Arjantin seçimlerinden neoliberal iktidar güçlenerek çıktı-Özgür Uyanık

1990’larda neoliberal politikaların yıktığı Arjantin yine başa döndü. 2001 halk ayaklanmasıyla neoliberal yönetimin devrildiği ve 2004’ten itibaren halkçı ve kamucu politikalarıyla büyük halk desteği sağlayan Kirchner yönetimlerinden sonra eğilim yine 90’lardaki noktaya geldi.

2015 Aralık ayındaki seçimlere devlet başkanı Cristina Kirchner anayasa gereği üçüncü kez aday olamamıştı. Sağ cephe bu boşluktan faydalanarak küçük bir farkla seçimi kazandı. Ülkenin en zengin işadamlarından, eski Boca Juniors Klüp Başkanı ve Otonom Başkent Valisi Mauricio Macri iki yıl önceki seçimlerde Devlet Başkanı seçildi.

Mauricio Macri iktidara gelir gelmez ilk işi ABD ile soruna yol açan “Akbaba Fonları”na istedikleri parayı vermek oldu. Bu, ülkeyi 50 milyar dolarlık yeni bir dış borç sarmalına sokan süreci başlattı. Dış borcun GSYH’ya oranı %59’a ulaştı. Kirchner yönetimlerinin uygulamaya koyduğu gümrük duvarlarını kaldırmasıyla da beraber zaten zayıf olan ulusal endüstri ve pazar çöktü. Ülke ekonomisi resesyona sürüklenirken Venezuela’dan sonra kıtadaki en yüksek enflasyon (%40) Arjantin’de ortaya çıktı. Macri yönetimi kemer sıkma politikası çerçevesinde 200 bin kişiyi de işten çıkardı. Önceki iktidarın sakat maaşı bağladığı 150 bin kişiye yapılan ödemeleri kesti. Sağlık ve eğitim harcamalarında sert indirimler yaptı. Birçok kalemi devlet desteğinden çıkardı. Geri kalanlarda da devlet desteğini en aza çekti. Kamu hizmetlerinde enflasyonun çok üstünde artışlar yaşandı. Elektriğin 300 kw’ı 2,5 dolardan 24 dolara fırladı.

Başkan Macri, Kirchner yönetiminin medya tekellerinin yayın ve basın gücünü kısıtlamak için çıkardığı yasanın yürütmesini durduran bir kararname yayınladı. Sözkonusu yasa üç yıl boyunca toplumun değişik kesimlerinde tartışılmış meclis, senato ve nihayetinde Anayasa Mahkemesi onayıyla yasalaşmıştı. Yasa şu an medya tekellerinin işgal ettiği yüzlerce tv-radyo frekansının dernekler, sendikalar ve devlet kurumlarına devrini gerektirmekteydi.

Kirchner yönetimleriyle yakın ilişkili sosyal hareket ve liderlerine yönelik operasyonlar yaptı. Bunların içinde Kirchner yönetimine en büyük desteği veren “Tupacamaru” grubunun lideri Milagro Sala yaklaşık iki yıldır tutuklu bulunuyor.

Başkan Macri seçimlerden üç ay kadar önce Patagonya’da Benetton’un satın aldığı 9 milyon hektarlık arazide yaşayan yerli halkın kovulması emrini verdi. Yapılan operasyon sırasında bir genç kayboldu. Muhalefet hükümeti ve jandarmayı sorumlu tuttu. Santiago Maldonado isimli bu gencin operasyon sırasında “kaybolması” 30 bin yurttaşın diktatörlük döneminde (1976-1983) kaybedilmesiyle özdeşleştirildi. Hükümet olayı araştırmayı kabul etmedi. Telefon kayıtları dahi incelenmedi. Bu olayı protesto etmek için iki büyük miting ve sayısız yürüyüş tertiplendi. Seçimlere bir hafta kala Maldonado’nun cesedi olay yerine çok yakın bir noktada bulundu. Seçim öncesinde muhalefet bu kayıp olayını neoliberal yönetimin diktatörlük eğilimi olarak propaganda etti.

Bütün bunlara rağmen Macri iktidarı 22 Ekim 2017 tarihinde gerçekleşen seçimlerden birinci parti olarak çıkmayı başardı. 23 eyaletten 13’den zaferle çıkan neoliberal yönetim sandığa giden seçmenin ise %40,59’unun desteğini almış oldu. Seçim sonuçlarına göre iktidar bloğu milletvekili sandalye(toplam 257) sayısını 86’dan 107’e çıkardı.

İktidar mecliste ya da senatoda çoğunluğa ulaşmadığı halde elde ettiği sonuç tüm siyasi çevrelerde zafer olarak değerlendirildi. Macri yönetimi geçen iki yıl süresince mecliste ve senatoda azınlık olduğu halde, kurduğu ittifaklarla, isteği yasaları geçirebildi. Bugün Kongrede ulaştığı güç şüphesiz ona daha rahat hareket etme olanağı sağlayacak.

Eski Başkan Cristina Kirchner iktidarın hedefinde

İktidarın en büyük başarısı iki yıl boyunca uygulamaya koyduğu halk karşıtı politikaların sandıkta bir tepkiyle karşılanmamasıdır.

İktidar bloğunun ikinci başarısı eski başkan Cristina Kirchner ve hükümetleri hakkındaki olumsuz propagandası. İktidara verilen birçok oyun anti Kirchner niteliği yapılan tespitler arasında. İktidar bloğunu asıl olarak bir arada tutan etken Cristina Kirchner’in daha güçlü biçimde geri dönmesi korkusu.

Nestor Kirchner(Cristina’nın eşi) 2003’te geçici olarak başkanlığı devraldığında %5 oyu vardı ve Peronist parti PJ’da siyaset yapıyordu. 2004’te oyunu %25 dolayına yükseltti. 2011 seçimlerinde eşi Cristina Kirchner %54 gibi rekor bir oya ulaşarak başkan seçildi. Kirchner yönetimleri toplam 12 yıl sürdü. Krichner’ler ülkenin demokratik normlarını çok yükseltirken, ücretsiz eğitim ve sağlık alanında Latin Amerika’nın en başarılı uygulamalarını gerçekleştirdi. Sermaye ve son dönemde ABD ile sert bir çatışmaya giren Kirchner yönetimi ulusal egemenlik konusunda dik bir duruş sergiledi. Anayasa gereği bayan Kirchner üçüncü kere başkanlığa adaylığını koyamadı. Yerine aday olarak gösterdiği Daniel Scioli’nin kazanması için de çok çaba sarf etmedi. Buna rağmen 600 bin oy farkla seçimi Mauricio Macri’ye kaybettiler.

2011 seçimlerinde Cristina Kirchner’in blok listesinde olan tüm politikacılar (Massa, Randazzo, De la Sota, Solá, Moyano ve Urtubey) bu seçimlerde onun karşısında yer aldılar. Peronizmin sağ ya da neoliberal kanadı olarak tanımlanabilecek bu isimler ise son seçimlerde Kirchner’den çok daha zayıf çıktılar. Örneğin 2013’te %43, 2015’te %22 oy alan Massa bu seçimlerde %11’e geriledi. Urtubey tamamen silindi. Neoliberal Macri yönetimine yanaşan Peronistlerin tümü büyük kayıplar yaşadı.

İktidar partisi PRO, 2015 Aralık ayındaki seçimleri Kirchner yönetiminin popülist uygulamalarıyla ekonomiyi mahvettiği, boğazına kadar yolsuzluğa battığı ve bir yağma rejimi kurduğu propagandasıyla kazanmıştı. Bu seçimlerde de aynı söylemi sürdürdü ve etkili de oldu. Medya tekellerinin de yıllardır sürdürdüğü bu propagandanın etkisiyle halkın büyük kesiminde Kirchner hükümetlerinin yolsuzluk karnesinin kötü olduğu izlemini kalıcılaştı.
Muhalefetin kaybetmesinde diğer bir etken de Kirchner’in seçimlere giden süreçte kendine fazla güvenmesi oldu. Beklenti ekonomideki krizin sandıkta bir avantaj olarak ona döneceği şeklindeydi. Bu nedenle kendi iç cephesini tahkim etmeye gereken önemi vermedi. Örneğin uzun yıllardır beraber çalıştığı Florencio Randazzo’yu dışladı ve onu iktidar bloğuyla işbirliğine itti. Sırf bu nedenle en az %5 oy kaybına uğradı.

İktidarın tüm halk düşmanı hamleleri karşısında söylemini sertleştireceğine yumuşatma yolunu seçtiği için de kaybetti. Kirchnerci hareket savunduğu halkçı ve milli politikalar üzerinde yükselmişti. Oysa bu seçimlerde yürrüğü kampanyada bu kimliğine vurgu yapan ideolojik söylemlerden kaçındı. Bir anlamda PRO’nun kimliksiz, renksiz siyaset ve herkesi kucaklama anlayışını taklit etti.

Arjantin’in geleceği

Cristina Kirchner’in bu iktidar döneminde hakkında açılan üç dava sebebiyle savcılıklara ifade vermek zorunda kalması seçim sonucuna olumsuz bir etken olarak eklenebilir. Fakat bunun ardına sığınılamaz. Zira bu ülke egemen sınıfının her dönemde yargı ve medya gücü vardı. Bu güce rağmen son on beş yılda Kirchner’ler beş seçim zaferi kazandılar.

Dikkate alınması gereken siyasal değerlendirmelerde yenilginin başlıca nedeni olarak neoliberal cephenin küçümsenmesi gösteriliyor. Başa dönmek gerekirse 2006’dan itibaren işadamı Macri’nin başkent valisi seçilmesiyle başlayan süreçte bu küçümseme kuralı hep işledi. Kirchner yönetimleri Macri’yi politika yapma çapı dar ve kolay bir hedef olarak gördüklerinden sürekli onun üzerine oynadılar. Bu Macri’yi Kirchner’lere karşı baş muhalefet haline getirdi. 2015 Aralık ayında Mauricio Macri başkan seçildiğinde ise “altı ayda gider” ya da 2001 ayaklanmasında başkanlık sarayının çatısından helikopterle kaçan De La Rua gibi “çatıdan kaçacak” yorumları yapılıyordu.

Neoliberal iktidar bloğunun politika becerisinin reklamcılık teknikleri üzerine kurduğu seçim kampanyasının başarısından öte olmayacağı düşünülüyordu. Sarı balonlar dağıtarak ve gülücükler saçarak iktidarda duramayacakları sanılıyordu. Fakat iktidar görünenden öte değişik toplumsal kesimlerle diyalog kurarak ikna etme kapasitesi olduğunu kanıtladı.

Arjantin seçimleri cuntanın yönetimi bıraktığı 1983’ten beri gelen başkanların adıyla anılan dönemler yarattı. 1980’ler Alfonsin, 1990’lar Menem ve 2000’ler Kirchner dönemiydi. Anlaşılan Macri iktidarı da böyle bir dönem yaratacak.

Başkan Mauricio Macri seçim sonrasında hedefini “bir daha geri dönmemek üzere değişim” olarak ifade etti. İki yıllık süre içinde Kirchner yönetiminin gerçekleştirdiği birçok halkçı ve milli kazanımı ortadan kaldıran neoliberal iktidarın hedefi iki sene sonra gerçekleşecek başkanlık seçimlerini de alıp ülkeyi tamamen uluslararası finans kapitalin ve emperyalizmin güdümüne sokmak. Tam anlamıyla ekonomiyi neoliberal hale getirmek.

Ancak bu Şili’de Pinochet’in Salvador Allende’yi devirmesinden beri kurulan bir hayal. Şili az nüfuslu bol kaynaklı bir ülke olarak bile hedeflenen neoliberal ekonomide hiçbir başarı kazanamadı. Sadece ülkeyi daha güçlü biçimde Kuzey Amerika pazarına bağımlı hale getirdi ve demokratik normlarını düşürdü. Arjantin gibi Avrupa, Kuzey Amerika, Asya pazarlarına uzak, olağanüstü genişlikte toprakları olmasına karşın çok az bir nüfusa sahip bir ülkede (42 milyon) işleyen neoliberal bir ekonominin kurulması fantastik bir kurgu gibi görünüyor. Daha gerçekçi bir değerlendirme bu sürecin anlamının ülkenin kaynaklarının dış yağmaya açılması olurdu. Arjantin benzeri ülkelerin bu tarz dönemlerde içi boşaltılıp sonra yeniden bir birikim sürecine girmeleri alışıldık bir şey. Ancak küresel gelişmelerle beraber değerlendirildiğinde bu neoliberal iktidar döneminin daha karmaşık bir döneme geçişi ifade etme ihtimali yüksek.

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!