Tarih boyunca ve güncelde, insanlar birbirlerinden çok farklı düşüncelere sahip olagelmişlerdir. Farklı düşüncelerin varlığının sonucu olarak, insanların birbirinden farklı doğru anlayışları olabilmiştir. Farklı düşünceler ve farklı doğru anlayışları nedeniyle, öteden beri insanlar arasında büyük gerginlikler, çatışmalar çıkmış, savaşlara tutuşarak acımasızca birbirlerinin canlarına kıymışlardır. İnsanlığın bu kaygı ve üzüntü verici kadim manzarası karşısında, aklımda, oldum olası birtakım sorular belirmiştir: İnsanlar arasında neden birbirinden farklı, birbiriyle çelişen doğru anlayışları ortaya çıkar? İnsanlar, farklı doğru anlayışlarından dolayı birbirlerine neden düşman olurlar ve neden birbirlerini kırarlar? Acaba doğru ne demektir? Acaba herkesin üzerinde mutabık kalabileceği, böylece tarih boyunca süregelmiş ve tarifsiz acılara neden olmuş düşünce farklılıklarını tamamen ortadan kaldırabilecek bir evrensel doğru bulunabilir mi? Bu sorular beni “doğru” üzerine düşünmeye, araştırmaya yöneltti.
İşte bu araştırma için tuttuğum yol ve bu ş yolda elde ettiğim bulgulardan satırbaşları…
İnsanlar arasındaki farklı düşünceler, farklı doğrular, onların tarih boyunca ve güncelde, toplumsal akıl ile gerçekleştirdikleri toplumsal düşünme etkinliği içinde belirmiştir. Öyleyse evrensel doğruyu da tüm insanlığın tarih boyunca ve güncelde gerçekleştirdiği toplumsal düşünme etkinliği içinde arayıp bulabilirdim. Bu durumda, evrensel doğruyu aramak için öncelikle bakmam gereken yer, insanlığın başlangıcından bugüne gerçekleştirdiği düşünme etkinliği idi. Ayrıca, doğruyu tüm insanlığın düşünme etkinliği içinde aradığım için, bulacağım doğru da evrensel nitelikte olacaktı. Bu nedenle, doğru üzerine düşünmek için, öncelikle, insanlığın tarih boyunca sürdürdüğü düşünme etkinliğine, bir bütün olarak ve kuşbakışı baktım ve şu manzarayı gördüm.
Bir defa “doğru bilgiye ulaşma” bütün düşünürlerin düşünsel etkinliklerinin odak ve ortak noktasıydı. Öyle ya, bize “doğru yolu” ancak ve ancak “doğru bilgi” gösterebiliyorsa ve biz bilgiyi düşünme etkinliği sonucunda elde edebiliyorsak, bütün düşünürlerin düşünsel etkinliklerinin odak ve ortak noktasının “doğru bilgiye ulaşma” olması doğal değil midir? Ancak, doğru bilgiye nasıl ulaşılacaktı? Bu soruya farklı cevaplar verilmiş ve verilen cevaplara göre düşünürler üç ana gruba ayrılmışlardır.
Düşünürlerin bir grubu, hakikatin madde dünyasından ayrı “idea” ya da “form” denilen ezeli, ebedi ve değişmez şeyler olup, değişmelere duyarlı duyular ile değil, salt akılla bilinebileceğini; madde dünyasının ise ideaların kopyası olup, değişken ve gelip geçici olduklarını ve duyular ile bilinebildiğini; şeylerin değişen hallerinin bilgisini verdiği ve duyu izlenimleri ile edinilen bilgilerin değişken oldukları için duyu bilgilerinin doğru bilgiler olmadıklarını, bu nedenle doğru bilgilerin salt akılla elde edilen hakikatin bilgisi olan idealar bilgisi olduğunu düşünmüşlerdir. Bunlar mutlak akılcı idealistlerdir. Bir grup düşünür ise salt akılla bilinen ezeli ve ebedi idealar, formlar vb. şeyler olmadığını, her şeyin madde olduğunu, başlangıçta aklın bir beyaz kâğıt (tabula rasa) gibi olduğunu, madde dünyasından duyu organları aracılığıyla alınan izlenimlerin akla bilgi olarak yansıdığını düşünmüşlerdir. Bunlar da materyalistlerdir. Materyalistler, doğru bilginin duyu izlenimleri üzerine kurulu bilgiler olduğunu düşünmüşlerdir. Diğer bir grup düşünür de ezeli ve ebedi idealar, formlar mevcut olmakla birlikte, bunların madde ile iç içe olduğunu, bu nedenle bilginin hem salt akılla hem de duyu izlenimleri ile elde edildiğini; böylece doğru bilginin duyu izlenimleri ile elde edilen bilgilerin salt akıl bilgisi ile işlenip temellendirilmesi suretiyle elde edilen bilgi olduğunu düşünmüşlerdir. Bunlar da duyumcu akılcı idealistlerdir. Böylece, toplumsal akıl içinde üç tür doğru bilgi anlayışı ortaya çıkmıştır ve bu üç tür doğru bilgi anlayışı, düşünce tarihi boyunca varlığını sürdürmüştür. Bu durumda akla hemen şu soru geliyor: Üç ayrı doğru bilgi olamayacağına göre, bu bilgi anlayışlarından hangisi doğrudur?
Toplumsal aklın içinde üç ayrı doğru bilgi anlayışının bulunması ve üçünün de varlığını sürdürmesi, acaba doğru bilgiye ulaşmak bakımından bir çözümsüzlüğe mi işaret etmektedir? Ancak bildiğimiz gibi insanlık şimdiye kadar yaşamda kalabildiği gibi, ivmesi artarak genişleyen bilgi birikimi ve teknolojik şahlanışlarla, yaşamda kalma mücadelesinde parlaklığı giderek artan başarılara imza attığına ve yaşamda kalmasını esas olarak düşünme etkinliğine borçlu olduğuna göre, ortada doğru bilgiye ulaşmak bakımından bir çözümsüzlük yok demektir. Peki, üç ana düşünce akımının ve bundan doğan üç ayrı doğru bilgi anlayışının varlığı, bilgiye nasıl bir dinamizm sağlamıştır da bu dinamizmle insanlık, yaşamda kalma mücadelesinde parlaklığı giderek artan başarılara imza atabilmiştir?
Bu dinamizmin adı kuşkudur.
Toplumsal aklın üç ana düşünce akımına ayrılmış olması ya da üç segmentten oluşmasından kaynaklanan üç doğru anlayışı, segmentler arasında bir kuşku ortamı meydana getirmiştir. Böylece ortaya çıkan çok taraflı kuşku ortamı içinde, her segmentin doğru diye öne sürdüğü bilgi, diğer segmentler tarafından kuşku ile karşılanarak sorgulanmıştır. Çok taraflı sorgulamalar, segmentleri kendilerini daha güçlü argümanlarla savunmaya yöneltmiştir. Daha güçlü argümanlar arayışı, her bir segmentin doğrularını daha da geliştirmesini sağlamıştır. Bu süreç içinde, mutlak akılcı idealistler salt akılla düşünme ilkelerini ortaya koymuşlar; materyalistler doğanın gözlenip incelenmesine ilişkin bilgileri ortaya koymuşlar; duyumcu-akılcı idealistler de materyalistlerin gözlem ve inceleme bulgularını salt aklın düşünme ilkeleri ile işleyerek, doğanın bir resmi olan bir bilgi sistemi kurmuşlar ve bu sistemin mutlak ve değişmez doğru olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak materyalistler, süregiden gözlem ve inceleme etkinlikleri sonucunda doğaya ilişkin yeni yeni bulgular ortaya koymuşlar, bu nedenle, kurulmuş olan mutlak doğru bilgi siteminin mutlaklığı kuşkulu hale gelmiş ve duyumcu akılcı bilgi sistemi, materyalistlerin ve mutlak akılcıların kuşkucu sorgulama ve eleştirilerine maruz kalmıştır. Öte yandan, duyumcu akılcılar; kurdukları bilgi sisteminin bir ana bileşeni duyu bilgisi olduğu için, mutlak akıcıların; diğer bileşeni salt akıl olduğu için de materyalistlerin kuşkucu sorgu ve eleştirilerine maruz kalmışlardır. Duyu bilgilerinin doğru olmadığını öne süren mutlak akılcılar da hem materyalistlerin hem de duyumcu akılcıların kuşkucu sorgu ve eleştirilerine maruz kalmışlardır. Bu karşılıklı ve çok taraflı eleştiri ve sorgulama süreci içinde mutlak akılcılar salt akıl ilkelerini geliştirmiş; materyalistler yeni yeni bilgileri toplumsal hafızaya eklemiş; süreç sonunda, duyumcu akılcılar doğanın süregiden gözlem ve incelemesi içinde elde edilen yeni, daha derin ve kapsamlı bilgileri daha gelişmiş salt akıl ilkeleriyle işleyerek daha ileri ve daha doğru bir bilgi sistemi kurmuşlardır. Böylece toplumsal aklın üç segmenti arasındaki çelişkilerden kaynaklanan kuşku dinamiği, doğrunun sürekli olarak daha kapsamlı, daha derin ve daha ileri bilgilerden oluşan bilgi sistemi olarak gelişmesini sağlamıştır. Bu gelişmenin en tipik örneği, kozmolojinin efsane ve mitlerden başlayıp, Aristoteles-Batlamyüs, Galileo-Copernicus-Keppler, Newton ve Einstein çizgisindeki gelişmesidir.
Doğru üzerine söylediklerimi özetlemem gerekirse; toplumsal akıl içinde, doğru bilgiye ulaşmak bakımından çözümsüzlük nedeni gibi görünen üç ayrı doğru bilgi anlayışının varlığı, aslında çözümün ta kendisidir. Aklın doğru bilgiye ulaşmada çözümsüzlük gibi bir sorunu hiç olmamıştır. Çünkü üç farklı doğru bilgi anlayışı arasındaki “çok taraflı kuşku dinamiği” olarak gördüğümüz çelişkiler toplumsal aklı hareket ettirmiştir ve bu hareket içinde, üç ayrı bilgi anlayışı birbirini kamçılayarak aklın doğru bilgiye ulaşmasını ve doğru bilgiyi sürekli geliştirmesini sağlamıştır. Biz de bu gelişmeyi bilimsel ve teknolojik ilerleme olarak görüyoruz. Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin sonuçlarını da yaşam kalitemizin yükselmesi ve yaşam sürelerimizin uzaması olarak yaşıyoruz.
Kukusuz tarih boyunca, eski bilgiyle donanmış olanların yeni bilgilere karşı kuşkusu ve kuşkudan kaynaklanan direnci nedeniyle, yeni bilgiler toplumsal yaşama birden bire yayılıp benimsenmemiştir. Yeni bilgiler, insan yaşamına olan faydaları görüldükçe hızla benimsenip, yayılmıştır. Öte yandan eski bilgiyle donanmış olanlardan bazıları da eski bilgiyi içselleştirmiş inançları nedeniyle, dogmatik bir davranışla, bilimsel yöntemlerle elde edilmiş bilgilerin doğruluğunu cahilane inkâr etmişlerdir. Bunun tarihteki tipik örneği Galileo ve Copernicus ile taraftarlarının maruz kaldığı Engizisyon zulmüdür. İslam dünyasında da rastlanan bu türden cahilliklere karşı Gazzali şöyle diyor: “…İkinci fenalık, İslam dininin cahil tarafından gelmiştir. Bunlar felsefecilere ait bütün ilimleri inkâr etmeyi dine hizmet ve yardım saydılar. Bu suretle onların bütün ilimlerini red, cahil olduklarını iddia ettiler. Hatta onların ay ve güneş tutulması hakkındaki sözlerini kabul etmediler. Bu iddiaların şer’a muhalif olduğunu söylediler. Cahillere yakışan bu iddialar, ay ve güneşin tutulmasını kat’i bürhan (akli delil) ile bilen bir kimsenin kulağına vardığı zaman kendi delilinde şüpheye düşmez, ancak İslâm dininin cehil üzerine kurulduğuna, kat’i bürhanları tanımadığına hükmeder, felsefeye karşı sevgisi artar, İslâm dininden yüz çevirir. Bu ilimleri inkâr etmekle, İslâm dinine hizmet ettiklerini zannedenlerin din aleyhinde işledikleri cinayet çok büyüktür. Şeriat, bu ilimler hakkında ne müsbet, ne menfi bir şey söylemiş değildir. Bu ilimlerde de din işlerine dokunacak cihetler yoktur…” (Gazzalî, El-Mınkızu Min-Ad-Dalâl, Çev. Hilmi Güngör, MEB Yayınları, İst. 1994, s.30,31)
Sonuç olarak; doğru anlayışlarının farklılığından kaynaklanan, geçmişte yaşanmış, halen de yaşanmakta olan gerilimlere, çatışmalara, yukarıda ortaya koyduğum çerçeveden baktığımda; ilk bakışta görülen doğru farklılıklarının toplumsal aklın doğasında olan bir özellik olup, bu özelliğin doğru bilgiye ulaşmak bakımından bir avantaj olduğunu, “çok taraflı kuşku dinamiği” dediğim bu avantaj sayesinde doğru bilginin sürekli derinleşerek geliştiğini, bu nedenle farklı doğru anlayışlarından kaynaklanan gerilimlerin anlamsız olduğunu görüyorum. Bu durumda farklı doğru anlayışları ile karşılaştığımızda yapılması gereken şeyin; muhatap olduğumuz ve kuşku ile karşıladığımız fikirleri akli ölçülerle, yani mantık ile değerlendirip, bu değerlendirme ışığında kabul veya reddetmek olduğunu düşünüyorum. Çünkü Descartes’in “Tanrı’nın insanlara en eşit dağıttığı şey akıldır” dediği gibi; mantık bütün insanlarda bulunan düşünme programı olup; bir bilginin doğru olup olmadığının en genel geçer ölçütü, mantık ilkeleridir.
Mehmet Uysal 09.05.2026





