1980’lerden 1990’lara

 1980’LERDEN 1990’LARA

TELEVİZYON’DAN SOKAĞA BİR SELAM VE ANIMSAMA YAZISI

 Onur Aydemir

 Takdim ve Uyarı

Aşağıda okuyacağınız deneme, “bilimsel” olmak, “politik” olmak ve “ciddi” olmak iddiasından bütünüyle uzak, alabildiğine “hafif” ve hat safhada “kişisel” bir “anımsama” yazısıdır. Edebiyatta ya da bilimde “anımsama” diye bir tür var mı pek emin değilim ama Türk Dil Kurumu Büyük Sözlük’te “anımsama” sözcüğünün dört farklı anlamı bulunuyor. Ben bunlardan en çok Ruhbilimleri Sözlüğü’ndeki “önce öğrenilmiş ya da olmuş bir şeyi bellekte yeniden anma” anlamını bu yazıya uygun buldum.

 

Giriş

Günümüzde yakın geçmişimizdeki pek çok şeyin başına geldiği gibi, 1980’ler de metalaştırılarak kültürel tüketime içerildi. Çok uzun zamandır nostaljinin üst sınıflara yönelik kârlı bir ticari ürün haline geldiğini söylemeye bilmem gerek var mı? 80’ler partileri, 80’ler kafeleri, dizileri, kıyafetleri, müzikleri, kitapları her zaman çok “iş” yapıyor. Geçmiş adeta “yağmalanıyor”. 1980’ler sahiden önemli bir dönem, 1990’ların ortalarına kadar, belki de “dünyamızın değiştiği” bir dönem. Çokça yazıldı, artık internette de bulunuyor, o sıcacık hatıralarımızın genelleştirilip aleni hale getirilmesi ve mahremiyetinden bir şeyler kaybetmesi artık çok ama çok kolay ne yazık ki… Hemen belirteyim, bu satırların yazarı, bu alenileşme ve mahremiyetin kayboluşu konularında biraz “eski kafalı”, her şeyin yazılıp çizilmemesi gerektiğine inanan biridir.

 

Öyleyse bu yazıyı niye yazıyoruz? Bu yazıyı insan yaşamının mahremiyete olduğu kadar mevcut var oluşunun koşullarının kayda geçirilmesine de gerek olduğunu düşünerek kaleme aldık. Kimi zaman Türkiye’nin bir başka efsane kuşağı, 68’ler ve 78’ler’den büyüklerimiz yaşamlarının güzide dönemlerini bizimle paylaşmakta beis görmemekteler. Ayrıcalıklı ve üretken bir kuşak oldukları muhakkak; yalnız ülkemizde değil, dünyada da çok özel bir tarihsel döneme yetiştiler. İyi de, dünyada yalnız onlar mı yaşadılar? Bu ülkede, kendilerinden sonra gelenlerin nelere tanıklık ettiklerini, hangi koşullarda “büyüdüklerini ya da büyüyemediklerini” öğrenmek istemezler mi? Çokça yazıp çizdikleri için belki de vakitleri kalmıyor. Ya da düşünmek istemiyorlardır, bilemiyorum. Ama düşünmek isteyen, kendi var oluşunu mevcut tarihsel dönem içinde anlamlandırmak isteyen milyonlar olduğu muhakkak.

 

İşte tam da bu yüzden, 1980’ler ve 90’lar, yeniden, çok ayrı bir yerde duruyor. Zira onlar (ya da biz) “konuşamayan” kuşaklar olduk. Zülfü Livaneli’nin çocukken dinlediğimiz o şarkısındaki gibi; “Yanıp gitmiş gökte mavi, yere yağan küller bizim”. Şiir Ülkü Tamer’e mi aitti, şimdi anımsayamıyorum. Aslında örnek tam da yerini buldu, biz bir yandan 70’lerin tortusunun üzerine serpildiği bir yandan da 90’ların belirsizliğinin soğuk yüzünün temasa geldiği bir yerde bulunmuşuz. Dinlediğimiz müzikler, oynadığımız oyunlar, evlerimize giren televizyon ve ortadan yavaş yavaş silinmeye başlayan o eski dünya… Herşey ama herşey artık bunu daha net göstermeye başladı. Ben de bu döneme dair kendi küçücük yaşam kesitimden gördüklerimi, dört başlık altında derlemeye çalışacağım.

 

  1. Televizyon

 

Seksenler renkli televizyondur. Üzgünüm ama böyle. Bu iyi mi, kötü mü ayrı bir tartışma konusu. İlk Blaupunkt marka televizyonumuz geldiğinde Kelebek marka televizyon sehpamızın içine sığacak kadar küçüktüm. İlk izlediğimiz görüntülerden biri de Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığı forsunu birlikte yürüyerek Turgut Özal’a teslim etmesidir. Bunun “iyi mi kötü mü” olduğunu sormak ise “bir başka ironinin” konusudur.

 

Devir anten devriydi. Bugün dijital platformlardan alınan “keskin görüntü” yoktu. Eurovision vardı. Eurovision iki türlüdür. Birincisi ve meşhuru, bir “milli mesele olarak Eurovision” olup ses yarışmasıdır. Ancak az bilinen ve “teknik olanı”, yayının tepeden tepeye vericilerle yansıtılması ve antenle alınması olup, dağa fırtına indiğinde “necefli maşrapa” görüntüsü gelmesidir. Antenli sistemde kablo marifetiyle televizyon ile anten arasında “nazik bir münasebet” kurulmaktadır ki, yayın gitme anlarında yukarıya seslenerek anten çevirmek gibi “dosta güven, düşmana ürküntü veren” bir mekanizma iş başı etmektedir. Voltaj değeri sürekli gelip gittiği için televizyonda “regülatör” adı verilen voltaj yükselticileri bulunmaktaydı. Bu da yetmezdi, her televizyonda voltaj düşünce görüntü “kayar” ve düzeltmek gerekirdi. Kısacası televizyon izlemek için “uğraşılan” yıllardı.

 

Televizyon izlemenin kitap okuma alışkanlığını öldürdüğünü söylemek doğru mudur? Ben bunu bilmiyorum. Bu konuda büyük veri toplamak gerekir. 80’lerde hala kitap okunuyordu, hem de iyi okunuyordu. En azından bizim muhitte böyleydi. Bunu ilerideki bölümde ele almaya çalışacağım. Amerikan popüler kültürü televizyon ekranında belki de son nitelikli ürünlerini vermekteydi. İlk özel televizyonumuz Star oldu, önce test yayını ardından Körfez Savaşı yayını geldi. Bu da bir diğer “ironinin konusu” olsa gerek… Biz çocukları en çok cezbeden kuşkusuz çizgi filmler oldu. Günümüzdeki niteliksiz örneklerden farklı olarak, bugün olsa yine seyredebileceğimizi düşündüğüm çizgi filmler yayınlanıyordu. Teknik ne kadar ilkel olsa da dolaşım ve tüketim bu kadar hızlı olmadığı için yapımlara özen gösteriliyordu. Günümüzde devamı çekilen ve elbette ki “eski tadı vermeyen” Thundercats bunlardan biriydi. Her birinin ayrı yetenekleri olan süper kahramanların oluşturduğu bir grup genç, “kötü adamlarla” savaşmaktaydı. Kahramanlarımızın her birinin ayrı “süper güçleri” olması izleyen çocukların içindeki narsistik yanı beslerken, grubun kolektif hareketi bir şekilde günümüzden farklı olarak ortak hareket edebilmeyi özendiriyordu. He-Man gibi bir süper kahramanın bile yardımcıları, birlikte hareket ettiği karakterler vardı. Kötülük ise “tek millet” değildi, somutlaşmamıştı ve henüz doğa-üstü güçlerin arkasına saklanıyordu. Clementine ise ciddi ciddi “film” idi, günümüzde hala hayranları olması şaşırtıcı değildir.

 

Belki de en çok izlenen TV dizisi, uzunca bir süre haftasonları evlerimize uğrayan ALF idi. Yıllar sonra TRT Arşivi web’e yüklenince hayranları ALF’i boşuna arayacaktı. Burada Müşfik Kenter’in seslendirdiği, uzaydan gelmiş ve dünyadaki ilişkilere haliyle uyum sağlayamayan, dar bir aile çevresine sıkışmış bir “yabancı”dan söz ediyorum. Belki hepimiz biraz yabancıydık, biraz aile çevresine sıkışmıştık ve biraz farklıydık. İçindeki eğlenme ihtiyacını gideremeyen ALF’in uzay gemisindeki altın tesisatı satıp kendine Ferrari almasını ve sonra “duramayıp” ülkenin başka bir ucuna kadar gitmesini anlıyorduk, yalnız biz değil, “İhtiyar Balıkçı ve Deniz” hikâyesinden beri aslında bütün herkes anlıyor. Sabahları okula gitmeden önce TRT’de kayak programları izlenebilirdi. Star ilk kurulduğunda sabah saatlerindeki müzik-klip yayını tek kelimeyle “inanılmazdı”. Yine TRT’deki Rus patencilerin süzülüşü bizi bizden almaktaydı. O gün bu gündür Alp disiplini kayak, Artistik Patinaj ve Fransızca müzik sevenler “aramızda” hiç de az değildir.  Şaka değil, bir kültür tükeniyordu, tükenirken de sönmeye yüz tutan alevi yüzümüzü yalıyordu. TRT 2’de Hikmet Şimşek klasik müzik programları sunuyordu, Atila Dorsay sinema başyapıtlarının öncesinde konuşuyordu, ciddi ciddi Tarkovski filmi izleniyordu evimizde. Edebiyat uyarlaması sinema şaheserleri reklamsızdı, bugün bile kaydını bulmak piyasada çok zordur. Rock kuşağında Metallica ve Pantera dinliyorduk ki Metallica’nın Black albümünü yapıp dünyayı kasıp kavurduğu yıllardı. Michael Jackson Black and White klibiyle yüzden yüze giriyor, ayrımcılık karşıtı mesajlar veriyordu. Madonna yine gönüllerdeydi. Michael Jordan ve Chicago Bulls efsanesinin ilk perdesi başlıyor ve maçlar yine TRT’den yayınlanıyordu. Biz televizyon çocuğuyduk evet ama bundan ne çıkarırız bugünle kıyaslayınca, inanın bilemiyorum.

 

Susam Sokağı ile ilgili bir çalışmaya yıllar sonra Neil Postman’ın “Televizyon Öldüren Eğlence” kitabını okurken tesadüf ettim. Hatırlayabildiğim kadarıyla sözlü kültürün ve bir üst basamağı olan yazılı kültürün görsel kültüre üstünlüğü örneklerle vurgulanıyordu. Sonra, bize sayı saymayı öğreten (sevdiğim sayı 6 şarkısından bahsediyorum) Susam Sokağı hakkında pek de “hayırlı olmayan” bulgular veriliyordu. Kültürel farklılıklar elbette ki başka bir konuydu nitekim Susam Sokağı’nın muadili de TRT tarafından yapılmıştır. Diyoruz ya, bir kültür çöküyordu. Yeni bir kültür doğuyordu. Queen artık sönmeye başlıyor, Amerikan tarzı sınıf atlamacı yaşam tarzını gözümüze sokan diziler art arda yayınlanıyordu. “Evli ve Çocuklu” bunlardan biriydi, orada çalışıp didinen ama bir türlü borçlarını ve kredi kartını ödeyemeyen bir baba, tüketim çılgını bir anne, duyarsız bir “teenager” genç kız ile onun “afacan” erkek kardeşi vardı. Bu dizide normalleştirilen şeyler ise günümüzde artık sıradan hale gelmiş dejenere, aileye bile nüfuz etmiş paraya ve yalana dayalı ilişkilerdi. Bunları bize kahkahalar eşliğinde izlettirenler ise daha o zamanlar bu ilişkileri normalleştirmiş durumdaydılar. Dallas ise bir başka âlemdi. J.R. Young ve ailesinin etrafında gelişen iğrenç ilişkiler yumağı, her türlü hile-hurda heyecanla bekleniyor, Türkiye’de dizi gösterilirken adeta hayat duruyordu. Yine yıllar sonra, Romanya’da karşı-devrim sırasında uydurma bir mahkeme tarafından yargılanarak karısı Elena ile birlikte “izli fişekle” kurşuna dizilen Çavuşesku’nun (Elena’nın yüzüne çok konuştuğu için olsa gerek bilhassa ateş etmişlerdi) Dallas dizisini ülkesinde bilerek izlettirdiğini, “Bu pis burjuvaların yaşamını izlesinler de ibret alsınlar” dediğini öğrenecektik. Halkın tepkisi çok farklı olacak, “pis burjuvalara” özenen halk Çavuşesku’yu bir ilkokul bahçesinde kurşuna dizecekti. Yalan Rüzgarı ve sonrasında yayına verilen “Cesur ve Güzel”, kapitalizmin zaferinin şafağında ideolojisinin zehrini olanca tazyikiyle üzerimize boca etmekteydi ama biz çocuklar bunlara pek takılmazdık, o dizileri daha çok ev işleriyle ilgilenen kadınların izlediğini hatırlıyorum.

 

Yarı hayal yarı gerçek bir dünyada yaşıyorduk biz. Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar” programı henüz politik ağıt düzleminde değildi, politik güldürü ve hicivden ibaretti ve gerçekten komikti. Hepimiz iple çekerdik. Kırca’nın “Bazı Rus yemekleri çok tehlikelidir” dediği skeç bunlardan yalnızca biriydi ama daha yüzlercesi, ülkedeki hemen hemen bütün sorunları acımasızca eleştiriyordu. Bugün böyle bir programın yayında olmasını düşünemiyorum örneğin. Ama o günlerde vardı. Edip Akbayram TRT’de müzik programına çıkıyor ve “Hava Nasıl Oralarda” kasetinden “Şahdamar” şarkısını söylüyordu ve örtülü politik mesajı olan bir parçadır, inanılır gibi değildi. Zülfü Livaneli yine TRT’de “Gökyüzü Herkesindir” kasetinden “Kuşların Vurulduğu Zaman” ve “Kan Çiçekleri” parçalarını bağlama ile çalıyordu, saçları artık iyiden iyiye beyazlamıştı.

İlk özel televizyon STAR’da heyecanla beklenen Parliement Pazar Gecesi Sineması

 

1990’ların başının bir diğer fenomeni STAR TV’de yayınlanan “Parliement Pazar Gecesi Sineması Kuşağı” idi ki “Geleceğe Dönüş” filmini bir sonbahar ayazında bu kuşakta izlemiştik. Film bugün seri halinde kült oldu. Yine pek çok film bu kuşakta gösterildi ki aralarında zannederim Wes Craven’ın unutulmaz Freddy Kruger tiplemesini yarattığı “Elm Sokağında Kabus” da vardı. Bu film düşlerinde bir seri katilin ruhu tarafından tehdit edilen gençlerin hikayesini anlatmaktadır ve bir nesle “uykuyu durağı” terk ettirmiştir.. Gerçeklikten kaçış henüz “masallara” el atmamıştı. Korku modası temayüz etmişti ki 1980’ler korku filmleri bugün dahi aşılamamıştır. Dileyenler bir Stephen King uyarlaması olan Hayvan Mezarlığı filmini arşivlerinden bulup izleyebilirler. Ekranda masal yok muydu, elbette vardı. Zira o dönemde evlerimize video da girmişti. Video ilk başta Betamax formatındaydı. Her mahallede Video kiralayan yerler açılmaktaydı. VHS ve kayıt yapmayıp yalnızca film gösteren VHS PLAYER teknolojisi bilahare yaşamımıza girdi. Masal ve çizgi filmleri buralardan kiraladık. Hansel ve Gratel, Fareli Köyün Kavalcısı, Notre Dame’ın Kamburu bu cümledendi. Ancak yalnız bunları izlemiyorduk, arada büyüklerimizin izlediği filmlere de bulaşıyorduk. Arabistanlı Lawrance bunlardan biriydi ve son derece ağır bir filmdi. O dönem Yılmaz Güney yasaktı, Yol filmini 90’ların sonunda ancak izleyebildik, şu an artık var olmayan bir Derya Sineması ki Necatibey Caddesi’nde idi. Ama Tarık Akan’ın başrolünü üstlendiği çok sayıda toplumsal içerikli filmi izlediğimizi hatırlıyorum. Bir de Şener Şen’in başrolünü aldığı “Çıplak Vatandaş”, “Namuslu” gibi dönemin sınıf atlamacı ideolojisini hicveden filmler vardı.

Bir ATARİ fotografı. 90’ların başında binlerce çocuk ATARİ fenomeniyle tanışmıştır.

 

Televizyonla birlikte hayatımıza giren bir başka şey de televizyon oyunu yani ATARİ’dir. Atariler bir kutu (console) şeklinde satılmaktaydı ve televizyonun anten girişine bağlanırdı. Üzerinde de ne hikmetse 9999 oyun yazardı. Aslında bu kadar oyun yoktu tabi, çok görünsün diye yazılmıştı. Hepsi son derece ilkel, iki boyutlu oyunlardı. Atariler 2 adet Joystick (kol) marifetiyle oynanırdı ve ortasında bir de gidip sonradan oyun alırsak diye kaset giriş yeri olurdu. Bu kasetler neredeyse hiçbir zaman bulunmazdı, joystick de oyun oynarken kısa sürede kırılır ve oyuncunun elinde kalırdı. Yerine alınansa orijinal olmadığı için bir süre sonra da o kırılır ve bu döngü böyle sürüp giderdi. Atari ile yetinmek istemeyenler Televizyon’da “Tolga Abi”nin sunduğu “Hugo” oyununa “canlı bağlanır” ve “telefonu düşürmek” için hummalı bir çabaya girişirdi. Bu oyun ancak tuşlu telefon ile oynanabildiği için bizim muhite biraz “lükstü” zira bizim evde hala çevirmeli telefon kullanılmaktaydı. Bu programı sunan çocuk dostu “Tolga abi”nin ODTÜ mezunu bir siyaset bilimci olduğunu yıllar sonra öğrenecek ve çok şaşıracaktım.

 

  1. KİTAP

 

1980 sonrası kuşağın okumadığı görüşüne pek katılamıyorum. 90’ların bir bölümüne belki katılabilirim. Bizim zamanımızda kitap vardı, kıymetliydi ve okunurdu. Sadece ben değil, hepimiz okuduk. Çoğumuz okumayı 5-6 yaşında söktü. Bazı yazarların bu konuda yazdıklarını okudukça hayret ediyorum. 12 Eylül oldu ve toplum bir anda okumayı yazmayı bıraktı öyle mi? O iş öyle değil.

 

Okuyamadığım zamanlarda annem bana masal okurdu ya da anlatırdı. Bu masalların çoğu rüyalarımda devam ederdi. Daha sonra pek çok arkadaşımdan masal okuyan anne-baba anıları dinlemişimdir. Bunlar ısınma turlarıydı. Okumayı söktükten sonra son derece katı bir ilkokul disiplinine tabi olduk. Yazamadığım bir harf yüzünden bir defter boyunca aynı harfi tekrar yazdığımı bilirim. Hokka ile divit vardı, el yazısı mecburiydi, temiz mendil temiz önlük esastı. İlkokulda bir kitaplığımız vardı ve sürekli olarak okumak zorundaydık. Bende iz bırakan üç kitap vardır bu çağlara ait; Aziz Nesin’in “Şimdiki Çocuklar Harika”sı, Alman “Grimm Masalları” ve tabi ki Saint Exupery’nin “Küçük Prens”i. Bir süre sonra da “Güliver’in Gezileri”, “Alice Harikalar Diyarında”, “Define Adası” ve “Pal Sokağı Çocukları’nı” okudum. Düşündükçe daha çıkar ama şimdilik hatırlayabildiklerim bunlar. Bu kitapları günümüz çocuklarının da okumasını isterim. Çocukluk hayal gücünün kapılarını ardına kadar açar, bu kitapları çocuk yaşta okumak ise unutulmayacak bir ziyafet çekmek demektir. Nereden estiyse, bu işler için büyükçe bir koliye lamba takmıştım ve içine girip okuyordum o kitapları. Bu dönemde Ömer Seyfettin gibi yerli Hermann Hesse örneklerini okuyan pek çok arkadaşımın ise sonraları ciddi biçimde bunalıma girdiğini hatırlıyorum.

 

Kütüphaneler vardı, açıktı, çalışıyordu. Ortaokul’dan itibaren kütüphane kartlarımız da olacaktı. Bir adet ödünç kitap alıp bir hafta içinde getirmek zorundaydık. Bir de ailelerimizin getirdiği dergiler vardı elbette. Örneğin Bilim ve Teknik Dergisinin müptelasıydık. Bugün bile o “Spektrum X-Gama Uydusu” başlığının basılı olduğu koyu yeşil kapaklı sayıyı unutamıyorum. Bugün İsrail’in geliştirdiği Arrow savunma füzesinin o zamanlar denemeleri yapılıyordu ve dergideydi. Bir de “Doğan Kardeş” vardı ki almamak, bilmemek ayıp sayılırdı. Herkes elindeki sayıyı birbirine gösterip hava atardı ve biz çocuktuk. Hem de çok çocuktuk. Jules Verne ise en ilgi çekici yazarların başında geliyordu. Hayal gücünü dalgalandıran, yoğuran bir yapısı vardı. Heyecanla okunurdu.

 

Dönemin bir başka alışkanlığı ansiklopedi okumaktı. Vallahi ne diyelim, çocukluğumuz ansiklopedi okumakla geçti. Gazetelerden fasikül olarak alınır, sonradan ciltlettirilirdi. Ciltlenene kadar dikkatli olmak zorundaydık. O zamana kadar beklemeye de dayanamayacağımız için, nazikçe okurduk. Hachette, Büyük Larousse, Meydan Larousse, Ana Britannica, Temel Britannica, Dünya Görsel Kültür ilk aklıma gelenler. Bir de sağlık ansiklopedileri vardı ama onların hepsini okumadım, bir iki cilt kaldı zannederim. Zira tam o sırada ilkokulda satranç ve dama furyası başladı.

 

Babası matematik öğretmeni olan bir arkadaşımızın elinde ilk Vezir’i görünce nasıl kıskandığımı şu an aynı netlikle hatırlıyorum. Bilmediğim bir şeydi, bu neydi, bir büyü müydü, totem miydi? Daha önce, yakındaki bir öğretmenevinde dama oynardık ama bir süre sonra dama ve türlü varyasyonları bizi “baymaya” başlamıştı. İşte o sırada başladı her şey. Satranç apayrı bir dünyaydı. Saatlerce uğraşıyorduk. O zaman satranç takımları basit plastik şeylerdi, taşları da aynı basitlikteydi. Ama o takımı evimizde başköşeye koyar ve seyretmeye doyamazdık. İlkokul son sınıfta kendi aramızda küçük bir turnuva yapmayı dahi düşündük ama olmadı. Yeterli sayıyı bulamadık sanırım. Böylece satranç turnuvası içimizde ukte olarak kaldı. Yıllar sonra Stefan Zweig’ın “Satranç” öyküsünü okuduğumda, tutsaklığa satranç tutkusu sayesinde dayanan kahramanın psikolojisini çok iyi anladım.

 

Her şey sınırlı sayıdaydı. Bir AEG buzdolabı 40 sene çalışıyor, Sümerbank’tan alınan lastik pabuç eskimek bilmiyordu. Köstebek fırınlar, merdaneli çamaşır makinaları bile inatla bozulmuyordu. O dönemin sermaye birikim rejiminin ayrıntılarını varsın işin üstatları tartışsın. Okuma yazma işinde biraz ilerleyince, ilkokul biterken, bir de “pul çılgınlığı” hâsıl oldu. O dönem hakikaten mektuplaşılan bir devirdi, çoğumuzun mektup arkadaşları vardı. Bayramlarda tebrik atılırdı, kartpostallar çok beğenilir ve günlerce saklanırdı. Yeni yıl kartlarının ayrı bir yeri vardı, kimisi yaldızlı olur ve parlayarak göz alırdı. Bu gibi zarflardan pullar özenle çıkartılır ve koleksiyona dahil edilirdi. Ama bir de para biriktirip alınan, PTT’nin sattığı koleksiyonluk pullar mevcuttu. Bunlar çok güzeldi, özellikle Posta Romana yazılı pullardaki rengarenk çiçekler, Rus pullarındaki tarihi şahsiyetler herkesin ilgi ve merakını cezbederdi. Çoğunluğun pul defteri vardı, bazı pullar uygun düştüğünde becayiş edilirdi. Ben bu becayişe pek katılmazdım ama arkadaşlarım arasında yaygın olduğunu ve bana bu konuda çok “takıldıklarını” hatırlıyorum.

 

Kaset ve walkman çağında yaşıyorduk, çağımız bir yandan da “plaktan CD’ye geçiş çağıydı”. İlk CD’mizi hem plak çalan hem de CD çalan ve halen sağlam duran müzik setimizi alırken bedava vermişlerdi, adı da Kayahan’ın “Siyah Işıklar”ı idi. Ben plağın dönmesini daha çok sevdiğim için bu CD’yi kırıp Fen Bilgisi dersinde yaptığımız bir deneyde renk tayfına örnek olarak kullanmış, böylece babamın tepkisini de mümkün mertebe “nötralize etmeyi” başarmıştım. Bir ara müzik eşliğinde kitap okuma dönemi de başladı. Babamın Rodrigo’nun gitar konçertosunun olduğu kasetini çok severdim, kapağında gitar çalan saçları dökülmüş biri vardı.

Samed Behrengi’nin “Küçük Kara Balık” kitabı başta olmak üzere diğer kitapları elimize geçiyordu. Bu kitap bende bir balık ve akvaryum merakı başlattı ki ilk akvaryumuma “sünnet hediyesi” olarak kavuşunca havalara uçtum. Daha önceden de kanaryam vardı. Kanaryası olan bir tek ben vardım ama balık çevremizde ciddi bir tutkuydu. O dönemki banyo kazanları suyu bekletip dinlendirdiği için balıkların yaşaması açısından son derece elverişli bir su yapısı yaratmaktaydı. Gerçi bir iki defa “ısıtıcı kazası” yaşayıp “telefat” verdik ama genel olarak balıklarımız uzun yıllar yaşadı. Özellikle akşamları yemekten sonra akvaryumdaki balıkları izlemek büyük bir keyifti. Hele mevsim yaz ise, bütün gün uçurtma uçurup bisiklete bindiğimiz için ayrı bir dinlenme fırsatı ortaya çıkardı.

 

Yaşımız biraz daha ilerleyip artık ilk gençlik yıllarına adım atınca kendimize ait daha esaslı bakış açıları geliştirmeye ve farklı türde kitaplar okumaya başladık. Özellikle taşra’da aileler birbirini tanıyor, az çok kafa yapısındaki farklılıklara göre önceden gruplaşmalar oluştuğu için çocuklarının arkadaşlıklarını da anlayabiliyorlardır. Sağ görüşlü aileler ki bizim muhitte azınlıktaydılar, çocuklarının bizimle arkadaşlık etmesini istemezlerdi. Birlikte oynarken görseler bir şey demezler ama hoşlanmadıklarını da belli ederlerdi. Bu arkadaşlarımız ortaokuldan itibaren futbol ve arabesk meraklısı oldular. Bir kısmı kavgacı kişiliğiyle nam saldı. Şairlerden Necip Fazıl, Mehmet Akif gibi kimseleri okurlardı. O zaman Türkçü-İslamcı çizgide bir vakıf çocuklara, hem de ortaokulun başında ulaşmaya başlamıştı. Çocukları toplayıp “karate filmi” izlemeye götürüyorlardı. Bir teklif de bana geldi; “hadi çok güzel heyecanlı karate filmi var sen de gel hafta sonu” diye. Babama söylediğimde gözleri fal taşı gibi açılmış ve “sakın haa” demişti. Ben anlayamamıştım, benim için film izlemek güzel bir etkinlikti. Ne döndüğünü yıllar sonra anlayacaktık. Keza yaş ilerledikçe biz de Orhan Veli, Cahit Sıtkı gibi şairlerin şiirlerini sever olduk. Orta son’da âşık olduğum bir kıza Attila İlhan’dan “Üçüncü Şahsın Şiiri”ni yazıp mektupla birlikte vermiştim. Naif insanlar ve naif duygular, şimdi hepsi çok uzakta kalmış gibi…

 

İlk hatıra defterini ilkokulda bir şiir yarışmasını kazanınca arkadaşlarım bana aralarında para toplayarak hediye etmişlerdi. Sonradan hatıra defteri ve günlük tutmak aramızda alışkanlık oldu. İlkokul son sınıfta bir de “anket defteri” modası başladı. Bu anket defterinde “en sevdiğin müzik grubu”, “en sevdiğin film” , “hangi yazarları seversin” gibi sorular mevcuttu. Herkese doldurtmak modaydı. Rahmetli bir arkadaşım, hiç unutmam, en sevdiği sanatçıya Dr. Alban ve Madonna yazmıştı. Hatta kendisi Dr. Alban’ın dansını da öğrenmişti. O dönem Amerikan kültürünün bir parçası olarak “dansçılık” modaydı. Hakan Peker “hey corç versene borç/olmaz maykıl bende de yok” diyordu. Yonca Evcimik “Abone” şarkısında dans edip duruyordu. Bu yüzden dans öğrenmek makbuldü ama çok az arkadaşımız bunu devam ettirebildi.

 

Ciddi edebiyatla ilk temasım, ortaokulda Dostoyevski okumamla başladı. Bizler aslında, bir bakımdan talihsizlik yaşadık. Zira evimizde pek fazla kitap yoktu. Evet, yoktu, inanması zor gelecek biliyorum. Sol kültür, ailelerimizin aksi yöndeki çabalarına rağmen bize “sızdı”. Malum kitapların çoğu, yine “malum nedenlerle” 12 Eylül’ün o sıcak gününde bacalardan çıkıp gitmişti. Bize de saçma sapan aşk meşk kitapları kalmıştı. Bu bakımdan kendi kitaplığımızı oluşturmak zorundaydık. Ben varımı yoğumu kitaba verirdim. Sonra da arkadaşlarıma simit ısmarlardım ve param biterdi. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanı beni yıldırım gibi çarptı. İnsana bu kadar yaklaşan, bir insanın aynı anda hem katil hem kurban hem güçlü hem zayıf hem de hepsi birden olabileceğini oradan öğrendim. Zannederim insanın yüreğine hümanizma tohumları atan edebiyat Rus edebiyatıdır. Yine zannederim ki Rus edebiyatı okumakla devrimci dünya görüşü arasında yakın bir ilişki vardır. O zaman Rus klasiklerini Cem Yayınları basıyordu. Zavallı memur Marmeladov yokluktan ağlıyor, Katerina İvanovna yokluktan kahroluyor, Raskolnikov kızkardeşinin zengin biriyle zorla evlendirilmesine yaşadığı izbe, basık katta lanet okuyordu. Ben de kitabı okurken lanet okuyordum. Sonra Suç ve Ceza’nın türlü çevirilerini okudum, Nihal Yalaza Taluy, Hasan Ali Ediz, Ergin Altay gibi. Ama hiç biri ilk okuduğum tadı vermedi. Öyle olur zaten, ilk okunan kitabın tadı başkadır. Sonra Karamazov Kardeşler, ki bence aşılamayacak bir başyapıttır, yine Cem Yayınları’ndan okundu. Efsane çevirmen Leyla Soykut, o daktilo harfleriyle mini mini yazılmış kitabı çevirirken adeta can vermişti. Kapak resmini unutamam, sanırım ilk cildin başındaki o karlı dağ’a dönüşen insan figürü, Alyoşa’nın rol modeli olan Zosima dede idi.

Büyük Rus yazar Fyodor Mihayloviç Dostoyevski.

 

Lisede yutar gibi Dostoyevski okudum. Ecinniler, Ezilenler, Ölüler Evinden Hatıralar, İnsancıklar, Beyaz Geceler, Budala.. Derken Tolstoy, Turgenyev, Gogol, Çehov, Zoşçenko. Bunlar insanda ezilene yönelik bir sevgi ve hepimizin insan olduğu bilincini yeşertiyordu.

 

Ama liseden itibaren benim gibi pek fazla insan olmadığını fark ettim. Devir “yuppie” devriydi. İnsanlar sınıf atlamacılığa, çıkarcılığa, düzenbazlığa yönlendiriliyor ve bunlar matah bir şey sanılıyordu. Kaybedilen insanî değerlerin verdiği hazzı hiç tatmamış olmak, 90’larla birlikte başımıza çöken o nihilist insan tipinin nasıl bir bataklıkta filizlendiğini sanırım daha iyi anlatır. Benim gibi birkaç arkadaşım olması şanstı, hele biri var ki dostluğumuz tamamen Rus edebiyatı ve ilginçtir, Bilim Kurgu ve Korku edebiyatı üzerinden gelişti, 20 yılı da devirdik. Ama bize sahip çıkan olmadı ve Türkiye’nin o günkü şartlarında da olamazdı. Politik atmosfer farklıydı, bizim gibi ana akım denilebilecek solculara kapalı, tamamen kimliğe dayalı bir siyasal tarz hâkim olmaya başlamaktaydı. Sol demişken, Leo Huberman’ın Sosyalizmin Alfabesi kitabını okuduğum günü unutamam. Lise bir ve okuduğum ilk sol kitaptı, artı değer kavramını, çok basit bir şekilde de olsa ilk defa orada okumuştum. Bir insana 6 saat çalışması için para vermekle onun 6 saatte ürettiğinin karşılığının tam olarak verilmesinin aynı şey olmaması bir anda yaşama farklı gözlerle bakmama neden olmuştu. Ne oluyordu, bu işten kim kazanıyordu? Kültür Bakanlığı’nda çalışan bir tanıdığımızın yardımıyla Sol Yayınları’ndan, yardım mahiyetinde birkaç kitap aldım. Bunlar giriş kitaplarıydı ama benim için yeterliydi. Sonra da devamını getirdim zaten. Yıllar sonra bir arkadaşım, belki haklı olarak Huberman’ın kitabı için “O nasıl kitaptı ya, kamyon şoförleri için Marksizm sanki” diye “espri” yaptığında haliyle çok bozulmuştum.

 

Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam”ı ve Jean Cormier’in “Che Guevara”sı. Bu iki kitap için ayrı bir parantez açmalıyım. 80-90 kuşağından bir avuç solcu çıkmışsa, solcular sayesinde değil solculara rağmen ve bu iki kitap sayesinde çıkmıştır. Deniz Gezmiş’in idam sürecini anlatan “Gülünün Solduğu Akşam,” elden ele gezdi, defalarca okundu, kapağı çıktı, sayfaları dağıldı, üzerine çay kahve döküldü, kitap resmen elimizde papirüse döndü. Denizlerin idealizmi, dürüstlüğü, halkla yakın ilişkileri ve avukatı Mükerrem Erdoğan’ın anlatımları, o dönem televizyonlarda yayınlanan 12 Mart Belgeseli ile birleşince, gerçekten saygı duyulacak bir başka yaşam daha var düşüncesini yerleştirdi. Che Guevara da aynı şekildedir. İdealleri uğruna görüşlerinden ödün vermeyen ve doğru bildiklerinin arkasında duran insanlardır geleceğe seslerini bırakan. Bugünün genç insanlarının nasıl düşündüğünü bilemiyorum elbette, ama zamanı aşan seslerin ortak noktasının bu olduğunu söyleyebilirim.

 

Türk ve Dünya klasikleri sanmıyorum ki 1960’lı yıllarda okunduğu kadar okunmuş olsun. Bizim çağımız başkaydı çünkü. Televizyon vardı, sinemaya erişim çok kolaydı, sonradan internet de hayatımıza girince farklı bir dünyaya doğmaya başladı çocuklar. Yalnız şöyle de güzel şeylere tesadüf edilebiliyordu; üniversite hazırlıkta kurulan bir kitap standı sayesinde klasiklerin nefis bir serisini senet sepetle de olsa satın aldım. Bir kısmını okumuştum, okumadıklarımı onların yerine seçmeme izin verdiler. Bir başka arkadaşım da Nazım Hikmet’in külliyatını aldı. Bir başkası da felsefe seti almıştı. Toplamı rahatlıkla 70-80 kitabı bulur. Bunların hepsi iki yılda değişe değişe okundu. Nasıl bir şans ise, aldığım klasikler Engin Yayıncılık’ın yeşil kaplı serisiydi ve çevirileri inanılmaz isabetli seçilmişti. Onun sayesinde bir birkaç kişi Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını, Hamsun’un Toprak Yeşerince’sini, Şolohov’un Don Hikayeleri, Uyandırılmış Toprak, Don Kıyısında Hasat ve en önemlisi Durgun Akardı Don adlı “muhteşem” dört ciltlik kitabını okuduk. Nazım Hikmet’in, tiyatro oyunları ve mektuplaşmaları dahil bütün külliyatını okuduk. Bilahare ben sonraki yıl Kemal Tahir, Yakup Kadri ve Orhan Kemal’in bütün kitaplarını okuma şansını buldum. Esir Şehrin İnsanları ve Kurt Kanunu daha önceden Tekin Yayınevi tarafından yayınlanmıştı, sonra da İthaki Yayınları Kemal Tahir’in yayıncısı oldu. Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde’si ise lisede okunup elden ele gezmişti. Üniversite’de sahafa gitme alışkanlığı da kazanmıştık. İlginçtir, bazı sahaflar iyi kitaptan anlamıyor ve son derece ucuza veriyordu. Bunu keşfetmiştik. Ostrovski’nin “Çeliğe Su Verildi” ve “Fırtına Çocukları’”nı sahaftan temin etmiştim. Çeliğe Su Verildi yanılmıyorsam 1965 baskısıydı ve kapağında koşan alevden atlar vardı. Boris Polevoy’un “İnsanlık Uğruna” kitabı çok güzeldi, Andrei Tarkovsky’in “İvan’ın Çocukluğu” filmiyle izlenince kitap sanki bir başka anlam kazanıyor, İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizme karşı verilen mücadele ete kemiğe bürünüyordu. Keza Grıbçeva’nın “Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum” kitabı da öyleydi. Yar yayınlarının yaptığı yayıncılığı ise ayrıca saygıyla anmak isterim. Trifonov’un Sabırsızlık Zamanı eseri, ki iki cilttir, belki de Rus Devrim Tarihi’ni en iyi anlatan romanlardan biriydi.

 

Bütün bunlardan çok okuduğumuz anlamı çıkmaz elbette, ama yeterince okuyan ve sınıf atlamacı görüşlerle beynimiz iğfal edilmeden önce arayışta olan bir kuşaktık. Ancak bu kuşağa yeterince sahip çıkılamadığını söylemek mümkündür. Kişisel arayışlar politik bir düzleme tahvil edilememiş, ortaya kimlik bunalımı yaşayarak geç büyüyen travmatik bireyler kalmıştır. Yazının bu ilk bölümüne bu düşüncelerle son vermek isterim. İkinci ve son bölümde dönemin müzik dünyası ile gündelik yaşama dair izlenimleri aktarmak niyetindeyim.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!