Alevileri Kim Temsil Ediyor?

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonraki gelişmeler toplumumuzu inanç (din) ve etnisite (ırk) temelinde çözülmeye, dağılmaya, bölünmeye sürüklüyor. Kimileri, inanç (din/mezhep) ve etnisiteyi (ırk) esas alan bir devlet yapısının eşit yurttaşlık temelinde demokratik bir toplum yaratacağını savunurken; kimileri de toplumu ayrıştıracağını, çatıştıracağını, yurttaş temelli kurulmuş Türkiye Cumhuriyetini dağıtacağını ileri sürüyor. Bu duruma göre de tartışma, ulusal kimlik (millet)  ile inanç (din) üzerinde yoğunlaşıyor.

    Ulusal kimlik, tek dil, tek bayrak, tek vatan söylemiyle; inanç ise laik cumhuriyet, bilimsel eğitim ve öğretim, laik hukuk kavramlarıyla somutlaşıyor.    

    Ulusal kimlik denilince de Türk sözcüğü tartışmanın odağına oturuyor. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”, “Ne mutlu Türküm Diyene” demesine ve Türklüğün Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan çeşitli milliyetleri/halkları/ırkları(etnisite) içinde barındıran siyasal bir kimlik olduğunun söylenmesine karşın, bir ırkın adı olduğu ileri sürülerek, inkârcı, imhacı, asimilasyoncu savı yinelenip duruyor.     

    Türkiye Cumhuriyeti’nin laikliği esas aldığı, laikliğin yalnızca din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil aynı zamanda tüm dünyevi işlerin (siyasetin, hukukun, eğitimin, sağlığın, ekonominin, sosyal yaşamın vs) din ve dini inançlardan bağımsız ele alınması, bilimsel esaslara göre düzenlenmesi, yürütülmesi, sorunların çözümlenmesi olduğu belirtilmesine karşın,  Sünni İslamcı savı dillerden düşmüyor.  

    Biraz tarih okuyanlar bilir ki İslamiyet, XI yüzyılda Abbasi Halifeliği (Sünni), Fatımiler Halifeliği (Şii) olarak iki merkezlidir.  Müslümanlığı kabul eden ilk Türk devleti Karahanlılar (992-1211) Abbasi halifeliği tarafından tanınır. Birkaç istisna dışında (Safeviler, Karakoyunlular vs.) tüm Türk-İslam devletleri Sünni halifelikle bağlantılıdır. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim,  1514 Saffevi hükümdarı Şah İsmail’i Çaldıran’da yenince,  Şah İsmail yandaşı olduğu savıyla 40 bin Türkmen Alevi’sini kılıçtan geçirince, 1516’da Mercidabık’ta, 1517’de Ridaniye’de Memlukları dize getirip Suriye ve Mısır’ı zapt edince, Abbasi halifeliğine son vererek kutsal emanetleri İstanbul’a getirerek halife olunca, İslam’ın Sünni yorumu Osmanlı toplumuna egemen kılınır.  623 yıl yaşayan Osmanlı Devleti’nde toplum, 400 yıl İslam Sünni yorumuna inanır, tapınır ve yönetilir.  

    Osmanlı’nın yıkıntıları üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu gerçeği yok sayması, önlemler almaması, hiçbir düzenleme yapmaması elbette düşünülemez. Nitekim laikliği ve bilimi esas alan bir devlet ve toplum düzeniyle,  inancın aklı tutsak almasını, devlet ve toplum hayatına egemen olmasını önlemek ister;  tarikatları, cemaatleri yasaklar;  eğitim birliğiyle bilimsel eğitimi etkin kılar, ikili eğitime son verir, medreseleri kapatır; ibadet işlerini yürütmek, tarikatların ve cemaatlerin faaliyetlerini önlemek amaçlı, laikliği esas alan,  Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri teşkilatını kurar.   

    Dinler ve mezhepler, inananlar inanmayanlar arasında ayrım yapmayan, bunlara eşit uzaklıkta duran, her türlü saldırıdan sakınan ve koruyan düşünceyle donatılmış, bilime, gelişmeye, çağdaşlaşmayı açık kuşaklar yetiştirmeyi düşleyen cumhuriyet,  kurulduğundan bu yana dincilerin, tarikatçıların, ırkçıların, ayrılıkçıların hedefi olur;  süreç içinde cumhuriyetin halkçı, devrimci, laik özü zedelenir,  bilimsel ve çağdaş yürüyüş durdurulur, yurttaş olma bilinci doğmalarla kuşatılarak tebaaya (kula) dönme yolunda hızlanır; şeriatı isteyen, halifelik düşleyen çoğalır.

    Emperyalizmin desteği ile bu gün dincilik, mezhepçilik, ırkçılık toplumu sarmıştır.  Laik devlet dinci, mezhepçi; laik toplum cemaatçi, tarikatçı, ırkçı olma yolunda ilerlemektedir.

    Türkiye Cumhuriyeti’ni Türklük ve Müslümanlık üzerinden tartışmanın asıl nedeni de buradan doğmaktadır.  Bu da dini inançları, kültürel değerleri, ırksal özellikleri kullanarak iktidarı ele geçiren, 90 yıllık cumhuriyeti 70 yılıdır yöneten sağ siyasal iktidarların, çağdışı zihniyetlerin, aymazlıkların, çapsızlıkların, yalana, talana, hırsızlığa dayalı uygulamaların eseridir.   

    Türkiye Cumhuriyeti,  I.Dünya Savaşı’na (1914-1918) İttifak devletleri  (Almanya, Bulgaristan, Avusturya-Macaristan) safında katılan, Rus, İngiliz, Fransız, İtalyanlardan oluşan itilaf ordularıyla Yemen, Hicaz,  Suriye, Irak, Arabistan, İran topraklarında, Balkanlarda, Kafkaslarda savaşan, çok ağır kayıplar veren, ateşkes istemek zorunda kalan, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros mütarekesi ile Anadolu’ya sıkışan, orduları dağıtılan,  çok dilli, çok inançlı, çok kültürlü Osmanlının küllerinden doğmuştur.

    Galip itilaf devletlerinin Çanakkale ve İstanbul boğazını tuttuğu, payitahta ( İstanbul) girdiği, ateşkes (mütareke) imzalandığında Osmanlının elinde olan Halep’i ve Musul’u İngilizlerin, Hatay’ı Fransızların el koyduğu,  bunlarla da yetinmeyerek İtalyanların Konya ve Antalya’ya, Fransızların Maraş, Urfa,  Antep’e, İngilizlerin Adana, Mersin, Trabzon’a, Yunanlıların İzmir’e asker çıkardığı, Kürtlere, Ermenilere devlet vaat edilerek Anadolu’yu paylaşıma kalktıkları koşulları, Mustafa Kemal önderliğindeki milli devrimcilerin, işgalci dış düşmanı kovarak,  işbirlikçi iç düşmanı ezerek,  hilafeti ve saltanatı kaldırarak, millet egemenliğini dayalı bağımsız, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunu bilmekte yarar vardır.    

    Çoğu insandan, cumhuriyet kurulurken şöyle yapılsaydı, böyle yapılsaydı, örneğin diyanet teşkilatı kurulmasaydı, tek dil, tek bayrak, tek millet esas alınmasaydı gibi pek çok söz duyarız.   

    Öncelikle bilinmeli ki tarih gerçekliktir, yaşanmışlıktır, şöyle kurulsaydı, böyle olsaydı demenin ne geçmişte ne de şimdi bir anlamı yoktur, olamaz da.  Ulus devletler, kapitalizmin ürünüdür. Kapitalizm yok olmadıkça doğal olarak ulus devletler de yok olmayacaktır… Değerlendirmeleri, zaman ve mekân koşuluna, somut koşulların somut tahliline uygun yapmazsak, hem boşa emek harcamış oluruz hem de sağlıklı sonuca ulaşamayız.   

    Feodal İmparatorluklar, kapitalizmin gelişmesiyle, ekonomik ortak pazarın oluşup büyümesiyle çözülüp dağılmıştır. Paylaşım savaşlarıyla feodal imparatorlukları çökerten emperyalizm,  çağımızda kendi ayağının üzerinde duramayan, zayıf ulusal (milli) devletleri, inanç, kültür, ırki değerleri kullanarak dağıtmaya, dünyayı tek bir pazara dönüştürmeye, tek bir dünya düzeni kurmaya ve sömürüyü yaygınlaştırıp kalıcılaştırmaya kararlı görünmektedir.  

    Bu durumu, Yugoslavya’nın parçalanmasından, Arap devletlerinin, Irak ve Suriye’nin radikal İslam’ın pençesine düşürülmesinden, Afganistan’ın işgal edilmesinden,  Türkiye’nin 30 yıldır Kürt ve Şeriat sorunuyla boğuşmasından, Ukrayna’da Rus/ABD çekişmesinden anlamak mümkündür.    

    Cumhuriyetin ilanı üzerine aydınlanmaya yüzünü dönmüş Türkiye halkı, gerici siyasi iktidarların uygulamaları yüzünden yolunu şaşırmış, eşitsizlik ve adaletsizlik girdabında boğulmakta, karşılıklı saygı ve güven bağını yitirmekte, için için kaynamaktadır.

    Bir toplumda üretenler, sorumluluk taşıyanlar olduğu kadar, her şeyi kendine hak gören, çalışmadan, üretmeden yaşamayı düşleyenlerde elbette vardır.  Asalaklar için halk, ülke, devlet kavramları anlamsızdır; vatan, millet ırkçı kavramlardır; her şeyi alınabilinir,  her şey satılabilinir, her şeyin bir fiyatı vardır,  parayı veren düdüğü çalar.

    Bir insan, insanlığa, doğaya, ülkesine ve halkına karşı bir sorumluluk duygusu taşımıyorsa, önünü arkasını düşünmeden her konuda konuşabilir. Konuşmak tabii ki en doğal haktır, ancak bu sorumsuz, samimiyetsiz olmasını gerektirmez. Ülkemizde Türklük ve Müslümanlık tartışmasının genel olarak böyle bir özelliği olduğunu düşünüyorum, bu konuda konuşurken, yazarken sorumlu davranmanın ve samimi olmanın gereğine inanıyorum.         

    İnançsal olarak Alevilerin, etniksel olarak Kürtlerin “eşit yurttaşlık” talebinin,  Aleviler açısından irdelendiğini sanmıyorum, bunun böyle talep edilmesini sorumsuzluk örneği olarak görüyorum. Eşit yurttaşlık talebi,  ekonomik, sosyal, siyasal, toplumsal yaşamın,  kişisel (bireysel) hak üzerinden değil de etnik veya mezhepsel (grupsal) hak üzerinden kurulması, yani bireyin değil grup aidiyetinin öne çıkarılmasıdır.

    Böyle bir kabul, ulus devletin çözülmesi, birden çok ana dilin resmi dil olması, etnik yapıların, din ve mezheplerin siyasi ve toplumsal yaşama belirleyici olarak katılması, müdahil olması, yön vermesi demektir.  İnsanın temel hak ve özgürlükleri, etnik ve inanç kimliği ile güvence altına alınamaz. Asıl olan yurttaş kimliğidir. Büyük Ozan Nazım Hikmet’in dediği gibi,  “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçe” yaşamak, ancak bireysel yurttaş kimliği ile sağlanabilir. Bu nedenledir ki temel haklar “Herkes” sözcüğüyle başlar,  ”Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez, temel hak ve hürriyetlere sahiptir,”denir.(Anayasa md.12).

    Kürt siyasal hareketinin, hukuksal yurttaş eşitliği yerine, ırksal ve dinsel grup eşitliğini talep etmesi, kuşkusuz siyasi amaçlıdır. Bunlar, federatif veya konfederatif bir yapı içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak yaşamak ya da Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını içine alacak şekilde bağımsız bir Kürt devleti kurmak amacındadırlar. Eşit yurttaşlık talebi bu amaca hizmet eden bir araçtır.  

    Bu çerçevede Alevilerin eşit yurttaşlık talebi anlaşılabilir bir şey değildir. Yani Aleviler, dinlerin, mezheplerin ekonomik, sosyal, siyasal, toplumsal yaşamda etkin ve belirleyici olmasını mı istiyor? Aklın yerine inancı koymak, hangi Alevinin işi olabilir?  Bunu talep edenler gerçekten bilerek ve isteyerek mi talep ediyorlar, yoksa Kürt hareketine destek için mi yapıyorlar, anlayabilmiş değilim(!)

    Ayrıca “eşit vatandaşlık” talebinde bulunanlar Aleviler adına mı bu talepte bulunuyor? Eğer Alevilik adına bu talepte bulunuyorlarsa, Aleviler adına talepte bulunmak hakkını nereden, kimlerden alıyorlar? Alevilik dinsel bir inanış, kültürel yaşam biçimi olduğuna göre, bilebildiğim kadarıyla Aleviliği yönlendiren ruhani (dini), siyasi bir merkez, makamı yok,  Aleviyi dinsel yönden bağlayacak, yönlendirecek bir dini önderlik ve teşkilat söz konusu değil.

    Bir kısım Alevi inançlının bir araya gelerek vakıf, dernek kurması, kararlar alması, Alevilerin tümünü bağlayamaz, Alevileri temsil anlamına da gelmez. Bunların “Biz Aleviler” diye söze başlaması, açıklamalarda bulunması, güçlü görünme arzusundan başka bir şey değildir. Bu dernek ve vakıflar, ruhani inanç ve siyasi merkezler değildir, ancak sosyal, kültürel, inançsal amaçlı dayanışma örgütleridir.    

    Her dinin olduğu gibi Müslümanlarında dini makamları, liderleri vardır. Bunlar, Hz. Peygamber, halife, şeyhülislam, hoca, imam olarak adlandırılır.  İslam’da mezhep ayrılması Hz. Peygamberin ölümünden sonra doğmuş, özellikle Kerbela vakasından sonra kalıcılaşmıştır.  Hz. Muhammet’in ölümünden sonra kimi halife olacağı tartışması, Şii, Sünni, Harici olarak İslam’ı bölmüştür. Haricilik pek yaşamamakta, Şiilik ve Sünnilik hükmünü sürdürmektedir. Alevilik bu ayrımın dışındadır.

    Şii sözcüğü Şia sözünden çıkmıştır, yandaş demektir; İslam’da Ali yandaşlığı anlamına gelir. Bunlar, halifeliğin Hz. Muhammet ve soyuna (Ehl-i Beyt) ait olduğunu, Şia sözcüğünün Beyyine Suresi’nin 7 ve 8 ayetlerinde geçtiğini, Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye “Bu ayetlerde sözü edilen sen ve senin şiandır. ” dediğini belirtirler;  Hz. Ali’nin ilk gerçek halife ve soyundan gelenleri imam olarak kabul ederler; Ebubekir’i, Ömer ve Osman’ı halife olarak tanımazlar; Tevbe Suresi’nin 128. ayetinden yola çıkarak hilafetin öze ilişkin olduğunu, Hz. Muhammet’in söz ve eylemleriyle hilafet sorununu çözdüğünü ve Hz. Ali’yi halife olarak seçtiğini savunurlar.   

    Sünnilik ise, Hz. Muhammed’in söz ve davranışlarına önem veren, İslam’ın yorumunda Hadis ve Sünneti esas alan, Hz. Peygamber’in sağlığında vekilini, halefini, halifesini saptamadığını söyleyen, Hz. Peygamber’in ölüm döşeğinde iken vasiyette bulunamayacağını ileri süren ve seçimle halife belirlenir diyen inanışın adıdır.   

    Alevilik ise, Şamanizm’den kaynaklanan, Şia’dan esinlenen göçebe topluluk inanışıdır. Aleviler, Kuran’a, Tanrının birliğine, Hz. Muhammed’in Tanrının elçisi, Hz. Ali’nin ilk halife olduğuna ve 12 İmam’a inanırlar; İslam’ın şekilci yorumuna katılmazlar, göçebenin namaz kılmasının, oruç tutmasının zorluğunu görerek, İslam’ı benimsemeden önceki inanışı Şamanizm’i güncelleyerek, “Şaman’ı” veya Kam”ı Ata, Baba, Dede, Seyit diye adlandırarak, İslam’ın göçebe yaşam ve kültürüne uyarlanmasıdır.      

    Şimdi Baba, Dede, Ata, Seyit, Hünkâr denilen insanların ilklerinden birisi Hoca Ahmet Yesevi’dir. Ahmet Yesevi’nin dergâhında yetişen Hacı Bektaşi Veli ise,  Aleviliğin ilk öncülerinden Baba İlyas Horasani ile Osmanlı’nın akıl hocası Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebalı’nın yoldaşıdır. Anadolu Aleviliği,  Hacıbektaş Veli’nin öğretisi ve öğütleriyle şekillenmiştir. Hacıbektaş’taki dergâh merkezi bir eğitim, öğretim kurumu gibi çalışmıştır, burada yetişen dervişler birer öğretici ve eğitici olarak Anadolu’ya dağılmışlar, Anadolu’nun has özellikleriyle Alevilik/Bektaşilik yolunu olgunlaştırmışlardır.  

    Alevilerde öğreti ve uygulama, kuşaktan kuşağa, yöreden yöreye farklılıklar gösterir ki genel olarak üç grup olarak öne çıkar: Birincisi, Hacı Bektaş Veli soyundan gelen bir mürşide bağlanma; İkincisi, On İki İmam’ın torunları olduğu söylenen dedelere uyma; Üçüncüsü,  Bektaşiliğin Babagan Kolu’na dayanmadır.  

    Mürşide bağlananlar, Hacı Bektaş Veli ile birlikte yaşayıp, düşüncelerin yaymak için tekke ve zaviye kuranlara (Ocak-Zade) bağlıdırlar. Ocak-Zadeler (Dede), bir mürşitte bağlı olarak Alevi tören ve ayinlerini yönetirler. Yine herhangi bir ocağa bağlı olmayan Hacıbektaş’ta bulunan Mürşit, her yıl yetkisini yenilediği dedeler aracılığıyla da bu hizmeti gördürür.

    On İki İmam’ın soyundan geldikleri kabul edilen Seyitler, Hacı Bektaş Dergâhı’ndan izin almazlar, ancak Hacı Bektaş Veli adını Hz. Muhammet, Hz. Ali ve On iki İmam ile birlikte anarlar.  

    Babagan Kolu’na göre ise, Hacı Bektaşi Veli evlenmemiştir. Alevi ve Bektaşi olmak için Alevi ana ve babadan doğmak gerekli koşul değildir, bir derviş ya da babadan nefes (eğitilerek izin) almak yeterlidir. Dedelik ve Seyitlik babadan oğula geçerken, Babagan kolunda baba seçimle belirlenir.    

    Cumhuriyet, Osmanlı’da siyasi/dini makam olan halifeliği kaldırmış, yerine dini makam olan Diyanet İşleri Başkanlığını oluşturmuştur. Diyanet İşleri Başkanı Şeyhülislam değildir; ancak başkanlık ve bağlı kuruluşlar, din görevlileri, dinsel konularda görüşlerini açıklamakta, vaazlar vermektedir. Müftüsü, camisi, mescidi, imamı, müezzini bu hizmet için vardır, kimi siyasi iktidarların etkisi ve yönlendirmesiyle siyasi işlere bile bulaşmaktadırlar. Bunlar yetmiyormuş gibi Sünni tarikatlar (Maliki, Hanefi, Şafii, Hanbelî) ve Sünni cemaatler  (Nurculuk/Gülencilik, Süleymancılık vs.) çok faaldir, etkindir.     

          Alevilere yol gösteren, dini hizmet sunan Ocak, Dergâh, Tekke yok gibi bir şey, dedelik ve babalık kurumu çökmüş görünüyor, bu nedenle önüne gelen dernek, vakıf kendisini bu işin merkezine koyuyor. Bu durum böyle devam ederse, Alevi camiada karmaşa, inançsızlık, gelenek, görenek ve kültürünün yok oluşu kaçınılmazdır. Alevilik ve Bektaşilik birilerinin ikbal ve istikbali için kullanılacağı oyuncağı değildir. Ülke bağımsızlığının korunması,  laik cumhuriyetin yaşatılması, halkın birlik ve bütünlüğünün sürmesi, aydınlanma yolunda ilerlenmesi için Alevilere ihtiyaç olduğu kadar, Alevilerin de huzur ve güvenliği buna bağlıdır.      

    Herkes aklını başına almalı, bu topluluğu sorumsuzca istismardan kaçınmalı, Ser Çeşme denilen Hacıbektaş Tekkesi, derlenip toparlanmalı,  tarihsel işlevine geri dönmeliği, laikliğe uygun anlayışla Alevileri kurda kuşa yem etmemeli, gelenek ve göreneklerini yaşatmalıdır. Alevi vakıf ve dernekler, bu tekkenin işlevselleşmesine katkı sunmalı, yardımcı olmalıdır. 06.07.2014   
                                
                            Av. Mehdi BEKTAŞ

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!