayan ırkçı bir kafanın ürünleriydiler.

9 Kasım 1916’da Alman Başbakanı Betman-Holveg bu gizli anlaşmalar hakkında şöyle konuşur: “… İngiltere ile Fransa 1915’te Rusya’ya bir iç bölge (hinterland) ile birlikte İstanbul’un, Boğaziçi’nin ve Çanakkale Boğazı’nın Batı kıyılarının mülkiyetini ve Üçlü Anlaşma Devletlerine de Küçük Asya’nın aralarında paylaşılacağını inancalamışlardır…” (Bayur, s.33-34)

Alman başbakanı İngiliz Grey’i ikiyüzlülükle suçlamış ve kurmayı düşündükleri uluslararası derneğin (bu örgüt daha sonra Milletler Cemiyeti adıyla kuruldu) emperyalist amaçlarının hizmetinde olacağını belirtmiştir.

Rusya’nın da içinde yer aldığı bu gizli anlaşmaları biz hep Ekim Devrimi sonrasında ifşa edilmesi bağlamında ele alırız. Fakat birde arada 1917 Şubat Devrimi sonrası var. Şubatla Ekim arasında bu emperyalist amaçlı anlaşmalara Rusya’daki burjuva yönetim nasıl bakmıştı?

Geçici Hükümet’in saldırganlık yapmadan ve başka ülkeleri ilhak etmeden tamamen savunma amaçlı savaşa devam etme açıklaması yapmasına rağmen, kısa süre içerisinde düşüncelerinin gerçekte öyle olmadığı anlaşıldı.

Dönemin Rus Dışişleri Bakanı Pavel Milyukov’un 1917 Mayıs başında İtilaf Devletleri blokunda bulunan diğer ülkeler İngiltere ve Fransa’ya Büyükelçiler vasıtasıyla ilettiği bilgilerde yapılan açıklamaların tam zıttı taahhütlerde bulunduğu ortaya çıktı. Milyukov, antlaşmalara bağlı kalacaklarını Rusya’nın savaşın sonuna ve zafer kazanılana kadar savaşmaya devam edeceğini söylüyordu.

Geçici Hükümetin Dışişleri Bakanı mesajında, Rusya’nın bu zaferle birlikte gelecek olan normal “garanti ve yaptırımları” da uygulamaya hazır olduğunu belirterek, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın kontrolünü ele geçirme arzularından vazgeçmediklerinin de işaretlerini veriyordu.

Şubat Devriminden hemen sonra İsviçre’den Petrograd’a dönen Lenin ise Bolşeviklerle Petrograd Sovyet’i ve Geçici Hükümet arasına mesafe koyarak bu iki yüzlü hükümetin kapitalist olduğunu, sermaye ile savaş arasında çözülmez bir bağın varlığını ve bu yüzden sermayeyi devirmeden savaşı sonlandırmanın mümkün olmayacağını söylüyordu.

Lenin ortaya attığı tezlerinde; geçici hükümetin vaatlerinin yalan olduğunu, kapitalistlerden emperyalistliği bırakmasını talep etmenin kitlelerin boş hayal kurmasına yol açacağını, bu yüzden iktidarın maskesinin düşürülmesi gerektiğine vurgu yapıyordu.

Rusya’daki devrimin ilk aşamasında (1917 Şubat Devrimi bn.) iktidar burjuvaziye geçti, ikinci aşamasında işçilere ve köylülere geçmeli diyen Lenin, parlamenter cumhuriyet değil, iktidarın işçi ve köylü sovyetlerine geçtiği bir cumhuriyet istiyordu.

Yeni Alman Başbakanı Mihaelis, 31 Ağustos 1917’de tümünü ele geçirdiği gizli anlaşmaları Rayhştag’da açıkladı. Bu bilgiler 25 Ağustos’da İstanbul gazetelerinde de yayınlanır. Tanin’in başyazısında özetle şöyle denir: Yenilirsek tutsak olacağız ve bir sömürge durumuna düşeceğiz. (Bayur, s.38)

1917 Ekim Devrim’inden sonra Rusya İtilaf devletleriyle yapılan antlaşmalardan ve paylaşımdan vazgeçmişti. Troçki gizli olan Sykes-Picot anlaşmasını 24 Kasım 1917’de İzvestiya gazetesinde yayınlayarak dünya kamuoyuna Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına ilişkin gizli anlaşmaları açıkladı.

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Hakkı Haluk Sağkal

    80’li yıllar. 12 Eylül Asker Darbesi’ni yaşamışız…Etkilerini yaşamaya devam ediyoruz… Sanıyorum lise 2’deyim. Sosyalist bir arkadaşımla aynı sırayı paylaşıyoruz. Bugüne kadar sınıfımıza gelen tarih öğretmenlerimiz ‘konuşmadan’ tarih dersi vermişler. Onlar dinlemiş
    bizler anlatmışız ve not almışız. Bir gün konu Mustafa Kemal’in öyküsüne geldiğinde…
    Not verme, ayağa kaldırıp ders anlattırma dışında pek az konuşan kadın öğretmenimiz
    “Sovyetler’deki devrimin başarısında bizim Kurtuluş Savaşı’mızın da etkisi vardır” deyiverdi. Ön sırda oturan arkadaşımla bana eğilerek, kısık ses tonuyla.
    Tarih dersi o an için de olsa bizi not almanın dışında motive etmişti öğrenmeye. Tedrisat ne kadarına izin verdiyse artık!
    Eksiğimizi yıllar sonra iyi bir şekilde kapatıyoruz Mehmet Ali hocam. İkincisini sabırsızca bekliyoruz.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!