Bağımsızlığa ve Demokratikleşmeye Giden Yol ( II )- Hakkı Zabcı

BAĞIMSIZLIĞA VE DEMOKRATİKLEŞMEYE GİDEN YOL II

                       TOPLUMCU YURTSEVERLİĞE GİRİŞ

HAKKI ZABCI

Birinci bölümü bir soru ile bitirmiştik.

Neydi o soru: “İç olgu haline gelmiş olan emperyalizmin etkinliğini kırmadan bağımsızlığa ulaşılabilir mi? Bağımsızlığı elde etmeden demokrasiye geçilebilir mi?”

Sanırım bu sorunun yanıtını okurların tamamı vermiştir. Ancak, Birinci Bölümü okumayan okurun bunu okumadan ikinci bölüme geçmeleri konunun bütünlüğü açısından uygun olmaz. Öyle olunca “Toplumcu Yurtseverlik” konusuna girmek için daha spesifik konulara da gerek duyulacaktır.

Şimdi konumuza açılım sağlayacak yan sorularla kendimize bir hat çizmeye çalışalım.

SORU 1-MİLİTARİZM

Bir yandan emperyalizme bağlılık, diğer yandan emperyalizmin Ortadoğu politikaları kıskacında Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta PKK/YPG ile sıcak teması; ayrıca Güney Doğu’da PKK’ya yönelik çok kapsamlı yüksek dozda savaş niteliğindeki operasyonu çerçevesinde militarist ekonominin ağır yükünün finansmanı nereden ve nasıl karşılanıyor? Son dönemde yaşanan ağır ekonomik krize rağmen “savaş istemi”nden bir gerileme olmadığı görülüyor. Değirmenin suyu, her şeye rağmen akmaya devam ediyor. Ya değirmenin suyu kesilirse ne olur? Böyle bir olasılık var mı?

SORU 2- ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER

Sanayi üretiminin her geçen gün yavaşlayıp neredeyse durma noktasına geldiği son günlerde tüketimde aynı oranda bir düşme olmuyor. İthalata bağlı bir tüketim toplumu görüntüsü ağırlık kazanıyor. Daha da önemlisi, ekonomik krizden dolayı üretimdeki düşüşe rağmen, ekonominin büyük ağırlığını üzerinde toplayan otomotiv sanayi başta olmak üzere yabancı sermaye ortaklıkları yaşamaya devam ediyor; yerli birçok işyeri kapanmasına rağmen uluslararası sermaye bünyesindeki bu sanayi kuruluşlarının yurtiçi ve ihracat yoluyla yaptıkları satışlardan doğan net karın ne kadarı yurt içinde kalıyor? Ne kadarı, hangi yollarla yurt dışına çıkıyor? TÜİK’in ihracat istatistiklerinde bu konuda bir açıklık getiriliyor mu? Bu ihracatlar kimin ihracatı oluyor? Emperyalist sömürü açısından soruna baktığımızda nasıl bir tablo ile karşılaşıyoruz? Cari açığı, bu soruların yanıtlarını verdikten sonra yeniden gözden geçirmek gerekmiyor mu?

SORU 3- GÜVENCESİZLİK

Ülkemizde 20 farklı işkolunda 13 milyon 581 bin 554 işçi çalışıyor (2017 Temmuz ayı itibariyle). Bunlardan yalnızca 1 milyon 623 bini sendikalı. Çalışanların ancak %12’si sendikalı yani. Örgütsüz bir toplumda demokrasi mücadelesi beklenebilir mi? TUİK’in son verilerine göre, işsizlik oranı %14,7. Genç işsizlik ise %20.

Mayıs ayı hesaplarına göre dört kişilik ailenin açlık sınırı 2 bin 124.-TL. Yoksulluk sınırı ise 6 bin 918.-TL. Türkiye nüfusunun %60’ı yoksulluk sınırının altında.

Bu çarpık verilerin dışında Türkiye’de 10 milyon kayıt dışı çalışan ve bu yolla para kazanan güvencesiz kişi olduğu söyleniyor. Günümüzde kimi Marksist iktisatçılar da proletaryanın artık güvencesiz olarak tanımlanması gerektiğini söylüyorlar.

Merdiven altı kayıt dışı atölyelerde çalışanlar, organize sanayi bölgelerinde ve küçük sanayi sitelerinde sigortasız çalışan kalfa ve çıraklar, işportacılar, mafyanın ayak takımı (kaçak sigara satıcıları gibi), tarımda ve ormanda mevsimlik çalışan işçiler güvencesiz çalışma hayatının tipik örnekleri.

Bu büyük kalabalığın içinde bir kesim var ki döküntü ile geçiniyor. Siz buna “kemik yalayıcıları” da diyebilirsiniz. Her geçen gün kalabalıklaşan bir grup. Giderek asalaklaşıyor ve verilen sosyal yardım, sadaka ve diğer edinimlerle yaşıyor. Bu tarz bir yaşam, yeni bir kültür yaratıyor. Buna “saprofit kültür” deniyor. Kemik yalayıcı bu güruh, kemik atanın emrinde her işte varım diyen müfrezeleri oluşturuyor! Bu kültürün yarattığı toplumsal, ekonomik ve siyasi etkiler nelerdir? Bu etkiler ne tür bir siyasi tablo ortaya çıkarıyor? Bu topluluk, yalayacak kemik bulamazsa ne yapar?

SORU 4-TARIM

Türkiye’de çalışan nüfusun,

%19,2’si tarım sektöründe

%19,6’sı sanayi sektöründe

%7,2’si inşaat sektöründe

%54’ü hizmet sektöründe istihdam ediliyor.

Tarımda her geçen yıl üretimde düşüş kaydediliyor. Sektörde hâkim üretim tarzı küçük ölçekli işletmeler, yani küçük üretici köylüler. Bunların dağınık ve örgütsüz olmalarından dolayı üretimden düştükleri gözleniyor. 26,5 milyon hektarlık üretim alanının 23,2 milyon hektara düştüğü belirtiliyor.

Tarımda maliyetler %30 artmış durumda. Bu oran küçük üretici köylülükte, işletme ölçeği kıstasına göre daha da artıyor. Buğdayda ithalat %148 artmış durumda.

Asıl sorun şu: Kırsal kesimde nüfus, köy ve kasabalar dâhil 20 milyon. Tarımsal üretime katılanlar ise 5 milyon civarında. Birçok iktisatçının sorduğu gibi, 15 milyon ne ile geçiniyor? Rakamlarla açıklamaya kalksak tarımda istihdam %19,2 olmasına rağmen, milli gelirden aldıkları pay %5,76.

Soruyu tekrarlayalım: Köylü ne ile geçiniyor? Tarımsal üretime hiç katılmayanlar ne ile uğraşıyor ya da nasıl yaşıyorlar?

Yukarıda verdiğimiz bu dört sorunun yanıtını aldığımızda demokrasi yolunun nasıl bir yol olduğu konusunda herhalde bir fikir sahibi olabiliriz. Bu yolu aşmak için, elbette, bir takım düşüncelerimiz olacaktır.

Biz burada, 69 bin öğrencinin 141 gazetecinin hapiste olduğundan söz etmeyeceğiz. Cinayete kurban giden kadınlardan, geçim sıkıntısından dolayı canına kıyanlardan, israftan, talandan hatta basına açılan davalardan ve işten atılan gazetecilerden vs. bahisle bir fikir ileri sürmeyeceğiz.

Ama, biz, biliyoruz ki, iktidar başkanlık sistemi ile, yargı sistemi ile, eğitim sistemi ile, çalışma ve sosyal güvenlik sistemi ile, ekonomi politikaları ve kültür politikaları ile statükosunu korumaya ve devam ettirmeye çalışmaktadır.

EMPERYALİST ÇÖZÜM

Emperyalizmin bağımlı ülkelere çözüm önerisi hep kapitalizm ile liberal demokrasinin (günümüzde neo-liberal demokrasinin) birlikteliğinde olmuştur. Bunun açık anlamı, emperyalizme bağlılıktır. Bu, bağlı ülkelerin özel koşullarına göre şekillendirilir. Kimi zaman bizde olduğu gibi Ilımlı İslam olur, kimi zaman da milliyetçi kısmen seküler bir model olur. Değişmeyen tek şey, kapitalizmdir. Kapitalizme uygun eş bulunur. Bu eş, faşizm de olur, liberal demokrasi de olur.

Emperyalizmin her zaman bir (B) planı vardır. Ilımlı İslam modeli devrini tamamladı mı B planı devreye girer.

Sanıyorum birçoğumuz Barrington Moore Jr. tanıyoruz. ABD’de Harvard Üniversitesi’nde öğretim üyesi, sosyolog. 2005 yılında ölmüş. En önemli eseri Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri. Yazar, demokrasiyi hep kapitalizmde ve liberalizmde aramıştır. Ona göre, demokrasisi SOS veren ülkelerde çağdaş demokrasiyi kazanmak için üç önemli husus vardır:

  1. Keyfi yöneticilerin denetlenmesi
  2. Keyfi kurallar yerine adil ve rasyonel kuralların konulması
  3. Bu kuralların oluşturulmasında halkın da pay sahibi olması için devreye sokulması.

Bu hususlar nasıl gerçekleştirilecek?

Yazara göre, bunun birincil yolu kapitalizm ile parlamenter demokrasinin nikâhıdır. Varlığı asırlar öncesine dayanır. Amerikan İç Savaşı’ndan sonra yaratılan demokratik devrime kadar gider. 1789 Fransız Devrimi de referans olarak gösterilir.

İkincil yol, kapitalizmin otoriter bir yönetim biçimi ile bir araya gelmesidir. Tepeden inme yöntemlerle gerçekleşir. İki farklı biçimi vardır. Bunlardan biri faşizmdir. Burada otoriterlik, totaliterliğe dönüşür. Diğeri demokratik cumhuriyettir. Burada da otoriterlik demokrasiye dönüşür. Bunlardan birincisini biz 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 faşist askeri darbelerinde yaşadık. Bunu sosyalist lider Allende’yi deviren Pinochet ile Şili de yaşadı. Demokratik cumhuriyete örnek olarak Kurtuluş Savaşı sonrası yıkılan Osmanlı hanedanlığı yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti gösterilebilir. Hatta, yoğun itirazlara rağmen 27 Mayıs 1960 İhtilali de böyle yorumlanabilir. En büyük göstergesi 61 Anayasası’dır. Karşı çıkanlar 61 Anayasası’nı okusunlar ve sonra bir daha düşünsünler.

Yazar, üçüncül yol olarak komünist hareketleri gösteriyor. Ona göre, Rusya’daki Bolşevik Devrimi ile Çin Devrimi birer köylü devrimidir. Yazar böylece, zımnen de olsa her iki devrimi küçümsediğini ve onaylamadığını belli eder.

BİRİNCİ VE İKİNCİ BÖLÜMÜN SONUCU

Birinci bölümde seküler düzlemde akıl ve bilimin şekillendirdiği laik din anlayışının yerine Ibn Haldunları, Ibn Sinaları, Farabileri, Ibn Arabileri, Ibn Rüşdleri sollayarak hurafelerden beslenen bir din anlayışına yönlendirilen Türkiye’de ABD’nin Ilımlı İslam projesini Rand Cooperation’un Türkiye Raporu’na gönderme yaparak açıklamaya çalışmış ve uygulamalarda bunun nasıl ivme kazandığını gösterme yolunu seçmiştik. Bu doğrultuda emperyalizme bağımlılığın yarattığı kültür düzeyi sistemli bir biçimde aşağıya doğru çekilmeye başlanmış, birincil amaç olarak da bütünsel bir ideolojiyi içeren İslamiyet ve onun hurafelere dayalı Sunni-Vahabi orijinli gerici kültürü seçilmiştir. Bu kültür eğitimden evliliğe, ticaretten devlet yönetimine kadar her alanda aşı kampanyası ile yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Emperyalist sömürü için cehalet en büyük araçtır. Böylece toplumda, bir kutuplaşma yaratıldığını da belirtmiştik.

İkinci bölümde, sorularla Türkiye’nin sosyo-ekonomik özelliklerini vermeye çalıştık. Bunu şunun için yaptık: Biliyorsunuz toplumsal mücadelenin iki boyutu vardır. Birisi, ideolojik boyutu ki bunun nesnel karşılığı siyasi önderliktir; diğeri ise güncel boyutudur. Güncel boyut nedir? Ekonomidir, sosyal ve kültürel yapıdır. Sözün Türkçesi, siyasetin ideolojik boyutu, yani önderlik ile güncel boyutu yani ekonomik-demokratik mücadele içinde olan halk arasında bir birliktelik olmazsa siyaset de olmaz. Bu siyasetin gereklilik şartı ile yeterlilik şartı ilişkisinin kurulması anlamına gelir.

Burada halk kavramına bir açıklık getirme zorunluluğu vardır. Biz halk kavramından, tarihi belirleyen, önderliğin belirlediği tarihi yapan, en azından düşünce bazında da olsa şekillendirdiği mücadeleyi veren halkı anlıyoruz. Yani sosyo-ekonomik yaşamın içinde sömürüye karşı çıkan adalet isteyen, eşitlik isteyen, insan gibi yaşamak isteyen halkı kastediyoruz. Böyle bir halkın oluşturulması önderliğin asli görevidir. Önderlik bunu yapabilecek kudrette değilse siyasette olmaz, mücadelede olmaz. Olan fikir jimnastiğinden ileri gidemez.

İleriki bölümlerde detaylandıracağımız, “toplumcu yurtseverlik” düşüncesinin toplum katındaki bağlantısı, siyasetin ideolojik ve güncel boyutunun bir uzantısı ya da bunun yaratılmasının bir çabası olacaktır.

 (Devam edecek)

Hakkı Zabcı 15 Haziran 2019

 

 

 

 

Benzer yazılar

2 Yorum

  1. Hakkı Haluk SAĞKAL

    Emperyalist sömürü için cehalet en büyük araçtır. diyorsun. Ne güzel de ülkemizi tarif ediyorsun…Aydınlık yarınlara koşan kitleler ekonomik-ideolojik ve demokratik mücadele içinde hak arayışında olurlar. Hareketin yanar söner olmaması için de gayret sarf ederler.
    Siyasi önderlik, örgütlenmeyle mücadelenin at başı gittiği koşullarda oluşur. Mevzi kaybetmez, mevzi kazanır. Konjonktüre, yere ve zamana bağlı olarak örgütlenmesini tamamlar. Gerektiğinde geri çekilse de siyasetin boşluk tanımayacağını bilir. Toplumcu düşünce etrafında öbek öbek birleşmeye. Yurtseverlik kavramını tu kaka etmeden toplumcu yurtseverlik olarak diriltmeye, yaşasın enternasyonalizm derken ülkemizin özgün koşullarını göz ardı etmemeye varım. Çizeceğin yolu seziyorum ve gücüm nispetinde bağımsızlık uğruna, demokratikleşme yolunda yapamayacağım, tutamayacağım vaatte bulunmadan fikren düşüncelerine katılıyorum.

    Not: “Önderlik bunu yapabilecek kudrette değilse, siyaset de olmaz mücadele de olmaz” sözünün.doğrusu bu şekilde yazıldığındadır. Yani iki de de ayrı.

    Yanıt
  2. DOĞAN ÖCAL

    1- Emperyalizm 1919 da Boğaz’a donanması, Pera’ya atlı fatihleri ile girmişti. Şimdi ülkemizi, en ücra beldelerine kadar ürünleriyle, bankalarıyla, şirketleriyle, medyasıyla, kültürüyle istila etmiş durumda. Çok boyutlu bir istilaya tanık oluyoruz. Neden? Nazım Usta bu soruya şöyle parmak basmıştı: ‘’…Cumhuriyet oldu. Velakin’’. Ondan bize kalan, ‘’ Velakin’’ in peşine düşmek. ( Tevfik Çavdar…Bir İnkilabın Günbatımı)
    2- Emperyalist çözümde amaç: ‘’ Her koşulda’’ emperyalist bağımlılığın( emperyalist sömürünün) sürdürülmesidir. Bu bağımlı ülkenin ‘’özel koşullarına’’ göre, toplumsal güçlerinin mevzilenmesine göre şekillendirilir, uygun modeller devreye sokulur. Emperyalizm her zaman kendi işbirlikçilerini yaratır. ( Bunun en güncel örneği: Korkut Boratav: İMF Ekvator’da…Sol Haber.02-08-2019)
    3- Emperyalizm bir ülkeyi içten fethetmişken bağımsızlık mümkün değildir. Emperyalizmin etkisini kırmadan bağımsızlık yönünde kalıcı adımların atılacağını düşünmek saflık olur. ( AKP rejiminin dış politikada uyguladığı denge diplomasisinin bir geleceği yoktur). Emperyalizmin etkisini kırmak: iktidar mücadelesi vermektir…
    4- Toplumcu Yurtseverlik tanımı uygun. Toplumculuk, yurtseverliği yurtseverlik yapan bir özellik, yani yurtseverliğin bir niteliğidir. Bugün içinde bulunduğumuz, emperyalizmin iç olgu olduğu ve anti-emperyalist mücadelenin önem kazandığı koşullarda, kavramın bu şekilde ifadesi sanırım daha doğru görünüyor.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!