Teğet Geçer’den Deler Geçere mi?-Mehmet Ali Yılmaz

Emperyalizmin dünya siyasasının bir yapıcıları bir de “köpük”leri vardır. Bizdeki “köpük”ler ise balonlaşan cinstendirler.

maliyilmaz@anafikir.gen.tr

 

 

TEĞET GEÇER’DEN DELER GEÇERE Mİ?

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, geçtiğimiz hafta Hürriyet’e yaptığı konuşmasında AB krizi ve bu krizin Türkiye’ye etkileri hakkında pembe tablo çizemedi. Büyük bir krizin kapıya dayanmakta olduğunu nihayet itiraf etmek zorunda kaldı. Gelen krizin sorumluluğunu AKP’nin üzerinden atmak isteyen bir şekilde konuşan Babacan, Orta Vadeli Program’da 2012 yılı için öngörülen yüzde 4’lük ve takip eden yıllardaki yüzde 5’lik büyüme tahminlerinin, Avrupa’daki büyüme oranlarının tahminlerin altına düşmesi durumunda bu rakamların altına ineceğini belirtti. Başbakan Yardımcısı, AB’deki finansal krizin gittikçe derinleştiğini ve bu gidişle çözümünün zorlaştığını ifade etti.

“Önümüze bakalım, daha büyük meseleler var, arkadan başka şeyler de geliyor, İtalya geliyor, Fransa geliyor” diyen Bakan adeta kapitalizmin altından kalkamayacağı bir kriz sürecine doğru sürüklenmekte olduğunu söylüyordu:

“Yunanistan’a çözüm üretemeyen G–20, bir AB, daha büyük meselelere nasıl çözüm üretecek? Dolayısıyla gerçekten şu anda uluslar arası işbirliği ve politika koordinasyonu son derece önemli. Eğer bunlar olmazsa önümüzde daha sıkıntılı bir tablo, daha farklı bir dünya konjonktürü de görebiliriz.” diyordu.

Babacan, önümüzdeki dönemde “farklı bir dünya konjonktürü de görebiliriz” derken emperyalist sistemin; daha fazla siyasal gericiliğe, burjuva demokrasisini tamamen terk ederek daha baskıcı, diktacı, terörcü ve savaşçı bir yönetimi esas alabileceğini mi vurgulamak istiyor? Çünkü kriz Batılıları öylesine çaresizliğin içine sürükledi ki demokrasiyi bırakıp teknokrasiye yönelmeye başladılar.

Babacan’ın söylediği gibi İtalya’nın arkasından Fransa da gelirse bu gelişme bütün Avrupa’yı sallamakla kalmaz hiç şüphesiz dünyayı sarsar. Türkiye ise şoka girer. Çünkü Türkiye’deki yabancı yatırımların yüzde 70’e yakınını AB ülkeleri yapmaktadır. Türkiye ticaretinin yarıya yakınını da bu ülkelerle yapmaktadır. Bu gelişmeler Türkiye’nin büyüme hızını da çok aşağılara çekmekle kalmaz; cari açığı finanse edecek krediyi bulmasını da imkânsızlaştırır. Dışa bağımlı bir ekonominin yaşayacağı bütün olumsuzluklarla karşı karşıya kalması kaçınılmaz olur.

Başbakan yardımcısı 17 Kasım 2011 tarihli Hürriyette yayınlanan konuşmasını şöyle sürdürür: “Hem hükümetin hem tüm devlet kuruluşlarımızın, hem şirketlerimizin farklı senaryolara hazır olması gerekecek. Hiçbir şey sürpriz olmamalı bu dönemde. ‘yani biz bu kadarını da beklemiyorduk’ dememeli kimse, öyle bir dönemden geçiyoruz. Ve içinden geçmekte olduğumuz dönem son yüzyılın hiçbir dönemi ile mukayese edilemeyecek karmaşıklıkta bir dönem” diyor.

Kapitalizm yapısı gereği sürekli bunalım içindedir ve kriz üretir ama bu sistemin iktidarları da bu krizlerin sorumluluğunu üstlenmek zorundadırlar. Topu taca atamazlar. Çünkü iktidarlar bu sömürü ve talan düzeninin baş uygulayıcıları ve bekçileridirler. Babacanlar ve Tayyipler asla sorumluluktan kaçamazlar.

Babacan konuşmasında önümüzdeki dönemde gündemi işgal etmeye aday iki konuda siyasi değerlendirmede bulunuyor. Gazetenin haberine göre, “Bugün AB’nin temellerinin, ‘Avro devam etsin mi etmesin mi?’, bunların sorgulanır hale geldiğini belirten Babacan, değerleri ile pek çok ülkenin örnek aldığı Avrupa’nın ve demokratik sistemin iyi olup olmadığının bile artık bazı ülkelerde sorgulanır hale geldiğini anlattı.”

Bu konulardan birisi dünya ülkelerinin yüzde 28’inin Euro’yu rezerv para olarak kabul ediyor olması bakımından önemlidir. Kapitalist emperyalizmin en önemli ikinci parasını feda etmeleri ilk aşamada sistemde çok büyük karmaşaya neden olur ve bu karışıklık atlatılırsa ABD hâkimiyetinin perçinlemesi sonucunu ortaya çıkarır.

Babacan’ın sözünü ettiği asıl önemli konu (ki esas siyasi olan da budur) Avrupa’nın demokratik sisteminin sorgulanır hale gelmesi meselesi… Yukarıda da kısaca ele aldığımız bu konunun kriz yaktıkça daha fazla gündeme geleceği anlaşılmaktadır. Kapitalist emperyalizmin sıkıştıkça daha baskıcı yönetim biçimlerine başvurduğunu tarihten biliyoruz. 1920’li ve 30’lu yıllarda yaşanılan sıkıntılı dönemde de faşizme başvurup dünya savaşı çıkarmadılar mı? Bugün de krizin altında bunalan tekelci sermaye, mali oligarşi burjuva demokrasilerini rafa kaldırıp göstermelik parlamentoları ile işbirliği içinde “demokratik darbeler”  yaparak (AB’nin “darbesi” de herhalde demokratiktir!) “teknokratik” yönetimler kurmaya başladılar. Bizde 1971’de gerçekleştirilen “12 Mart” modelinin “çağdaş”laştırılmışı bu gün Yunanistan ve İtalya’da hayata geçiriliyor. “Muhtıra”yı Merkel Almanya’sı veriyor, AB de bunu uygulatıyor. Uluslararası sermaye ve IMF de krizin yoğunlaştığı ülkeler üzerinde kurulan bu baskıya omuz veriyorlar, söz konusu ülkelerin hükümetleri istifa ettiriliyor ve parlamentolar da bu operasyona destek oluyorlar. Böylece oynanan demokrasi oyununun üstünü “şal” ile örterek “ekonomiyi sosyal gelişmenin” önüne geçiriyorlar. “Post-demokrasi” de böyle bir şey olsa gerek.

“Akil adamlar”ı yönetimin tepesine oturtarak ne krizin yükünü çeken ülkeleri ne de krizin faturasını kestikleri halkları kurtarmaya çalışıyorlar. Onlar kapitalist emperyalizmin kriz dönemlerinde daha da hızlı işleyen eşitsiz gelişim yasasının gereğini yerine getiriyorlar. Batmakta olanın üzerinden daha da fazlasını elde etmenin peşindeler. Bu uzun ve sancılı geçecek olan krizi özellikle Almanya fırsata çevirmeye çalışıyor. Krizi kullanarak AB’yi tamamen avucunun içine alma derdinde. Böylece geçmişi çok eskiye dayanan Alman düşüne doğru büyük bir adım atmış olacaklar. Ama büyük abi ABD’yi kızdırmadan, onun çizdiği rotadan sapmadan yol almak zorunda olduklarının da bilinciyle hareket ettiklerinden şüphe etmemeliyiz.

Emperyalizmin dünya siyasasının bir yapıcıları bir de “köpük”leri vardır. Bizdeki “köpük”ler ise balonlaşan cinstendirler.

Mehmet Ali Yılmaz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Ana Fikir