Finans Kapital ve Emperyalizm Üzerine Bazı Temel Sorular…-Mehmet Tanju Akad

Tüm bunlara rağmen sosyalizmin çerçeve olarak bile varlığı, 1960’larda, hatta 70’lerde dahi çekinilen bir anti emperyalist

muhalefetin varlığını sürdürmesini sağlamıştı.

mtakad@anafikir.gen.tr

FİNANS KAPİTAL VE EMPERYALİZM ÜZERİNE BAZI TEMEL SORULAR…

Finans kapitalin en etkili egemenlik aracı olan sözde “liberalizm” ideolojisinin kapitalist birikim sürecindeki gelişme aşamaları nelerdir?

Emperyalizmin, yani sermaye ihracının finans kapital ile bağlantısı günümüzden yüz küsur sene önce de açıkça görülmüş, başta Lenin olmak üzere çeşitli yazarlar tarafından ifade edilmişti. O zamanlar finans kapital hızla öne çıkmakla birlikte bugünle kıyaslandığında gerek birikimi, gerekse de siyasi bağlantıları ve siyasi-iktisadi araçları itibariyle henüz emekleme evresinde sayılırdı. Büyüdükçe pervasızlaştı ve çevresindeki her şeye el atmaya başladı.

Kapitalizmin krizleri paradoksal görünse de, finans kapitalin büyüme sürecine çok önemli katkılarda bulunmuştur. Krizler üretken sermayenin değerini düşürmüş, bunlar çok daha hareketli olan mali sermaye tarafından tam anlamıyla yok pahasına ele geçirilmiş veya borç batağı içerisinde sermaye gruplarına bağımlı hale getirilmiştir. Bunun en belirgin olduğu yer mali sermayenin, özel bir kurum olan “Federal Reserve Bank”a sahip olduğu ABD’dir. 1929 krizinde 5.000 küçük banka ile birlikte sayısız üretim işletmesi batarken, başkan Hoover elindeki serveti artırmaya (hızlı semirmeye) konsantre olan mali sermaye karşısında hiçbir engel çıkarmamıştı. Kriz ise aynen devam etti.  Roosevelt 1933 Ocak ayında Beyaz Saray’a ayak basınca kamu harcamaları politikasıyla durumu toparlamış ve krizin finansmanına hiç karışmayan mali sermaye daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nı rahatlıkla finanse etmiştir. Bu durum, Hoover’ın ideolojik olarak kamu müdahalesine karşı olmasına, Roosevelt’in ise “New Deal” ile kapitalizme payanda sağlamasına bağlanır ama işin aslı, mali sermaye ne kadar  semirirse semirsin, 1933’e gelindiğinde kapitalizmin kamu desteği olmadan krizden çıkamayacağının görülmesidir.

1929 krizinden sonra başkasının parasını toplayan bankalar ve diğer mali kurumlar üzerinde bazı sınırlamalar getirilmişti. Bu düzenlemeler başkalarının parasını kullanan yatırımcıların aşırı risk almalarını önlüyor, paranın bir kısmını belli fonlarda tutmalarını öngörüyor ve bankacılık işlemleri üzerindeki denetimleri genel olarak artırıyordu. Bu sınırlamaların kaldırılması ile mali sermayenin olgunlaşma dönemine girmesi arasındaki ilişki en net şekilde Reagan döneminde görülür. Bu aynı zamanda kapitalist kültürde de köklü bir değişime işaret ediyordu. Eski kapitalizmde esas olarak sanayi sermayesi yatırım ve işletme sermayesindeki eksikliklerini mali sermayeden aldığı kredilerle karşılıyor; üretken ile mali sermaye arasında belli bir denge bulunuyordu. Yeni kapitalizmde ise mali sermaye istediği taktirde bütün üretken sermayeyi eline geçirebilecek bir büyüklüğe ulaşmıştı. Bankalar sisteminden, yatırım fonlarından, emeklilik fonlarından ve tüm toplumun birikimlerinden topladığı devasa paraları hemen hiç kısıtlama olmadan kullanmak ve ayrıca vergi yükünü üzerinden atmak istiyordu. Reagan yönetiminin yeni muhafazakar-liberal dalgası bu konuda mali sermayenin önünü tümden açmak için harekete geçti ama ondan sonra gelen hiçbir başkan da farklı bir şey yapmadı. Amerikan siyasi sistemi artık mali sermayenin taleplerine karşı çıkacak bir başkanı (şayet böyle bir girişim olursa) sindirecek güce erişmişti. Reagan yönetiminden bu yana ABD nüfusunun yüzde biri nüfusun geri kalanından tam on kat daha hızlı zenginleşmiş ve nüfusun yarısı da mutlak olarak fakirleşirken bu ülkede gelir dağılımı uçurum halini almıştır.  “Liberalizm” daha demokratik bir yönetim anlayışı değil, sermayeyi kısıtlayan her türlü engelin kaldırılmasından ibaretti ve siyasi demokrasi ile en ufak bir alakası olmadığı gibi, bunun da kısıtlanması için eline geçen her fırsatı kullanacak, fırsat yoksa da yaratacaktı. Liberalizmin köklerini merak edenler Adam Smith’i ve zamandaşı olan İskoç filozoflarını, örneğin sivil toplum kavramını bugünkü anlaşıldığından çok farklı bir manada ortaya atan Ferguson’u okusunlar. (Okumayacağınızı adım gibi biliyorum ya, …belki birkaç kişi okur diye umuyorum…)

Finans kapitalin ezici ağırlığı krizleri nasıl etkilemiştir?

Finans kapital ne kadar güçlü hale gelirse gelsin kapitalizmin iktisadi yasalarına, dolayısıyla zaaflarına tabi olduğu gibi, üretken sermayenin belli ölçülerde sahip olduğu iş ahlakını da yerle bir etmiştir. Şöyle ki, sermayenin en büyük sorunu birikime bağlı olarak kar oranlarının düşme eğilimidir. “Büyük Üstat” sermayenin en yüksek kar için işlemeyeceği hiçbir cinayet olmadığını yüzelli yıl önce çok güzel ifade etmişti ama o bile bugünkü durumu görse herhalde “bu kadarına pes” derdi. 20. yy. başında Jack London muhtemelen bunu en dramatik bir şekilde ifade eden yazar olmuştu. Küçük birikimleri kullanmak için çeşitli mevduat toplama ve hisse dağıtma sistemleri 19. yüzyılda da vardı tabii ve batan işletmeler buralara para yatıranları da birlikte götürürdü ama bu mekanizmalar günümüzdeki kadar karmaşık değildi. Aşırı üretim veya nisbetsizlik buhranları diye adlandıracağımız krizler birbirini izler ve fazla müdahale olmadan yerini yeni bir dalgaya bırakırdı. Mali sermayenin daha 19. yy’ın sonlarında bile hissedilen hakimiyeti arttıkça, bir yandan piyasalar oligopolist bir yapıya dönüşmekte, diğer yandan da bunların kamu kurumları üzerindeki denetimi kökleşmekteydi. 1929-33 sonrasında kamu müdahaleciliği bunu biraz kısıtladı ama Soğuk Savaş’ı kazanacağını hisseden Reagan yönetimi topyekün bir taarruza geçti. Bu taarruzun uluslararası ayağı, Helsinki süreçlerini de kullanarak Sovyet Birliğini yıkıma götüren tam saha presti. İçteki ayağı ise oligopolist mali sermayenin önündeki kısıtlamaları kaldırmak oldu. Böylece kar oranlarının düşmesine karşı giderek riski spekülasyonlara girmeleri önünde kamusal denetim engeli kalmadı. Hala kalan birkaç denetim ise başka yollarla aşıldı, örneğin, emeklilik fonlarını korumak için bunların sadece AAA niteliğine uygun görülen yerlere yatırılması gerekliliği kaldırılmadı ama mali kuruluşlar ve borsalarla iç içe geçen değerlendirme kurumları bunların istediği alanlara AAA değerlendirmesi verdi. Mali kurumlar emeklilik fonlarının paralarını batırınca da “hata yapmışız, sonuçta bu bizim sübjektif görüşümüzdür” diyerek sıyrıldılar. Bu süreçte özel mali kurumların yöneticileri sırayla başkanlara ekonomik danışmanlık yaptılar ve Federal Rezerv’in Yönetim Kurulu’nda görev aldılar. Keza bunların bir kısmı da en büyük üniversitelerin ekonomi fakültelerinde liberalizmi savundukları için dekan yapıldılar. Bu dekanlar mali kuruluşlardaki danışmanlıkları için de yıllık altı veya yedi sıfırlı çekler aldılar. Tabii, bu paralar yatırım şirketlerinin CEO’larına verilen sekiz sıfırlı çekler yanında sönük kalırdı ama bütün parayı da primlere yatırmak olanaksızdı doğal olarak. İşte sözde “liberalizm” bundan başka bir şey değildir ve ideoloji bile sayılamayacak bir pespayelik, bir çapul hırsıdır. Bundan siyasi demokrasi bekleyenlere ancak acınır. Krizlere gelince, kamu harcamalarının ve tüketimi kamçılayan kredi mekanizmalarının devasa ölçüleri bunların aşırı hale gelmesini önlese de, kamu sektörünün küçültülmesi yeni muhafazakarlığın çok paradoksal olan ideolojik saplantısıdır. Kamu harcamaları olmadığı taktirde kapitalizmin çok daha derin krizler yaşayacağına, hatta siyasi rejimin -muhtemelen kötüye doğru- kökten değişeceğine kuşku yoktur ama ideolojik saplantı da ayrı bir şeydir. Bu nedenle büyük şirketlerin giderek doğrudan fon aktarımı yoluyla desteklenmesi gündeme gelmektedir. Aslında devletler, sosyal dengeleri fazla yıkıma uğratmamak için halkın alım gücünü artıracak para desteği de yapıyorlar ama büyük şirketlere yapılan doğrudan yardım giderek devasa boyutlara ulaşıyor ve bu para da kamu borçlanması olarak halkın sırtına yükleniyor. İşin ilginci, büyük şirketleri batıran yöneticiler, yeni iğrenç şirket kültürü çerçevesinde, batırdıkları şirketlerden yılda sekiz sıfırlı prim çekleri almaya devam ediyorlar ve bu da kamu borcuna ekleniyor. Pespayeliğin bu kadarına akıl sır ermiyor. Aslında eriyor da, buna karşı etkili bir muhalefet yapılmaması garip. Adamlar milleti soydukça daha fazla prim alıyorlar ve soyulanlar birkaç cılız istisna dışında ses çıkarmıyorlar.

İnsanlık çevre, enerji ve gıda krizleriyle ve tıkanmakta olan kamu yönetimleriyle ve daha nelerle karşı karşıya iken devasa kaynakların finans kapitalin elinde ezilmesi başlı başına bir krizdir, bunun için başka mali krizlere gerek yoktur. Yani, kriz vardır ve süreklidir. Buna karşı etkili bir muhalefet elbette ki gelişecektir. Bunun nasıl ve ne zaman olacağı, ne kadar başarılı olacağı meçhuldür. Ama bunun bilinmemesi yapılmaması gerektiği anlamına gelmez, tam tersine doğru yapılmaya çalışılmasını gerektirir.

Bugün bütün dünyada anti emperyalist mücadelenin temel halkası nedir?

Bugün bütün dünyada anti emperyalist mücadelenin temel halkası zihinlerdeki çaresizlik psikozunu ve şaşkınlığı atlatabilmektir. Bunun çok uzun bir mücadele olacağı ve daha sayısız yenilgi yaşanacağının bilincinde olunmalıdır. Öte yandan sosyalistlerin de bu noktada birçok hatalarının olduğu vurgulanmalıdır. Öncelikle kapitalizmin kaçınılmaz yenilgisi ve sosyalizmden geri dönüşler olmayacağı gibi balonlarla beklentileri yükseltip, hayal kırıklığının daha derin olmasına yol açmışlardır. Buna bağlı olarak “bilimsel sosyalizm” gibi bir masal uydurmuşlardır ki, ne sosyalizm ne de herhangi bir başka siyasi rejimin bilimsel olması (bu “bilim” her nasıl bir şeyse) söz konusu olamaz. Kaldı ki, örneğin sözde “bilimsel sosyalizmin” üstünlüğünü savunup daha sonra da kaynak dağıtım mekanizmalarını dahi doğru dürüst oluşturamamak, hatta örneğin, sermaye ölçümünün teorik çözümlemesini bile yapamamak gibi bir dizi tutarsızlığa düşmüşlerdir. Tüm bunlara rağmen sosyalizmin çerçeve olarak bile varlığı, 1960’larda, hatta 70’lerde dahi çekinilen bir anti emperyalist muhalefetin varlığını sürdürmesini sağlamıştı. Berlin duvarı ile görünüşteki bu çerçevelerin yıkılması, tüm dünyada emperyalist kapitalizmin yeni muhafazakar-sözde liberal saldırısına karşı herhangi bir barikat oluşturulmasını olanaksız kıldı. Sadece küçük ve birbirinden bağımsız kılıç artığı grupçuklar kaldı. Bunlardan bir fayda gelmeyeceği ve yepyeni platformların oluşturulması gereği açıktır. Ayrıca anti-emperyalist görünen her (neyse) şeyin gerçekte öyle olmadığını değerlendirmek gerekir. Kimin eli kimin cebinde belli değil.

Emperyalizme karşı mücadelede yeni platformlar nasıl gelişir?

Bu çok uzun vadeli bir iştir ve biz ileride neler olacağını öngöremeyiz. Bunu iddia eden varsa siyaset şarlatanıdır. Bugün için yapmamız gereken ilk şey insanlara doğru düzgün düşünmeyi öğretmek ve ahlaklı olmayı hatırlatmaktır. Düşünmek insanlara en zor gelen şeydir. Yüzde 99’u sadece düşünür gibi yaparak kafasındaki önyargıları tekrarlar. Sadece yüzde biri düşünür, onların da sadece bazıları doğru düşünür. Etrafa bakıyorum, yazılanları çizilenleri izliyorum. Eğer bir ülkede olguları doğru dürüst tespit eden ve bunlar arasındaki bağlantıları doğru kuran birkaç düzine bile insan yoksa vae victis! Kaldı ki bu dahi sadece başlangıçtır ve bunları yapmak bize nereye gideceğimizi (veya gitmemiz gerektiğini) göstermez. Bunun için bir değerler sistemine sahip olunması gerekir. Bu olsaydı, bu kadar çok sayıda eski solcu bugün liberalizmin, dolayısıyla emperyalizmin hizmetine koşmazdı. Ahlak, esas itibariyle bazı değerlere sahip olmak ve bunları satmamaktır, dürüstlüktür. Akıl ve ahlak olmadan bir şey olmaz, bunlar varsa belki bir şeyler olur; her ne kadar kimse bunun garantisini verecek değilse de. Herhalde siz de garanti isteyecek değilsiniz. Ama akıl ve ahlak istemek hakkınızdır, ve ayrıca bu alanda var olmanın olmazsa olmazıdır. Diğer yandan çeşitli tereddütlerle karşılaşmak doğaldır. Ahlaksızlık tereddüt edende değil, tereddüt etmiyormuş gibi yapanda daha çoktur. Kuşku yoksa inanç da olmaz. Daha doğrusu o inanç sağlam olmaz. Kuşku ile inancın birliği gerekir. Doğruyu bulma kuşkusu, dürüstlükten ayrılma kuşkusu… bunlar iyi kuşkulardır… Toplumun ve inançların ve kişilik özelliklerinin karmaşıklığı elbette ki herkesi zorlayacaktır. Bunlar basite indirmekle aşılacak şeyler değildir. Ancak meşru zeminler ve politik açıklık hiçbir zaman terk edilmemelidir. Bunlar mücadele zeminin kirletilmesine karşı yegane etkili panzehirdir aynı zamanda. Çok önemli bir başka nokta da muhtemel sonuçları değerlendirmeden ve bunları yönlendirecek asgari güce (ve akla) sahip olmadan insanları boş yere sonuçsuz işlere yönlendirmemektir. Bu hasmın işine yarar. Her zaman da yaramıştır zaten. Bunun unsurlarından –sadece- bir tanesi de kısa vadeli başarı beklentisi yaratmamaktır.

Anti emperyalist mücadele tam olarak nedir?

Bu çok kapsamlı bir sorundur. Hatta öyle ki, tam olarak tanımlanabilmiş bir hedefler bütünü (ve bunu tayin edecek mekanizmalar ve koşullar) bile henüz yoktur. Öte yandan duruma göre tanımlar yapılabilir. En doğrusu aşamalara göre hedeflerin tayin edilmesi gerektiğine işaret etmektir. Emperyalizm devlette, basında, üniversitelerde, dini cemaatlerde geniş kesimleri doğrudan veya dolaylı olarak yönlendirmektedir. Ulusal ve bölgesel anlamda her direniş potansiyelini yerinde boğmak üzere uzmanlaşmıştır. Birçok direniş mevziini yıkmıştır ve yıkmaya devam etmektedir.

İlk aşama kafa karışıklığını azaltmaktır. Ayrıca her aşamada farklı kesimlerde farklı hedefler olabilir. Örneğin basındaki dezenformasyon sistemlerine karşı durmak bir ara hedeftir ama bakalım bunu yapacak dürüst bir basını ayakta tutacak yeterli insan var mı. Bunu iddia edenler varsa bile, bunlar olguları doğru anlayıp bağlantıları doğru kurabiliyorlar mı? Bunu her alanda yürütmek için yetkinlik ve yeterlilik kazanma çabası içinde olmak gerekir. Anti emperyalist mücadelede ilk adım budur. Yoksa her dönemeçte yalpalayan insanlarla bir yere gidilmez. Yola bile çıkılmaz. Önce aklı (ve dürüstlüğü) hakim kılalım.  Her şey akılda başlar ve akılla başarıya ilerler. Ancak bu bir önkoşuldan ibarettir. Doğru fikirler tek başına bir şey ifade etmez, ancak güçlü saiklerle birleşirse kervan yola koyulur.

Mehmet Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir