EMPERYALİZM VE TÜRKİYE

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Efendiler, düşman cephede bellidir,

  asıl tehlike olan içimizdeki hainlerdir.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

 

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, ideolojik dış saldırılar, ekonomik, sosyal ve siyasal iç baskılarla çözüldükten sonra ABD emperyalizmi gemi azıya aldı, ne hak hukuk tanıyor ne de Birleşmiş Milletleri Anlaşması’nı. “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok” diyen ABD Başkanı Donalt Trump, Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu korsan baskınıyla eşiyle birlikte yatak odasından alıp New York’a kaçırttı. “Venezuela’nın petrolüne, zenginliklerine el koyulduğunu” açıkladı, “petrolü ABD şirketlerinin çıkaracağını ve satacağını” söyledi. Meksika körfezine, Panama Kanalına, Grönland Adasına göz dikerek, Danimarka’yı, Meksika’yı, Kanada’yı, petrol, gaz ve madenlerine çökmek için Nijerya’yı, Kolombiya’yı, Brezilya’yı, Yemen ve Güney Afrika Cumhuriyeti’ni ve de komşumuz İran’ı hedefe koydu.

Türkiye’deki emperyalizme bağlı, gerici, liberal, dinci iktidarlar eliyle Irak ve Suriye’yi parçaladı, vurucu timi İsrail’le birlikte Suriye ve Irak hava sahasını kullanarak, bölgedeki üslerinden ve ajanlarından aldığı istihbarı bilgilerle İran’ı vurdu, büyük şehirlerini, sanayi kuruluşlarını bombaladı, komutanlarını, bilim insanlarını katletti; şimdi de şeriatın katı kurallarıyla bunalan İran halkının sokağa dökülmesini fırsata dönüştürerek, “İran’ın şeriat rejimini değiştiriyorum, halkını özgürleştiriyorum” savıyla, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koymak için harekete geçti, halkı kışkırtıyor, eylemlerini sürdürmesini istiyor, tehdit ediyor, İran’ı dağıtmaya çalışıyor; nerde duracağı, ne çılgınlık yapacağı hiç belli değil!

Bilindiği gibi emperyalizmin panzehri sosyalist ve ulusal (milli) devletlerdir.

Bu nedenle emperyalizm, demokrasi ve özgürlük söylemleri ile egemen sınıfın desteklediği dinci, gerici, liberaller ve iktidarları eliyle, farklı inançları, mezhepleri, ırkları, etnisiteleri kışkırtarak, maddi yönden destekleyerek, silahlandırarak, sosyalist ve ulusal (milli) devletleri çözmeye ve çökertmeye çalışır.

İşbirlikçi hâkim sınıfın, dinci, ırkçı, liberallerin katkısı, iktidarlarının aymazlığı ile ulusal devleti parçalamak için ırkçılık, gericilik, dincilik, mezhepçilik, etnikçilik, bölgecilik, aşiretçilik kullanılır.

Bu yöntemle Yugoslavya’yı, Libya’yı, Suriye ve Irak’ı iç kargaşa çıkararak zorla, Çekoslovakya’yı gönüllü olarak parçaladılar. Sırada İran, Türkiye, Pakistan, Hindistan, Çin, Kuzey Kore, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koymayı düşledikleri Danimarka, Kanada, Meksika, Kolombiya, Küba ve Güney Amerika ülkeleri ile başta Mısır, Nijerya olmak üzere Afrika ülkeleri var deniyor.

Hindistan, Çin, Rusya, Kuzey Kore’ye şimdilik gözleri kesmiyor. Rusya Ukrayna ile uğraşıyor, sessizliğe gömülmüş gibi duruyor, Çin ise, büyüyen ekonomik ve askeri gücüyle, “Bir kuşak bir yol” projesi ile emperyalizmin korkulu rüyası oluyor, Kuzey Kore ürettiği nükleer güçle tehdit kaynağı durumunda. Çin, Venezuela olayından sonra ekonomik, finansal kimi karar ve uygulamalarla ABD’ye ilk ve etkin tepkiyi koyduğu dillendiriliyor, Kuzey Kore ise sahip olduğu nükleer güce, Çin ve Rusya desteğine güvenerek meydan okuyor.

ABD, kapitalist emperyalizmin hem koruyucusu hem de vurucu gücüdür.

Bu nedenle başta İngiltere olmak üzere Almanya, Fransa, İspanya, İtalya, Japonya gibi kapitalist ülkeler arkasında saf duruyor.

Rusya, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği parçalandıktan sonra emperyalizme karşı büyük bir tehdit olmaktan çıktı, emperyalizmin silahlı gücü NATO’nun genişlemesini engellemek için Ukrayna ile uğraşıyor…

Bu çalkantılı dönemde bizleri ilgilendiren konular, yurdumuz, ulusumuz, laik cumhuriyetimiz, komşularımız ve kıtalara yayılmış soydaşlarımızdır.

Bilindiği gibi ülkemizin ve ulusumuzun tarihi, Türk dilini konuşan topluluklarının tarihidir. Bu tarih çok eskilere (MÖ 15 yüzyıl) kadar gider. Hunların MÖ 2.yüzyılda tarih sahnesine çıkmasıyla ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel yönden gelişir, Hun, Göktürk, Avar, Hazar, Uygur, Karahan, Gazneli, Selçuklu, Harzemşah, Altınordu, Timur, Babür, Safevi, Osmanlı adlı devletlerle, İskit/Sakalar, Oğuz, Kıpçak, Karluk, Sibir, Kuman, Kazak, Peçenek, Alan adlı kimliklerle anılır, Türkiye ve Türki cumhuriyetleri adıyla yaşar.

Bu tarihi süreçte Türklerin diğer halklarla kaynaşarak 14 İmparatorluk, 38 Devlet, 42 Beylik, 16 Hanlık, 12 Cumhuriyet kurduğu ileri sürülür.

Günümüzde ise, başta Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan, Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olmak üzere, Rusya ve Çin bünyesinde yer alan özerk devletçiklerle birlikte 27 devlet olarak varlığını sürdürdüğü, uluslaştığı kabul edilir.

Kimi Türk devletlerinin yıkılması, tarih sahnesinden silinmesi, dış baskılardan çok içeriden kaynaklıdır; beceriksiz liderlerin, basiretsiz iktidarların tutum ve davranışlarından doğan iç çatışma ve kargaşanın sonucudur. Bunun örnekleri tarihimizde çoktur.

En önemlisi, Sultan, Hünkâr, Han, Kaan, Hakan, Şah, Padişah ad ve sıfatlarını taşıyan önderin ölmesi, miras sayılan mülkün (ülkenin) hanedan içindeki şehzadeler ve kardeşler arasında paylaşması, bunlardan birinin veya birkaçının egemen gücü (iktidar) ele geçirmek için harekete geçmesi, diğer şehzadelerle çatışması, kan dökülmesi, on binlerce obaya, beyliğe, devlete bağlı insanın ölmesi, birliğin ve bir arda yaşama ortamının bozulmasıdır.

Fatih Sultan Mehmet (1444-46, 1451-81), telefatı ve bölünmeyi önlemek için “Ve her kimseye evlatlarımdan saltanat müyesser ola, Nizam-ı Âlem için karındaşların katl eylemek münasiptir…” diyerek kanunname çıkarır, kardeş katline meşruluk verir ise de süreç içinde iş çığırından çıkar, kimi sultanlar ya da şehzadeler kıyamı anne karnındaki çocuklara, bebeklere, torunlara, yeğenlere, hamile kadınlara, cariyelere kadar uzatır. Hanedan dışındakiler hedef alınmamışsa da hanedanın içinde büyük kıyımlar ve acılar yaşanır.

Padişah I. Ahmet(1603-1617), veraset sistemini kaldırır, “Ailenin aklı başında olan en büyük üyesi padişah olur” diyerek (Ekber ve Erşat) sistemini getirir, “kardeş katline” ve hanedan içi çatışmaya son verir.

Tanzimat’ın (1839) ilanı ile hukuki, mali, askeri, eğitim, sanayi alanlarında yeni düzenlemelere gidilir, yeni yasalar kabul edilir, yeni mahkemeler kurulur, vatandaşlık, askerlik ve mali yükümlülükler devreye sokulur.

Meşrutiyetin ilanından (1876) sonrada anayasal monarşiye geçilir, otoriteyi padişah, meclis, hükümet birlikte kullanır, gerektiğinde Meclis padişahın yetkilerini kısıtlar.
Kurtuluş savaşını takiben (1919-1923) ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı hanedanın kullandığı egemenlik hakkını gerçek sahibi olan ulusa (millet) teslim eder, “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinin” der. Egemenlik tartışması, çekişmesi, çatışması, hanedan içi kişi ve grup alanından çıkar, ırk, din, mezhep, etnik söylemli çevrelere, feodal-burjuva-proleter sınıflara kayar.

Emperyalizm, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan önce işgalci düşmanı destekleyerek, kurulduktan sonra da egemen sınıfı, gerici, dinci, ırkçı çevreleri kullanarak, halkı din, mezhep, ırk ve etnisite temelinde ayrıştırmaya, kışkırtmaya, iç isyanlar çıkartarak, ülkenin bağımsızlığını, huzurunu, gelişmesini ve büyümesini engellemeye çalışır; devrimci iktidarlar, bu emperyalist saldırıya karşı koyar, gelişme ve kalkınma için uğraşırlarsa da, 1950’den itibaren işbirlikçi egemen sınıf, aymaz çevreler, sorumsuz ve duyarsız liderler, basiretsiz iktidarlar, emperyalist girişime teslim olur, seyirci kalır; yaratıkları sorunlar, açtıkları belalar ile ülke bağımsızlığı tehdit altındadır.

Liberal, dinci ve gerici iktidarlar, emperyalizmin yönlendirmesi ile cumhuriyet kurucularının hedeflediği, kurguladığı “Laik ve demokratik cumhuriyet” idealinden vazgeçer; ülkeyi çağdışı dinci, gerici, bilim karşıtı karanlık bir yola sokarlar.

Gelişmenin ve büyümenin anahtarı “laik ve bilimsel eğitim” sistemini ters yüz ederler, düşünen, tartışan, üreten sorumlu genç kuşak yerine “dindar ve kindar” kuşak yetiştirmeye çalışırlar, bilimsel laik eğitim veren okulları imam hatip okullarına çevirirler, bilimin temeli olan pozitif bilimi (fen, edebiyat, felsefe) dinselleştirerek “laik, demokratik, parasız” eğitimi bitirirler, eğitimi özeleştirerek maliyeti yurttaşa yıkarlar.

Yasamayı, yürütmeyi, yargıyı tek kişinin iradesine bağlayarak “eşitliği, özgürlüğü, adaleti” yok ederler. Jandarmayı, sahil güvenliği genelkurmaydan alıp içişlerine bağlayarak orduyu bölerler, askeri okulları, hastaneleri kapatırlar, orduya operasyonlar düzenleyerek saygınlığını ve güvenirliğini zedelerler.

Ülkenin uçak, gemi, silah, tren, traktör, şeker, çimento fabrikalarını, maden ocaklarını, maden arama ve çıkarma sahalarını, KİT’leri, SEKA’yı, ETBALIK Kurumunu, Telekom’u, çay, fındık, pamuk, petrol, tütün gibi sanayi ürünlerini, ETİBANK, Sümerbank gibi banka ve sigorta şirketlerini, yabancıya, yandaşa satarak, sanayileşmeyi, tarım ve hayvancılığı öldürürler. Halkı üretici değil tüketici yaparak, işçiyi, köylüyü, esnafı, çalışanı perişan ederler.

İzledikleri iç politikayla içeride, dış politika ile dışarıda güven ve itibar bırakmazlar. Özal, “Bir koyup üç alacağım” diye Irak’ın; Erdoğan, Şam’da ki “Emevi Camii’nde namaz kılacağım” diye Suriye’nin parçalanmasına, ABD’nin ve vurucu timi İsrail’in bölgemize yerleşmesine, ülkemize komşu olmalarına yol açarlar.

ABD’nin İsrail’le birlikte, yeraltı ve yer üstü zenginliklerine el koymak için İran’ı vuracağı, sonrada sıranın Türkiye’ye geleceği, uzmanlarca dillendirilir.

Tarihten gelen gücümüz var ama çağımız bilim, teknik, dijital çağ. Bilimi, tekniği, dijital çağı ıskalayıp dinsel inancın tutsağı olmuş, ekonomik, sosyal ve siyasal yönden ülkeyi felç etmiş bu aymaz iktidarla, ülkemiz ne yapacak? İşbirliği yaptığı emperyalizme nasıl kafa tutacak, tavır alacak?
2002 yılından bu yana iktidarlar, toplumsal ve siyasal muhalefeti dağıtmaya, okuyanı yazanı susturmaya çalışıyorlar; tarım, hayvancılık, sanayi üretimini durdurup hazineyi yağmalayarak ülkeyi batırmışlar, hiyerarşisini bozup orduyu dağıtmışlar, İHA’larla gösteri yapıp halkı uyutuyorlar.
ABD’nin İsrail’le komşumuz Irak’ı vurmasıyla tehlikeyi görseler de ne yapacaklarını şaşırdılar. 40 yıldır kanlı biçimde süren Kürt sorununu çözme için harekete geçtiler. Bebek katili dedikleri örgüt liderine, “örgütü lav etsin, silahlarını teslim etsin, DEM grubunda konuşsun, umut hakkından yararlansın” dediler. KCK’ya bağlı PKK silah bıraksa da Suriye’deki PYD ben bırakmam deyince ortada kaldılar. Cihatçı Şam yönetimini destekleyerek, Şam yönetimi ile PYD arasında taraf oldular. ABD’nin tezgâhına gelerek Suriye’nin parçalanmasına yol verdiler, parçalanmayı önlemek için çırpınıyorlar.

ABD parasını peşin aldığı F-35 savaş uçağını vermiyor, Rusya’dan alınan hava savunma sistemi S-400’ü kullandırmıyor, üretildiği söylenen KAAN henüz yetkin ve etkin güce ulaşamadı.

Türkiye 1950’den bu yana sağ iktidarların ihanetine uğramış, tarım, hayvancılık, sanayi atılımlarını ıskalamış, emperyalizme el açmış ve boyun bükmüş bir konuma düşmüştür. Emperyalizmin saldırılarına karşı direniriz demek kolayda, nasıl olacak işte bu bilinmez durumda.

Ne demiş Mustafa Kemal, “İstiyorsan sulh-u salah hazır ol cenge” yani barış istiyorsan savaşa hazır olacaksın! Savaşa da hamasetle değil akıl ve bilimle hazır olunur, düşman caydırılır.

Emperyalizm dincileri ve ayrılıkçıları kullanarak ülkeleri bölüp parçalıyor, zenginliklerine el koyuyor. Ülkemizde de bu niyetlerin denendiği açık, dinci siyasi iktidar ülkenin birikimlerini, yeraltı yerüstü zenginliklerini, kıymetli madenlerini, nadir elementlerini satmaya pek hevesli, Trump’un istediğini veriyorlar, yaptıklarına ses çıkarmıyorlar, susarak, pısarak ülkeyi daha uzun süre yöneteceklerini sanıyorlar.

“Emperyalizm kâğıttan kaplan” diyenler, ülkenin başı yine derde girecek, iş yine size düşecek, hazır olun cenge… 19. 01. 2026

Av. Mehdi BEKTAŞ

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ana Fikir