Din, devlet, sıradan insanlar

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Din, devlet ve sıradan insan ilişkileri önemli bir konu. Din’in ele alınan dönemin özelliklerine bağlı olarak gördüğü işlevinin değiştiğini, tarihin başından sonuna aynı kalmadığını söylemek gerekir. Örneğin toplumsal sistemlerin önerdikleri çözümlerin işe yaramaz hale gelmesi sonucu, sistemin aksaklıklarının çözülebileceğinden umudu kesen insanlar, çözümü kurtuluş vaat eden dinlerde aramaya başlıyorlar. Toplumsal gelişmenin zayıflaması ile sıradan insanların dine kulak kabartmaları arasında doğrudan bir ilişki var görebildiğim. Dönemlerine göre her dinin bir halk versiyonu, birde egemen sınıf versiyonu da olagelmiş. Dolayısıyla dinleri toptancı bir şekilde ele almamakta, kiminle temasta olduklarına bakarak sınıflandırmakta yarar var. Bu yazı, bu konuyu ele almayı deneyecek.
Devletli toplumların kurdukları sistemler istikrarsızlaştıkça, çözülme belirtileri de artar. Bu belirtilerden en önemlilerinden biri, o toplumları oluşturan ve sistemin aksaklıklarının çözümlenebileceğinden umudu kesen insanlar, çözümü kurtuluş vaat eden dinlerde aramaya başlarlar.
Günümüz dünyasında da benzer olaylara daha fazla rastlanıyor. Özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyada. Gerçi bölgedeki gelişme, kendi çerçevelerinde bir iktidar kurulum amacına sahip gibi duruyor.
Bilinen tarihte, bu olgunun gözlenebileceği epeyce dönem var. Tekil ülkelerdeki örnekler oldukça bol. Örneğin Osmanlı imparatorluğunun yayılmasının son bulduğu, imparatorluk ideallerinin sarsılmaya başladığı, 17 yy da ortaya çıkan Kadızadeliler Hareketi ilk akla gelebilecek örnek.
17 yy Osmanlıda, dışta yayılmanın durduğu, içte ise, kahramanlık ve fetihlere dayalı toplumsal meşruiyet algısının ve örgütlenmesinin-Padişahın tek yetkili olduğu ve kimseyle iktidarı paylaşmadığı- değişimine yol açtığı bir dönemdi. Padişahlar, iktidarı fiili olarak ellerinde tutan 19 yy’daki iki padişaha kadar-2. Mahmut ve 2.Abdülhamit- da önemli devlet işlerinde pek görünmediler. Padişahlar iktidarın simgesiydiler, ama işleri yürütenler başkalarıydı. Örneğin, 17 yy ikinci yarısında sadrazamlık görevini yürüten Köprülü ailesini, hemen öncesinde ise neredeyse yarım yüzyıl işleri organize eden Kösem Sultan’ı sayabiliriz. Bu kesimler içinde vezirler, paşalar ve ulemayı da saymak gerekir. Var olan sistemin değişmesi gelenekselin zayıflaması olarak algılandı. Ve Kadızadeliler hareketi ortaya çıktı. Padişahları, özellikle 4. Murat’ı etkiledikleri biliniyor. Kadızadelilerin kurucusu, Kadızade Mehmet Efendi, fikirlerini 16. yüzyılda yaşamış olan din bilginlerinden Birgivî Mehmet Efendi’nin yazdıklarına dayandırıyordu. Usta bir hatip olan Kadızade Mehmet Efendi, Birgivî’nin düşüncesinin temelini teşkil eden ve din alanında Hazreti Muhammed’den sonra ortaya çıkan her şeyin reddedilmesi fikrini benimsemişti ve İstanbul camilerinde verdiği vaazlarında bu konuyu tekrar ediyordu.
“Zenginlerin zevk u sefaya daldığını, taşranın yanıp yıkıldığını, halkın dağlara çıktığını, çiftçinin perişan hale geldiğini, rüşvetin alıp yürüdüğünü, şarabın ve afyonun salgın haline geldiğini ve çözüm için tek çarenin şeriat olduğunu” söylüyor, dönemin önde gelen tarikatlarından olan, Halvetîler ile Mevlevîler’i “tahta tepenler, düdük çalanlar” diye aşağılıyor, semanın haram olduğunu söylüyordu.(Bkz. M. Bardakçı)
Kadızade Mehmet Efendi’ye göre, İslama peygamber döneminde olmayan birçok hurafe karışmıştı. Bunların temizlenmesi ve Asr-ı saadet dönemine dönmek gerekliydi. Türbe ziyaretleri ve mevlit okutma gibi uygulamalar, Mevlevi ve derviş tekkeleri yasaklanmalıydı. Peygamber döneminde camiler tek minareli olduğundan, camilerin fazla minareleri yıkılmalıydı. Bu son istek doğrudan siyasi iktidarı hedefleyen bir istekti. Çünkü Padişahlar kendilerinde gördükleri kudret kadar minare yaptırmakta idiler. Köprülü ailesinin sadrazam olması ve kargaşanın nispeten önlenmesini de getirdi. Devlet otoritesinin o günlerde gittikçe bozulması üzerine sadrazamlığa 1656’da Köprülü Mehmet Paşa getirildi ve Kadızadeliler Paşa’nın sadrazamlığının sekizinci gününde harekete geçtiler. İstanbul’daki bütün tekkeleri yıkıp şeyhlere ve dervişlere imanlarını tazelemelerini ve kabul etmeyenleri öldürmeyi teklif ediyor, padişahın huzuruna çıkıp Hazreti Muhammet’ten sonra başlayan dinî uygulamaların tamamının kaldırılmasını istemeyi, hükümdarların yaptırdığı selâtin camilerinin minarelerinin sadece birini muhafaza ederek diğerlerini yıkmayı öneriyorlardı. Kadızadeliler isteklerini yerine getirmek için silâhlandılar ve halkı yanlarına davet ettiler ve Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın uyarılarına da kulak asmadılar. Paşa bunun üzerine Kadızadeliler’in bütün mallarına bir gecede el koydu, hareketin liderleri olan Üstüvanî Mehmet ile Türk Ahmet’i ve Divane Mustafa’yı da Kıbrıs’a sürdü. Kadızadeliler tarihe karıştı
Ama tekil örneklerden ziyade, daha geniş bir coğrafyada gerçekleşen olaylar zincirine bakmakta yarar var. Hem var olan düzenlerin, birbirinden esasen bağımsız coğrafyalarda dağılmaya başladığı, hem de yayılmaya başlayan dini inanışların çeşitliliği ve bu inanışların geleceği belirlediği bir dönem olması sebebiyle M.S ilk yy ve sonrası önemli bir dönemdir. Kısaca hatırlamakta yarar var.
Bilinen dünyanın iki ucunda bütün ihtişamları ile yaşamlarını sürdüren iki imparatorluk Han Çin’i ve Roma imparatorluğunda, düzen eskisi gibi gitmemeye başlamıştı. M.Ö 120 yılından itibaren Hun’larla baş etmek zorunda olan Han İmparatorları, muazzam süvari birlikleri kurmuş, askerlerin çoğunu da bizzat göçebelerden toplamaya başlamıştı. Sonraları ise bu birlikleri sınır bölgelerine yerleştirmeye de başlamıştı. Bu durum Çin egemenlerinin savaşa katılmaları için sebebin kalmaması demekti.

Yabancılara komuta eden bir soylunun, zaferin getireceği ganimetten aslan payını alması mümkün değildi. Savaş uzaklardaki yabancıların imparator adına yaptıkları bir iş haline gelmişti. Üstelik kendilerine benzer insanlara karşı. Bu durum ülke içinde sorun çıkaran kesimlerin zapturap altına alınmasının da zayıflaması demekti. Ülkeyi bir arada tutan sopanın gücünün azalması anlamına gelen bu gelişmenin, yerel egemenlerin topraklarında yaşayan köylülerin sırtına bir yükün daha binmesine, toplanan vergilerin daha azının merkeze gitmesine yol açtığını da eklemek gerek. İmparatorlar bu gelişmeye rutin reflekslerini gösterdiler. Zorunlu tüketim maddelerindeki devlet gelirlerini arttırarak cevap verdiler. Yani bilinen usulle zamla. Arkasından patlayan yaygın köylü isyanları, ki bir dönem M.S. 9’da Wang Mang önderliğinde, merkezi iktidarı bile ele geçirecek yaygınlıkta idi, egemenler arasındaki kavgalar, Hunların tehdidinin azalması sonucunda işlevsiz kalan büyük süvari birliklerinin kaderlerine terk edilmesi sonucunda, bulundukları bölgede köylüleri soymaya yönelmeleri, Han Çin’inin sonunu getirecek olaylar zinciri idi.
Bu sürecin Roma’da da benzer şekilde, Çin’den biraz geç tekrarlandığını biliyoruz. İmparator Marcus Aurelius’un sınırlara dayanan göçebelere karşı kazandığı başarılar, Roma’nın yaşam süresini çok uzatmaya yetmedi. Bu durum, salt askeri başarıların tek başına imparatorluğu kurtarmaya yetmeyeceğinin bir kanıtı olarak da görülebilir. Salgın hastalıkların nüfusu kırması ekonominin temelini oluşturan tarımın küçülmesine yol açtı. Tarımın küçülmesi vergilerin azalmasını getirdi. Tam bu sıralarda imparatorluğun doğu cephesinde Part devletinin yıkılıp, onun yerine yeni kurulan Sasani devletinin daha güçlü bir ordu toplaması, Roma için daha fazla askeri kuvveti buraya yığma, bu da daha fazla para ve asker demekti. İki tedbir düşünüldü. Birincisi Batıdan buraya asker sevki, ikincisi askerlere ödeme yapılan paranın ayarını düşürmekti. İki önlemde peşleri sıra başka problemlerin doğmasına yol açtı. Merkezi hükümetin başarısızlıkları kısa süre sonra generallerin kendi çözümlerini kendileri bulmaya yöneltti. Muzaffer generaller peş peşe imparatorluklarını ilan etmeye giriştiler. Ordu mensuplarının bulundukları yerden daha çok birbirleri ile mücadeleleri kaosu daha da arttırdı. M.S 270 yılında Roma üç ayrı hükümran bölgeye bölünmüştü, fiilen. Palmira, Galya ve Merkez. Daha sonrasında da dikiş tutmadı.
Tam bu sıralarda, iki imparatorluk topraklarında başka bir gelişme daha yaşanmaya başlandı. Hastalık, göç ve savaş her iki imparatorluğu vaktiyle tutarlı bir bütün halinde tutmuş olan yöneticilerin, tüccarların ve parasal ağların, inanç sistemlerinin çözülmesine yol açtı. O dönem hükümdarları ve egemenlerinin bu gelişmelere tepkisi ilginçti. Onlar zaten ziyadesiyle zengindiler ve güçlüydüler. Fethedilen yerlerden toplanan vergiler iyi hoştu, ama ödeme yapacak askerlerin sayısı vergileri toplayacak bürokrasinin sayısı hesaba katıldığında, onlar için anlamlı olmaktan çıkmaya başlamıştı. Yapılan masraf ve yatırım yanında gelir çok ahım şahım olmaktan çıkmıştı. Atılan taş ürkütülen kurbağaya değmiyordu. Yönetici zenginler bu durumdan kendileri için gerekli dersi çıkardılar ve mevcut işleyişle devam etmenin artık işe yaramaz hale geldiği sonucunu çıkardılar.
Aynı duygu ve düşünceler yönetilen halk içinde çoktandır egemen olmaya başlamıştı. Eski usuller ve eski tanrılar başarısız olmuşlardı. Çin’de sınırlar çöker çökmez, egemen düşünsel sistem Konfüçyüsçü ilkeler tartışılmaya başlandı. Düşünürler arasında devlete hizmet etmek yerine günlerini sohbet ederek, şiir okuyarak, içki içerek, uyuşturucu içerek geçirmek moda oldu. Sıradan insanlara bu eğilimin diyeceği pek bir şey yoktu.
Budist düşüncenin bir yorumu Çin sınırlarından tam bu sıralarda girdi ve hızla yaygınlaştı. Orta Asyalı keşiş Dharmaraksa’nın Çin topraklarında yaptığı düzenli yolculuklar sırasında anlattığı yeni Budist yorumlar, Çinli entelektüellerin ilgisini çekti. Ama Mahayana Budizmi olarak da anılan bu akımın, yoksul insanlara dönük bir mesajı da vardı ve esas etkisini burada gösterdi. M.S. 401’de kendilerini Buda diye tanımlayan bir grup Çinli büyük bir ayaklanma yarattılar. Mahayana Budizminin dünya din tarihine bir katkısını daha belirtmek gerekir. Manastır örgütlenmesi. Çinli Budist Dao M.S.365 yılında bir manastır külliyatı hazırladı. Buna göre, keşişler kafalarını tıraş edeceklerdi. Gerek kadın, gerekse erkek keşişler dinsel ayinlerin ve cinsel perhizin dışında, kendi karınlarını doyuracak üretici faaliyetlerle de uğraşacaklardı. Kendilerini feda etmek yaygın bir uygulamaydı. Dao’un girişimleri Manastırları, 4 yy da Çin merkezi idaresinin çöktüğü koşullarda doğan örgütsel boşluğu kısmen dolduran kurumlar haline getirdi. Manastırlar istikrar merkezleri haline geldi.

Kendilerine bağışlanan toprakların işletilmesi, su değirmenleri inşası, savunma örgütlenmeleri buraları yoksul köylülerin sığındıkları huzur adaları haline getirdi. M.S 5 yy da binlerce manastır ortaya çıktı. M.S ilk yy da Çin’deki Budist sayısı birkaç yüz kişiydi. 6 yy da ise bir hesaba göre 30 milyon kişiye ulaşmıştı.
Hemen hemen aynı tarihlerde bilinen dünyanın öbür ucunda, Roma imparatorluğunda da benzer gelişmeler olmaktaydı. Hıristiyanlık büyük bir hızla gelişmekteydi. Ortadoğu ve Sasani imparatorluğunda ise, sonrasında adı pek duyulmayan bir din taraftar sayısını hızla artırmaktaydı. Manihenizm.
Bu dinlerin ortak özellikleri evrensel oluşları, bir kavimle kendilerini sınırlı tutmamaları, seslendikleri insanlara kurtuluş vaat etmeleriydi. Ezilen ve sistemden umudunu yitiren geniş köylü yığınları arasında hızla yayıldılar. Bulundukları toprakların egemenleri tarafından korkunç kıyımlara uğradılar. Ama kaybedecek çok şeyleri olmayan ve dinsel önderlerine özenen geniş kitlelere baskı ve zulüm pek bir şey ifade etmedi. Nüfus içindeki oranları hızla arttı.
Saydığımız dinlerin ilk ikisi belli bir süre sonra, bulundukları toprakların egemenleri ile devlet düzeyinde ilişkiler kurdular. Roma imparatoru Kostantin 4 yy ın başlarında artan Hıristiyan nüfusla kavga etmek yerine uzlaşma yolunu seçti. Kiliseye büyük bir servet bağışladı. Vergiden muaf etti ve Kilise hiyerarşisini tanıdı. Karşılığında da Kilise, Kostantin’i tanıdı. Bu tarihten kısa süre sonra nüfusun kalanı da hızla Hıristiyan oldu. Soylular kilise liderliğini ele geçirdiler. Kilise ve devlet, pagan tapınaklarını yağmaladılar. Bu tarihin gördüğü en büyük yeniden servet paylaşımlarından biriydi.
Çin’de de Budist nüfusun hızlı artışı, hükümdarları sürülerinin liderlerine servet, vergi muafiyeti ve nişanlar vermeye itti. Karşılığında ise Budistler de, Güney Çin hükümdarı Wudi’yi bir Bodhisattva, yani halkının günahlarının kefaretçisi ve kurtarıcısı olarak tanıdı. Kuzey hükümdarları ise kendilerini Buda’nın reenkarnasyonu olarak ilan ettirdiler.
Üçüncü din Manihenizm ise üzerinde çok durulmayan, pek araştırılmayan bir din olarak kalmaya devam etti. Kapitalizmin şafağına kadar, çeşitli bölgelerde farklı renklere bürünerek köylü ayaklanmalarının ideolojik esin kaynağı oldu.
Bu kısa öyküden çıkacak ilk sonuç hayatın bir boşluk oluşumuna müsaade etmediğidir. Bir bölgede geleneksel değerlerin ve düzenin sarsılması sonucunda, başka bir düzen kurucu düşünsel sistem devreye giriyor.
Çıkacak başka bir sonuç ise, başlangıçta tüm insanlara yönelik amaçlar içeren dinsel, düşünsel akımların devletle bağlantı kurdukları andan itibaren eşitlikçi ruhlarını kaybettiğidir.
Dini öğretilerde kurtuluşu arayanların artışı ile toplumsal gelişme arasında ters bir orantıdan da söz edilebilir. Ama biri diğerinin nedeni değildir. Yani dini değerlere yönelim, bozulmanın yaratıcısı ve nedeni değildir. Daha çok geleneksel değerlerdeki aşınma ve bozulma sonucunda doğan boşluk, sıradan insanların dini değerlere yönelimini doğurmakta ve arttırmaktadır.
Eğer bir toplumu oluşturan kesimler arasında çöküşün nedenleri olarak görülen düşünce ve davranışlar aranacaksa bu kesimler, kamuya ait işler olarak da sıralanabilecek görevlerin yerine getirilmesini yük olarak görme eğiliminde olan, sürekli sınırsız kar ve para peşinde olan kesimlerde aranmalıdır

Saffet Bilen

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp
Ana Fikir