Bağımsızlığa ve Demokratikleşmeye Giden Yol ( III )- Hakkı Zabcı

BAĞIMSIZLIĞA VE DEMOKRATİKLEŞMEYE GİDEN YOL III

TOPLUMCU YURTSEVERLİĞİN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ

                                                                                                              Hakkı ZABCI

 

Çok uzun süre ANAFİKİR’de solun toplumsallaşması üzerine yazılar yazdım. Hatta bu yazıları kitap haline de getirdim. İstatistik verilerine göre okunduğu ya da okunmuş gibi görünmesine rağmen, dişe dokunur bir geri dönüşü olmadı. Daha doğru bir ifadeyle, Türkiye solunun toplumsallaşma diye bir sorunun olmadığı görüldü. O kadar ki geldiğimiz şu günlerde solun varlığı bile tartışılır oldu.

 

Neyse biz konumuza dönelim.

 

Toplum, toplumsallaşmış insan topluluğu olarak tanımlanıyor. En yalın kavramsal açıklaması bu. Buradan hareketle, ben de toplumsallaşmanın ana karakterlerini ortaya koymakla kendimi yükümlü hissediyorum. Neye göre, toplumsal yurtseverliğe göre.

 

Birinci ve İkinci Bölümlerde, Türkiye’nin siyasi yapısını (siyasi İslam) ve sosyo-ekonomik özelliklerini vermeye çalışmıştım. Özellikle emperyalizmin nasıl iç olgu haline geldiğini, emperyalizm ile mücadelenin evvelemirde içte verilmesi gerektiğini vurgulamıştım.

 

Evet, o bölümlerdeki yazılar paralelinde, toplumsallaşmanın ana karakteristik özelliklerini aşağıdaki gibi sıralayabilirim şimdi:

 

  1. Yurttaşlık Bilinci

 

Mekânsal birlik çerçevesinde yerleşilen yere yurt, buraya yerleşenlere de yurttaş denir. Ancak bir şartla: Yurttaş kendi isteği ile ülkedeki (yurttaki) hayata katılan kişidir. Burada gönüllülük esastır.  Gönüllülüğün gereği olarak yurttaş, herhangi bir olay karşısında, ondan hoşlanıp hoşlanmadığını değil, olayın doğru olup olmadığını kendine soran kişidir.

 

Yurttaş bu da, yurttaşlık bilinci nedir?

 

Yurttaşlık bilinci, yurt sevgisinin yanı sıra yurdun insanlarını da KAMUSAL ÇIKAR bağlamında sevme, onlarla birlikte katılımcı ortaklığa giderek bireyselcilikten kurtulma halidir.

 

Yurdunu seven, yurdunun insanını da dil, din, ırk, cinsiyet, kültürel farklıkları gözetmeksizin sevmeli, mekân birliği yanı sıra birlikte kavgasız yaşamanın yollarını bularak, hep birlikte kamusal alanları ortak çıkarları doğrultusunda yaratarak toplumsallaşmalıdır. Yurttaşlık bilinci, bireysellikten toplumsallaşmaya geçiş halidir. Varılan bu noktada, bireysel özgürlükler topluma rağmen savunulamaz.

 

Uyrukluktan, ümmetten, tebaadan yurttaşlığa geçiş, itaat eden kişiden, sorgulayan, eleştiren kişiye geçiş ile gerçekleşmiştir. Yurttaşlık, bir yurt içinde yaşayan farklı kişilerin eşit haklara sahip olması, hukuk önünde aynı hakları taşıması olarak da vurgulanır. O, aynı zamanda, temel hak ve özgürlüklere sahip, bu özgürlüklerin merkezi ya da yerel otorite tarafından ortadan kaldırılamayacak kişidir. Bunun karşıtı saldırılara karşı, direnme hakkı onun vazgeçilmez yükümlülüğüdür artık. Temel hak ve özgürlükler, en bireysel hak olan yaşama hakkından, seçme ve seçilme hakkını ve benzer siyasi hakları, sosyal ve ekonomik hakları da kapsamış, böylelikle yurttaşlığın hukuki boyutu da ortaya çıkmıştır. Her ne kadar liberalizm, bu gelişmeyi benimseyip onaylasa da cumhuriyetçi bakış açısından bu yeterli değildir. Çünkü yurttaşlık, cumhuriyetin katılımcı ve kamusal özelliklerini içermekle olgunlaşır ve gelişir.

 

Liberalizm hak ve özgürlükler üzerinden bireye ulaşır ve bireysel fayda kıstasını savunur. Cumhuriyetçi yurttaşlık anlayışı ise kamusal olana, toplumsal faydaya yönelik bir seyir izler. Hatta kamusal alanlara (meşveret meclisleri) ile bu sürece katkı sağlar.

 

Kısaca tekrarlarsak, liberalizm bireysel özgürlükler çerçevesinde yurttaşlık bilincine yaklaşırken, cumhuriyetçi yaklaşımda, yurttaşlık bilinci kişinin kendi çıkarlarının ötesinde ve de kamusal çıkarı sahiplenir. Bu bilinç ortak iyiyi bilme ve savunma şeklinde kendisini gösterir. İşte yurtseverlik budur.

 

  1. Siyaset Yapma Bilinci

 

Baştan belirtmeliyim ki siyaset yapma hakkı olmayan birinin yaşama hakkı da yoktur.

 

Biliyoruz, siyasetin iki boyutu vardır: İdeolojik boyutu ve güncel boyutu. İdeolojik boyuta önderlik (parti de diyebiliriz) güncel boyutu ise toplumsal, ekonomik ve kültürel yönüdür. Bu iki boyutun birleşmesi ile de siyaset doğar. Yaşayan herkes siyasetin güncel boyutu içindedir. Bu kesim siyasetin potansiyel gücüdür. İktidardan ya da muhalefetten yanadır. Hiçbir şey yapmayan, olan bitene karşı kayıtsız kalan da iktidardan yana siyasetin içindedir. Ben burada, potansiyel enerjisini kinetik enerjiye dönüştürebilecek yurttaş bilincine ulaşmış, bu yaşamı doğrudan, iyiden ve güzelden yana değiştirmeye varım diyen kesimden bahsedeceğim.

 

Birinci Aşama: Sosyal sorunların üretim sürecinden koparmaksızın istek kipine dönüştürülmesi, yani talep etme eylemine dönüştürülmesi, toplumsallaşan potansiyel gücün aktive olmasının ilk aşamasıdır. Bu süreç, örgütlenme sürecinin başlaması anlamına da gelir. Burada önemli olan TALEP EDİLEN ŞEY’in meşruiyet çizgisinde olmasıdır. Hangi yollarla kimden talep edilecektir? Bu devlet de olabilir, erki elinde bulunduran özel kurumlar da olabilir.

 

İkinci Aşama: Talep edilen “ŞEY”in elde edilmesi. Elde etme hangi yollarla, hangi araçlarla nasıl gerçekleşecektir? Burada, yine meşruiyetin önemi ortaya çıkıyor. Halkın desteği ve kabulü önem kazanıyor.

 

Yalnız halk deyince biz neyi anlıyoruz?

 

Halk deyince biz, tarihi etkileyen, tarihin yönünü değiştirebilen, en azından düşüncemizde şekillendirdiğimiz mücadeleyi veren halkı anlıyoruz. Böyle bir durum gerçekleşmemişse/gerçekleştirilmemişse talep edilen şeyi elde etmek zaten mümkün değildir.

 

Üçüncü Aşama: Elde edilen şeyin, kaybetmeme doğrultusunda, korunmasıdır. Bunun anlamı potansiyel enerjinin kinetik enerjiye dönüşmesi sürecinde enerjinin süreklilik arz etmesidir.

 

  1. Yaşam Birliği Bilinci

 

Cumhuriyet “kişilerin paylaşılan bir amaç çerçevesinde özgür katılımlarıyla toplanmaları sonucu oluşmuş bir siyasal ortaklıktır. En önemli ilkesi, eşitlik ilkesidir. Bölgeler arasında bir eşitlik var mı? Ülkede yaşayanlar arasında bir eşitlik var mı? Etnik farklılıklar, dinsel farklılıklar, kültürel farklılıklar, cinsiyetler arası farklılıklar yanı sıra zengin-yoksul, ezen-ezilen, yöneten-yönetilen ilişkileri; başta mafya olmak üzere suç örgütleri ve bunların bünyesinde çalışanlar. Bu kadar karmaşık, eşit olmayan ilişkiler içinde yaşam birliği nasıl sağlanabilir?

 

Hepsini bir kenara bırakalım, emperyalizm ve onun yönlendirdiği politikalarla idare edilen bir ülkede yaşam birliği nasıl kurulacak? Çok zor ama, olmayacak bir şey değil.

 

Aynı din içinde bile değişik eğilimlerin birbirine azılı düşman olarak davrandıklarını unutabilir miyiz? Hallac-ı Mansur’un işkenceyle katledilişini, Nesimi’nin derisinin yüzülerek katli vaciptir fetvasıyla öldürülüşü…

 

Geçmişi bırakalım, 20. Yüzyılda, Turan Dursun’a, Bahriye Üçok’a düzenlenen suikastlar. Yaşar Nuri Öztürk’ün kansere yenik düşüşü, ilahiyatçı Mustafa Öztürk’ün, ilahiyatçı Cemil Kılıç’ın başına gelenler. Bir türlü hapisten kurtulamayan Eren Erdem…

 

Sufi geleneğiyle sevgiyi esas alan tasavvuf ile Vahabiliği esas alan hurafelere ve korkuya dayanan İslami hareket nasıl bir araya gelecek?

 

Bir tarafta bilgi ve akıl, diğer tarafta iman ve baskı.

 

Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş ile Anadolu’dan gelen ve Anadolu’ya seslenen yasakçı değil, olabildiğince hoşgörülü bir Melami kültürü. Balkanlarda kurulan Sosyalist Melami Derneği buna güzel bir örnek değil mi?

 

Bu çok basit bir örnek. Ya patron ile işçi nasıl bir araya gelecek? Mevsimlik tarım işçileri ile büyük toprak sahipleri, yoksul orman köylüleri ile orman idaresi, işsizlerle işportacılarla, atık kâğıt toplayıcıları ile sistemin ayakçıları nasıl bir araya gelecekler? Küçük üretici köylüler ile Toprak Mahsulleri Ofisi, Tariş, Fiskobirlik, Çukobirlik gibi Tarım Satışlar, İhracat Birlikleri, Ziraat Bankası, Tarım Kredi Kooperatifleri ve de büyük Tüccarlar nasıl bir araya gelecek? Bütün bunlar nasıl bir yaşam birliği içinde bir arada varolacak?

 

Cumhuriyette bireyin kişisel özellikleri vardır ama yurttaşların yoktur. O toplumsal sarmalın içindedir.

 

Cumhuriyette, demokrasi çoğunluğun saltanatı değildir. Esas olan azınlığın ifade ve örgütlenme haklarını elinde bulundurmasıdır.  Cumhuriyet, bütün insanlar için geçerli olacak kaideleri bulmaya çalışır ve aklın alanı ile ruhun alanı arasına sınır koyar. İnançları dikkate almaz, zira düzen manevi olamaz, insanların hayatına giremez. Özel ile toplumsal birbirine karıştırılmaz. Toplumsal düzenin koordine edilmesi, özel olan bireyi ilgilendiren kültürel bütünlüktür. Birey, dilini, dinini, kültürünü istediği gibi özel hayatında kullanır. Şayet özeli ilgilendiren inanç karakterli bir husus toplumsala aktarılırsa o zaman üstesinden gelemeyecek kargaşalar baş gösterir.

 

Cumhuriyet, toplumda eşitlik ilkesini güçlendirmek için kuvvetler ayrımını temel almıştır, yani yürütme, yasama ve yargıyı birbirinden ayırmıştır. Bu doğrultuda cumhurbaşkanı herkes için geçerli olan yasalara tabidir. Varlığı kutsal olmadığı gibi, süreli seçilir. Kuvvetler ayrımı zedelenirse kaotik bir ortama geçilir.

 

Hatırlayalım, laiklik din ile iktidar arasındaki tarihi bağı kesmek için cumhuriyetin öngördüğü bir düzenlemedir. Ya bu bağ kesilmiyorsa ne olacak? Neyse bu hatırlatmadan sonra tekrar yaşam birliğine dönelim.

 

Diyoruz ki, sömürüye dayalı işçi-patron ilişkisinde yaşam birliği olamaz. Liberal düşünce ise, “işçi ile patron arasında yaşam birliği vardır; nasıl mı, patron olmasa işçi nasıl iş bulup çalışıp ekmek parası kazanacak?” der. Bu yaklaşımı esas alırsak, o zaman ağa ile marabası, büyük toprak sahibi ile mevsimlik işçi, işportacı ile merdiven altı imalat vs. arasında da yaşam birliği vardır demiş olmuyor muyuz? Çevir kazı yanmasın!

 

Zaten neoliberalizmin yeni altın çocuğu Hariri bakın ne diyor: “Liberalizm sihirli bir iksirdir. Siyasi ve ekonomik sistemi özgürleştirmeye ve küreselleştirmeye devam ederek barış ve refah ortamını sağlar.” Hariri daha da ileri giderek, sınırlarını emperyalizme açan devletlerin özgürleşeceğini söyler. Bu bağlamda söz gelişi Kuzey Kore’nin sınırlarını emperyalizme açması ile Danimarka gibi bir ülke olacağını belirtir. Daha da beteri, ABD’nin Irak işgalinin Irak’ın özgürleşmesiyle eşdeğerli olduğunu belirtir.

 

Yaşam birliğinin, asgari müşterekler kapsamında kurulmasının yoğun örgütlü toplumsal mücadeleleri gerektirdiği bir gerçektir. Hedef toplumsallaşmaktır. Hedeften uzaklaştıkça marjinallik başlar. Hedef yaşam birliği olunca, güç kazandıkça, egemen güçlerle çatışma noktasına gelinir. Yaşam birliği sağlanırken, egemenlerin etkinlikleri de azaltılmış olur, yeni mevziler elde edilmiş olur.

 

  1. Alternatif Yaratma Bilinci

 

Cumhuriyetçi toplum, eşitsizliklerin bulunmadığı toplumsal düzen değil, mevkilerin ve oluşumların alınteri ve olağanüstü çabalarla elde edildiği ve miras alınmadığı toplumdur. Burada, hassas nokta, katılımın değil oluşumun esas alındığıdır. İşte bu, alternatif yaratma bilincidir. Başka bir deyişle kendisini muhalefette üretemeyen iktidara gelemez.

Emperyalist programı uygulayan iktidarlar bu misyonlarını iki ana işlevle yerine getirirler.

 

Birincisi, emperyalist sistemi ekonomik anlamda devam ettirmek ve emperyalist sömürüyü yoğunlaştırarak ulusal varlıkları tekellere transfer etmek.

 

İkincisi ve daha önemlisi, sistemin politik olarak yeniden üretilmesini sağlamak.

Mevcut iktidarla yeniden üretim işlevi gerçekleştirilemiyorsa, patlayan lastik stepne ile değiştirilir. Yani giden de gelen de sistemin parçalarıdır. Anlayacağınız alternatif olmak stepne olmamaktan geçer.

 

Sermayenin uluslararası olma niteliği, gelişmiş emperyalist ülkelerde refaha, bağımlı ülkelerde ise yoksulluğa yol açar. Gelişmiş ülkelerde, burjuva demokrasisi kapsamında işçi sınıfı ülkenin dış sömürüsü ile elde ettiği sömürüden pay alma kavgası verir.

Bağımlı ülkelerde demokrasinin birinci işlevi, dış sömürüye karşı durmaktır, tabi şayet gelişmiş bir demokrasi varsa! Bu yüzden örgütlü demokratik mücadelenin olmadığı yerde alternatif yaratılamaz. Cumhuriyetin vazgeçilmez özelliği olan bağımsızlık, alternatif yaratmanın mihenk taşıdır. Bu haliyle Türkiye’de alternatif yaratmak antiemperyalist bir muhteva taşımaktadır. Alternatif becerilebilirse, ekonomik ve toplumsal boyutlarda halkın katılımıyla inşa edilir ve siyasi sürece dahil olur.

 

  1. Laiklik Bilinci

 

Laikliğin temelleri, Cumhuriyetin kuruluş döneminde atılmıştır. Kurucu cumhuriyeti yadsıyarak cumhuriyetçi olunamaz. (İkinci Cumhuriyetçiler’in hazin sonu burada yatmaktadır.) Kurucu cumhuriyetin tarihsel bilinci olmadan gelişimin ve geleceğin izleri sürülemez.

 

Nereden başlayalım? İsterseniz Darwin’den başlayalım. Karşısına da “yaradılış”ı koyalım. Paleontoloji biliminin uğraş alanını koyalım. Neydi paleontolojinin alanı: Fosillere dayanarak yaşam tarihini yazmak. Darwin, bir de üstüne paleontoloji, hiç bunlar İslam felsefesi ile uzlaşabilir mi? Bilime bu kadar ters hurafelerden beslenen İslam’ı bunlarla bir araya getirebilir miyiz? Darwin’den vazgeçtik. Dinde hurafelere inananlarla, dini akıl ve bilim süzgecinden geçirenler nasıl bir araya gelebilirler? Oruç tutan, tutmayan, namaz kılan kılmayan, cumaya giden gitmeyen, farklı dinden olan, ateist, tasavvuf yolundan giden sufi nasıl bir araya gelecek?

 

Herkesin olan nedir? Bütün insanlar için geçerli olan nedir?

 

Toplumsal kabul ile (ki buna ortak kabul de diyebiliriz) birey kendini sınırlar. Laiklik kendini burada hissettirir. Nasıl mı? Bilgi ile inanç arasına sınır koyarak. Yani aklın alanı ile ruhun alanını birbirinden ayırarak. Din, kültür… bireyin özellikleridir. Bir fikri dayatma yasal hak haline getirilse dahi meşruiyeti olmaz.

 

Özelin toplumsallaşmasının bir istisnası var. O da cenaze merasimleri. Burada istisnai olarak özel yan ile toplumsal yan çakışır. Bunun dışında özeli toplumsallaştırmaya kalkışırsanız önüne geçilemez kargaşalara yol açarsınız. Bunun en iyi örneğini eğitimde görmek mümkün. Ders kitaplarında, müfredatta…

 

Oysa laiklik, hiç kimsenin ayrımcılığa uğradığını hissetmeyeceği bir ortamın garantisidir. Bunun için yurttaş hakları, insan haklarından daha güvencelidir. Laiklik bilinci işte budur.

III. Bölümün Sonu

                                                                                      29 Ağustos 2019  Hakkı ZABCI

Not: IV Bölüm (Son Bölüm): TOPLUMCU YURTSEVER KİME DENİR?

 

 

 

 

 

 

Benzer yazılar

2 Yorum

  1. Mehmet Avni Hindistan

    Hakkı abi,

    Yaşadığım 11 bin nüfuslu ilçede yerel yönetimi kazanmak ile başlayan, ilçe halkına farklı bir hayatın mümkün olduğuna dair umudun ortaya konduğu bir süreci geliştirmeye çalışıyoruz. Ne var ki, mevcut siyasal bileşenlere baktığımda, görüş mesafesini kapatan kısır tartışmaların ötesine geçememek bana acı veriyor.

    Dün gece Tanju hocanın yazısını okudum. İnsanlığın ve tüm canlı doğasının “kıyamet günü”ne hızla yaklaşmakta olduğunu anlatıyor yazısında özetle. Peki bu sonucu yaratan kim? Biz, yani insan evlatları. Tanrıyı her daim yanında gezdiren sermaye sınıfının pervasızlığına neredeyse tamamen alıştırıldı geniş kitleler. Dünyada hüküm süren sağ popülist politikaların etki gücünü, toplumun lehine kırmanın bir yolu bulunamıyor ne yazık!

    Senin de tanımladığın gibi, hiçbir şey yapmayan, iktidarın gücüne ve iradesine ve hatta küçük çıkar ilişkilerine kendini teslim etmiş bir kesimin dışındaki tüm muhalif unsurlar (iktidarın zorbalığını fazla bulan sağı da içine alırsak, sol yelpazenin en sağından en soluna kadar uzanan çoğunluk ve siyasi temsilcileri), günübirlik tartışmaların ötesine geçemiyor.

    İdeolojik teorik tartışma zemini, geniş kitlelerin katıldığı bir süreç değil, biliyorum. Ancak, geniş kitleler nezdinde kabul görecek, işçi ve emekçi kesimi harekete geçirecek bir siyasal iklimin yaratılması şart. Bu, nerede başlar, nasıl gelişir bilemiyorum ama daha önceki yazılarında tartışılmaya açık önermelerini önemsiyorum.

    Kalemine sağlık

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!