Avrupa ve savaş 1-Saffet Bilen

Batı uygarlığının 8. ve 9. yy’larda ortaya çıktığını, onu diğer uygarlıklardan ayıran özelliklerin sonraki yy’larda belirginleştiği yaygın kabul gören bir görüştür.

Katolik kilisesinin bu uğraşta ki rolü özellikle belirtilmeli, en son 9.yy da Macarların ve Vikinglerin Hıristiyanlığı kabul edişleri ile tarihsel coğrafyanın belirginleştiği söylenebilir.

Coğrafya temelli ilk belirgin eylemlilik Haçlı seferleridir. Haçlı seferleri iki önemli olgunun gelişmesine yol açtı. Birincisi; Avrupalılar kendilerinden oldukça ileri bir yaşam süren Ortadoğululardan birçok bilgiyi öğrendiler. İkincisi ise en önemli meslekler arasında zaten ön sırada olan savaşçı sınıfın, toplum içindeki durumunun pekiştirmesini sağladı.

Haçlı seferleri sonrası parçalı ve bölünmüş yapı değişmedi. Batı Avrupa’da Roma’dan kalma başında bir kutsal ibaresi de bulunan imparatorluk iddiası epeydir vardı. Ama bu imparatorluk içinde kent devletlerini, düklükleri, baronlukları, piskoposlukları vb. barındıran, çeşitli siyasi birimlerden oluşan âdemi merkeziyetçi bir topluluktu esasen. Üstüne üstlük bu birimler birbirleri ile kavgalı, sürekli savaş halindeydiler. İtalya ve Almanya belirgin bir siyasi anlamı olmayan coğrafi adlardı. Fransa, İngiltere ve Macaristan da krallık vardı, ama bu devletler merkezi ulusal bir devlet olmaktan çok uzaktaydılar.

Dönem, yakın zamanlara kadar savaşların ana teknolojisi olan barutun kullanılmaya başladığı dönemdi. Merkezi bir devletin temel asli işlerinden olan savaş teknolojisinin denetiminin zerresi yoktu Avrupa’da. Her bölge egemeni bu teknolojinin peşine düşmüştü epey zamandır. Örneğin, Floransa Kent Konseyi’nin iki memurunu, cumhuriyetin korunması için top döktürmek ve mermi imalatı için görevlendirdiği tarih 11 Şubat 1326’dır. Teknolojinin mucidi olan topraklardaki (Çin) gelişimi, çok hızlı yakaladı Batı Avrupa. Bu konuda bir avantaja da sahiplerdi. Maden filizi yönünden zengin bir bölgedeydiler. Ama iklimsel koşullar güherçile üretimine müsait değildi ve tüccarlar ve aracılar çok para kazandılar güherçile ticaretinden.

1337 de hanedanlık kavgası nedeniyle İngiltere ve Fransa arasında patlayan ve 116 yıl süren yüzyıl savaşları bu teknolojinin hızla gelişmesine yaradı. Savaş meydanlarında ilk defa 1346 yılında İngilizler tarafından kullanıldı top. İngilizlerin Normandiya’yı ve Flander’i işgal girişimi ile başlayan savaş Fransızların galibiyeti ile sonuçlandı. Bu galibiyette kale surlarını yıkıp geçen topların rolü oldukça fazlaydı. Fransızlar adına çalışan top döküm ustası Jean Bureau savaşın kahramanlarından biriydi.

Fransa bu teknolojik üstünlüğünü kısa bir süre kullanabildi. İtalyan şehirlerini kolaylıkla mağlup edip işgal ettiler. Bu üstünlükte uzun sürmedi. Kısa süre sonra birçok kral bu teknolojiyi kullanır hale geldi. Merkezi bir denetim mekanizmasının olmayışı, bilginin ve bilgiye sahip kişilerin dolaşımını engelleyemiyordu. Ateşli silahlar ve gelişimi, yok olma noktasına gelen, ama yine de yıkılmayan ve birbirleri ile sürekli çatışma halinde olan pek çok gücün ortaya çıkmasını ve yaşamasını sağladı.

Barut kullanımı belli bir eğitimi gerektiren ve bu konuda uzman kişilere gerek duyulan bir işti. Bu durum ve sürekli savaş hali, işi bu olan askeri birliklerin doğmasına da yol açtı. Bunlar ise geleceğin düzenli ordularının nüveleri oldular. Ama yine de merkezi devlet örgütlenmelerinin ortaya çıkışına yol açmadı bu gelişmeler. Avrupa’da henüz bu örgütlenmeyi sağlayacak yeterli bir üretici ortam ve artı değer söz konusu değildi.

Bu gelişme için Latin Amerika altın ve gümüşünün kıtaya taşınması beklenmeliydi. Barut kullanımı ve top teknolojisindeki gelişmeler deniz aşırı yayılmada ve rakiplerle mücadelede önemli avantajlar da sağladı. Açık denizlere açılabilmeyi mümkün kılan üç direkli kalyonlara yerleştirilen toplar kolaylıkla sağladılar bu işi.

Avrupa coğrafyasında Batı Roma’nın yıkıldığı tarihten ilk ulus devletlerin oluşumuna kadar devam eden boğazlaşma ortamının, bu coğrafya ile ilişkili sonraki gelişmelerde de, hatta şimdi de görülen bir davranış ve düşünüş modelinin gelişimine yol açtığı söylenebilir. Bu model kendini karşıtına, düşmana, ötekine göre tanımlama ve yaşamı bu politika etrafında örme eğilimidir.

Son dönem ABD’nin önde gelen stratejistlerinden Samuel Huntington bu gerçeği şöyle anlatıyor;

“Amerikalılar, en baştan beri ulusal kimliklerini hep istenmeyen ötekinin karşıtlığı üzerine inşâ ettiler. 19. yüzyılın sonuna kadar ABD, kendisini Avrupa’nın karşıtı olarak tanımladı. Avrupa, geçmişi temsil ediyordu: Köhne, özgür ve eşit olmayan, feodal karakterde, monarşik ve sömürgeci. Oysa ABD, tam tersine geleceği simgeliyordu: ilerlemeci, özgür, eşit ve cumhuriyetçi. 20. yüzyılda ABD, dünya sahnesinde belirdi ve giderek kendini Avrupa’nın karşı tezi olarak görmekten sıyrılarak önce imparator, ardından Nazi Almanya’sı tarafından tehdit edilen Avrupa-Amerika uygarlığının lideri olarak görmeye başladı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, kendisini Sovyetler Birliği ve dünyadaki diğer komünist ülkelere karşı demokratik ve özgür dünyanın lideri olarak tanımladı. Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD, dış politikada birçok hedefin peşinde koştu. Ancak tüm bu hedeflerin üstünde yer alan ulusal amaç tekti:

Komünizmi alt etmek. 40 yıl boyunca Amerikan diplomasisi bu nihaî hedefin çevresinde döndü.” (Medeniyetler çatışması-ABD ulusal çıkarlarını yitirirken makalesi. s.158)

Huntington’un ABD için açıklıkla yaptığı tespit bütün Avrupa tarihi için geçerlidir, bence. Yaşamın örgütlenmesinden, nasıl yürüdüğüne kadar batı düşünsel yaşamının tümünün içinde bulabilirsiniz karşıtlığı ve konumlanışı.

Bu düşünsel yaklaşımın Batıya, Dünyadaki diğer rakipleri karşısında bir üstünlük sağladığı da söylenmeli. Sonuçta da batı Avrupa kendine benzer bir dünyanın örgütlenmesini başardı.

Sorunda tam bu noktada başladı denebilir, sözü yine Huntington’a bırakmakta yarar var;

“Soğuk Savaş, Amerikan halkı ile yönetimi arasında ortak bir kimliğin oluşmasını sağlamıştı. Ancak savaşın sona ermesi, bu kimliği zayıflatacak ya da en azından değişmesine yol açacak. Bir olasılık, Amerikan ulusal kimliği ve birliğinin kurumsal ifadesi olan federal yönetime karşı muhalif hareketlerin doğması. Ancak, federal yönetim ülkeyi ciddi bir dış tehdidin varlığına karşı korumaya devam ederken aşırı ulusçular federal binaları bombalayabilir mi? Geçmişte bombalı saldırılar genellikle ABD düşmanı yabancıların işi olarak nitelendirilirdi ve birçok kişi Oklahoma City’deki bombalı saldırının yeni bir düşman’ın, Müslüman teröristlerin marifeti olduğu kanısındaydı. Hâlbuki bombalı saldırı, bir ölçüde Amerikalıların alışageldiği bir düşmandan yoksun kalmasının sonucuydu.

Heterojen, çok kültürlü, etnik ve ırksal ayrıma dayalı iç dinamikleriyle ABD, bütünlüğünü koruyabilmek için düşmana diğer ülkelerden daha çok ihtiyaç duyuyor. M.Ö 84’te, Romalılar Mitridates’i yenip o günkü sınırlarıyla tüm dünyayı fethettikten sonra Sulla şu soruyu sormuştu: ‘Artık yenecek düşman kalmadı, peki cumhuriyetin kaderi ne olacak?’ Cevap gelmekte gecikmedi ve cumhuriyet birkaç yıl içinde yıkıldı. ABD’yi de benzeri bir akıbet bekliyor.” (age.s.159)

 

Avrupa ve savaş 2

Avrupa’yı günümüze taşıyan olayların başlangıcı, İsabel ve Ferdinand’ın yaptıkları evlilik sonrası, İber yarımadasında son Arap yerleşimine son vermeleri ve birleşik bir İspanya’nın ortaya çıkışıdır.

Bilindiği gibi bu ikili Kristof Kolomb’u her yönden destekleyen ve Avrupa’nın deniz aşırı serüvenini de başlatan ikilidir. Seferin, ulaşmak istediği hedef açısından bir talihsizlik, ortaya çıkardığı sonuçlar açısından umulmaz bir talih olarak nitelenebilecek bir olay olduğu da söylenmeli. Hemen hiç zahmet çekmeden Koca bir kıta ve çok büyük miktarda altın ve gümüş İspanyolların eline geçti. Bunun anlamı İspanya’nın Avrupa’nın lideri olmasıydı.

İsabella ve Ferdinand’ın attığı adımlar, Latin Amerika altın ve gümüşünün bitmez parıltısı ve sağladığı güç ile uzun yıllar boyunca Kıta Avrupa’sında ve Avrupalı beyazların yaşam alanları kurdukları bölgelerde davranış modeli oldu. Bunların başında kendilerinden saymadıkları tüm yerleşik insanların yok farz edilmesi, ötelenmesi, sürülmeleri, hiçbiri olamıyorsa yok edilmeleri gelir. Hidalgo (saf kan olma) arayışı ve engizisyon kurumu, başka kavramına hayat hakkı tanımayan, günümüzde de etkileri devam eden ‘tek’ fikrinin, öteki anlayışının ve davranış tarzının yaratıcıları ve yerleştiricileri oldular.

Siyasi alanda, bu sıralarda İspanya ile Avrupa’nın kaderlerini birbirine bağlayan bir olay daha yaşandı. İsabella 1504’te öldü. Bir erkek, dört de kız evlat doğurmuştu. Oğlu Juan 1497’de öldü. Kızları arasında en meşhuru Juana’ydı. Ferdinand ve Isabella, Juana’nın Avusturya Hapsburg imparatorunun oğlu ve aynı zamanda Burgundy krallığının varisi olan 1.Philip ile evlenmesini sağlamışlardı. Bu hanedanlar arası evlilik sonucu İsabella’nın torunu imparator 5. Charles, Avrupa tarihinin en büyük imparatorluklarından birinin varisi oldu. Kutsal Roma imparatoru da seçilmiş olan 5. Charles döneminin en varlıklı ve güçlü imparatoruydu. Görünürde ve gerçekten egemenliği altındaki ülkeler arasında İspanya, Almanya, Hollanda, Belçika, Avusturya, İsviçre, İtalya’nın büyük bölümü, Fransa’nın bazı bölgeleri, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan, Yugoslavya ve batı yarımkürenin önemli bir kısmı vardı. Hem 5. Charles, hem de oğlu 2. Philip; uzun saltanatları sırasında yeni dünyanın zenginliğini kuzey Avrupa’nın Protestan devletlerine karşı açılan savaşlara maddi destek vermekte kullanan ateşli Katoliklerdi.

Avrupa yeni siyasi ve toplumsal karşıtlığı Katolik/ Protestan karşıtlığı idi. İspanyolların tüm elde ettikleri zenginliğe ve atılan adımlara rağmen Avrupa’da bütünüyle egemenlik kurmaları mümkün olmadı. 2. Philip’in taşıdığı unvanlara rağmen, İspanya İmparatorluğu’nun kurucusu. Ayrıca Hollanda, Belçika, Napoli Kralı, Sicilya Kralı, İspanyol Amerika’sı ve sömürgeleri kralı, Portekiz Kralı, Malta ve Güney İtalya Dükü unvanlarını taşıdı. 1554-1558 yılları arasında İngiltere ve İrlanda Kraliçesi I. Mary’nin kocası olarak İngiltere Kralı idi, başaramamış olmasının nedenleri üzerinde durulmalı.

Bunda Avrupa’nın yy’lardır parçalanmış ve birbiri ile savaşan yapısının payı büyük. Bir de dünyaya ve topluma karşıtlık temelinde bakışın bir etkisi var mı diye sorulmalı. Bence var. Karşıtlık anlayış olarak birinden diğerinin, sürece eklenmesini değil, alt edilmesi fikrini de doğrudan içinde taşır, esasen. Verili ortamın tümünü kapsayacak bir hat izlemeyi olanaksız kılar. İnsan aklının tüm dünyaya ve evrene egemen olabileceği düşüncesinin kaynağı da, tekçi politik davranışların kaynağı da bu bakış açısıdır.

İnsan düşünmeden edemiyor, doğu toplumları diye her fırsatta küçümsenen ülkelerin kolaylıkla çözebildikleri sorunları, Batı Avrupa neden çözemez diye. Örneğin Küçük ve kendi halinde Hollanda neden itildi kakıldı. Ona keza neden İngiliz tahtında hak iddiası da varken bu ilişki kalıcı hale getirilemedi diyerek.

1588 de 2. Philip’in büyük bir donanma ile İngiltere kuşatması hüsranla sonuçlandı. Donanma desteğinden mahrum kalan Kıta Avrupa’sındaki kara ordusu da yenilgiyi tattı. Bu gelişme İspanyol egemenliğinin sonu oldu. Denizde oluşan boşluğu İngiltere ve Hollanda, Karada ise Fransa doldurdu.

 

İspanyol egemenliğinin sarsılmasının ardından Katolik/Protestan savaşı tüm kıtaya yayıldı. Bölgesel prenslikler ve devletler için üst kimlik olarak ilan edildiği tarihten bu yana ilk defa gerçekten bu sıfata yaklaşan, Kutsal Roma imparatorluğunun da sonu oldu.

Batılı siyasal bilimcilerin günümüzde de varlığını sürdüren uluslararası sistemin kuruluşunu dayandırdıkları Westphalia anlaşması imzalandı.

Huntington’un bu anlaşma ve sonrası yaşananlar için söyledikleri ilginçtir;

“1648’de Westphalia Barışı ile ortaya çıkan çağdaş uluslararası sistem içindeki ilk çatışmalar prensler arasında, daha sonra ulus devletlerarasında, yüzyılımızda da ideolojiler arasında olmuştur. Liberal demokrasiyle Marksizm-Leninizm arasındaki uzun Soğuk Savaş’ı da kapsayan bu çatışmalar, uygun bir biçimde ‘Batı iç savaşları’ diye adlandırılmıştır.”

Batılı düşünürler genelleme yapma ihtiyacı hissettiklerinde Avrupa’yı bir bütün olarak ele almayı seviyorlar. Bu çerçeve ile bakılacaksa neden 1648 Westphalia anlaşması diye sormadan edemiyor insan. Öyle ya uygarlığın ortaya çıkış tarihini 8-9. yy’a taşıyanlar da onlar. Batı iç savaşları tanımı kullanılacaksa başlangıçtan bu güne kullanılmalı. Ve bu dönemin tümünde Avrupalıların esasen birbirleri ile savaş halinde oldukları söylenmeli.

Nitekim, 18 ve 19. yy’da Avrupa’nın liderlik kavgası veren iki ülkesi, Fransa ve İngiltere arasında neredeyse dünyanın her yerinde ve aralıksız savaş var.

Bu arada kavganın görünür gerekçesinin de değiştiğini Liberal/ Despot yönetimler kavgasına dönüştüğünü de ekleyelim. 19. yy sonlarında Fransa’nın İngiltere karşısında süngü düşürdüğü ve aynı safa geçtiğini de eklemekte fayda var. 1789, 1848 ve sonrasında Fransa Liberal cephenin üyesi oldu. İngiltere’nin de Liberal dünyanın başka bir yükselenine tabi olacağı yeni bir döneme girilmek üzereydi.

 

Avrupa ve Savaş 3

Dünya savaşı

İkinci büyük savaşın anılarının taze olduğu günlerde doğup büyüdü bizim kuşak. Dolayısıyla da bu konuya yeni kuşaklardan daha ilgiliydi bence. Düşünen birçok insanın epeyce vaktini almıştır bu konu.

  1. yy iki büyük savaş yaşadı. Ve bu savaşlar neden çıkar, neyi çözerler, kimler arasında cereyan eder, soruları çerçevesinde oluşmuş epeyce külliyat da var. Bunların arasında Marksist kökenli düşünürlerin, eylem ve devlet adamlarının ağırlığı da epeyce fazladır. Bu tahlillerde de öne çıkan isim Lenin’dir ve tam da birinci savaş yıllarında kaleme aldığı Emperyalizm kitabı akla gelir.

Lenin, “1914-1918 savaşının, iki taraf içinde emperyalist bir savaş ( yani bir fetih, yağma, talan savaşı), dünyanın paylaşılması, sömürgelerin, mali sermayenin (finans kapitalin) ‘nüfuz bölgeleri’nin bölüşülmesi ve yeniden bölüşülmesi için çıkarılmış bir savaş” diye anlatıyor, karşılaştığımız dehşet verici kıyımı.

Devamla savaşı doğuran nedenleri şöyle sıralıyor;

“İngiltere için sömürge fetihlerinin arttığı dönem 1860-1880 arasına rastlar, özellikle 19. yy’ın son yirmi yılı içinde bu artışın daha da hızlandığını görüyoruz.

Fransa ve Almanya için ise genişleme, daha çok, bu yirmi yıl içinde olmuştur. Yukarıda, tekel öncesi kapitalizmin, serbest rekabetin egemen olduğu kapitalizmin gelişme sınırına 1860-1870 yılları arasında vardığını görmüştük; şimdi ise sömürge fetihleri konusundaki olağanüstü ‘ilerleyiş’in tam bu dönemden sonra olduğunu, dünyanın paylaşılması amacıyla yürütülen savaşımın gitgide daha sert hale geldiğini görüyoruz. Yani kapitalizmin tekelci evresine, mali sermaye evresine geçişi ile dünyanın paylaşılması için yürütülen savaşımın ağırlığı birbirine bağlıdır.’’ (s.80, Emperyalizm)

Kapitalizmin yeni evreye girdiği ve gerici bir karaktere büründüğü tespitleri 20. yy da Lenin’i sözü dinlenir kılan tespitlerdir.

Hindistan ekonomisinin çöküşü, Çin ekonomisinin iş görmez hale gelişi sonunda, İngiltere’ nin dünyanın imalathanesi haline geldiği 19. yy’a ilerici payesi veren klasik bakışın ve devamcılarından radikal bir kopuş demekti bu tespitler. Lenin’in bu eğilimden tamamen koptuğu söylenemez. Yaptığı tespit, durumun değiştiği üzerine söylenmektedir. Teorinin bütünselliği içinde üretimci dönemi ve onun asli sözcüsü olan liberallere paye verilir. Mali sermaye evresi ise gericidir. Üretimden uzaklaşma onu çürütecektir ve kapitalizm toptan çökecektir.

Kapitalizmi ilerici-gerici dönemler diye ayırma, en büyük handikaplarından biridir muhalefet hareketlerinin. Dönüp dolaşıp aynı noktaya varmanın ötesinde bir yararı da olmamıştır. Kapitalizm, tarih sahnesine çıktığı tarihten itibaren, bir egemen sınıf yaşam biçimi olarak işlev görmüştür.

Çeşitli dönemlerdeki farklı politik ve ekonomik davranışlar, kendi dışındaki koşullara uyum sağlama çabasından başka bir anlam içermez. Merkantilist dönem ülkedeki üretimin desteklenmesi, yaşamasını sağlama dönemidir. Sanayi devrimi dönemi ise, dünyada oluşan üretim boşluğunu doldurma dönemidir. Bunun anlamı üretimin ülkenin her yerine yayılmasıdır. Mali sermaye egemenliği yeni sömürgeciliği doğurmuştur, sermaye ihracı daha fazla kar getirir haldedir. Günümüzdeki eğilim ise, üretimin tamamen ülke dışına taşınmasıdır. Hazır geçmiş üretici birikimi ile siyasal örgütlenmesi ve tercihleri ile buna teşne bir ülkenin (Çin) varlığında neden olmasın yaklaşımı egemendir. Ama bütün seçeneklerde bir şey hiç değişmez, varsa yoksa egemen sınıfın menfaatleri.

Üretimci dönem ve Liberallerin yıldızının parlaması arasında doğrudan bir ilişkinin varlığına da değinmek gerekli. Üretim yapılabilmesi için daha önce insan yerine konmayan tebaanın sırtının sıvazlanması gerekir. Sürece onların da bir şekilde dâhil edilmesi gerekir, pay verilmesi gerekir. Ki bunu yapmışlardır süreç içinde.

Farklı seçeneklerin varlığının, ortaya çıkış nedenleri üzerinde de durulmalı. En başta bu yaşanan sürecin bütününe egemen olan bir gücün yokluğuna delalet eder. Avrupa yaşadığı süreç içinde hep liderlik kavgasını taşımış bir coğrafyadır. Sürekli kavganın ana nedenlerinden biri budur. İstekler ve gerçekleşen arasındaki farklılık yaratmıştır farklı seçenekleri.

Dünya egemenliği yolunda atılan adımlar verili ülkeler ne kadar muhteşem güçlere ulaşsalar da, dünyanın tümüne hükmedecek, üretim ihtiyacını karşılayacak bir boyuta gelemediler. Taki 20. yy’ın ortalarında ABD’ye kadar.

Anlatageldiğimiz öyküye dönersek; Lenin’in öngörüsü çerçevesinde İkinci büyük savaştan sonrasında da daha yoğun ve büyük savaşların patlaması gereklidir. Ama 20. yy’ın ikinci yarısında, bu iki savaşa benzer bir savaş gündeme gelmedi. Ne oldu da gerçekleşmedi sorusunu soran ve cevap arayan Mahirden başkası olmadı Ülkede.

Şöyle tanımlıyordu Mahir gerekçelerini;

“Emperyalistlerarası rekabetin (uzlaşmaz çelişkilerin) emperyalistlerarası yeniden paylaşım savaşına yol açması imkânı ortadan kalkmıştır.”(Mahir Çayan, Bütün yazılar, s.265)

“Nükleer vurucu güçlerin dünya çapında erişmiş olduğu seviye ve de esas tayin edici olarak da, dev dünya sosyalist blokunun varlığı, emperyalistler arası had safhaya ulaşmış olan uzlaşmaz çelişkilerin ekonomik plandan, askeri plana sıçramasına engel olmaktadır. Bir yandan çelişkiler keskinleşip derinleşirken öte yandan da entegrasyona gidilmektedir.”(MÇ, s.267)

Günümüzde ise Nükleer tehlike varlığını koruyor ve gerekçe olarak ciddiyetini koruyor. Ama Sosyalist Bloktan eser yok artık. Sovyetler dağıldı, Çin ise Dünyanın imalathanesi olmaya soyunmuş, ama ABD dolarının yönlendiriciliğinde.

Günümüz de yeniden bir dünya savaşı tehlikesinden çok sık söz ediliyor.

Ne olacak, nasıl olabilir gelişmeler?

Savaş, gündelik yaşamı çıkar temelli sınıflı toplumsal formasyonlar için, sorunların çözümü için başvurulan çarelerden biri. Savaşın amacı yayılmanın önündeki engellerin temizlenmesidir. Bu anlamda belirlenen alan içinde iddia sahibi olanların farklı seçeneklerin önünün kesilmesi, etkisiz hale getirilmesi, hatta olabiliyorsa müttefik yapılması önemlidir.

Avrupalılar bin seneden fazladır dünya hâkimiyeti hayali ile yaşıyorlar. Aralarında patlak veren çatışmalar bu işe kimin liderlik edeceği ile ilgilidir. Örneğin Katolik/ Protestan çatışması, Fransa/ İngiltere çatışması, Liberal cephe/ Despot, Faşizan cephe, 20 yy ikinci yarısından sonra Marksizm/ kapitalizm çatışmaları bu uygarlığın değerlerinin tüm dünyaya yayılması temalı, ama onun üstünlüğünü kabul ettirme çerçevesindedir. Dışlarındaki dünyaya yaklaşımda bir anlaşmazlık yoktur. Dünyanın geri kalan kısmı Avrupa’ya tabi olmalıdır. Kavga bu anlamı ile Avrupa içi bir kavgadır. 20. yy da bu çatışmalara Dünya savaşı adı verilmesi savaşın tabiatını değiştirmez. Sadece Avrupa’nın artık dünyaya egemen olduğunu gösterir.

Batı şimdi de kendi ve dünyanın geri kalanı diye coğrafi sınırlara sığdırılamayacak bir ikilem kurmaya çalışıyor. Batı uygarlığı ve batı değerlerine karşı cephe.

Bu değerlerin en başında serbest piyasanın, ABD dolarının ve ABD askeri kuvvetlerinin inisiyatifinin tanınması geldiğini söylemeye gerek yok. Bu çerçevenin içine muhtemel rakipler diye söylenebilecek ülkeler de rahatlıkla girer. Rusya ve Çin. İran onlardan daha fazla baş ağrısı yaratabilirdi. Son anlaşmalar ile onu da çembere dâhil etmeye başladılar.

Geçmişte olduğu gibi düşman olarak gösterilebilecek net bir cephenin olmayışı üzerinden rahatlıkla geçmişteki gibi tek seferde, toplu bir kıyımın yaşanmayacağı söylenebilir. Bu bölgesel çatışmaların olmayacağı anlamına da gelmez tabiî ki. Nitekim süreç böyle ilerliyor uzun zamandır.

Kurulmaya çalışılan yeni cepheleşmenin karşı tarafının net olmaması bu sürecin en önemli çıkmazıdır.

Savaşın devamını sağlayacak gerekli argüman üretimi ve geniş kitlelerin rızasının alınması oldukça zor olacaktır, somut bir düşman yokluğunda.

Geçmiş tahlillere dönük söylenmesi gereken birkaç tespiti de söylemeden eksik kalır bu yazı.

Bunlardan ilki, Birinci savaşı ve ikinci savaşı esas talep edenin Almanya olduğudur. Bu gerçeğin bir yanını belirtmesi anlamında eksiktir ve yanlıştır. Talep her iki cephe için de geçerlidir. Çünkü kapitalist dünyanın liderliği söz konusudur kavganın temelinde. Her iki kesimde iddialıdır. Hatta birinci savaşta paylaşımın esas konusu olan Osmanlı’nın parçalanması planlarının asli faili İngiltere’dir.

Almanya’nın liberal cephenin ayrılmaz bir parçası haline gelmesinden sonra bu durum ortadan kalkmıştır. Bu süreçte katalizör görevini görenlerin Marksist kökenli sosyal demokratlar olduğu da özellikle belirtilmelidir. Bu durum günümüzde de devam ediyor Marksizm kökenli bir liderlik (Çin) ABD’nin batı değerlerinin en önemli müttefiki durumundadır. Bu ilişki egemen olduğu dönem İngiltere ile ABD ilişkisine benzer bir ilişkiye benziyor daha çok.

Ne olabilir sorusuna yönelik, iştah kabartan bir bölgenin Sibirya ve Kuzey Kutbu’nun paylaşımı temelli bir gerginlik gündeme gelebilir. Ama çatışma geçmişteki gibi olmaz bence. Zamana yayarak ve büyük abinin dedikleri çerçevesinde biraz itiş kakış yaşanarak yürür işler.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!