12 Eylül rejiminden tek adam rejimine-Mehmet Ali Yılmaz

Emperyalizm, 1980’li yıllarda, neo-liberal ekonomi politikasını Türkiye’de uygulatmak, stratejik çıkarı doğrultusunda istediğini yaptırmak (Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına yeniden dönüşünün sağlanması gibi), ülkede anti-sol, anti-demokratik, gerici, laikliği ve Cumhuriyeti kemiren bir yönetim biçimi olan 12 Eylül faşist rejiminin hayata geçirilmesini sağladı. Emperyalist kapitalizm, içerdeki uzantılarıyla birlikte politik, hukuksal, felsefi, dinsel, sanatsal vb. (ideolojik) etmenleri bu gerici ekonomi politikasıyla sonuçta uyumlu hale getirdi. Bu gerici-faşist düzenleme, AKP iktidar oluncaya kadar geçen süre içinde, halkın hak ve özgürlük taleplerinin de etkisiyle dönemin iktidarları tarafından zaman zaman bozulmaya çalışıldıysa da, 2002’de iktidara gelen AKP tarafından, emperyalizmin Türkiye ve Ortadoğu siyasetleri doğrultusunda daha fazla tahkim edildi ve emperyalizmin neo-liberal politikaları ağır biçimlerde uygulanmaya başlandı.

12 Eylül faşizmi, 1970’li yıllarda Aydınlar Ocağı adlı soğuk savaş örgütünün öne sürdüğü Türk-İslam Sentezi tezini devletin ideolojisi haline getirdi. Türkiye’de demokrasi ve sosyalizmin önünü kesmeyi amaçlayan bu tez, 12 Eylül 1980’den sonra İslamcılık yönü öne çıkarılarak dönüşüme uğratıldı ve İslam-Türk Sentezi şeklini aldı. Bu karşı-devrimci ve eklektik tezin İslami yanı belirleyici hale getirilirken Türkçülük yanı silikleştirildi ve Atatürkçülük görüntüsünün ardına sığınılarak dincilik yapılmaya başlandı. AKP iktidarı döneminde ise 12 Eylül’ün bu idelojik-politik tercihi daha da aşırılaştırılarak, İslamcılık politik alana tümüyle hakim ideoloji olarak sunuldu.

AKP döneminde, Cumhuriyet, laiklik, kadın hakları, kamuculuk ve demokrasi alanlarında tam anlamıyla karşı-devrimci düzenlemeler yapılarak dinci ideoloji toplumsal hayatta ve devlet idaresinde belirleyici hale getirildi. Türk tarihi bu gerici anlayışa göre yeniden yazılırken, toplumsal hayat, kültürel alan, eğitim vd. de bu ideolojiye uygun biçimde şekillendirilmeye başlandı.

Türkiye’nin gelenekselleşmiş “Yurtta barış dünyada barış” ilkesi terk edilerek emperyalizmin yeni bölge politikaları doğrultusunda siyasal dincilik, ümmetçilik, hilafetçilik dış politikanın merkezine oturtuldu.

***

Bilindiği gibi toplumun tarihinin belirleyici temelini ekonomik ilişkiler belirler ama son tahlilde belirleyici temel olan bu ekonomik koşulları politika, hukuk, felsefe, din, yazın, sanat gibi üst yapı kurumları etkiler. Bunlar (politika, hukuk, din vd.) ekonomik temeli etkiledikleri gibi birbirlerini de etkilerler. Bu ilişkide, her zaman, son tahlilde ekonomik zorunluluk ağırlığını koyar ve bu temel üzerinde bir etkileşimden söz edilmelidir. Engels’in anlatımıyla, “Ama bütün bunlar (politika, hukuk, din vd. bn), birbirlerini olduğu gibi, ekonomik temeli de etkiler. Bu demek değildir ki ekonomik durum nedendir, yalnızca o etkendir, bundan başka her şey ancak edilgen sonuçtur. Tersine, her zaman son kertede ağırlığını koyan ekonomik zorunluluk temeli üzerinde bir etkileşim vardır.” (Engels’ten W. Borgius’a mektup, 25 Ocak 1894, K. Marx  F. Engels, Seçme Yazışmalar 2, s. 297, Sol Y.)

Bu üst yapı kurumları ekonomik temeli etkilerler derken, siyasal iktidarların aldıkları kararlarla, uyguladıkları ekonomi politikalarıyla alt yapı üzerinde etkili olabileceklerini biliyoruz. İktidarlar, para politikası-mali sistem, serbest ticaret, gümrükler, özelleştirme ya da ekonomide kamuculuk gibi konularda alacağı kararlarla alt yapıyı etkileyebilirler. Ülkeyi yönetenler aldıkları kararlarla, eylemleriyle ülkelerin tarihsel hayatını etkileseler de rastlantı ile ortaya çıkanlar zorunluluğun, sonuçta ekonomik zorunluluğun yönlendirmesiyle karşı karşıyadırlar.

Bu altyapı-üstyapı ilişkisine dün yaşadığımız ve daha da önemlisi bugün yaşamakta olduğumuz sorunları, yürürlükteki sosyo-ekonomik sistemin içeriğini daha net anlamak için vurgu yapmak gerekti. Bunu anlamadan AKP’nin tek adam rejimini doğru şekilde değerlendirmek mümkün olmaz. Tek adam yönetiminin gündelik politikanın gereği, halkı kandırmanın yolu olarak yaptığı “Eyy Amerika”lı  vb. çıkışları bilimsel şekilde anlamlandırmakta zorlanırız ve hatta yanlış yapabiliriz.

Bugün ülkemizde uygulanan politik sistemin yönetim biçimi olan tek adam rejiminin kökleri 12 Eylül rejimine uzanmaktadır ve bunların ortak temeli emperyalizm ve neo-liberalizmdir. Günümüzde karşılaştığımız bütün üst yapısal eylemliliklerin (politika, din, kültür, hukuk vb.) temelinde emperyalizm ve neo-liberalizm yatmaktadır. Bunların hegemonyasından kurtulmayı hedeflemeyen, “anti-emperyalizm”, “anti-ABD” görünümlü hareketler ve söylemlerin gerçekliğinden söz edilemez. Bunlar halk kitlelerini etkilemeye, kandırmaya ve iktidarlarını uzatmaya dönük hareketler ve söylemlerdir. Gerçek şu ki; emperyalizm, 12 Eylül darbesini ve kurulan faşist sistemi yaratmakla kalmadı AKP’yi ve tek adam rejimine giden yolun ana hatlarını da tayin etti.

2000’li yıllara kadar ilerici-devrimci bir iktidar kurulamayınca, kurgulanan 12 Eylül faşist sistemi daha da geri bir iktidara evrildi. Bu gerici iktidar AKP ile gerçekleşti. Bu süreçte devrimci bir iktidar kurulamayınca, Türkiye’nin emekçileri iktidara gelemeyince, tarihin bu aşamasında bu gericilik hakim güç duruma geldi. Çünkü ilericilik-devrimcilik, dünyadaki olumsuz gelişmeler (Sovyetlerin dağılması gibi), ülkenin sosyo-politik koşulları ve ekonomik koşulların zorunluluğu nedeniyle iktidar olamadı. Bu ekonomik zorunluluk emperyalist-kapitalist sistemin ülkemiz üzerindeki hegemonyası ve bir avuç işbirlikçi sömürgenle vücut bulmuş haliydi.

AKP emperyalizmin partisidir, iktidar finans sermayesinin hizmetindedir. 

“Sol” görünümlü olmaktan da vaz geçip AKP iktidarının yanında konumlanan bir partinin başkanı Erdoğan’ın 2014 sonrasından beri ABD emperyalizmine karşı olduğunu söyleyerek cepheyi yine yanlış tarafta kurdu. Türkiye’de Cumhuriyeti, laikliği, kadın haklarını, demokrasiyi, hukuku, kamuculuğu velhasıl Kemalist, ilerici ve sol olan ne varsa hepsini yok eden bir iktidarı “anti-emperyalist” göstermeye kalkışmak halkımıza karşı yapılan büyük bir yanlıştır. Öte yandan tekelci sermayenin bu iktidarını bir dönem için de olsa “liberal, demokrat” gibi göstermeye kalkışmak da aynı kapıya çıkar.

Gerçek, AKP’nin emperyalizmin partisi olduğudur, kuruluşunu dahi ABD’li görevliler planlamıştır ve bu partinin iktidarı olan tek adam rejimi de emperyalizmin en çok istediği yönetim biçimidir. AKP, kuruluşundan beri halkın partisi değildir, bu parti temelde emperyalist kapitalizmin en sömürücü, en talancı temsilcilerinin mali sermayenin (finans kapital) partisidir.

Bilindiği gibi mali sermaye-finans kapital, banka ve sanayi sermayelerinin birleşerek kaynaşmasıyla oluşan kapitaldir.

“Üretimin yoğunlaşması, bunun sonucu olarak, tekeller; sanayinin ve bankaların kaynaşması ya da içiçe geçmesi – işte mali-sermayenin (finans kapital, bn.) oluşum tarihi ve bu kavramın özü.” (V.İ. Lenin, Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, s.52, Sol Y. !5. Baskı 2018)

Hilferding, Das Finanzkapital isimli eserinde; “ ‘mali-sermaye’, bankaların çekip çevirdiği sanayicilerin kullandığı bir sermaye” olduğunu söyler. Hilferding’in bankalara verdiği bu ağırlığı “Bu tanım eksiktir;” diyen Lenin devamla “çünkü (Hilferding bn.) çok önemli bir olguyu, üretimin ve sermayenin genişleyen yoğunlaşmasının tekellere yol açtığı ve hala açmakta olduğu” olgusuna vurgu yapar.(Lenin, Age, s.51)

Ancak Lenin, tekelci kapitalizmin “başlıca dört belirtisine” değinirken banka sermayesinin önemine vurgu yapmaktan da geri durmaz:

“…, tekeller bankalardan çıkmıştır. Eskiden mütevazı birer aracı olan bankalar, bugün mali-sermaye tekellerini ellerinde tutmaktadırlar. En gelişmiş kapitalist ülkelerdeki üç-beş büyük banka, sınai sermayenin ve banka sermayesinin ‘kişisel birliği’ni gerçekleştirmiş ve bütün ülkelerdeki sermaye ve gelirin en büyük bölümünü oluşturan milyarların denetimini kendi ellerinde toplamış bulunuyorlar. Günümüz burjuva toplumunda, istisnasız, bütün ekonomik ve siyasal kurumların üzerine sımsıkı bir bağımlılık ağı germiş bir mali-oligarşi: tekelin en çarpıcı özelliği budur.” (Lenin, Age, s. 133)

Finans kapital ve onun doğurduğu finans oligarşisi, emperyalizmin temel niteliklerindendir. Bankalar sanayi kuruluşlarına, kısa ve uzun vadeli krediler vererek, hisse senetleri satın alarak sanayi sermayesini ve üretimi kontrolleri altına alırlar. Büyük bankaların küçükleri yutması sonucunda banka tekelleri (konsorsiyumlar) oluşur. Bu emperyalist finans tekelleri yarı-sömürge ülkelere krediler (borç) vererek bu ülkelerin ekonomisi ve siyaseti üzerinde etkili olurlar. Bu sistem emperyalizmin neo-liberal ekonomi politikasının uygulandığı dönemde çok daha etkin şekillerde uygulandı, uygulanıyor.

Lenin’in yukarıdaki tespitlerinden yüz yıldan fazla bir zaman sonra, emperyalizm neo-liberal ekonomi politikalarını uygularken banka sermayesi ve tefecilik öne çıkmakta, paradan para kazanma yöntemi üretimin önüne geçmekte, yatırıma dönük sermayenin sistem içindeki etkinliği zayıflamaktadır. Bu durum emperyalist kapitalizmi daha fazla asalaklaştırırken, bizimki gibi yarı-sömürge ülkeleri daha da bağımlı hale getirmektedir. Bu sermaye ülkenin içinin boşaltılmasına yol açmakta, yatırımcılıktan, planlamacılıktan, halkçılıktan-kamuculuktan tümüyle uzaklaşılmasını, tekellerin hakimiyetinin güçlenmesini sağlamaktadır.

Finans kapitalin (mali sermaye) Türkiye ekonomisinin en belirleyici ögesi haline geldiği AKP’nin tek adam rejimi döneminde devletin dışarıdan yüksek faizle kredi almadan nefes alacak takati kalmamıştır. Paradan para kazanmayı esas alan bu işleyiş sonucunda iktidar yaptığı borçları da borçla ödemektedir. Elbette ki iktidar, bu borçlanmaları çok yüksek faizlerle, tefeci faizleriyle yaparak emperyalizmin ülkeyi kıskaca almasını ve bütün ekonomik değerlerin yok pahasına satılmasını sağlamıştır.

Günümüzde AKP’nin uyguladığı bu ekonomi-politikası, halka değil, emperyalist tekellere, finans kapitale, ağırlığı yabancı ülkelere ait bankacılığa, New York bankerlerine, Londra tefecilerine çalışmaktadır.

Türkiye’de finans kapitalin son numaralarından, 21 Aralık 2021’de AKP iktidarının yürürlüğe soktuğu KKM (Kur Korumalı Mevduat) ile çalışanın, işçinin emeği bankalara ve zenginlere daha fazla aktarılmaya başlandı. Bu gelişme AKP iktidarının kimlerin iktidarı olduğunu bir kez daha açığa çıkarttı. KKM uygulamasıyla bankaların halkın sırtından ne oranda kazandığını görelim:

“BIST sektör endekslerine baktığımızda en fazla artışın bankacılık sektöründe olduğu görülüyor. Kur Korumalı mevduatın(KKM) duyurulduğu 21 Aralık 2021 tarihinden 18 Ağustos 2022’ye kadar olan dönemde sınai endeksi yüzde 42, BIST100 yüzde 58 artarken bankacılık endeksi yüzde 82 yükselmiş.” (Yalçın Karatepe, 18.8.2022, Birgün g.)

AKP iktidarı döneminde, TÜİK’in verilerine göre bile zenginler daha zengin fakirler daha fakir oldular. 2022’nin ikinci çeyreği itibariyle; emeğin geliri 6.2 milyar dolar azalırken, sermayenin kazancı 24.9 milyar dolar arttı. AKP’nin çok övündüğü büyümenin yüksekliği işte tam da bu yönden anlamlı. Kazancı büyüyen zenginler, sermaye sahipleridir, emekçiler ise bu büyümeden giderek daha az pay almaktadırlar. Gerçekte emekçilerin gelirleri sürekli küçülüyor. Aynı dönemde Türkiye’nin % 7.6 oranında büyüme göstermesinin gerçek anlamı; zenginlerin daha da zengin olması, fakirlerin daha da fakirleşmeleridir.

AKP iktidarı içerdeki zenginlere, betoncu beş on yandaş firmaya ve yabancı finans sermayesine hizmet etmektedir. Emekçiden ve fakirden alıp emperyalist sermayeye ve içerdeki uzantılarına vermektedir, işte neo-liberalizmin gerçek hayattaki karşılığı budur. AKP’nin sürekli köpürttüğü dincilik de milliyetçilik de bu gerçeği gizlemek ve iktidarlarını sürdürmek için yapılmaktadır. AKP iktidarı dincilik ve milliyetçiliğin üzerinde bir avuç sömürücünün, koltuk sevdalısının ballı düzenlerinin devamı için tepinmektedir.

Bu sömürücü, adaletsiz, gerici düzen sonlandırılmadan halkın yüzünün gülmesi mümkün değildir. Şu tarihi gerçeği de unutmayalım; halkın yüzünün gülmesi ancak sosyalizmde mümkün olacaktır.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir