Seçime Mi Savaşa Mı Gidiyoruz?-Av. Mehdi Bektaş

Erken seçim zamanında seçim tartışmaları sürerken, ülkenin sokulduğu cendereden, iç ve dış sömürü ve yağma düzeninden nasıl kurtulunabileceğini de iyice düşünmek, bunun yolunu ve yöntemini halkın önüne koymak gerek. Yoksa iktidar değişirse her şey düzelecek, ortalık güllük gülistanlık olacak umudu kısa sürede umutsuzluğa dönüşür.

AKP iktidarı normal bir seçimi savaşa döndürme niyetinde görülüyor. Siyasi iktidarın başı ortamı germeye, insanları bir birine düşürerek kavga ortamı yaratmaya çalışıyor. Yetkilerine güvenerek, yasamayı, yürütmeyi, yargıyı denetimde tuttuğunu,  partililerinin, tarikat ve cemaat üyelerinin, ırkçı ve şeriatçı çetelerin, mafyatik yandaş örgütlerin desteğini aldığını düşünerek fütursuz hareket ediyor, muhalefete çatıyor, ağıza alınmayacak sözlerle hakaretler yağdırıyor.

Bu ülkede 1950’den itibaren iktidara gelen sağcı, liberal ve dinci partiler, seçimle iktidara gelip seçimle iktidardan gitmeyi bir türlü kabullenemediler. Anayasa, seçim ve partiler yasalarıyla oynayıp durdular, toplumu gerdiler, iç savaş görüntülerini yansıttılar. Menderes, Demirel, Özal iktidarları da böyle yaptı, Erdoğan iktidarı da bunların yanına hakaret ve tehdidi ekledi. Diğerlerin sonunun iyi olmadığını biliyoruz, demokratik mücadele yerine muhalefetle savaş açmayı göze alan Tayip Erdoğan’ın sonunun ne olacağını bekleyip göreceğiz.

Ülkemizin, 1950’den itibaren siyasi iktidarlar eliyle kapitalist emperyalist sisteme bağlandığını, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını kaybettiğini, halkın cumhuriyetin ilanı ile elde ettiği ekonomik, sosyal ve siyasal kazanımlarını sağcı, liberal, dinci siyasi iktidarlar eliyle birer birer yitirdiğini biliyoruz, halkta yaşayarak öğreniyor.

Sayın Prof. Mustafa Durmuş’un, İMGE yayınlarından çıkan, “Büyük Değişim. Popülist Otoriterleşme” adlı kitabından büyük ölçüde yararlanarak hazırladığım bu yazı, kapitalist sistem ve bu sistemin ülkemizdeki yansımaları üzerinde durmakta, gözler önüne sermektedir.

Kitapta açıklandığı gibi (*1), 1970 yılından itibaren kapitalist ülkeler politik krizlere girmeye başlar. Ekonomik krizler emperyalistler arasındaki çelişkileri derinleştirir. Avrupa’da, Avro bölgesinde borç krizinin kontrolden çıkarak Yunanistan gibi küçük ekonomilerden İtalya ve İspanya gibi büyük ekonomilere yayılması ve giderek avro bölgesinin görece daha üstünde olan Alman ve Fransız ekonomilerine doğru ilerlemesi, küresel ekonomiyi depresyona (krize)  sürükler, aynı zamanda büyük emperyalist ülkeler ile gelişmekte olan ülkelerdeki egemen sınıf çatlaklarını, çelişkilerini ve kırılmalarını ortaya çıkarır.

Ekonomin canlanma dönemlerinde,  korumacı ve milliyetçi baskılar sınıfsal ve ulusal çelişkileri gizlerken, kriz dönemlerinde bu çelişkiler bir bir açığa çıkar. Yaşanan ekonomik krizlerin avro bölgesine çökmesi, dünya ekonomisini büyük depresyona sürükleme riskini doğurur, ülkeler arası çekişme ve çatışma hızlanır.

1989’da sosyalist blokun dağılması gibi olgular devlet yönetimini, devlet dışındaki aktörleri (sivil toplum örgütleri, şirketler piyasalar vs.)  kapsayacak biçimde, “birlikte yönetme”, “hükümet olmadan yönetme” anlayışına uygun, siyasal iktidar ve yönetim örgütlenmesinin yerel-ulusal-bölgesel-küresel ölçeğinde,  aynı zamanda ve aynı biçimde var olabileceğini ileri süren ve demokrasi ile bağını katılımcılık, açıklık, şeffaflık gibi tanımlayıcı özelliklerle kuran Yönetişim Modeli ortaya atılır,  devlet “kürek çekmeyen, dümen tutan” olarak sunulur.

Bu kavram ile bir yandan devletin değişen rolü ve biçimi anlatılırken, bir yandan da bu değişimi sağlayacak mekanizmaları ve yeni kuralları gösterilmeye ve oluşturulmaya çalışılır.

Yönetişim Modeli Yaklaşımı, liberal teorinin temel tezlerini içerse de söylem düzeyinde tarafsız, siyasi ve ideolojik olmayan bir özellik ve tavır sergilenir. Söylemdeki bu yenilikle, amacı ne olursa olsun neo-liberal politikalarının günahlarından korunması ve her derde deva sihirli bir sözcük haline gelmesi amaçlanır.

Yönetişim Modeli, yalnızca söylemden (retorik) ibaret değildir, yeni bir siyasal iktidar modelidir. Yeni bir siyasal iktidar modeli olarak işçileri bir sınıf olarak ele almaz ve dışlar, birey olarak belli ilişkiler içine alır ve bu yolla yeni bir devlet ve toplum ilişkisini kurumsallaştırır; çeşitli mekanizmalar aracılığı ile başta işçi sınıfı olmak üzere diğer emekçi kesim ve kategorileri (etnik ve inançsal gruplar, göçmenler, mülteciler vs.) bölüşüm ve yeniden bölüşüm ilişkilerinde etkisiz kılar, bir bütün olarak toplumun geleceğini sermaye sınıfının egemenliğine teslim eder.

Kapitalizmin tarihinde sermaye birikim süreçleri tıkanıp kriz ortaya çıktığında yeni devlet ve hükümet biçimlerine yönelim hep söz konusu olmuştur. İtalya ve Almanya’da faşist diktatörlüklerin ortaya çıkması, Latin Amerika’da ve Türkiye’de 1971 ve 1980 dönemlerinde yaşanan askeri müdahaleler, darbeler ve diktatörlükler bunun somut örnekleridir.

Avrupa’nın neo-liberal ya da sosyal demokrat/reformist hükümetleri de yönetimde başarısız kalınca “Yeni Avrupa Ekonomik Yönetişimi” adı altında hem ulusal hem de ulus üstü bir hegemonya denemeye başlarlar. Bunun ilk adımı Mart 2010’da Avrupa Komisyonu’nun açıkladığı  “Avrupa 2020 Stratejisi” dir. Buna 28 Eylül’de, “Atılı Paket” olarak bilinen ve Avrupa Komisyonu’na üye ülkelerin bütçelerine ciddi anlamda karışma imkânı tanıyan zenlemelerin kabulüdür. 9 Aralık 2011’de “mali anlaşma” yürürlüğe konur. 17 Avro üyesi ülkenin imzaladığı, İngiltere’nin imzalamaktan kaçındığı bu anlaşma, Almanya’nın talepleri doğrultusunda mali ve finansal disiplinini yasal zorunluluk haline getirir,  yapılacak kurtarmalar için yeni fon oluşturulması öngörülür.

Bu anlaşma çerçevesinde “Avrupa Finansal İstikrar Kolaylığı (EFSF) adı altında finansman yaygınlaştırılacak ve Avrupa Merkez Bankası (ECB), EFSF adına piyasa operasyonları yaptırılacaktır. Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM) üye ülkelerinin %90 sermaye taahhütlerini onaylar, ardından EFSF/ESM’nin hali hazırda 500 milyar avroluk kaynağın yeterli olup olmadığını Mart 2012’de gözden geçirir, IMF’ye 200 milyar avroluk ek kaynak taahhüt edilmesi kararlaştırılır.  ESM’nin her koşulda gerekli olan kararları alabilmesi için “acil durum prosedürü” uygulanacağı açıklanır, Avrupa bölgesi “parasal birliğine” eşlik eden “mali birlik” kurulacağı öngörülür. Avrupa Merkez Bankasının eurobond (Avrovil-borçlanma senetleri)  çıkarması, bunun tüm avro bölgesi hükümetlerince güvence altına alınması, borçlu PIIGS (Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya) ülkelerine ECB tarafından sınırsız fon temini ulusal bütçeler üzerine yasal kısıtlılık uygulanarak sağlanacağı duyurulur.

Bu durum, Almanya gibi güçlü avro ülkesi ülkelerin parasını ECB aracılığı ile PIIGS gibi yüksek borçlu ülkelere transfer etmesi anlamına gelir, ancak kurtarılacakların Yunanistan ve Portekiz gibi küçük ülkelerle sınırlı kalmayıp İtalya ve İspanya’yı da kapsaması, Fransız bankalarının istikrarsız konumu işi zorlaştırır. Mali birlik adına yapılacak bu transfer bir defalığına değil ihtiyaç duyuldukça devam edeceği vurgulanır.

PIIGS ülkelerindeki yavaş büyüme ve devasa bütçe açıkları gibi temel sorunlar ortadan kaldırılamayacak, son tahlilde bu kaynaklar Alman vergi mükelleflerinden alınacak vergilerden oluşacak ve Almanya “kemer sıkma” uygulamalarına girmek durumunda kalacaktır.

Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) para basarak bu kaynakları sağlaması önerisi Merkel tarafından “yüksek enflasyona” neden olacağı gerekçesiyle reddedilir. Aralık 2011 tarihli “mali anlaşma” ile kısa vadede daha kuvvetli ve etkili önlem alınması, uzun vadede avro bölgesi kurullarının gözden geçirilerek yenilenmesi ve merkezîleştirilmiş mali ve finansal disiplinin Almanya’nın himayesi ve denetiminde olması karara bağlanır.

“Yeni Ekonomik Yönetişim” stratejisi üç aşamalıdır. İlki, Aralık 2011’den itibaren devreye giren “yeni mali kurallar”dır. Buna göre, her bir üye devlet bütçesini önce Avrupa Komisyonu ve Konseyi’nin onayına sunacak, sonra ulusal parlamentolarında yasalaşmasını öngören “ulus-üstü bütçe denetim ve gözetimi” ve ölçütlere (kriterlere) uygunluk sağlanacaktır. Hükümetler birbirine hazine bonosu ikrazının (borç verme) miktarını, Anayasa ve yasalarda yer verecekleri borçlanma sınırları konusunda bilgi verecek, borç sınırlarında sapma halinde otomatik düzetme ve Avrupa Adalet Mahkemesi’nin denetimi kabul edilecektir. (Shf.81)

Bu düzenlemeyle burjuvazi,  eski tarz hükümet anlayışından, ulusal meclislerin bütçe yapma hakkını ortadan kaldıran yönetişim anlayışına doğru bir geçişi parlamentolara kabul ettirir. Alman burjuvazisinin sorumluluğu üstlenmemesiyle tüm mali yük çalışanların omuzuna biner, yalnız Yunanistan, İtalya’da değil tüm Avrupa’da kemer sıkma uygulaması devreye girer.

İkincisi, büyüme ve istikrarın güçlendirilmesi kapsamında kamu borç stokunun %60, bütçe açığının %3 sınırlarında tutulması zorunluluğu getirilir.

Üçüncüsü, makroekonomik dengesizliğin ortaya çıkışının önlenmesi, aksi durumda AB kurumlarının müdahalesinin kaçınılmaz olarak devreye gireceği belirtilir.

Böylece, rekabet eğiliminde (trend) sapmalar, konut balonları, etkisiz kaynak tahsisi, iç ve dış borç birikimi ve sürdürülemez tüketim düzeyleri gibi pek çok şey makroekonomik dengesizlik olarak nitelenir; maliye politikasından borçlanma politikasına kadar her alana ve araca müdahale kurallaşır.

“Aşırı dengesizlik prosedürü (izlek)” ve diğer önerilerin temelinde rekabetçilik yatar. Komisyon alınan kararların gerekçelerinde rekabet gücünün geliştirilmesine olan ihtiyaca vurgu yapar. Avrupa 2020 adı verilen ve esasta Lizbon Stratejisinin (2000) gözden geçirilmesi (revizyonu) niteliğinde olan yeni bir uluslararası rekabetçilik stratejisi benimsenir.

Bu stratejiye göre, esnek işgücü piyasaları, kamusal emeklilik haklarının budanması, eğitim ve araştırma politikalarının doğrudan büyük iş çevrelerine hizmet eder hale getirilmesi hedeflenir.

Hizmetin serbestleştirilmesi üye ülkelerin iş yasalarını tehdit eder, kamusal hizmetler serbestleştirilir (liberalize edilir), büyük sermaye ve çevrelerin şikâyetçi oldukları bürokrasi azaltılır, sosyal sorunlar gündemden düşürülür, karar süreçleri hızlandırılır, kısmen açık politik tartışma alanları kaldırılarak emeğin sesi kısılır ve iş dünyasının hizmetine sunulur.

Bu düzenlemelere, Avrupa’da sosyal demokrat partilerden yeşillere (kısmen karşı olsalar da), liberallere ve muhafazakârlara kadar geniş bir cepheden politik destek gelir. Hemen hepsi “Büyüme ve İstikrar Antlaşması’nın esnek uygulanmasına son verilerek yeni ve daha güçlü tedbirlerle güçlendirilmesi ve Avrupa 2020 Stratejisinin hedeflerine sıkı sıkı bağlı kalınması” konusunda fikir birliğine varırlar. (Sf.84)

Buna karşılık emek örgütleri, örneğin Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) bu uygulamanın krizi daha da derinleştireceğini, istihdam, sosyal hak, sosyal hizmet kısıntısı ve işten atmayı kolaylaştırma dışında bir anlam ifade etmeyeceğini açıklar.

Avro bölgesindeki ekonomik dengesizlikler 2012 finans krizinden önce de var olmasına karşın Komisyon bu gerçeği görmek istemediğinden yeni ekonomik yönetişim derde deva olamaz, Yüksek teknolojili Almanya gibi ülkeler karşısında devalüasyona (değer düşürme) başvuramayan Güney ülkeleri rekabet gücünü kaybeder. “Komşunun aleyhine devalüasyon yapmak”  anlamına gelen politikalardan kaçınmak gerekçesinin ardına sığınılarak, yalnızca Almanya’nın lehine çalışan yeni bir tür politika uygulanmaya başlanır. Diğerlerinin eli kolu bağlıyken Almanya giderek tek güç haline gelir ise de Alman işçisi de hiçbir ülke işçisinin yaşamadığı kadar ücretlerinde bir durgunluk yaşamak durumunda kalır.

Bu gelişmeler, krizlere verilecek yanıtın gerçekte güç ilişkileri tarafından belirlendiğini ortaya koyar. Bu yanıt ise, rekabetçi politikaların arkasında durarak avrodaki açık çıkarlar açısından en güçlü ulusların krizi kendi çıkarları için kullanmaları, en güçlü şirketlerin tercihleri doğrultusunda politikalarını oluşturmalarıyla biçimlenir. Çevre ülkelere büyük miktarda transfer yapılacağı rüyasını görenlerin payına düşen ise,  ücret ve kamu harcamalarını baskılayan ve kamu kaynaklarını sadece rekabetçiliği geliştirmeye ayırmayı amaçlayan kalıcı yapısal programlara yöneltir.

Yeni Ekonomik Yönetim Stratejisinin bir diğer ayağında ise üye ülke ekonomilerinin gelişiminin izlenmesi ve dengesizliklerin tanımlanabilmesi için bir gözetim sisteminin kurulması oluşturur. İzleme değişkenlikleri (parametre) belirlendiğinde Komisyon alarm düzeylerini ya da eşikleri tanımlayacaktır. Böylece önizleme sistemi önceden belirlenmiş olan değişkenlikler ve alarm düzeylerinden oluşacaktır. Üye ülke fiyat rekabeti ya da kaynak tahsisi üzerindeki eşiği aşıyorsa “aşırı dengesizlik prosedürü (izlek) ” başlatılacaktır.

Böyle bir durumda Avrupa Konseyi üye ülkenin bir eylem planı yapmasını isteyecek ve bu plan yeterli bulunmazsa, nitelikli çoğunluğun oylarıyla kabul edilmiş olan prosedürle (izlek) Konsey eylem planının değiştirilmesini üye ülkeden isteyecektir. (Sf.85)

Son olarak, alınan bu kararlara uymayan üye ülkelere uygulanacak yaptırımların tespitidir. Ülke Avrupa Birliği içinde avro bölgesi üye ise yaptırım kesin olarak uygulanacaktır. Bir öneriye göre bu ülkenin GSYH’nın binde birine kadar bir para cezası ödemek durumunda kalınacaktır. Eğer kurala uymayan ülke avro bölgesi dışında bir AB üyesi ise, düzenli biçimde kamuya açık yollarla teşhir edilecek, kara listeye alınacak, krediler kesilebilecek, ciddi biçimde baskıya uğratılacaktır.

Avrupa Birliği, birliğe üye ülkeleri ekonomik, sosyal ve siyasal kurallar içine alırken, İtalya, İspanya ve Yunanistan gibi kapitalist ülkelerde yönetim değişikliklerini de dayatır; sosyal harcamaları kısmalarını, vergileri emekçiler ve sanayi üzerine kaydırmalarını, henüz özelleştirilmemiş olan kamu hizmetlerinin fiyatlarının artırılmasını, siyasal alanda politik gücün seçilmiş hükümetlerden büyük bankalar ve finans kuruluşlar adına hareket eden teknokrat hükümetlere transferini ister.

Teknokrat hükümetlerin kurulma sürecinde “piyasa güvenini” sağlayabilmek için ücret kısıntıları, işe alma ve işten çıkarmada işçi sendikalarının de devreden çıkarılması, emeklilik yaşının uzatılması ve büyük çaplı özelleştirmelerin hayata geçirilmesi için “yapısal reformlar” hızla başlatılır.

İtalya ve Yunanistan’da seçilmiş hükümetleri indirilerek yerine atanmışlardan oluşan teknokrat hükümetler getirilir. İtalya’da Berlusconi’nin 17 yıllık iktidarına son verilerek Mario Monti’nin, Yunanistan’da Papandreou hanedanının 40 yıllık hegemonyasına son verilerek Lucas Papademos’un hükümet kurması sağlanır.

Teknokrat hükümetleri kuranlardan Mario Monti, banker bir babanın oğlu olarak çok uluslu şirketlerde yönetim kurulu üyeliği, AB Komisyonerliği, ECB’nın Avrupa bölge sorumluluğu, Papademos ise ECB’nın önceki başkan yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur.  Bu kişiler Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) alacaklarını kurtaracağına inanılan kişilerdir.

Bunlar “finansal krizi çözebilecek, politikanın uzağında ve ulusal çıkarları her şeyin önünde tutacak iyi uzmanlar olarak” tanıtılır. Hâlbuki Papademos ve Monti apolitik teknisyenler değil, sağın ve Batı’yı yıllardır fazla demokratik olmakla suçlayan AB, ECB ve IMF’den oluşan üçlünün (Troyka) adamlarıdır. (Shf.92)

Üye ülkeleri finans-kapitalin istekleri doğrultusunda hizaya sokan Avrupa Birliği,  Türkiye gibi Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkelere karşı daha katı davranacağı, finans- kapitalin çıkarları doğrultusunda sürüm sürüm süründüreceği kuşkudan uzaktır.

Nitekim 12 Eylül 1980 darbesinin ardından, ABD’de ekonomi tahsili gören 1971-1973 tarihleri arasında Dünya Bankasında çalışan, Demirel hükümeti döneminde müsteşar olarak 24 Ocak kararlarının alınmasında belirleyici konumda bulunan Turgut Özal, Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak atanır; “Anayasa bir kez delinmekle bir şey olmaz” diyerek hukuksuzluğu başlatır, TRT’nin karşısına Star TV’yi kurdurur, “benim memurum işini bilir” diyerek rüşveti olağanlaştırır, eğitimde, sağlıkta, stratejik kurumlarda, KİT’lerde özelleştirmenin yolunu açar.

1995’te başbakan Tansu Çiller,  ülke Avrupa Birliğine üye olmadan Avrupa Gümrük Birliği Anlaşmasını imzalar, AB’nin sanayi mallarına uygulanan gümrük vergilerini kaldırır, ulusal sanayiyi korumasız bırakır.

1999 yılında Ecevit’in DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti döneminde Dünya Bankası’nda çalışan Kemal Derviş ekonomik krizi çözer diye ekonomiden sorumlu bakan yapılır. Avrupa Birliği’ne uyum yasaları devreye sokulur, 2002 yılından itibaren Abdullah Gül ve Tayip Erdoğan’ın başkanlığındaki AKP hükümetleri, Ali Babacan’ın maliyeden sorumlu olduğu dönemde (2002-2015) iki ileri bir geri yöntemini uygular, cumhurbaşkanı hükümet sistemi denilen ucube sisteme geçtikten sonra ise ipin ucu kaçar, ülke iç ve dış finans çevrelerin saldırıları ve soygunlarıyla tarumar olur,  kamu ve özel sektörde, ticarette, sanayide, tarımda iflaslar yaşanır, sosyal devlet çöker.

Türkiye’de liberalizmi savunan sağ partilerin art arda iktidara gelmesi, 1971 askeri müdahalesi ve 1980 askeri darbesiyle toplumun sessizliğe gömülmesi, 1982 Anayasası ile örgütsüzlüğün yolunun açılması, dinciliğin, mezhepçiliğin ve etnikçiliğin hortlatılması,  eğitimde, sağlıkta ve kamu hizmetlerinde özelleştirme, KİT’lerin, fabrikaların sermayeye satılması, tahkim ve imtiyaz sözleşmeleriyle ulusal yargının dışlanması, dernek, sendika ve meslek kuruluşlarının etkisizleştirilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi, işçi ücretlerinin, emekli aylıklarının, taban fiyatların düşük tutulması, tohumun, gübrenin zamlanması, çiftçiye desteğin azaltılması, tarım ve hayvancılığın öldürülmesi, girdilerin maliyetinin artması, ulusal sanayinin baltalanması, işsizliğin yaygınlaşması, halkın yoksullaşması, temel ihtiyaç ürünlerine, elektriğe, suya, gaza, benzine, oduna ve kömüre zam üstüne zam yapılması, devletçiliği, kamuculuğu hedefleyen, karma ekonomiden yana olan sosyal devlet düzeninin aşama aşama tasfiye edilmesi, özel girişimciliği önceleyen liberal kapitalist düzeninin yerleşmesiyle sonuçlanır.

Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) girelim girmeyelim tartışmaları yaşanırken Türkiye Sol hareketi, “Onlar Ortak Biz Pazar” sloganlarıyla karşı çıkarsa da etkin olamaz;  Tansu Çiller’in imzaladığı Gümrük Birliği Ticaret Anlaşmasıyla Avrupa Birliği’nin Pazarı oluruz. Avrupa Birliği ülkelerinin ürünleri herhangi bir gümrük vergisi ödemeden ülkeye akar, çarşı pazarı istila eder, Avrupa mallarıyla rekabet edemeyen iç pazar çöker. Bunlarla da yetinilmez başta TÜPRAŞ, PETKİM, Türk Telekom, Tekel, Etibank, Sümerbank, SEKA, Şişe Cam, Dokuma, Şeker ve Çimento fabrikaları gibi stratejik kurum ve kuruluşlar olmak üzere, limanlar, hava alanları, hastahaneler, yollar ya özelleştirilir ya da yerli yabancı sermaye ortaklıklarına, kendilerini milliyetçi, liberal, muhafazakâr olarak niteleyen siyasi iktidarlarca peşkeş çekilir, elde bir şey kalmayınca dağına, ovasına, deresine göz dikilir, parayla vatandaşlık bile satılır.

Sağcı, liberal, muhafazakâr, milliyetçi olduğunu söyleyen bu siyasi iktidarların Avrupa Birliğine gireceğiz diye debelenmeleri, iktidarda kalabilmeleri için Avrupa’nın liberal ekonomik sistemine uyum sağlama derdindendir.

Bu gün parlamentoda temsil edilen siyasi partilerden TİP dışındakilerin, iktidarın ve muhalefetin, ekonomik sistem açısından, birbirlerinden ayrıştıklarına ilişkin ciddi bir fark yoktur. İktidardaki partilerde iktidara alternatif partilerde hep liberal ekonomik programlara sahiptirler.

Demokratik Sol veya Sosyal Demokrat denilen partilerin siyasi, demokratik, ekonomik programları ve politikaları da liberal ekonomi temellidir.

Bunların liberal partilerden ayrıldıkları nokta,  emeği biraz daha rahatlatmak, sosyal adaleti ve sosyal güvenliği yaygınlaştırmak, ezilenleri kısmen korumak, siyasi ve temel hak ve özgürlükleri genişletmek ve kullandırabilmekle sınırlıdır;  yoksa “üretenlerin yönetmesini” amaçlayan “emeğin iktidarı” gibi bir hedefleri yoktur.

Kapitalist liberal sistemde devletin rolü, içeriden işçi sınıfı ve yoksul halkın tepki ve isyanlarına, dışarıdan gelebilecek istilalara karşı sistemi korumak, iç ve dış güvenliği sağlamak, sistemin adaletini etkin kılmak, alt yapı, eğitim ve sağlık alanıyla çevrelenmiş kamusal mal ve hizmeti üretmekle sınırlıdır.

Devleti biçilen bu rol, burjuvazinin sınıfsal egemenliği üzerine kurulu sistemin korunmasının yanında,  iktisadi olarak artı-değer üzerinden kar çıkarımı ve sermaye birikiminin kesintisiz sürdürülmesi, etkin kaynak tahsisi sağlamak gibi piyasa mekanizmasının başarısızlıklarını örtmeye ve gidermeye yönelik tamamlayıcı bir roldür.

Devlet, egemen sınıfın, siyasetçilerin, bürokratların ve çıkar gruplarının çıkarlarını en kısa sürede gerçekleştirmeye yarayan bir araçtır.

Bilindiği gibi hem devletin hem sermayenin gelir kaynağı emeğin yarattığı değerden kesilen paydır. Sermayenin emeğin ürettiği değerden aldığı pay artı değer olarak adlandırılır.  Artı değer yalnızca sermayenin karının değil, aynı zamanda sermayenin devlete ödeyeceği Gelir, Kurumlar, KDV, ÖTV gibi vergileri de kapsar.

Devletin gelirleri, Gelir Vergisi, ÖTV, KDV, Motorlu Taşıtlar Vergisi, Veraset İntikal Vergisi, Özel Tüketim Vergisi, Damga Vergisi, Banka ve Sigorta Muamele Vergisi, Emlak ve Arazi Vergisi, Gümrük Vergisi, Özel İletişim Vergisi ve fonlar yanında, harçlar, cezalar, prim ve keseneği gibi gelir kalemlerinden oluşur.

Bütün bu gelirler Devlet Bütçesine girer. Devletin yurttaşlardan, kişi ve kurumlardan vergi adıyla para toplaması ve harcaması kanunlara dayanır.  Devletin yıllık olarak nerelerden ne miktar gelir elde edeceği ve nerelere ne miktar harcama yapacağı Yıllık Bütçe Kanunu ile belirlenir.

Yıllık Bütçe Kanunu tasarısı hükümetçe hazırlanır, TBMM’ne sunulur, görüşülür, tartışılır, kabul edilir. 2017 referandumuyla Anayasa’da yapılan değişiklikle Bütçe Kanun tasarısını hazırlama ve TBMM’ne sunma görevi, halkın seçtiği cumhurbaşkanlığına verilmiştir. Maliye Bakanlığının öncülüğünde, bakanlıklarca, yetkili organ ve kurumlarca hazırlanan Bütçe Kanun Tasarısının hazırlanmasının cumhurbaşkanlığına verilmesi, beni halk seçti diye hesapsız ve denetimsiz davranan tek adam rejiminin meşrulaştırılması, halkın bütçeye hazırlanmasına katılımına, ödedikleri vergilerin nereye ve nasıl harcandığını ifade ve basın yoluyla sormasına engel oluşturmuştur.

Devletin geliri giderini karşılamazsa, bütçe açığından söz edilir. Bizim gibi ülkelerde siyasi iktidarların tercihleri ve beceriksizlikleri sonucu bütçe açığı sürekli büyümekte, gelir gideri karşılayamamakta, bir türlü denk bütçe yapılamamaktadır.

Bütçe açığını kapatarak öngörülen kamu hizmeti yapabilmek, yatırımları sürdürebilmek, devletin iç ve dış borçlarını ödeyebilmek için iç ve dış sermaye çevrelerinden borç para almak, kredi kullanmak tek çare olarak görülmektedir. Bu çevreler, devletin itibarına (ödeme gücüne) bakarak yüksek faizlerle kredi açarlar, borç para verirler, ülkenin borcunu ödeyecek gücü ve güvenirliği kalmamışsa,  kapı kapı dolaştırıp, sürüm sürüm süründürürler.

Ülkemizin güvenirliği kaybolmuş, yatırım yapabilmek, kredi borç taksitlerini ödeyebilmek için İngiliz bankerlere, Katar gibi petrol zengini Arap ülkelerine el açmak durumunda kalınmıştır. AKP iktidarı döneminde ülkenin dış borcu 505,9 milyar dolara çıkmış, borç emekçi halkın sırtına binmiş, yeni doğan çocuk bile borçlu doğmakta, borçların ödenmesi de yılları bulacaktır.

Devlet gelirlerinin toplanması, toplanan gelirlerin harcanması Bütçe Kanunu ile hükümete yani siyasi iktidara bırakılmıştır. Gelirlerin toplanmasının, giderlerin yapılmasının yasaya uygun olup olmadığını denetleme görevi Sayıştay’a aittir. Sayıştay gerekli denetlemeyi yapar, raporunu ilgili idarelere ve Meclis başkanlığına sunar, kusur ve suç işlenmişse disiplin kurullarına ve savcılıklara bildirir.

Toplanan gelirin harcanması da Bütçe Kanunu ile olur. Ödeneklerin usulsüz kullanımı, ödenek üstü giderler yanında bütçe dışı fon gelir ve harcamaları Sayıştay denetimine tabii olsa da TBMM’nin denetimine tabi değildir.

Sayıştay, iktidarın usulsüzlükleri ve savsaklaması, merkezi yönetim altındaki idarelerin gerekli belge ve bilgileri sunmamaları ya da eksik sunmaları nedeniyle etkin denetim yapamadığı gibi yedek ödeneklerin usulsüz kullanımı, yasal olmayacak biçimde ödenek üstü harcamalar, bütçe dışı fonlar, özel hesap uygulamaları, bütçe dışında tutulan koşullu yükümlülükler ve borç üstlenmeleri, Kamu Özel İşbirliği adıyla hayata geçirilen projeler denetlenememekte, kamu riski ve zararı katmerleşmektedir.

Başbakanlık Tanıtma Fonu, Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu, Özelleştirme Fonu, Destekleme ve Fiat İstikrar Fonu, Savunma Sanayi ve Destekleme Fonu ile İşsizlik Sigortası Fonu’nun gelirleri ve giderleri Meclis onayına tabi olmadığı için yeterli denetim yapılamamakta, siyasi iktidar bu fonları dilediği gibi keyfince kullanmaktadır.

Son olarak bunlara, Özelleştirme Fonu, TMSF, TCZB, Halk Bank, BİST’in (Borsa İstanbul) 200 milyar dolarlık varlıklarından oluşan Türkiye Varlık Fonu eklenmiştir.

Toplumun bütününe ait varlıkları barındıran bu fon, kurulması hedeflenen buyurgan (otokratik) rejimin en önemli finans kaynağıdır, adeta “paralel hazinedir.”  Sayıştay denetimi dahil hiçbir kamusal (Meclis, Hükümet ya da Bakanlıkların) denetime tabi değildir.

Bu yapı belirli kamu gelirlerinin (özelleştirme, yeni vergiler, kira gelirleri vb.) doğrudan fona aktarılması ile bazı fonların TVF tarafından yönetilmesini (İşsizlik fonu, DASK ve bireysel emeklilik) mümkün kılacak niteliktedir. Kurgulanmış haliyle böyle bir devasa kaynak iktidar ve iktidarın başı tarafından dilediği gibi kullanılmaktadır. (Sf. 160-171)

Devlet hazinesinin ve kamu malının fütursuzca yağmalandığı bir süreçte ülke, soyguncu, talancı, yağmacı, gerici, emperyalizmin işbirlikçisi iktidarlardan nasıl kurtulacak, kurtulduktan sonra ne yapılacak bunları düşünmek, şimdiden önlemler almak gerekmez mi?

Bir seçimden çok ülkeyi kurtaracak siyasi, ekonomik bir savaşa gidiyoruz gibi bir hava var. Parlamentoda temsilcisi bulunan 6 siyasi parti liderleri (CHP, İyi Parti, Saadet, Deva, Gelecek, Demokrat parti) bir araya gelerek, 5 saat süren bir toplantıdan sonra, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni” adıyla, “Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği normları çerçevesinde temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, herkesin kendini eşit ve özgür vatandaş olarak gördüğü, düşüncesini özgürce ifade edebildiği, inandığı gibi yaşayabildiği demokratik bir Türkiye inşa etmektir.” , “Kamu yönetiminde şeffaflık, eşitlik, tarafsızlık ve liyakatin sağlanması, yolsuzlukla etkin mücadele edilmesi,  siyasi etik kanunu ile siyasi makamların millete hizmetten başka bir amacının olmamasının garanti altına alınmasıdır” vaatlerini içeren bir sayfalık metin kamuoyu ile paylaşıldı, mutabakat metninin 28 Şubat 2022’de açıklanacağı ilan edildi.

Mutabakat metninin tamamını görmeden bir değerlendirme yapmak yeterli olmasa da, “perşembenin gelişi çarşambadan” belli oluyor. Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği normları çerçeve olarak kabul edildiğine göre, istense de istenmese de Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliğinin, siyasal, ekonomik ve sosyal normlarına, kurallarına bağlılık, denetim ve yaptırımlarına açıklık esas olacaktır.

Cumhuriyetin kurucu partisi CHP’nin içinde yer aldığı altı partili birlikteliğin hedefinde, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, devlet yönetimde açıklığın, liyakatin ve halka hesap verirliğin olmasına karşın, ekonomik ve siyasi bağımsızlığa ilişkin bir vurgu yoktur. Örneğin satılan ya da özeleştirilen stratejik kurumlara ilişkin ne yapılacağı, KİT’lerin yeniden yapılandırılıp tekrar faaliyete geçirilip geçirilemeyeceği, laikliğin korunacağı, din istismarının önleneceği, üretim ve tüketim kooperatiflerinin geliştirileceği, işçi sendikalarının güçlendirileceği, grev hakkının işyeri ve işkolu bazında etkin kılınacağı, hak grevinin tanınıp tanınmayacağı, tarımın, hayvancılığın ve sanayinin iyileştirileceği konularına ilişin bir değinme yoktur.

Temel insan hak ve özgürlükleri evrensel bir hal aldığına göre buna bağlığının esas olması işin doğası gereğidir; ancak siyasi ve ekonomik bağımsızlık olmadan uluslar ayakta kalamaz, huzurlu ve mutlu olamaz. Emperyalizme ve kapitalizme karşı olmadan, emek iktidarını kurmadan üretenlerin huzur bulması, yoksulluğun ve işsizliğin önlenmesi mümkün değildir.  Hedef emperyalizmin işbirlikçisi, kapitalizmin hizmetçisi AKP iktidarını seçim yoluyla indirmek olsa da amaç,  siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak içimize girmiş, beyinleri tutsak almış emperyalizm ve kapitalizmden kurtulmak, devlet ve toplum yaşamından söküp atmak olmalıdır.

O neden iktidarı indirecek seçimle iş bitmiyor, emperyalizme ve kapitalizme karşı emeğin iktidarı için savaşa devam. 15.02.2022

 

*1. Büyük Değişim. Popülist Otoriterleşme. Prof. Dr. Mustafa Durmuş.

İmge Yayınları, Ocak 2019 1.baskı.

 

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir