Bin Çiçek Açıyor, Hepsi Soluyor-Mehmet Tanju Akad

Sorun program veya pratik eksikliğinde değildir. Sorun insanların ayaklarını bastıkları

zemini aslında yıkıyor olmalarıdır. Sorun zihinlerinde kendilerini yapıcı bir ajan olarak görmemeleridir. Sorun bir Türkiye projesine sahip olmamalarıdır. Çoğunun misyonları yıkıcı olduğu için kendilerini de aslında birer kahraman olarak değil, birer yardakçı olarak görüyor.
1
BİN ÇİÇEK AÇIYOR, HEPSİ SOLUYOR
Bu kadar başarısızlığın nedenlerini sıralamak çok kolay. Ama çok az kişinin değindiği temel bazı faktörler var. Bunlar siyasi faktörler değil ama siyaseti çok temel bir şekilde belirliyor.

İnsanların üzerinde duracakları sağlam zeminlere ihtiyaçları var. Siyasetler ve ideolojiler çoğu zaman bu zeminleri temin edemedi. Etseydi örneğin, dünya sosyalizmi çatır çutur yıkılmazdı.

İnsan bir bütünün parçası olarak kendini buluyor ve bu bütünle ilgili fikirleriyle politik varlık haline geliyor. (Aslında bunun bir terimi de “political animal”dır). Politik insanın maddi bir güce dönüşmesi için irade göstermesi gerekir. Bu irade de özgüvenle başlar.

Bir insan öncelikle kendi ailesinden, çevresinden ve istiklalinden gurur duymalıdır. Özgüvenin kaynağı olan bu gurur yıkıldığı zaman insanın ruhu da yıkılıyor ve çöküş genelleşiyor. Örneğin, 100 yıl önce dünyaya hakim imparatorlukların merkezi olan Avrupa, bugün demografik çöküş içerisinde, politik olarak büyük ölçüde ABD’nin yedeğine girmiş ve ancak dışarıdan getirdiği göçmen işçilerle ayakta kalan bir uygarlık durumuna düşmüştür. Bunun nedeni 1914’den 1989’a kadar devam eden üç savaştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Soğuk Savaş. Bu savaşların felaketleri Avrupa’nın özgüvenini yıkmıştır. Rusya en büyük yıkıma uğrayan ülkeler arasındadır. Sosyalizmin en büyük talihsizliği Büyük Savaş’ın felaketleri sayesinde iktidara gelmiş olmasıdır. Başka şekilde gelse kaderi çok farklı olurdu.

Rusya ile birlikte hem Birinci Dünya Savaşı hem de Soğuk Savaş’tan en büyük zararları görmüş ikinci ülke Türkiye’dir. Bizde üstelik bir de Balkan felaketi vardır. Bunların yarattığı özgüven krizini keşfeden Mustafa Kemal Atatürk yeni bir başlangıç yaparak ülkeye gurur kazandırmak istemiştir. Ne var ki bunu kökleştirecek kadroları nicelik ve nitelik olarak çok yetersizdi. Cumhuriyet yönetimleri batıya boyun eğerek özgüveni kendi elleriyle yıktılar. Atatürk bunu da görerek Cumhuriyet’i gençliğe emanet etmişti. Buna rağmen, sağın ve solun gurursuz teslimiyetçileri ihanet çizgisinde birleşti. Başta cunta dönemleri olmak üzere gerici yönetimlerin özgüven sahibi gençliği sürekli budamaları işte bu nedenledir. Ve kısmen bu nedenle, Türkiye’de ilerici güçler özgüvenlerini yitirerek sürekli yalpalamakta, bir türlü alternatif yaratamamaktadır.

Sorun program veya pratik eksikliğinde değildir. Sorun insanların ayaklarını bastıkları zemini aslında yıkıyor olmalarıdır. Sorun zihinlerinde kendilerini yapıcı bir ajan olarak görmemeleridir. Sorun bir Türkiye projesine sahip olmamalarıdır. Çoğunun misyonları yıkıcı olduğu için kendilerini de aslında birer kahraman olarak değil, birer yardakçı olarak görüyor. Geriye kalan devrimciler de hain timsahların yüzdüğü bu büyük bataklığı aşamıyor. Kaldı ki timsahlar yaklaşan bazı iyi niyetlileri de kapıp bataklığa çekiyor. Bu arada alçakça davranışlar alabildiğince yaygınlaşıyor.

2
Kafa karışıklığının nedenleri üzerine…
DİL KALLEŞTİR

Öyle bir kafa karışıklığı var ki, muhatap olduğumuz birçok kişi anlama yetisini tümüyle yitirmiş gibi. Bu sadece fikir ayrılığından kaynaklanmıyor. Başka dillerden konuşmaya başladık. Aksi halde bin parçaya ayrılmazdık. (Nara mı benzetsek yoksa eşekten düşmüş karpuza mı?)

Wittgenstein dilin salt nesnelerin resimleri olmayıp aynı zamanda toplumsal içerikli bir kuruluş olduğunu söylemişti. Ona göre felsefe bu aracın (dilin) aldatıcı yollarla kullanılmasını önlemek için bir araçtı.

Toplumlar benzer kelimelere farklı anlamlar yükler. Her toplumun gerçekliği farklı olduğu için, belli kavramlardan anladıkları şeyler de aynı olamaz.

Örneğin,

Demokrasi kavramı bir toplumda katılımcı bir sistemi akla getirirken, başka bir toplumda sadece seçim (iktidarı elde etmenin bir yolu) veya ifade özgürlüğü olarak algılanabilir.

Ya da,

Yurtseverlik dünyanın her toplumunda olumlu bir anlam taşıyarak milliyetçilikten ayrılırken, Türkiye’nin geri zekalı liboşları tarafından faşist ithamı haline getirilir. Yıkıcı bir araç olur. Yurtseverlerin “ulusalcı” diye bir icat terimle itham edilmeleri başka rezalettir.

Bu şekilde,

Toplumlar birbirlerinden kavram alırken bunlara aynı anlamları yüklemezler. Öte yandan kültür alışverişi (ki bazen ezici şekilde tek taraflı olabilir) kavramlara yüklenmiş bazı anlamlar da alan topluma bulaşabiliyor, ama bu, algılamaları büsbütün çarpık hale getirebiliyor.

O halde dili kullanırken dikkatli olmamız gerekir. Kavramlar ile temsil ettikleri varsayılan şeyler arasında tam bir ilişki hiçbir zaman yoktur. Tek bir kültür içinde olmadığı gibi, bu farklar kültürler arasında daha da büyür. Gene haritadan misal verelim. Harita üzerinde dağlar, dereler ve kentleri temsil eden işaretler bunları ne kadar ifade edebilir. Yükseklik eğrileri ne kadar sık ve hassas olsa bile gerçek dağ haritadaki simgelerden ne kadar farklıdır. Ama biz farklı olduğunu bildiğimiz için dağı görünce biraz şaşırsak da, o kadar şaşırmayız. İşte sorun budur. Kelimenin ve kavramın temsil ettiği sanılan şeyden farklı olabileceğini bilerek düşünürsek sorun ufalır. Ama ortadan kalkmaz. Çünkü ortak diller de hiçbir zaman herkes için yeterince ortak değildir.

3

Felaketlerin kökünde ahlaksız siyasetlerin yeri büyüktür

SAĞ AHLAKSIZLIKLA GÜÇLENİR, SOL İSE AHLAKSIZLIKLA ÇÖKER

Birçok insanın solcu olmasının nedeni yüksek ideallere ancak yüksek bir ahlakla erişilebileceği inancıydı. İyi insanlar çıkar için değil, idealleri için savaşır. Bu nedenle YENİ BİR SOLUN ÖNCE AHLAKİ AÇIDAN TUTARLI OLMASI ŞARTTIR.

Gerçekten de solcular her ülkede idealist kesimi oluşturdu ama birçok ülkede de son derece vahim insanlık suçları işlediler.

Siyaseti çoğu zaman tam bir çıkarcı zihniyetle yürüttüler. Bunlar üst üste geldikçe sola onmaz darbeler indirdiler.

Örneğin, Büyük Rus şovenizmi Stalin’in sonsuz hırsıyla yürütülmeseydi Hitler Polonya’ya saldıramazdı. Ağustos 1939’da çirkin bir pazarlıkla üç bağımsız Baltık ülkesi ile Polonya’nın yarısını ilhak etme karşılığında Hitler’e dünyayı kana bulama fırsatını sundu. (Führer bunları ertesi yıl geri almayı planlamıştı bile). 21 Haziran 1941 sabahına kadar da, Nazi savaş makinesine aksi halde savaşı sürdürmekte zorlanacağı her türlü stratejik ürünü verdi. Saldırı konusunda uyarıda bulunan görevlileri provokatör diye kurşuna dizdirdi. Polonya tekrar bağımsız olmasın diye esir aldığı binlerce subayı Katyn ormanında ensesinden vurup öldürttü. 1945 yılında bir ay içinde serbest seçim yapılacağı sözü verdi, bu ancak 44 yıl sonra, 1989’da yapılabildi.

Bu anlattıklarımız, o dönemde yapılan milyonlarca pislikten sadece birkaç tanesidir.

Bir başka konu da Alman istihbaratının komplosuyla 3 milyon altın karşılığında sahte belgeler alıp Kızılordu komutakademesinin dörtte üçünü tasfiye etmesidir. Bu nedenle savaşı 26 milyon kayıpla kazanabildi. Savaş biterken gözü hala toprak ilhakındaydı. Kars ve Ardahan’ı istemesi de Türkiye’yi batının kucağına oturtan süreci hızlandırdı. Meraklısı o dönemi inceler. Avrupa komünist partilerinin Moskova’dan gelen gece yarısı talimatıyla bir anda Nazi yanlısı politikaya nasıl mecbur edildiklerini öğrenir. 1938 duruşmalarının ardından bir de bunu yaşayan binlerce komünist kahrından intihar etti.

Hızını almış bir oportünist sol örgüte karşı hiçbir demokratik muhalefet yapamazsınız.

Dünya solu işte o dönemde ve orada çöktü. Gerisi hikayenin uzatılmış sonudur. Sosyalizmin 1960’larda son bir çırpınıştan sonra fiili alternatif olmaktan çıkması günümüzdeki felaketlerin kapısını açtı. Ama en büyük felaket solun bir kısmına ahlaksız bir oportünizm geleneğini miras bırakmasıdır. BU GELENEĞİ YIKMADIKÇA SOL TEKRAR ALTERNATİF OLAMAYACAKTIR.

4

Tekrar ve tekrar düşünün

NASIL BİR TÜRKİYE İSTİYORSUNUZ

Hiç bir yurttaşına ayırım yapılmayan bağımsız bir hukuk devletinde mi yaşamak isterseniz yoksa emperyalizmin denetimindeki özerk bölgelerde herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı, eski Yugoslavya gibi parçalanmaya itilen bir ülkede mi?

On yüz bin kere düşünün

NASIL BİR TÜRKİYE İSTİYORSUNUZ

Bütün dağları, dereleri, suları, ormanları yağmalanmış, ağaçsız parksız kentlerinde sadakayla yaşanan ortaçağ zihniyetli bir ülke mi, yoksa insana ve doğaya saygılı bir ülke mi?

Her an düşünün

NASIL BİR TÜRKİYE İSTİYORSUNUZ

Bölünmüş halkın her an birbirine kuşkuyla baktığı, katliam ve sürgünlerin birbirini izlediği, dünyanın dört bir yanından derlenmiş silahlı çetelerin cirit attığı huzursuz bir nefret ülkesi mi, yoksa işbirlikçilerin susturulduğu bağımsız ve itibarlı bir ülke mi?

SİYASİ TERCİHLERİNİZİ BUNA GÖRE YAPIN

Yugoslavya’yı, Lübnan’ı, Irak’ı, Suriye’yi model almak istiyorsanız halkı bölün. Önce dikey olarak etnik, sonra yatay olarak mezheplere, üzerinden de verev çizgilerle siyasi olarak ayırın. Halkların birliği diye bağırarak en yıkıcı milliyetçiliğin piyonluğunu yapın. Kentlerimiz, köylerimiz yanıp yıkılırken aymazlığın 32. kademe nişanını göğsünüze taksınlar. Üniter devleti yıkın ki emperyalizme en iyi şekilde arz-ı ubudiyet edebilesiniz. 80 yıl önce pusuya uğramadan iki menzillik yola gidilemeyen günleri çok çabuk unutmuşsunuz. 40 yıldır katliamlarla hatırlatıyorlar, hala uyanmıyorsanız bunun iki izahı olabilir. Ya en koyu gaflet uykusundasınız, ya da onlardansınız.

5

KURAL TARİHTEN YANLIŞ DERS ÇIKARMAKTIR,
DOĞRU DERS ÇOK NADİRDİR

Tarihten ders çıkarmaktan söz ederler hep, ama tarih derslerini öyle kolay vermez dışarıya. Kural yanlış ders çıkarmaktır. Herkes kendisini yanıltacak örnekleri bulup çıkarmakta inanılmaz bir yetenek sahibidir, inanmak istediğine inanır, diğerlerine gözleri kapalıdır. Bu nedenle ikinci yenilgileri daha katmerli olur.

Öyle kolay mı ki iki satır bir şey okuyacaksın, sonra gözlerinden kulaklarından akıl fışkıracak. Ama insanlar kendinden menkul akıllarına pek bir inanır. Öte yandan büyük güçler yüzlerce dev kurumda yüz binlerce araştırmacıyla çalışıyor, gene sürekli hata yapıyor. Kaç büyük devlet yıkıldı, kaç büyük parti tarihe karıştı. Bunların milyonlarca dosya dolu özel bilgisi, sıra sıra uzmanları vardı. Öyle olaylar meydana geldi ki bunların tümü bir anda dağılıp gitti.

Bilgi denilen şey de insanın seçimiyle oluşur. Trilyonlarca bilgi parçasının nasıl oluştuğu, sonra bunların arasından nelerin seçilip nasıl bir araya getirileceği tamamen yönlendirme ve/veya tercih konusudur. Daha kısa ifadesiyle, bunların tümü önyargılara tabidir. Önyargıların kaynakları ise saymakla bitmez. Ayrıca doğru bilgiler çoğu zaman hoşa gitmez ve çöpü boylar. Tarih ise bizim bu çöplükten bulduklarımızı önyargılarla birleştirerek inşa ettiğimiz bir geçmiş anlatımıdır. Tarihin en iyisi bile geçmişin kendisinden çok farklıdır.

Düşünüyorum da, bunları o kadar dert etmemek gerekir. Herkes bir şekilde belasını bulmasa ilerleme de olmazdı. Belki de birazcık bildiğimiz temel faktörlerden doğan bileşimlerin  (bunlar her neyse) sopası budur.

6

HALK DALKAVUKLUĞUNUN KANLI SONUÇLARI

Burjuva demokratik devrimleri toplum hayatına halk dalkavukluğunu soktu. Halk, tüm iyiliklerin kaynağı idi. Aydınlanma çağında, idealize edilmiş bir uzak geçmişin altın çağında yaşayan iyi ve asil ruhlu “vahşiler”, yani uygarlık tarafından bozulmamış bir insan tipi ortaya atılmıştı. Bu örnek alınacak ve temiz bir halk adına yeni bir toplum kurulacaktı.

Tanrı adına yöneten kralların yerine geçen yeni rejimler “tanrı” yerine “halk” adına yöneterek meşruluk sağlamak istiyorlardı. Bunu başardılar da. Devrimcilerin çoğu, her zaman (yani günümüzde de) olduğu gibi orta sınıftandı. Emekçilerin gücünü kullanarak aristokrasiyi yönetimden uzaklaştırdıktan sonra iktidarı burjuvaziye teslim ettiler. Tabii bu süreç her ülkede farklı oldu ve aristokrasinin tasfiye süreci 20. yy’a kadar devam etti.

Lincoln “by the people, for the people” derken Hitler “ein volk, ein reich” diyordu. Her ikisi de çok kanlı birer savaşı sonuna kadar sürdürdü. Amerika’nın tüm savaşlarında ölen askerlerinin toplamı (iki dünya savaşı, Kore, Vietnam ve diğerleri) hala Lincoln’un savaşında ölenlerden azdır. Hitler de fareli köyün kavalcısı gibi son saate kadar halkını ölüme götürdü.

Gerçek şu ki halkların savaşları kralların savaşlarından çok daha kanlı hale geldi. Krallar yenilince veya hazineleri tükenince barış yaparken halklar (yani halk adına yönetenler) sonuna kadar savaşıyor ve yenilgiyi kabul etmiyordu. Stalin zaferi 26 milyon ölü vererek kazandı, bu dünya için büyük bir kazançtı ama Rusya’yı tüketti. Mao’nun yarattığı dönüşüm krizlerinde ölen 20 milyon kişi Çin’i batırmadı ama Kızıl Khmer’ler Kamboçya nüfusunun üçte birini yok etti.

Burada karşımıza bir dizi sorun çıkar. Birincisi halkın kendi adına yönetenlere karşı çaresizliğidir. O liderlere karşı muhalefet halka karşı direniş olarak sunulur. İkinci sorun da halkın kendisi için yönetildiği iddiasını sahi sanıp liderleri desteklemesidir. Bu Hitler’de şaşırtıcı derecede barizdir. Kimileri bunu suç ortaklığının sonucu olarak değerlendirmiştir. Gerçekten de Alman halkının ezici çoğunluğu Yahudilere ve diğer halklara karşı yapılan suçlara bilerek iştirak etmiştir. Yani halk burada kötülüğün kaynağı olmuştur, tıpkı örneğin “egalite et fraternite” diyen Fransızların, biraz daha az oranda olsa da Cezayir halkına karşı işlenen suçlara katılması gibi. Dolduruşa getirilen bir halk en kanlı suçların ortağı olur. Bidonlarla insan yakmaya giden Sivaslılar gözümün önünde. Örneklerin sonu gelir mi acaba?

7

GEÇMİŞ BAYRAM İÇİN BİR YAZIYDI BU…

1000
Bayram münasebetiyle yazılarda tenzilat yaptık. Oniki kısım tekmili birden.

1001
Herkes göründüğü kadar aptal değil, çoğu kıvırtmak için “ben yok başka şey anlamak” a yatıyor.

1002
Kendimizi aldatmayalım, yollar çoktan ayrılmış, artık adını koymanın zamanı geldi.

1003
Hastalıklı ortam en çok solu sarıyor. Sağcı zaten sağcı. Solcu bilinenler sağcılığını örtülü icra etmek zorunda. Kapalılık çürütüyor.

1004
Komadaki Türk solu nazik eleştirilerle uyandırılamaz. Uyansa da ayağa kalkamaz. Yenisi gerek.

1005
Olaylar başka yerde, başka düzlemde cereyan ediyor. Mesala “Harp ve Sulh” Rusya’da geçiyor.

1006
İnternet yalan makinesi. Herkes günün birinde dolduruşa geliyor. Ben de Gezi olayları sırasında birkaç kez sazanlık yaptım. Her şeyin üzerine atlamayalım hemen.

1007
Kendi kendimize konuşuyoruz işte. Lütfen aşırı ciddileşmeyelim.

1008
Ama bu çok ciddi:
Bazıları yanlışlık eseri “öyle” davranmıyor. Onlar zaten “öyle” olmuşlar. Yani, düzelmelerine imkan yok.

1009
Ne pahasına olursa olsun diye başlarsanız sonu gelmez. Bırak gitsin. Ufak olsun benim olsun diyenlere de güle güle.  Hayatta başarılar dileriz canım (hayııır! dilemiyoruuum,
iki yüzlülüğe gerek yok).

1010
Bu hane boş kalmış.

1011
Ana tamir bakım “fabrikası”. Buradan çıkmak için düşeş ya da hep yek atmalısınız. Herhangi bir çift atma ihtimali 1/6, istediğiniz çifti atma ihtimali 1/36. Diğer zarlar 1/18. Tatilde içinizi karartmayın. Her şey güzel olacak, yani olabilir…

1012
“Bineriz bir alamete, gideriz kıyamete” lafını İngilizceye en hoş tarzda çevirene bir kitabımı hediye edeceğim. Kargo benden. Ciddiyim.

Mehmet Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!