ABD’nin Dünyadaki Çatışmalara Emperyal Müdahalesinin Değişen Biçimleri

ABD dış politikasını mevcut gerçekliklere etkili bir şekilde uyarlamanın önündeki en büyük engel,

Kongre, Yönetim ve kitle medyası içine yerleşen nüfuz sahibi, İsrail bağlantılı Siyonist Güç Konfederasyonu’dur.

DOSYA: ABD’nin Dünyadaki Çatışmalara Emperyal Müdahalesinin Değişen Biçimleri
Amerikalı yazar James Petras’tan dosyalık çapta önemli bir analiz…
Prof. James Petras
Global Research
Giriş
Vietnam Savaşı sonrasında ABD’nin emperyal müdahale biçimi, çeşitli aşamalardan geçti: Savaşın hemen sonrasında ABD hükümeti, Vietnam kurtuluş güçlerinden gelen küçük düşürücü bir askeri yenilgiyle karşı karşıyaydı ve savaştan bıkmış ve yorulmuş haldeki Amerikan kamuoyundan gelen baskı altındaydı. Emperyal askeri müdahaleler, ülke içinde muhalefete karşı yürütülen casusluk çalışmaları ve alışılagelmiş darbe (rejim değişikliği) yaratma pratiği geri çekildi.

Yavaş yavaş, Başkan Gerald Ford ve özellikle de Başkan ‘Jimmy’ Carter yönetimleri altında Güney Afrika’daki – Angola, Mozambik, Gine Bissau — vekil güçler için yasadışı silah desteği ve Latin Amerika’da neo-liberal askeri diktatörlükler biçiminde, bir emperyal canlanma yaşandı. İlk büyük ölçekli emperyal müdahale Carter’ın başkanlığının ikinci yarısı sırasında başlatıldı. Bu müdahale, Afganistan’ın seküler yönetimine karşı İslamcı ayaklanmaya verilen devasa desteği ve Suudi Arabistan, Pakistan ve ABD destekli bir paralı cihadçı işgalini içeriyordu (1979). Bunu Başkan Reagan döneminde Grenada’ya (1983), Başkan Bush döneminde Panama (1989) ve Irak’a (1991) ve Başkan Clinton döneminde Yugoslavya’ya (1995 ve 1999) yönelik doğrudan müdahaleler izledi.

Başlangıçta emperyal canlanma kısa süren ve az sayıda kişinin öldüğü düşük maliyetli savaşları içeriyordu. Bunun sonucunda 1970’lerin başlarındaki kitlesel savaş karşıtı, anti-emperyalist hareketlerin hayli gerisinde kalacak şekilde, çok az muhalif ses çıkıyordu. Kongre ve halktan gelen muhalefetle karşılaşmayan doğrudan ABD emperyal müdahalelerinin restorasyonu, 1973-1990 döneminde kademeli olarak ilerledi. Bu durum 1990’larda ivme kazandı ve 11 Eylül 2011 sonrasında gerçek anlamda uçuşa geçti.

2000 yılı itibariyle, doğrudan müdahale için gerekli emperyal askeri ve ideolojik aygıt oluşmuştu. Bu, çeşitli coğrafi yerlerde uzun bir savaşlar dizisine yol açtı. Buna ekonomik kaynakların ve askeri personelin uzun vadeli olarak tüketilmesi de dahildi ve bu savaşlara – en azından başlangıçta – Kongre’den veya kitlesel halk muhalefetinden bir karşıtlık gelmiyordu. Bu seri savaşların ‘hedefleri’, önde gelen Siyonist ve askeri mimarları tarafından şu şekilde tanımlanıyordu:

(1) İsrail’in Filistin’i ilhakına karşı çıkan rejimlerin ve devletlerin (ve beraberinde ordu ve polis güçleri ile sivil bürokrasilerinin) yıkılması;
(2) Bağımsızlık yanlısı milliyetçi politikaları savunan, Körfez’in kukla monarşik yönetimlerine muhalefet eden ve dünya çapındaki anti-emperyalist laik veya milliyetçi-İslamcı hareketleri destekleyen rejimlerin devrilmesi.

Emperyal kibirleri (veya çıplak ırkçılıkları) nedeniyle gözleri kör olmuş olan Siyonistler de, ABD yönetimleri içindeki sivil militaristleri de, hedef alınan ülkelerden gelecek uzun süreli ulusal direnişi, silahlı muhalefetin oluşmasını ve emperyalist ülkelere yönelik şiddetli saldırıların (terörizm dahil) yayılmasını öngöremediler. Afganistan’ın ve Irak’ın devlet yapılarını ve iktidardaki rejimleri tamamen yıkan ve hem ekonomiyi, hem de her tür merkezi ordu ve polis gücünü tahrip eden emperyal devlet, sonu gelmeyen silahlı sivil etnik-dinsel ve aşiretsel direnişle (intihar bombalamaları dahil) karşı karşıya kaldı ve bu durum bir “çıkış stratejisi” olmaksızın ABD askerlerinin ölüm oranlarını ve yurtiçi ekonomiyi girdaba alan maliyetleri arttırdı. Emperyal güçler, müdahale ve işgalin başlangıcında yapıları (polis, bürokrasi, sivil hizmetler, vs.) kasten dağıttıktan sonra, güç ve şiddeti kendi tekeline almış birleşik bir devlet aygıtıyla desteklenen istikrarlı ve sadık bir rejim kurmayı başaramadı. Bu “siyasi boşluğun” oluşması, nihai hedefleri İsrail’in düşmanlarını yok etmek olduğu için, ABD Yönetimlerinin içine yerleşmiş olan Siyonistler açısından hiçbir zaman sorun olmadı. ABD müdahalelerinin sonucu olarak İsrail’in bölgesel gücü, tek bir İsrail askeri veya şekeli kaybedilmeksizin bir hayli arttı. Bush Yönetimi içindeki Siyonistler, başarılı bir şekilde, işgalin süregiden sorunları, özellikle de büyüyen silahlı direniş için “militarist” meslektaşlarını ve Pentagon’un “yüksek rütbeli subaylarını” suçladı. “Görev tamamlandıktan” sonra Bush yönetimindeki Siyonistler hükümeti terketti ve özel finans sektöründe kârlı kariyerlere yöneldi.

Başkan Obama yönetimi altında, İran’ı hedef almak ve ABD’yi İsrail adına yeni bir savaşa hazırlamak üzere yeni bir yerleşik Siyonistler “kastı” ortaya çıktı. Ancak 21. yüzyılın ilk on yılının sonu itibariyle, Barack Obama başkan seçildiği zaman, siyasi, ekonomik ve askeri durum değişmişti. Bush’un (oğul) ilk dönemleri ile şimdiki yönetim arasındaki koşulların farklılığı çarpıcıdır.

“Seri savaşlar” gündeminin başlatılmasından önceki 20 yıllık dönem (1980-2000) Grenada, Panama ve Yugoslavya’daki kısa, pahalı olmayan, kayıp sayısının düşük olduğu savaşlar ile, Afganistan’daki bir vekalet savaşı ve İsrail’in Lübnan’a, işgal altındaki Batı Şeria’ya ve Suriye’ye yönelik saldırılarıyla karakterize oldu. ABD’nin kısa süren ve ölümlerin sınırlı olduğu başlıca savaşlarından biri Irak’a karşı açtığı savaştı (Birinci Körfez Savaşı). Birinci Körfez Savaşı, Saddam Hüseyin hükümetini zayıflatmayı, ülkeyi “uçuşa yasak bölgeler”le parçalara bölmeyi, kuzeyde bir Kürt yandaş “devleti” kurmayı, eş zamanlı olarak da Irak devletinin geri kalanına “polislik” bırakmayı başardı – tüm bunlar ülke işgal edilmeden yapıldı.

Bu sırada ABD ekonomisi görece istikrarlıydı ve ticaret açıkları yönetilebiliyordu. Gerçek ekonomik kriz henüz gelmemişti. Askeri harcamalar kontrol altında görünüyordu. Başlangıçta Birinci Körfez Savaşı’na karşı olan ABD kamuoyu, bu savaşın kısa sürmesi ve ABD askerlerinin geri çekilmesiyle “yatıştırılmıştı.” Irak hava gözetimi altında kalmıştı ve hükümetin kuzeyin kontrolünü yeniden ele geçirmeye çalışması halinde sıklıkla ABD bombalamaları ve füze saldırıları gerçekleştiriliyordu. Bu dönem boyunca İsrail, kendi savaşlarını yürütmeye ve Güney Lübnan’da – kendi askerlerini kaybettiği – pahalı bir işgali sürdürmeye zorlandı.

21. yüzyılın ikinci on yılı itibariyle her şey değişti. ABD, Afganistan’da on üç yıl süren uzamış bir savaş ve işgal bataklığına saplandı ve Kabil’de istikrarlı bir yandaş rejim kurma umudunu önemli ölçüde yitirdi. Kitlesel işgal, silahlı sivil isyan ve etnik-dinsel çatışmanın yeniden canlanmasıyla geçen yedi yıllık Irak savaşı (İkinci Körfez Savaşı) kayıplara ve ABD askeri harcamalarında sakatlayıcı bir artışa neden oldu. Bütçe ve ticaret açıkları katlanarak artarken, ABD’nin dünya piyasasındaki rolü azaldı. Latin Amerika, Asya ve Afrika’da Çin, başlıca ticaret partneri olarak ABD’nin yerini aldı. Somali, Yemen ve Pakistan’da ordu ve ABD Hazinesi’ndeki daralmayı sonlandırma potansiyeli göstermeyen bir dizi yeni “düşük yoğunluklu” savaş başlatıldı.

ABD halkının büyük çoğunluğu, yaşam standartlarında bir gerileme yaşadı ve şimdi, deniz ötesi savaşların maliyetinin görece yoksullaşma ve güvensizliğe katkıda bulunan önemli bir faktör olduğuna inanıyor. 2008-2009 krizi sırasında Wall Street bankaları için harcanan multi trilyon dolarlık kurtarma paketi, emperyal savaşlar için çabalamaya devam eden mali elite ve askeri-Siyonist elite yönelik kamuoyu desteğini eritti.

ABD emperyal elitinin İsrail adına savaşlar başlatma kapasitesi, 2008-2009 ekonomik çöküşünden bu yana büyük ölçüde zarar gördü. Yönetenler ve yönetilenler arasındaki boşluk açıldı. Dışarıdaki teröristler tehdidi değil, içerideki ekonomik meseleler temel kaygı haline geldi. Kamuoyu, Ortadoğu’yu ülke içi ekonomiye hiçbir kazanç sağlamayan, sonu gelmez maliyetli savaşlar bölgesi olarak görüyor. Asya, ticaret, büyüme ve yatırımların merkezi ve ABD işleri için temel bir kaynak haline geldi.

Washington yurttaşlarının görüşlerini görmezden gelmeye devam ederken, biriken rahatsızlıklar etki yaratmaya başladı.
2013 sonlarında yayınlanan bir Pew Research raporu, seçkinlerle kamuoyu arasındaki geniş boşluğu doğruluyor. Pew Vakfı, sorularını geniş siyasi sorulardan kaçınacak şekilde soran bir kamuoyu yoklama kuruluşu. Ancak raporda sunulan yanıtlar kayda değer: Büyük bir çoğunlukla (%38’e karşı %52) kamuoyu, ABD’nin “uluslararası düzeyde kendi işlerine öncelik vermesi ve başka ülkelerin yapabileceklerinin en iyisini kendi başına yapmaya bırakması gerektiğini” düşünüyor. Bu, kamuoyunun ABD’nin silahlı emperyalist müdahalelerine muhalefette büyük bir artış anlamına geliyor ve 2013’te verilen %52’lik yanıt, 2002 araştırmasındaki %30’luk oranla ciddi bir karşıtlık arz ediyor.

Buna eşlik eden elit politika danışmanları, Dış İlişiler Konseyi (CFR) üyeleri hakkındaki bir araştırma, ABD kamuoyu ile yönetici sınıf arasındaki açının altını çiziyor. Pew Raporu’nda elitler, “kesin surette uluslararasılık yanlısı (emperyalist-müdahaleci) görünüme sahip” olarak tanımlanıyor.

Amerikan kamuoyu “ticaret” ve “küreselleşme” (emperyalizm) arasında da net bir ayrım yapıyor: halkın %81’i bir iş yaratma kaynağı olarak “ticaret”i desteklerken, %73’ü ABD şirketlerinin işleri deniz ötesinde düşük ücretli bölgelere taşıması olarak gördükleri “küreselleşme”ye karşı çıkıyor. ABD kamuoyu, yurtiçi ekonomiye, işçi sınıfının gelirlerine ve iş güvenliğine verdiği zarar nedeniyle emperyal ekonomik genişlemeye ve savaşlara karşı. Dış İlişkiler Konseyi üyeleri ise aksine, ezici çoğunlukla “küreselleşme”ye (ve emperyal müdahalelere) taraftar. Kamuoyunun %81’i ABD dış politikasının temel amacının Amerikalıların işlerinin korunması olması gerektiğini düşünürken, CFR’nin sadece %29’u ABD’lilerin işlerini bir öncelik olarak görüyor.

Elitler, kamuoyu ve emperyal devlet arasında çıkarlar, değerler ve öncelikler bakımından büyüyen açığın farkında; sonu gelmeyen maliyetli savaşların sonucunda yeni emperyal savaşlara karşı kitlesel bir red ve yurtiçi iş programları için büyüyen bir talep meydan geldiğini biliyorlar.

Emperyal politika elitleri ile halkın çoğunluğu arasındaki bu açı, şimdi ABD dış politikasını etkileyen önde gelen faktörlerden biridir. Kongre’nin sahip olduğu genel itibarsızlığa (sadece %9 destekliyor) ilave olarak kamuoyunun Başkan Obama’nın militarist dış politikayı reddetmesi, imparatorluğun birden fazla alanda yeni büyük ölçekli kara savaşlarına başlama kapasitesini ciddi ölçüde azalttı.

Eş zamanlı olarak İsrail (Washington’un dış patronu), Körfez devleti müşterileri ve Avrupalı ve Japon müttefikler ABD’yi müdahaleyle ve “düşmanlarıyla” yüzleşmeye zorladı. Bu amaç doğrultusunda İsrail ile ABD hükümeti içindeki Siyonist Güç Konfigürasyonu, ABD ve İran arasındaki barış görüşmelerinin altını oydu. Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşileri ile Türkiye, ABD’ye Suriye’ye saldırma çağrısı yapıyor. Fransa, Libya’da Kaddafi hükümetine karşı ABD’yi bir savaşa sürüklemeyi başardı ve şimdi de gözünü eski sömürgesi Suriye’ye dikmiş durumda. ABD ise Mali’deki ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki Fransız askeri müdahalesine sadece sınırlı destek verdi.

ABD kamuoyu, Washington’un ‘militarist’ patronlarının, müşterilerinin ve müttefiklerinin hiçbirinin, son savaşlarda kan ve hazine bakımından ABD kadar büyük bedel ödemediğinin farkında. Suudi, İsrail ve Fransız “halkları”, ABD halkının karşı karşıya olduğu sosyo-ekonomik altüst oluşları deneyimlemedi. Bu “müttefik” rejimler için kendi bölgesel çatışmalarını çözümlemenin veya kendi tutkularını desteklemenin en ucuz yolu, ABD’yi “küresel liderliğini ifa etmeye” ikna etmek, yahut buna zorlamak ve bunun için baskı yapmaktır.

Washington’un emperyal politika yapıcıları, arka planları, tarihleri, ideolojileri ve geçmiş deneyimleri itibariyle bu çağrılara – özellikle de İsraillilerden gelenlere – duyarlıdır. Ancak aynı zamanda Amerikan kamuoyu arasındaki “müdahale yorgunluğunu” ve CFR’nin, yeni emperyal askeri müdahalelere “hayır” diyen Amerikan çoğunluğu arasındaki anti-emperyalist hislerin yükselişini örtmeye çalıştığını görüyorlar.

Küresel çıkarların peşinde koşan dizginsiz bir emperyal güç gibi hareket etme ile, yurtiçindeki artan huzursuzlukla yüzleşme arasında bir seçimle karşı karşıya kalan Washington, dış politikasını ve stratejilerini revize etmek zorunda kaldı. Şimdi, daha incelikli bir yaklaşım, dış basınç ve manipülasyonlar karşısında daha az dayanıksız olan bir yaklaşım benimsiyor.
İç sınırlamalar ve dış baskılar döneminde emperyal dış politika

ABD imparatorluğunun yapıcıları, giderek sınırlanan askeri opsiyonlar ve azalan iç destek karşısında, (1) iş alanlarının seçimine öncelik vermeye, (2) diplomatik, siyasi ve ekonomik araçlarını çeşitlendirmeye ve (3) ABD’nin stratejik çıkarlarının bulunduğu bölgelere yönelik uzun vadeli askeri müdahaleleri sınırlandırmaya başladı. ABD, militarist politikalarını hiçbir bakımdan terk etmiyor, ancak yurtiçi ekonominin altını oyan ve içerideki siyasi muhalefeti yoğunlaştıran maliyetli uzun vadeli savaşlardan kaçınmanın yollarını arıyor.

Bu yeni bağlamdaki ABD emperyal politikasını çözmek için, öncelikle (1) çatışma bölgelerini tanımlamak, (2) bu ülkelerin ve çatışmaların imparatorluk bakımından önemini öngörmek ve (3) özel müdahaleler ile bunların ABD imparatorluğunun yapısı üzerindeki etkilerini analiz etmek faydalı olacaktır. Amacımız, içerideki ve dışarıdaki birbirini dengeleyen baskılar arasındaki etkileşimin emperyal politikayı nasıl etkilediğini göstermektir.

ABD İmparatorluğu’nun yapıcılarını ilgilendiren çatışmalar
Bugün ABD imparatorluğunun yapıcılarını şu veya bu oranda ilgilendiren en az on bir büyük veya küçük çatışma mevcuttur. Yaklaşımımızın temel iddialarından biri, ABD İmparatorluğu’nun yapıcılarının saldırılarında daha seçici olduğu, ekonomik sonuçlar hakkında daha bilinçli olduğu, taahhütlerinde daha az kayıtsız olduğu ve iç siyasi etki konusunda daha fazla kaygı duyduğudur. Washington’un ilgilendiği mevcut çatışmalar, Ukrayna, Tayland, Honduras, Çin-Japonya-Güney Kore, İran-Körfez Devletleri/İsrail, Suriye, Venezuela, Filistin-İsrail, Libya, Afganistan ve Mısır’daki çatışmaları içermektedir.

Bu çatışmalar, ABD bakımından küçük veya büyük çıkarları ifade etmesine göre ve önemli veya önemsiz müttefikleri yahut düşmanları içine almasına göre sınıflandırılabilir. ABD’nin stratejik çıkarlara sahip olduğu ve önemli aktörleri içeren çatışmalar arasında, Japonya, Güney Kore ve Çin arasındaki kara ve deniz ihtilafları da sayılmalıdır. Yüzeysel olarak bakıldığında ihtilaf, Japonya’nın Senkaku Adaları, Çin’in ise Diaoyu Adaları olarak üzerinde hak iddia ettiği, ekonomik olarak önemsiz kayalıklar üzerinde gibi görünmektedir. Temelde ise çatışma ABD’nin, adalarda Çin’le karşı karşıya getirmek üzere Japon ve Koreli müttefiklerini provoke ederek Çin’i askeri bakımdan çembere alma planının ifadesidir. Washington’un Japonya’yla olan anlaşmaları, bölgedeki en önemli müttefikinin “yardımına” gelmek üzere kullanılacaktır. ABD’nin Japonya’nın yayılmacı iddialarına verdiği destek, ABD politikasının Ortadoğu’daki askeri taahhütlerden Asya’da bulunan ve Çin’i dışlayıp provoke eden askeri ve ekonomik paktlara doğru kayışının bir parçasıdır.

Obama Rejimi, en büyük ekonomik rakibiyle hesaplaşma girişimi doğrultusunda “Asya Eksenine Yönelme”yi açıkladı. Dünyadaki en büyük ikinci ekonomi olan Çin, Latin Amerika ve Asya’daki başlıca ticaret partneri olarak ABD’nin yerini aldı. Afrika’nın doğal kaynaklarını geliştirmede başlıca yatırımcı olarak hızla ilerliyor. Bunun karşılığında ABD, (1) Japonya’nın iddialarını açıkça destekledi, (2) Çin’in Hava Savunma Alanı’nda B52 bombardıman uçaklarını vurarak Çin’in Doğu Çin Denizi’ndeki stratejik çıkarlarına meydan okudu ve (3) “hava savunma” alanlarını Çinlilerinkilerle üstüste gelecek şekilde genişletmesi için Güney Kore’yi teşvik etti. Tarih bize, kurulu emperyal güçler tarafından yükselen dinamik ekonomilere karşı getirilen katı tahakküm girişimlerinin çatışmalara, hatta yıkıcı savaşlara yol açtığını öğretir.

Emperyal danışmanlar, ABD’nin deniz ve hava önceliği ile Çin’in yabancı ticarete olan bağımlığının, ABD’ye olası bir askeri çatışmada stratejik bir avantaj sağladığına inanıyorlar. Obama’nın “Asya Eksenine Yönelme”si açıkça, Çin’i çembere almak ve bu ülkenin ABD ile rekabet etme ve dünya pazarlarında onun yerini alma kapasitesini düşürmek üzere tasarlanmıştır. Washington’un militaristleri ise, Çin’in stratejik kaldıraçlarını hesaba katamıyor – bunların en başında da, Çin’in elinde bulunan iki trilyon dolardan fazla ABD Hazine bonoları (borçları) geliyor. Bunların piyasaya düşürülmesi halinde, ABD dövizinde büyük bir devalüasyon, Wall Street’te panik ve daha derin bir ekonomik bunalım yaşanacaktır. Çin, ABD’nin askeri tehditlerine (1) borsayı çökertecek şekilde, ülkede bulunan ABD’nin en büyük 500 çokuluslu şirketine el koyarak, (2) ABD’ye ve dünya ekonomisini daha fazla yıpratacak şekilde başlıca tedarik zincirleri için kaynakları keserek yanıt verebilir.

Emperyalist tutkular ve piyasaların, statünün ve üstünüğün kaybedilmesi karşısındaki kızgınlık, Washington’u işi ciddiye bindirmeye ve Çin’le yüzleşmeye itiyor. Washington’un militaristlere karşı çıkan ekonomik realistleri, ABD’nin çok fazla ifşa olduğuna ve özellikle de Ortadoğu’da yıkıcı sonuçlar getiren savaşlardan sonra Asya’da yeni askeri müdahalelere girişmek için krediye, deniz aşırı kazançlara ve mali gelirlere çok fazla bağımlı olduğuna inanıyor. Şu andaki ABD politikası, militarist emperyalistlerle emperyal ekonomik çıkarların savunucuları arasındaki süregiden mücadeleyi yansıtıyor. Piyasa yönelimli politika danışmanlarına göre, artan ticaretten ve ekonomik karşılıklı bağımlılıktan gelen karşılıklı kazançlar, dışarıdaki herhangi bir marjinal toprak kazancından çok daha yüksek olduğunu kanıtlamışken, Çin’le karşı karşıya gelmenin bir anlamı yok. Bu çatışan görüntüler, ifadesini, Başkan Yardımcısı Biden’ın geçen Aralık ayında Japonya, Çin ve Güney Kore’ye yaptığı ziyarette ortaya koyduğu, değişen savaşçı ve uzlaşmacı retorikte buluyor.

Büyük aktörleri ve çıkarları içeren ikinci alan, Fars Körfezi, özellikle de İsrail – İran – Suudi Arabistan ve ABD arasındaki alandır. Irak’ta ve Afganistan’da maliyetli ve yıkıcı savaşlardan geçen ve ABD istihbarat kuruluşlarının İran’ın nükleer silah programına dair hiçbir kanıt bulamadığını gayet iyi bilen Obama Yönetimi, İran’la bir anlaşmaya varmaya niyetli. ABD stratejistleri, (1) İran’ın savunma kapasitesini zayıflatacak, (2) İran’ın Körfez Monarşilerinde yaşayan Şiilerin içinde bulunduğu halk isyanlarına verdiği desteğin altını oyacak, (3) Suriye’de Başkan Beşar Esad’ı tecrit edecek ve (4) bölge çapında El Kaide operasyonlarını yok ederek ABD’nin uzun süre Afganistan’da bulunmasını kolaylaştıracak bir anlaşmanın peşindeler. İlave olarak bir ABD – İran anlaşması ağır ekonomik yaptırımları kaldıracak ve (1) ABD’nin petrol şirketlerinin İran’ın en zengin petrol sahalarını sömürmesine izin verecek, (2) enerji maliyetini azaltacak ve (3) ABD’nin ticaret açıklarını azaltacaktır.

Politika yapıcılar arasında, özellikle de Yürütme içinde bulunan, Hazine Bakan Yardımcısı (‘Terörizm’ nedeniyle) David Cohen, Hazine Bakanı Jack Lew, ABD Ticaret Temsilcisi Michael Froman, ‘Fars Körfezi Özel Danışmanı’ Dennis Ross gibi, bakanlık ve kuruluşların başında bulunan kişilerin de olduğu yerleşik Siyonist stratejist ve danışmanlardan, her tür ABD-İran anlaşmasına karşı çıkan büyük bir engel bloğu oluştu. Anlaşma karşısındaki daha büyük bir engel ise, ABD çıkarlarından ziyade İsrail’in bölgesel tutkuları adına hareket eden, Siyonistlerin kontrolündeki ABD Kongresi’nden geliyor. İsrail’in megalomanyak yöneticileri, Ortadoğu çapında (Sina’dan Körfez’e kadar) askeri, siyasi ve ekonomik üstünlük peşinde ve bugüne kadar düşmanlarını, İsrail askerlerine veya ekonomisine hiç maliyeti olmayacak şekilde zayıflatmak ve yok etmek için başarılı bir şekilde ABD ordusunu kullandı.

İsrail, ABD’nin İran’dan talep edeceği koşulları belirlemek için doğrudan müdahil oldu. Financial Times’a göre (8 Aralık 2013, s. 4), “Ulusal güvenlik danışmanı Yossi Cohen’in liderlik ettiği önde gelen İsrailli yetkililer ekibi, müzakere gündemini şekillendirmede etkisini kullanmak için Obama Yönetimi’yle ayrıntılı tartışmalara başlamak üzere Washington’u ziyaret etmesi bekleniyor”du.

Dışişleri Bakanı John Kerry, İsrail baskısına erkenden boyun eğip “Hazine Bakanlığı üzerinden, (mevcut yaptırımları) güçlendirmeyi hızlandıracağız” dedi. İsrail ve onun Obama yönetimi içindeki bir numaralı Siyonist temsilcisi Dennis Ross, İran üzerindeki yaptırımları sıklaştırma ve “ara anlaşma” sürecinde İran’la iş yapmayı deneyen her tür hükümeti ve işletmeyi cezalandırma konusunu tartışmak üzere ortak bir İsrail-ABD “çalışma grubu” için çabalıyor; bu, David Cohen ve Hazine Bakanı Jack Lew’in peşinden koştuğu bir pozisyon (FT, 13 Aralık 2013). İsrail, ABD’nin İran’dan Arak Tesislerini ağır sudan hafif su reaktörüne dönüştürmesini ve santrifüjlerini %95 oranında azaltarak 19,000’den 1,000’e indirmesini istemesinin arkasındaki güç.

Bir başka deyişle İsrail, olası bir anlaşmayı etkili bir şekilde sabote edecek ve ABD’yi İsrail için yeni bir savaş yoluna itecek şekilde ABD’li müzakerecilerin üzerine koşulları dikte ediyor. Şaşırtıcı bir şekilde, İsrailli tutucular ve ABD Yönetimi içindeki temsilcileri, önemli ve beklenmedik bir müttefike sahip: İran’ın askeri kapasitelerini önemsiz gibi gösteren, ABD’nin askeri kapasitelerini abartan ve İran’ın barışçıl nükleer programını dağıtmaya istekli gibi görünen, Cenevre’deki baş müzakereci, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif. Zarif, verdiği aşırı tavizleri ve aldığı cılız karşılıkları meşrulaştırmak için açıkça, “ABD ülkenin (İran’ın) savunma sistemini bir bombayla yok edebilir!” dedi (FT, 10 Aralık 2013, s. 2). Gerçekte Zarif, İran’ın askeri gücünü veya ABD’nin stratejik güçsüzlüğünü düşünmeksizin, İran’ın nükleer endüstrisini baştan satışa çıkarmaya hazırlanıyor.
Suudi Arabistan’ın yöneticileri ABD politikasını, askeri-endüstriyel blokla yaptığı ve 2013’te 20 milyar doların üzerinde silah alımına varan anlaşmalar yoluyla etkiliyor. İlave olarak Suudi monarşisi, kendi topraklarında ABD askeri üslerinin inşa edilmesine izin verdi ve Wall Street yatırım merkezleriyle yakın bağlara sahip. Suudilerin her türlü ABD-İran yönelimine karşı çıkması, Riyad’ın baskı altına aldığı Şii azınlık üzerindeki İran etkisinden korkmasından ve Tahran’ın mutlak monarşiyi eleştirmesinden kaynaklanıyor.

Liberal İran rejimiyle varılacak bir anlaşmadan gelecek ABD stratejik askeri ve ekonomik kazançları bakımından pozitif kazanımlar, Suudi ve İsrail-Siyonist çıkar gruplarının negatif baskılarıyla dengeleniyor. Bunun sonucunda Washington’un politikası, İran’a karşı barışçıl, diplomatik açıklık ile, İsrail ve Suudi Arabistan’ın hoşuna gidecek savaşçı tehditler arasında gidip geliyor. Washington, Fars Körfezi bölgesindeki hegemonyasını korumak ve büyük bir yurtiçi siyasi ve ekonomik krizden kaçınmak için, “İsrail için yeni bir savaşa” sürüklenmekten uzak durmaya muhtaçtır. Obama Yönetimi, yönetim ve Kongre içine hayli yerleşmiş olan ve İsrail’in çıkarlarını ABD’nin çıkarlarının üstüne koyan Siyonist Güç Konfigürasyonunu sınırlandırmak ve nötralize etmek için gerekli, yüksek bir devlet adamlığı derecesini ortaya koymalıdır.

Bölgesel çatışmalar: Küçük çıkarlar ve büyük aktörler
Ukrayna – Avrupa Birliği (AB) – Rusya çatışması, ABD bakımından küçük ekonomik çıkarları, ancak potansiyel olarak büyük askeri çıkarları ifade ediyor. ABD, AB’nin Ukrayna’yı kendi ekonomik ve ticari sistemine dahil etmesini destekliyor. AB, Ukrayna’nın ekonomisinin yağmalanmasından en büyük kazancı sağlayacak, pazarına nüfuz edecek ve devasa mali geri dönüşler elde edecektir. ABD, Ukrayna’yı sarsan sivil ayaklanmada AB’nin başrolü oynadığını görmekten memnun. Ukrayna AB’ye katılırsa, Brüksel’deki bankacıların ve bürokratların buyruklarına tabi olan başka bir müşteri rejim haline gelecektir (tıpkı İspanya, Yunanistan, Portekiz ve İtalya gibi). ABD temel olarak, Rusya’yı kuşatma politikasının parçası olarak Ukrayna’yı NATO’ya taşımakla ilgileniyor.

Suriye, Libya, Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Mısır, ABD’nin ikinci dereceden ilgisini çekiyor. Washington, Avrupa Birliği’nin, özellikle de Fransa, İngiltere ve müttefiklerinin doğrudan ve vekilleri aracılığıyla askeri operasyonları yönetmesine ve liderlik etmesine izin verdi. Obama Yönetimi, AB’nin Trablus bombalamasına katıldığı zaman yoğun “müdahale yorgunluğu – halk arasındaki yaygın savaş karşıtlığı – ile karşılaştı, ancak kara gücü göndermeyi reddetti ve Libya’yı sürdürülebilir ekonomisi, istikrarlı bir toplumu veya işleyen bir devleti olmayan bozulmuş bir ülke olarak bıraktı! “İnsani müdahale” için çok fazla! Suriye’ye müdahale ise, Kongre’den ve ABD kamuoyundan gelen daha da büyük ülke içi muhalefetle karşılaştı – İsrail ve Suudi lobileri hariç.

Açıktır ki Obama, Şam’ı bombalamak ve cihadçıların iktidarı devralmasını kolaylaştırmak üzere “El Kaide’nin Hava Kuvvetleri” gibi hareket etme isteğinde değildi. Diplomatik çözümü seçti ve Rusya’nın, Suriye’nin kimyasal silahlarının imha edilmesiyle ilgili önerisini kabul etti. Bu kez Suriye’de yaşanacak yeni bir savaş, ABD emperyalizmine hiçbir pozitif kazanç sağlamayacak şekilde, ülke içindeki huzursuzluğu alevlendirecek ve ekonomiye daha fazla hasar verecekti. Gerçekte ABD’nin Şam üzerindeki askeri zaferi, El Kaide’nin Irak’ta ve Levant bölgesindeki operasyon sahasını genişletecektir. İsrail yanlısı medya tufanının ve Obama Yönetimi’ni aktif olarak “Suriye bataklığına” itmek isteyen, önde gelen 52 Amerikan Yahudi örgütünün başkanlarından gelen baskıyı alt eden, Amerikan kamuoyu oldu.

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, Libya’daki büyük çaplı bombalamaları ve Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki işgal ile, Afrika’daki emperyal militarizmin ve müdahaleciliğin yeni yüzü oldu. ABD, Fransa’yı “destekleyici bir rol” oynamaktan memnun. Somali’deki vekalet savaşları dışında, Afrika’da hiçbir stratejik müdahalesi yok.

Kamuoyunun güçlü bir şekilde yeni büyük ve doğrudan askeri müdahalelere karşı çıkmasıyla Washington, “stratejik” ve marjinal ülkelerde ve bölgelerde askeri vekillere yöneldi. Önemli stratejik çıkarların işin içinde olabileceği yerlerde bile Washington, artan oranda, Yemen, Tayland, Honduras, Venezuela, Pakistan, Afganistan ve Mısır gibi çok çeşitli ülkelerdeki çatışmalarda kendisi adına hareket etmesi için yerel seçkinlere bel bağlıyor. İnsansız uçaklar ve yasadışı operasyonlar için Özel Kuvvetler’e bağlı sevkıyat ekipleri göndermek, ABD Yönetimi’nin Yemen, Somali ve Pakistan’da tercih ettiği müdahale biçimi oldu. Afganistan’da Özel Kuvvetler’e ABD ordusu, NATO birlikleri, yerel askeri vekiller ve insansız uçaklar eşlik ediyor.

Honduras’ta, iki yıllık bir dönemde 200’den fazla muhalif aktivisti öldüren ölüm mangalarını ortalığa salan ABD destekli askeri darbeyi, ABD yandaşı bir rejim için “iktidar” iddiasında bulunan hileli bir seçim izledi. Venezuela’da ABD, sokaktaki şiddet çetelerini destekleyen muhalefet partilerini, elektrik gibi kamu hizmetlerinin sabote edilmesini finanse ediyor ve bir taraftan da temel malları stoklamak ve fiyatları yükseltmek için yerel iş çevrelerini kullanıyor. Şu ana kadar, Venezuela hükümetini zayıflatmayı amaçlayan bu çalışmalar başarısız oldu.

Sonuç
ABD İmparatorluğu’nun yapıcıları, önceki başkan George W. Bush dönemine nazaran daha fazla çeşitlilik arz eden müdahale biçimlerine yöneldi. Geniş ölçekli kara harekâtları başlatmaya çok daha az meyilliler ve yerel yandaş seçkinlere yönelmeye daha fazla eğilimliler. Doğrudan müdahale için hedefler seçmede çok daha büyük bir öncelikler hassasiyeti gösterdiler.

Washington, Afrika’da liderliği alması için emperyal Avrupalı müttefiklerine, özellikle de Fransız müttefiklerine daha fazla bel bağlarken, Mısır’ı sıkı bir şekilde ABD-İsrail kontrolü altında tutmadaki temel çıkarından feragat etmiyor. ABD’nin Çin’i çembere alma ve ekonomik genişlemesini sınırlama yönündeki uzun vadeli stratejisinin bir parçası olarak, Uzak Asya’ya, özellikle de Japonya ve Güney Kore gibi Çin’le sınırı olan ülkelere doğru bir öncelik kayması var. Obama Yönetimi altında gerçekleşen “Asya Eksenine Yönelme”, artan askeri kuşatma ile ekonomik müzakerelerin seyrini değiştirme tarafından karakterize oluyor.
Fars Körfezi’ni kontrol etme ve İran’ı zayıflatma, ABD İmparatorluğu’nun yapıcıları için yüksek bir öncelik olarak kalmaya devam ediyor, ancak George W. Bush döneminde gerçekleşen maliyetli ve yıkıcı Irak işgali ve bunun ülke içindeki yansımaları, Washington’u Tahran’la askeri çatışmaya daha az, ekonomik yaptırımlara, askeri bakımdan kuşatmaya ve şimdi de, yeni Ruhani rejimiyle işbirliği yapmak için diplomatik müzakereler yürütmeye daha fazla bel bağlamaya yöneltti.

ABD İmparatorluğu inşası politikasının temel stratejik zayıflığı, ülke içinde desteğin bulunmamasında yatıyor. Çalışanlara daha fazla ücret ödenmesi, ABD’deki yaşam standartlarındaki gerilemenin tersine çevrilmesi ve sosyal hizmetler ile geçim kaynaklarının daha fazla koruma altına alınması yönünde artan talepler mevcut. İkinci stratejik zayıflık ise, ABD’nin Asya ve Latin Amerika’da müttefikler kazanmasını sağlayacak sürdürülebilir bir ekonomik “ortak refah sahası” yaratmayı başaramaması. Sözde “Asya Eksenine Yönelme”, aşırı derecede ve açıkça askeri (özellikle de deniz alanında) güce dayanıyor, bu ise Çin’le “toprak çatışmaları” döneminde işe yarıyor, ancak ticaret için Çin’e güvenen yerel üretici seçkinlerle istikrarlı, yapısal bağlar kurmuyor.
Son olarak, ABD dış politikasını mevcut gerçekliklere etkili bir şekilde uyarlamanın önündeki en büyük engel, Kongre, Yönetim ve kitle medyası içine yerleşen nüfuz sahibi, İsrail bağlantılı Siyonist Güç Konfederasyonu’dur. Siyonistler, ABD’yi İsrail için daha fazla savaşa sürükleme amacına sıkı sıkıya bağlılar. Ancak İran’la müzakerelere geçiş, Suriye’yi bombalamanın reddedilmesi ve Ukrayna’ya müdahil olma konusundaki isteksizlik, Washington’un yeni büyük ölçekli askeri müdahaleler gerçekleştirmeye daha az meyilli olduğunun, emperyal gücün ifası konusunda kamuoyundan gelen baskılara ise daha fazla karşılık verdiğinin göstergeleridir.

15 Ocak 2014
Çev: Selim Sezer
medyasafak.com

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!