Anti-komünizm ve NATO’nun kuruluşuna giden yol

Sovyetler Birliği ile Batılı emperyalistler arasında giderek yoğunlaşan çekişme ekonominin yanı sıra

askeri alanda da kendini göstermektedir… İki Paylaşım Savaşının da merkezinde yer almış olan Almanlardan hala çekinen İngiltere ile Fransa, 1947 Martında yeni bir Alman saldırısı ihtimaline birlikte karşı koymak için Dunkirk Anlaşmasını imzalarlar. Bu pakt, bir yıl sonra Brüksel Anlaşmasıyla Benelux ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilir. Aslında 1940’lı yılların sonuna doğru Batı Avrupa’da, özellikle Fransa’da hala birinci derecede korkulan ülke Almanya’dır. Bu dönemde Doğu ile Batı arasında bir “Almanya Meselesi”nin olduğu da aşikârdır.

Brüksel Anlaşmasından sonra Sovyetler Birliği, Almanya’yı kontrol etmek için kurulan Dörtlü Denetim Konseyi’nden, bu ülkenin geleceği ile ilgili konularda Batılılarla anlaşamadıklarını gerekçe göstererek ayrılır. Konseyden geriye kalan üç devlet (ABD, İngiltere ve Fransa), Almanya’da yeni bir para birimi belirlerler. Sovyet Rusya bu karara tepki olarak yeni parayı kendi etki bölgesinde geçerli saymamakla kalmaz; Batı Berlin’e giriş çıkışları da abluka altına alır.

“Düşmanlığın boyutlarını iyice açığa çıkaran, 1948–1949 Berlin bunalımı oldu. Washington ve Londra’daki yetkililer, Avrupa devletlerini, dominyonları ve Birleşik Devletleri, Rusya ile bir savaş halinde, bir araya getirerek birlikte karşı koymanın yollarını bile tartışmaktaydılar.” (Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, s.443.)

ABD, Avrupalıların askeri, güvenlikle ilgili konuları öne almalarını isterken, “komünizm tehlikesi” çanını gittikçe daha güçlü bir biçimde çalarak bütün Batılıları Sovyetlere karşı tavır almaya zorluyordu. Aslında bu çan daha savaş sona ermeden çalınmaya başlanmıştı. İngiltere ve Fransa’nın Sovyet karşıtı propagandalarının odaklandığı en önemli konu olan Polonya sorunu savaşın başından beri gündemdeydi. Sovyetler Birliği’nin Finlandiya ile savaşması, Baltık ülkelerini ve Romanya’nın bir kısmını ele geçirmesi gibi sorunlar özellikle İngiltere yönetimini rahatsız eden gelişmelerdi. Sovyetler Birliği’nin Polonya’nın bir bölümünü ele geçirmesi ve diğer toprak işgalleri eleştirilebilinir ama Batılı emperyalistlerin karşı duruşlarının altında yatan asıl neden saldırıya uğrayan ülkelerin haklarını savunmak değildi. Onların karşı karşıya kaldıkları olumsuzlukları kullanarak kendilerini güvenceye almak, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırmasını sağlayarak bir taşla birkaç kuş vurmak ve anti-komünizmi körükleyerek ülkelerindeki işçi sınıfının sınıfsal mücadelesini etkisizleştirmeyi amaçlıyorlardı. Savaşın başından itibaren takındıkları belirleyici tavrın Almanya ile Sovyetler Birliği’ni savaştırarak zayıf düşmelerini sağlamak ve sonra en az zayiat ile galip güç olarak duruma hâkim olmak ve sonucu tayin etmek. Savaşın seyrine kısaca göz atarak bu gerçeği anlayabiliriz.

1 Eylül 1939’da Hitler’in Polonya’ya saldırısından sonra İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan ederler. Bu savaş ilanını yapan ülkelerin daha önce Münih’te Almanların ilhakçı politikalarına boyun eğerek bu ülke ile savaşmaktan kaçındıklarını belli etmiş olduklarını da hatırlayalım. Gerçekte bu savaş ilanının resmi bir tavır alışın ötesine geçmediğini biliyoruz.

“İkisi de (Almanya ve Fransa’yı kastediyor) resmi bir savaş ilanı aşamasında kaldılar. Kendi kaderine terk edilen Polonya iki hafta içinde ezildi gitti.” (Türkkaya Ataöv, İkinci Dünya Savaşı, s.83, Birey Toplum Y.)

Bu iki ülke Almanya’ya savaş ilan etmelerine rağmen aylarca açık bir çatışmaya girmediler. Bunlara göre Almanya ile Sovyetler Birliği arasında nasıl olsa sıcak savaş patlak verecekti.

“Londra ve Paris’in ilk taktiği yangını uzakta tutmaktı. Çatışma Balkanlar’a inebilir, İskandinavya’ya tırmanabilir, Sovyetlere uzanabilirdi. Sovyetler ise, resmi olarak bir tarafsızlık politikası izlemekteydiler. 17 Eylül 1939’da diplomatik ilişkileri olduğu tüm ülkelerin temsilcilerine yolladıkları bir notada bu tavırlarını açıkladılar. Bu ülkenin diplomasisi Almanya’yı saldırmazlık paktı sınırları içinde mümkün olduğu kadar tutmak ve kendine ergeç yönelecek saldırıyı geciktirmekti.” (Türkkaya Ataöv, Age, s.84.)

Zamana oynayan Sovyetler Birliği bir yandan kendini mümkün olduğunca güvene almaya çalışırken diğer yandan da etki alanını genişletmeyi hedefliyordu. Eylül ayı içinde üç Baltık ülkesiyle karşılıklı yardım anlaşması yapan Sovyetler Kasım 1939’da Polonya’da Ukraynalılar ve Beyaz Rusların yaşadığı bölgeleri ele geçirdi. Bu arada Finlandiya’da Alman uzmanların gözetiminde bir hat oluşturulmasıyla birlikte bu ülkenin kendine karşı bir üs olarak kullanılabilineceğinden çekinen Sovyetler, Finlandiya’ya bir anlaşma öneriyordu. Finlandiya bu öneriyi reddedince bu iki ülke arasında savaş çıktı. Bu savaşı bahane eden İngiltere ve Fransa uyguladıkları baskıyla Sovyetler Birliği’ni Milletler Cemiyeti’nden attırmakla kalmayıp Finlandiya’ya askeri yardım yapmaya da kalkışıyorlardı. Ancak İsveç bu yardım girişimine geçit vermedi ve bu savaş 12 Mart 1940’da barış anlaşmasıyla sonuçlandı.

“İngiliz tarihçisi A.J.P. Taylor her ikisinin de Almanya ile hukuken savaş içindeyken bir de Sovyetlerle fiilen savaşma olanaklarını araştırmalarını İkinci Cihan Savaşına ‘anti-Bolşevik’ bir seyir verme çabası olarak yorumluyor.” (T.A. s.84-85, abç)

İngiltere ve Fransa, Almanya’ya sözde savaş açtıkları dönemde esas olarak Sovyetlerle uğraşırlarken, Hitler Avrupa’yı işgal etmeyi sürdürüyordu. Nisan 1940’da Danimarka ve Norveç’i işgal ettikten sonra Mayıs’ta Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’u ele geçirdi. Hemen sonra da Fransa’ya saldırdı ve 22 Haziranda Fransız ordusu teslim oldu.

10 Mayıs 1940’da Churchill Hükümeti’nin kurulmasından sonra da İngiltere’nin Sovyet politikası değişmedi. Moskova ile Berlin arasındaki ihtilafı artırmak için çalışmaya devam ediyorlardı. Bu arada üç Baltık ülkesinin Sovyetlere katılmasına ve bu ülkenin Romanya üzerinden Tuna nehrine inmesine karşı çıkıyordu. İngiltere Baltık ülkelerine ait olan ve İngiliz bankalarında yatan altınları serbest bırakmadığı gibi limanlarındaki yirmi dört Estonya ve Litvanya gemisine de el koyuyordu. Hızını alamayan İngiltere, “Sovyetlerin Tuna Komisyonuna katılmalarını da protesto etmişti. Tüm bu tavırların sonucu olarak İngiliz-Sovyet ticareti tıkanıp kalmıştı.” (T.A. s.87.)

Bu arada Hitler’in en yakını R. Hess 10 Mayıs 1941’de İskoçya’ya kaçıyor ve İngiltere ile Almanya’nın barış yaparak birlikte Sovyetlere karşı savaşmalarını öneriyor. Fakat Churchill’in bu teklifi kabul etmesinin imkanı yoktu. Çünkü bu teklif İngiltere’den çok Almanya’nın işine yarayacaktı ve İngiltere’nin ölümünü geciktirmekten başka bir anlamı da yoktu. Bu arada İngiltere’nin Almanya’ya karşı yürüttüğü hava akınlarını bu ülkenin 22 Haziran 1941’de Sovyetlere saldırısına kadar en alt düzeye indirmesi ise ayrıca dikkat çekicidir.

Bu dönemde ABD, Avrupa’da sürmekte olan savaşta tarafsızlığını koruyordu. Sovyetler Birliği’nin ABD ile ilişkilerini ilerletme yolundaki çabaları karşılık görmüyordu. Temmuz 1940’da aldığı bir kararla askeri ve yarı-askeri malzemelerin dışarıya satışını yasaklıyordu. Bu yasaklamadan Sovyetler Birliği en fazla kendisinin zarar gördüğü değerlendirmesini yapıyordu. ABD ve İngiltere’den temin edemediği malzemeleri Almanya’dan almaya çalışıyordu. Bütün amacı beklediği Alman saldırısına karşı savunmasını güçlendirmekti.

Daha sonraki yıllarda eleştiri konusu da olan Sovyetlerin Almanya’dan malzeme satın alması, Hitler yönetimini bu ülkeye politik davranışlarını da onaylatabileceğini düşünmeye sevketti. Bir yandan Almanya diğer yandan da Japonya Sovyetlere baskı kurarak bu ülkeyi yalnızlaştırmaya çalışırlarken üç Mihver ülkesi de (Almanya, İtalya ve Japonya) dünyayı bölüşüyorlardı. Asya’yı büyük oranda Japonya alıyor, Almanya ve İtalya ise Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’yı alıyordu. Bu arada Almanya’ya Pasifik bölgesinden bazı sömürgeler de verilecekti. Nisan 1940’da imzalanan bu anlaşmaya göre Sovyetler Birliği’nin kısa bir süre için tarafsızlaştırılması sağlanacaktı. Asya’yı tümüyle Japonya’ya bırakmak istemeyen Almanya çok geçmeden Sovyetlere karşı saldırı planını imzalıyordu. Hitler, 18 Aralık 1940’da Barbarossa adı verilen “21 Numaralı” emri imzalayarak Sovyetlere saldırının hazırlıklarını başlatıyordu.

Hitler’in orduları Sovyetler Birliği’ne resmen savaş ilanı yapmadan 22 Haziran 1941’de sabaha doğru saldırıya geçti. Yaklaşık dört yıl süren Doğu cephesindeki savaş İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı’nın asıl savaşıydı. Bu cephenin “Uzunluğu 3.000–6.000 kilometre arasında değişiyordu. Çeşitli zamanlarda 8.4-12.4 milyon asker çatışmalara katılmıştı. Her iki taraf toplam 15.400 tank, 16.500 uçak ve 153.000 top kullanmıştı.” (T.A. s.92, age.)

Batılılardan hiçbir destek alamayan Kızıl Ordu, önce Moskova önlerinde, sonra da Stalingrad’da tarihin o zamana kadar görmediği ölçüde güçlü ordularını, Hitler’in en önemli güçlerini ezerek savaşın kaderini tayin etti.

“1942 bittiğinde, Naziler bir milyon asker, 20.400 top,1.500 tank ve 4.00 uçak yitirmişlerdi.” (T.A. s.114, age.)

1943 yılının başında Alman kuvvetleri Kızıl Ordu karşısında Kafkasya’da da yenilgiye uğradılar. Burada da büyük kayıplar veren Almanların Doğu planı tümüyle çöktü ve böylece Japonlarla Doğu Asya’da birleşme hayalleri de suya düşmüş oldu. Almanların bu yenilgileri Japonların Sovyetlere saldırı planlarını da boşa çıkarıyordu.

Kuzey Afrika’da Ekim 1942’de 12 tümenden oluşan Amerikan ve İngiliz kuvvetleri Alman ve İtalyan kuvvetlerini yenilgiye uğratıyordu. Afrika cephesindeki Alman-İtalyan kuvvetleri 12 tümenden ibaretken bu kesimin (Mihver’in) Sovyet cephesindeki gücü 266 tümenden meydana geliyordu. Savaşın en büyük muhaberelerinden biri olan Kursk bölgesindeki savaşta (Temmuz 1943) Sovyet ve Alman orduları karşı karşıya geldiler. Bu muharebeye toplam dört milyon asker, 69.000 top, 13.200 tank ve 11.000 uçak katıldı. Bu savaşta Almanlar yarım milyon asker, 1.500 tank, 3.000 top ve 3.700 uçak yitirdiler. Bu savaş Nazi Almanyası için geri dönüşü olmayan sona doğru gidişti.

Amerika ve İngiltere “İkinci Cephe”yi çok geç bir tarihte, 6 Haziran 1944’de açtılar. Normandiya çıkarmasıyla açılan bu cephe şüphesiz İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı’nın sonuca gitmesi açısından önemlidir ama savaşın asıl kaderinin Doğu Cephesi’nde çizildiği de bir gerçektir.

“Gerçek şu ki, İkinci Cihan Savaşı Avrupa’da aslında bir Sovyet-Nazi savaşıydı. Silahlı Çatışmanın merkezi Avrupa’ydı ve asıl karada sürüyordu. 1941- 1943 yıllarında İngilizlerin Alman endüstri merkezlerini bombalamaları hiç etkili olmadıktan başka, Sovyetler’i biraz rahatlatacak olan ikinci cephe de çok geç açılmıştı. Bu olayın karanlık yanları hala açıklanmaya muhtaç olduğu gibi, 1945 sonrası ‘Soğuk Savaş’ döneminin bazı kökleri de bu yıllarda yatmaktadır.” (Türkkaya Ataöv, age, s.117. abç)

İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük acının ve yıkımın yaşandığı bu savaşın yarattığı yükün dörtte üçünü genç sosyalist Sovyetler Birliği’nin taşıdığı tarihi bir gerçektir. Bu gerçeği, Batılı güçlerin savaştaki rolünü çok abartan ve çarpıtarak anlatan Hollywood filmlerinden değil gerçeği yazan tarih kitaplarından öğrenmeliyiz. Faşist Nazi yönetiminin dünyaya hakim olmasının önüne geçen sosyalizmin insanlığa yaptığı bu büyük hizmet bile tek başına bu sistemin taktirle anılmasını gerektirir. Sosyalizme düşmanlığı meslek edinmiş olan faşist ve gericilerden bu takdir elbette beklenmez ama kendini solcu, sosyalist sayan bir kısım insanın kadir bilmezliği de doğrusu hayret vericidir.

Görüldüğü gibi Soğuk Savaş’ın kökleri bu ikinci büyük savaşa uzanmaktadır. Hatta “Soğuk Savaş’ı Birinci Paylaşım Savaşı’nın bitiminden itibaren başlatmak bile mümkündür” dersek abartmış olmayız. Çünkü kapitalist-emperyalizm gerek ideolojik, gerek siyasi ve de ekonomik nedenlerle sosyalizmi ve sosyalist devrimle kurulmuş olan Sovyetler Birliği’ni hiçbir zaman kabullenmedi. Batı sosyalist Rusya’ya karşı hep düşmanlık güttü, iç karışıklıklara destek verdi. Bu düşmanlık İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı süresince de müttefiklik ilişkisine rağmen alttan alta sürdürüldü. Yukarıda da sözünü ettiğimiz Polonya sorunu bu karşı duruşun savaş boyunca kronikleşmesine neden olan önemli bir hadisedir.

Alman işgalinden sonraki dönemde Polonya ile ilgili iki Hükümet kuruldu ya da kurduruldu. Birisi Alman işgalinden kaçanların Londra’da kurdukları, İngiliz kontrolündeki anti-komünist Hükümet, diğeri ise Varşova’daki Hükümet. Sovyetler Birliği’nin müttefiki İngiltere’de oturan Hükümet yetkilileri Polonya’daki askeri güçlerine Almanlarla değil Sovyetlerle savaşmalarını öğütlüyorlardı.

“İkinci Dünya Savaşı’nın son aylarında, Büyük Britanya ve Birleşik Devletlerdeki Sovyet karşıtı ajitasyonun asıl propaganda odağı, Polonya sorunuydu. Kızıl Ordu, Polonya sınırını geçerek ve Polonya’nın pek çok bölgesini, Nazi istilacılardan kurtararak batıya doğru ilerlerken, İngiliz muhafazakârları ve Amerikan tecrit yanlıları, ‘Polonyalıların özgürlüğü’nün şimdi de Sovyetler Birliği’nce tehlikeye atıldığı suçlamasını getirdiler.” (Michael Sayers-Albert E. Kahn, Sovyetlere Karşı Büyük Komplo 1917–1947, s.356.)

Polonya konusunda Amerikalılar ve İngilizler, daha savaşın içinde iken müttefikleri olan Sovyetlere karşı ağır ithamlarda bulunarak güven ortamını yıkıyorlardı. Sovyetler Birliği’nin suçu Polonya’yı işgal altında tutan Nazi’lere karşı savaşmaktı. 1945 Şubat’ının 4–11 tarihleri arasında gerçekleştirilen Yatla Konferansı’nda Polonya’nın geleceği Roosevelt, Churchill ve Stalin tarafından etraflıca tartışılır ve bir anlaşmaya varılır. Varılan sonucu Roosevelt şöyle özetliyordu:

“Önce üç kişilik bir Başkanlık Konseyi kurulacak… Bu Başkanlık Konseyi Varşova Hükümeti’ndeki adamlardan, Polonya’daki ve dışarıdaki demokrat eğilimli kimselerden bazılarını içine alacak bir hükümet kurma işine koyulacaktı. Böylece kurulan Geçici Hükümet, bir Kurucu Meclis seçimi yapmayı üstüne alacak, bu da sonra sürekli bir Polonya Hükümeti seçecekti. Ulusal Birlik Geçici Polonya Hükümeti kurulduğunda üç Büyükler bunu tanıyacaktı.” (Tahran Yatla ve Potsdam Konferansları, Gizli Belgeler, s.132–133.)

Üç Büyüklerin bu anlaşmaya varmalarına rağmen, İngiltere’nin beslediği, Londra’daki Polonya Hükümeti, bu anlaşmaya karşı çıkarak Sovyet karşıtı çeşitli etkinliklerine bir süre daha devam etmekten geri kalmadı. Elbette ki bu Hükümet güçleri, Batılı anti-komünistlerden aldıkları cesaretle, Nazilerle savaşan Kızıl Orduyu Polonya içlerinde arkadan vurmaya bile kalkışabiliyorlardı. Sovyetler Birliği’nin 25 Nisan 1943’de diplomatik ilişkisini kestiği sürgündeki bu Polonya Hükümeti’ni İngiltere ve ABD tanımaktan ancak 1945 Haziran’ında vazgeçtiler.

Polonya sorununun yarattığı güvensizlik Berlin sorunu ile daha da büyüdü. ABD’de ülke içinde yükseltilen “komünizm korkusu” ile ülke dışına yönelik olarak geliştirilen ve giderek sertleştirilen önlemler birbirini tamamlayan unsurlardı. 1948’de ABD, zorunlu askerliği yeniden yürürlüğe sokarak dünyaya mesaj verirken, B–29 bombardıman uçaklarından oluşan bir filoyu da İngiliz hava alanlarına gönderiyordu.

Bu gelişmeler, ABD’nin Dünyanın birçok yerinde hegemonya mücadelesine girişmesine karşı olan Amerikan siyasetçilerini de ikna etmeye başlıyordu. Bu sertlik ve tecrit yanlısı politikacılar, adı sonradan Kuzey Atlantik Anlaşması Teşkilatı olacak olan kuruluşa ABD’nin tam üye olmasına destek veriyorlardı. Bu örgütte ABD’nin yer almasındaki stratejik amaç, Sovyet saldırısı halinde Avrupa’ya Kuzey Amerika’dan yardımda bulunmak olarak gösteriliyordu. Aslında bunun görünen amaç mı, yoksa gerçek amaç mı olduğu çok geçmeden ortaya çıkacaktı.

Gerçekte NATO, ABD için askeri hesaplar, politik amaçlar ve  ekonomik yayılmayı garantiye almak anlamına geliyordu. İmparatorluğu dağılan İngiltere’nin Batı üzerindeki etkinliğini devir alan ABD böylece geleneksel politikasını terk ederek Avrupa’da, Ortadoğu’da ve giderek dünyanın başka ülkelerinde askeri, politik ve ekonomik hegemonya kurmaya başlıyordu. ABD ve Kanada, Brüksel Paktını kuranlarla birleşerek, İtalya ve Norveç gibi ülkeleri de kapsayacak bir şekilde bu örgütlenmeyi büyütmeyi amaçlıyorlardı. Danimarka, İzlanda ve Portekiz’in de katılımıyla 4 Nisan 1949’da NATO kuruldu.

1945 yılında Avrupa’daki Amerikan askerinin sayısı 3 milyon iken; NATO anlaşmasının imzalandığı gün 100.000 idi. O günlerde Avrupa’da Sovyetler Birliği’ne karşı direnebilecek olan yerleşik tümen sayısı onikiydi. 1945’den sonraki dört yıl içinde Avrupa’daki askeri gücünü iyice azaltan ABD birden bire eski kıtaya dönüş eylemi içine giriyordu. Bu dönüşün öne sürülen en belli başlı nedeni olarak Rus ordusu gösteriliyordu. Savaştan galipler arasında en büyük kaybı vererek çıkan Sovyet ordusunun gücü, Batılı tahrikçilerin iddialarının aksine, Avrupa’yı kasıp kavuracak durumda değildi.

“Bu dönemdeki Rus kuvvetleri, sayı ve yeterlilik yönünden, Batı’da etrafı telaşa veren kimselerin iddia ettiklerinin yarısı kadar bile olmamalarına rağmen, her iki bloktaki asker toplamları dengesizliği huzur bozucu idi…” ( P. Kennedy, s.444.)

Hiçbir zaman meydana gelmeyen, ama 1940’lı yılların sonlarında Batılı strateji planlamacılarının kuvvetle muhtemel gördükleri Sovyet istilasına karşı durmak adına Avrupa’da büyük bir konvansiyonel ordu meydana getirilmeye başlandı. Amerikan uzun menzilli bombardıman uçakları “çok geniş misilleme” anlayışı ile örgütleniyordu. Artık ABD, Kanada ve İngiltere, Sovyetlere karşı öylesine bir Avrupa gücü haline gelmişlerdi ki bu durum on- on beş sene önceki strateji planlamaları ile çok farklıydı.

Marshall Planı ile ekonomik yönden gerçekleştirilen, NATO ittifakı ile askeri bakımdan hayata geçirilmekteydi. Marshall Planı ile Avrupa nasıl iki kampa bölündüyse, NATO ile de askeri yönden iki kutba ayrıldı. Sovyetler Birliği’nin öncülük ettiği Varşova Paktı ise 14 Mayıs 1955’de kuruldu. NATO’nun kuruluşundan altı yıl sonra SSCB, Çekoslovakya, Bulgaristan, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve Arnavutluk tarafından kurulan Varşova Paktı’nın sözleşmesine göre, imzacı ülkeler arasında birleşik bir askeri komutanlığın kurulacağı ve diğer üye devletlerin topraklarında Sovyet ordu birliklerinin bulunması kabul ediliyordu. Yine bu sözleşmede Doğu ile Batı ortak bir güvenlik paktı etrafında bir araya gelebilirlerse Varşova Paktı’nın sona ereceği belirtiliyordu. Bu son madde Sovyetler Birliği’ne Batı ile görüşmelerinde geniş bir manevra alanı yaratıyordu. Bu Pakt’a sonraki yıllarda katılan başka ülke olmadı aksine ayrılanlar oldu ve 1991 yılında da resmen dağıldı.

Savaştan yıpranmadan çıkan ABD ilk hamleyi yapan taraf oluyor, Sovyetler de buna karşılık veriyordu. Böylece 1945’den itibaren Sovyetler Birliği bir kısır döngünün içine sokuluyordu. Kendini emperyalistlerin attığı her adıma karşılık verme zorunluluğu altında görüyordu. Bu savunma psikozu içinde sosyalist bir dünya kurmak ne ölçüde mümkündü? Ekonomide öncelik, halkın refahını yükseltmekten ziyade ülkenin savunmasına ve büyük güç olarak görünmesine yönelikti. Siyasi alanda, devrimci demokrasiyi kurmaya çalışmak yerine iktidarın küçük bir bürokratik kesimin elinde tutulması esas alınıyordu. Bu durumda sosyalizmi, ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda planlı bir şekilde derinleştirmek, geliştirmek ve emekçi kitlelerin sahiplenmesini sağlayacak yönetim stratejisini oluşturarak kurmak mümkün görünmüyordu. Aynı düzlemdekiler için satranç oyunu ile siyaset yapma tarzı arasında bağlantı kurulabilir ama farklı düzlemlerde olanlar arasında bu ilişkinin kurulması veya kurulmaya çalışılması sosyalizm yönünden ortada büyük bir yanlışın olduğu manasına geliyordu.

Kapitalizm ile sosyalizmin ortak düşmana karşı olsa da uzlaşmalarının uzun ömürlü olamayacağı açıktı. Alman kapitalizmi ile diğer kapitalistler arasındaki savaş esas olarak pay alma ve üstünlük kurma savaşıydı. Fakat sosyalist Sovyetler Birliği’ne saldıran Alman emperyalizminin amacı sadece bu ülkeyi ele geçirmek değil, sosyalizmi yeryüzünden silmekti de. Alman faşizmi yenilmişti ama Batı kapitalizmi hala ayaktaydı ve sosyalizmi kendisi için tehlike olarak görmeye devam ediyordu. Yalta süreci her iki taraf için de kalıcı değildi ve öyle olmadığı da kısa sürede ortaya çıktı.

20. yüzyılın en kritik yıllarından birisi 1945’dir. Bu tarihten sonra dünyanın yaşadığı on yılların kaderi sanki bu dönemde çizilmiş gibidir. Söz konusu tarihte ve hemen sonrasında emperyalist devletler dünyayı hegemonyaları altına almaya çalışırlarken; sosyalistler ve ulusal bağımsızlıkçılar da bu stratejiye karşı mücadelelerini sürdürüyorlardı. Sovyet Devrimi, “… önceki yüzyılda Napolyon’un orduları sayesinde Fransız Devrimi’nin Batı Avrupa’nın belli bölgelerine uzanması gibi, Kızıl Ordu’nun öncülüğünde 2. Dünya Savaşı’nın son evresinde Doğu Avrupa’ya yayılmıştı. Ardından dünyanın nüfus bakımından en yoğun ülkesinde bir asır süren mücadelenin sonucu olan Çin Devrimi geldi. Diğer 2. Dünya Savaşı sonrası devrimlerse Çin Hindi’nde, Kore’de, Küba’da, Portekiz’in eski Afrika kolonilerinde ve Afrika Boynuzu’nda ve en yakın tarihlerde de Güney Yemen, İran ve Nikaragua’da meydana geldi.” (Paul Sweezy, Devrim Sonrası Toplumlar, s.7.)

İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan sonra emperyalizmin bütün saldırılarına, açık veya gizli işgallerine rağmen dünya nüfusunun üçte birinden fazlası (İran hariç) bağımsızlığı-demokrasiyi ve sosyalizmi amaçlayan devrimler gerçekleştirdiler.

Savaş sonrasında, 1950’lere doğru emperyalist bloğun karşısında iki önemli güç ortaya çıkıyordu. Bunlar, sosyalist Doğu Bloku ve Ulusal Kurtuluş mücadeleleri veren sömürge veya yarı sömürge ülkelerdi. Bu sonuncuların sayısı, dünya ulusları, politik ve ekonomik gelişmeler üzerindeki etkinlikleri yıllar içinde artacaktı. Bu yöndeki gelişmelerin 1980’lere kadar sürdüğünü göreceğiz.

Mehmet Ali Yılmaz

Devam edecek

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!