1854 Yunan Ayaklanması – Karl Marx

Karl Marx, New York Tribune gazetesinde 29 Mart 1854’de “Yunan Ayaklanması” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Aşağıda okuyacağınız bu makale günümüzde bir kısım sol ve liberal kesimlerin savunduğu “kimlik siyasetine; din, mezhep ve etnik temelli ‘eşitlik’ politikasına” da bir cevap niteliği taşıyor ve toplumcu bakışın nasıl olması gerektiğini gösteriyor.

                                                                                   1854’de Osmanlı İmparatorluğu toprakları

                                                                                                                                      Haluk Başcıl

İngiltere, Fransa ve Piyemonte (İtalya) ile birlikte Rusya’ya karşı Kırım Savaşını kazanan Osmanlı İmparatorluğu 30 Mart 1856’da Paris Anlaşması’nı imzaladı.

Kırım Savaşı (1853 – 1856 Osmanlı-Rus savaşı) sürerken Rusya ve Yunanistan’ın kışkırtmasıyla,  Tanzimat’ın ilk uygulandığı yer olan Yanya ve Tırhala’da yaşayan Yunanlılar ayaklandı. Rusya ve Yunanistan, bu ayaklanmayı Avrupa’ya bir “din kavgası” olarak sundu.

Kırım Savaşı sırasında İngiltere Osmanlı devletine, Rusya ile yapacağı anlaşmaya azınlıklara daha fazla haklar vererek girmesini önerdi. Bunun üzerine Sultan Abdülmecid,   ateşkesten 18 gün sonra,  Paris Anlaşması’ndan da 40 gün önce, 18 Şubat 1856’da Islahat Fermanı’nı ilan etti.

Kırım savaşı bütün şiddetiyle sürerken, savaşın daha ilk yılında Avrupa kamuoyuna “din kavgası” olarak taktim edilen Yunan ayaklanmasına ilişkin Karl Marx, New York Tribune gazetesinde 29 Mart 1854’de “Yunan Ayaklanması” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Aşağıda okuyacağınız bu makale günümüzde bir kısım sol ve liberal kesimlerin savunduğu “kimlik siyasetine; din, mezhep ve etnik temelli ‘eşitlik’ politikasına” da bir cevap niteliği taşıyor ve toplumcu bakışın nasıl olması gerektiğini gösteriyor.

 

Yunan Ayaklanması – Karl Marx, 29 Mart 1854

Sultan’ın (Abdülmecid ç.n.) Yunan tebasının, Paris ve Londra’da büyük bir heyecana yol açan ayaklanması şimdi bastırılmıştır ama yeniden canlanmasının imkansız olduğu düşünülemez. Bu olasılığı dikkate alarak, bugüne kadar bu vakanın tümüyle ilgili belgeleri dikkatle gözden geçirdikten sonra, isyancıların sadece Pindus’un güney yamaçlarında yaşayan dağlıların arasından çıktığından ve bunların, Karadağlı sofu Hıristiyan korsanlar dışında, Türkiye’deki diğer Hıristiyan uluslar tarafından pek sempatiyle karşılanmadığından ve hâlâ Türk hakimiyeti altında yaşayan tek yoğun Yunan topluluğunu oluşturan Tesalya ovası sakinlerinin, bu kendi soydaşlarından Türklerden bile daha çok korktuklarından emin olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu ruhsuz ve korkak nüfus kitlesinin, Yunan bağımsızlık savaşı sırasında bile ayaklanmaya cesaret edemediği unutulmamalıdır. Yunan soyunun, herhalde 300.000 kişi civarındaki geri kalanına gelince, imparatorluğun tüm kentlerine dağılmışlardır ve diğer Hıristiyan uluslar bunlardan öylesine nefret eder ki, Sırbistan ve Eflak’ta olduğu gibi, bir halk hareketi başarıya ulaştığında, Yunan kökenli bütün papazlar kovulup yerleri oralı papazlara verilmiştir.

Ama bugünkü Yunan ayaklanması, Batılı güçlere, İstanbul’un, Avrupa’daki tebasının büyük çoğunluğunu oluşturan ve bir milyon Yunan’a karşılık, Yunan dininden olduğunu açıklayan diğer uluslardan on milyon kişiyi kapsayan kitleyle sorunlarına müdahale fırsatı vermesi yönünden önem kazanmaktadır. Gerek sözü edilen imparatorlukta, gerek İngiliz yönetimindeki Ege adalarında yaşayan Yunanlar elbette Türkleri Yunancanın konuşulduğu her yerden kovmayı ve Tesalya’yla Epirus’u kendi devletlerine katmayı ulusal bir görev sayıyorlar. Bizans’ı yeniden kurmayı bile düşleyebilirlerse de, genel olarak, böyle bir hayale kapılmayacak kadar akıllı bir halktırlar. Ama Yunanların şu anda Rus entrikaları sonucunda açığa çıkmış, Athanasios adlı papazın yeni fark edilmiş gizli tertipleriyle kanıtlanmış ve dağdaki eşkıyalar tarafından ilan edilmiş, fakat ovadaki köylü nüfusta yankı bulmamış ulusal genişleme ve bağımsızlık planları; bunların hiçbirinin, Türkiye tebasındaki halkların bunlarla karıştırılmaya çalışılan dinsel haklarıyla bir ilgisi yoktur.

İngiliz gazetelerinden ve Lordlar Kamarası’nda Lord Shaftesbury, Avam Kamarası’nda da Bay Monckton Milnes tarafından verilen önergeden öğrendiğimize göre Britanya hükümeti bu Yunan eylemleri münasebetiyle, İstanbul’un Hıristiyan tebasının durumunu, en azından kısmen düzeltecek önlemler almaya çağrılmaktadır.  Aslında bize açıkça söylenen, Batılı güçlerin asıl hedefinin, Hıristiyan dinini Türkiye’deki Müslümanlıkla eşit haklara sahip bir duruma getirmek olduğudur. Şimdi bu, ya hiçbir anlam taşımıyor ya da iki dinden herhangi birini esas almadan ve din gözetmeksizin, hem Müslüman hem Hıristiyanlara siyasi ve medeni hakların verilmesi anlamını taşıyor. Başka bir deyişle, devletle kilisenin, dinle siyasetin birbirinden tamamen ayrılması anlamını taşıyor. Ama Türk devleti, bütün Doğu devletleri gibi, devletle dinin, siyasetle inancın çok yakın bağı, hatta bunların birbiriyle özdeşliği üzerine kuruludur. Bu imparatorluk ve onun egemenleri için hem imanın hem de yasaların kaynağı Kuran’dır. İmanlıyla Gavuru, Müslüman’la Reaya’yı (Tanzimattan önce Osmanlı devletinin Müslüman olmayan tebası. ç.n.) Kuran’ın önünde eşit kılmak nasıl mümkün olabilir? Böyle bir şey yapmak için aslında Kuran’ı atıp yerine yeni bir sivil yasa koymak, başka bir deyişle, Türk toplumunun yapısını yıkıp, bunun yıkıntılarından yeni bir düzen kurmak gerekir.

Öte yandan, Yunan itikadını Hıristiyan inancının diğer tüm dallarından ayıran asıl özellikse devletle kilise, sivil yaşamla dinsel yaşam arasındaki aynı özdeşliktir. Bizans İmparatorluğu’nda devletle kilise birbiriyle öylesine iç içe girmişti ki, birinin tarihini yazmadan ötekinin tarihini yazmak olanaksızdır. Aynı özdeşlik Rusya’da da vardır, fakat orada, Bizans İmparatorluğu’nun aksine, kilise sadece devletin bir maşası, yurtiçinde itaat ettirmek, yurtdışına saldırtmak için kullanılan bir araç haline dönüşmüştür. Osmanlı İmparatorluğunda, Türklerin Doğuya has anlayışı uyarınca, Bizans teokrasisinin kendisini geliştirmesine öylesine bir izin verilmiştir ki, bir cemaatin papazı aynı zamanda yargıcı, belediye başkanı, öğretmeni, vasiyetname uygulayıcısı, vergi tayin edicisi, sivil yaşamın her işiyle ilgilenen kahyası, hizmetkarı değil, patronudur. Bu konuda Türklere yapılacak asıl suçlama, Hıristiyan din adamlarının ayrıcalıklarının kısıtlanması değil, tam tersine, yönetimleriyle kilisenin bu her şeyi kuşatan baskıcı vesayetinin, denetiminin ve müdahalesinin tüm toplumsal varlık alanını zaptetmesine izin vermeleridir. Bay Fallmerayer, Orientalische Briefe adlı yapıtında çok esprili bir dille, kendisinin bir Yunan papazına, Latin rahiplerin hiçbir sivil yetkisinin olmadığını ve dünyevi hiçbir işle uğraşmadıklarını söylediğinde papazın nasıl şaşırdığını anlatır bize. “Yahu,” diye bağırır papaz, “Latin kardeşlerimiz vaktini nasıl geçiriyor peki?

Yani gayet açıktır ki, Türkiye’de yeni bir medeni yasa, dinden tümüyle soyutlanmış ve devletle kilisenin birbirinden tamamen ayrıldığı bir yasa koymak sadece Müslümanlığı geçersiz kılmakla kalmayacak, imparatorluktaki bugünkü haliyle Yunan kilisesini de yıkmak olacaktır. Bugünkü İngiliz hükümetini oluşturan korkak, gerici ve hasta ruhlu kişilerin böyle devasa bir işi, Türkiye gibi bir ülkede mükemmel bir toplumsal devrim yapma fikrini düşünebileceğine samimiyetle inanacak kadar saf olunabilir mi? Bunu düşünmek bile saçmalık. Onlar bunu, İngiltere ve Avrupa halklarının gözünü boyamak amacıyla kullanabilir ancak.

 

Kaynak: Karl Marx, Gazete Yazıları, Yunan Ayaklanması, s. 45-47, Sel Yayıncılık, 2. Baskı, Şubat 2012

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!