Bir Değişimin Anatomisi-Hakkı ZABCI

Sosyalizm kitaptan çıkmıştı. “Ho Ho Ho Şi Minh, bir iki üç daha fazla

Vietnam, Ernesto’ya bin selam” sloganıyla anti-emperyalist bir söylem ve eylem biçimi ile sosyalizmin pembeliği devrimci kızıllığa dönüyordu. Bu süreç, halkla barışma yollarını da aralıyordu. Çocukluktan olgunluğa doğru bir gidişti bu

 

BİR DEĞİŞİMİN ANATOMİSİ-Hakkı Zabcı


Kızıllığın efendileri SABO ve CEVAHİR’in anılarına…

Kişideki değişimler durup dururken olmuyor. Maddi yapıdaki değişiklikler, konjonktürdeki temel özellikler kadar, olayların kişiyi girdap gibi içine çekmesi, hiç hesapta olmayan kimi davranış biçimleri insanoğlunu derinden etkileyebiliyor.

Bir ufak davranış, bin kitaptan, bir o kadar söylevden daha etkili olabiliyor insan yaşamında. Kişinin yaşamına giren ve onu sarmalayan, onu bir tercih kullanmaya zorlayan davranışlardan oluşan bir ilişki yumağı onunla birlikte bir ömür boyu yaşabiliyor. Heyecanıyla, acısıyla, sevinciyle…

Arka planı ile birlikte bu değişimin öyküsünü anlatmak istiyorum size…

Bu öyle bir öykü ki, çocukluk dönemini yaşayan sosyalist gençliğin olgunlaşarak devrimci gençliğe dönüşümü sürecinde benim değişimimi anlatan bir bam teli… Bu öyküyü günümüzün en geniş anlamıyla sosyalisti, sosyal demokratı, aydınlanmacısı tüm anti-emperyalist sol gençliğine aktarmak bir toplumsal görev gibi geldi bana.

***

Sosyalizmin prestijinin dorukta olduğu 60’lı yılların ikinci yarısında Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudum. Türkiye İşçi Partisi’nin Meclis’te olduğu, Okulun sosyalist iktisat profesörü Sadun Aren’in TİP’ten milletvekili seçildiği yıllar…

Kendi özelimde, daha öncesini aktarmakta yarar görüyorum.

Varlıklı sayılabilecek bir ailenin çocuğu olan ben, İstanbul metropolünde, 13 yıl Galatasaray Lisesi’nde yatılı okudum. Orta mektep sıralarında, akşam ve sabah etütlerinde “belletici” diye isimlendirilen “etüt refakatçıları” gelirdi. Bunlar, 11 ve 12. Sınıflardan ağabeylerimiz olurdu.

Bunların arasında, sonradan ünlü bir tiyatrocu olacak Ayberk Çölok ve sinema tarihine geçecek dünya çapında yönetmen Erdoğan Tokatlı da vardı. Her ikisinin de adı komüniste çıkmıştı. Onları dinlemekten büyük zevk alırdık. 1960 yılının Nisan ayında bizi örgütlemişler ve 27-28’inde Menderes hükümeti karşıtı gösterilere götürmüşlerdi. Okulu asmamız, daha doğrusu okuldan kaçmamız, Beyazıt’ın dar sokaklarında polisle köşe kapmaca oynamamız bize çocuksu bir heyecan yaşatmıştı.

Lise yıllarında Tahir Alangu diye bir edebiyat hocamız vardı. Bizi “emperyalizm” ile tanıştırmıştı. Emperyalizme karşı verilen ve verilecek olan mücadelenin kutsallığından söz ederken, Kurtuluş Savaşı’na da “kutsal isyan” derdi.

Felsefe dersini Fransızca görürdük. Hocamız “Monsieur Du Bois” adında Katolik bir rahipti. Hatta, De Gaule İstanbul’a geldiğinde onu vaftiz etmişti. Kendi anadili Fransızcanın yanı sıra, Latinceyi, Arapçayı ve Türkçeyi iyi derecede bilirdi. İşte, o papaz felsefe dersine başlarken “Si le Dieu existe” yani “Şayet Tanrı varsa” der ve felsefeyi çok yönlü bir kaideye oturturdu.

İşte böyle özgür bir eğitim ortamında, daha o yıllarda, Marksizm ile tanışmıştım. Bu tanışıklık beni ve benim gibi birçok arkadaşı Türkiye İşçi Partisi’nin toplantılarına kadar taşımıştı.

                                                   ***

SBF’ye geldiğimde, sol cenahta, çokça kendim gibi arkadaşları görmüş, bu durum beni çok rahatlatmıştı. Galatasaray Lisesi’nden olduğu gibi, Tarsus Amerikan Koleji’nden, TED Koleji’nden, Robert Koleji’nden, Haydarpaşa Lisesi’nden, Atatürk Lisesi’nden vs., daha genel tanımıyla büyük şehirlerin seçkin okullarından gelen entellektüel düzeyleri yüksek sosyalist gençler…

Sosyalist Fikir Kulübü’nün adayı olarak Öğrenci Derneği Başkanlığı’nı kazanan Şahin Alpay o dönemin en popüler isimlerinden biriydi. Onun gibi, Nuri Çolakoğlu, İstemihan Talay ve daha sonraları Cengiz Çandar, Oral Çalışlar da sosyalizmin pembe günlerinin şöhretlerinden bazılarıydı.

Gününü yanlış hatırlamıyorsam, Salı günleri Sakarya caddesinde bir diskotekte, SBF Fikir Kulübü balo verir, orada şarap içilir, dans edilir ve sosyalizm tartışılırdı.

Sosyalizmin bu pembe günlerinin cazibesi o kadar fazlaydı ki, solculuğa özenenler Ulus’taki Hergele Meydanı’ndaki bitpazarına koşar, ayağına bir postal sırtına bir parka geçirdi mi kendine sol kimlik çıkardığını zannederlerdi. O hevesle, alan çalışmasına, çoğunlukla gecekondu bölgelerine çıkılır, kitaplardaki sosyalizm anlatılır, bunda ifrata da kaçıldığı olur; Tanrı vardır yoktur tartışması yapılır; mahalleliden iyi bir sopa yenir, kaş göz yarılmış şekilde okula dönülür, kahramanlık edasıyla etrafa caka satılırdı.

Okulun geleneksel İnek Bayramı’nda, solcu gençlerin yoğun katılımıyla, bol şamata, gırgır içinde kızlı erkekli, sabaha kadar eğlenilirdi.

Bu pembe tablonun dışında, bu sürece ayak uyduramayan, azımsanamayacak çoğunlukta bir “sessiz Anadolu çocuğu” topluluğu vardı. Bunlar, olana bitene kös kös bakar, kendilerini kitapların sayfalarına kilitlerdi.

                                                         ***

Okulda, Ülkü Ocakları’nın ilk nüvesi olan “Milliyetçi Toplumcular Derneği” olmasına rağmen, üyeleri azdı ve çalışma alanı bulmakta zorlanıyorlardı. Bu nedenle dışarıdan gelen faşistler sessiz Anadolu çocuklarının içine dalarak propaganda faaliyeti yürütüyorlardı. Bunların içinde Alparslan Türkeş hareketinin önde gelen isimlerinden Yılmaz Yalçıner’i, Büyük Amfi’de meydan dayağından anayasa profesörü Muammer Aksoy kurtarmıştı. Ki, o Yılmaz Yalçıner sonradan İslamcı olmuş, Şura ve Tevhid dergilerini çıkarmış, hatta bir uçak kaçırma olayına bile karışmıştı.

Faşist propagandanın temelini sessiz Anadolu çocukları ile entellektüel yanı ağır basan serbest davranışlı solcular arasında yaratılmak istenen çelişki oluşturuyordu. Sessiz Anadolu çocuklarını yanlarına çekmek için “Sizin yeriniz milliyetçilerin yanıdır, size yabancı dinsiz solcuların yanı değil” şeklinde propaganda yaparlardı.

O zaman doçent olan Mümtaz Soysal, anayasa hukuku dersine girerdi. Sade ve objektif anlatımı ister istemez öğrenciyi sosyalizme doğru meylettirirdi. Okulun duvarlarına sinmiş, kazınamaz hale gelmiş sol düşüncenin pembe rengin içine sığamayacak bir genişlikte olduğu da bir vakaydı. Daha da önemlisi, şöhret olmamakla birlikte gençliğe müthiş güven veren, onlarla yol alınır dedirten az sayıda sol gençlik liderleri vardı ve çok saygı görüyorlardı.

Anadolu çocukları bir ikilem içine girmişti: Ya milliyetçi olacaklardı ya da sosyalizm bizim işimiz deyip işe el koyacaklardı. İkincisini tercih ettiler. Bunda, güven veren gençlik önderlerinin rolü çok büyüktü. Demokratik hak talepleri ile başlayan Fakülte’nin işgal eylemlerine bizzat katıldılar. Tam da bu süreçte Fikir Kulüpleri lağvediliyor, DEV-GENÇ kuruluyordu. Anadolu çocuğu sahnede yerini alıyor, işe el koyuyordu. Sessizlik sona ermişti. Gün doğumunda bir kızıllık yükseliyordu gökyüzüne.

Sosyalizm kitaptan çıkmıştı. “Ho Ho Ho Şi Minh, bir iki üç daha fazla Vietnam, Ernesto’ya bin selam” sloganıyla anti-emperyalist bir söylem ve eylem biçimi ile sosyalizmin pembeliği devrimci kızıllığa dönüyordu. Bu süreç, halkla barışma yollarını da aralıyordu. Çocukluktan olgunluğa doğru bir gidişti bu…

Kızıllığa ayak uyduramayanlar bir bir dökülüverdiler; gün batımında pembeliklerin turuncu rengini alması şaşkınlık yaratmadı. Ama kızıllıkların turunculaşması büyük acı verdi geride kalanlara…

                                                                   ***

Arka planda bu gelişmeler olurken ben ne mi oldum? İşte benim hikâyem.

1968 yılında babam bütün mal varlığını kaybetti. Önceleri, bana, ayda 400 lira gönderir; ben bunun 45 lirasını yurda verir, gerisiyle de bol bol bütün ihtiyaçlarımı karşılardım. İşte, o yıl, gelen para tamamıyla kesildi. Cep delik cepken delik! Emek Mahallesi’nde “abla” dediğim amcamın kızı oturuyordu. Otobüse verecek 25 kuruşum dahi yoktu. Yürüyerek Cebeci’den Emek’e kadar gider, ablamdan sıkıla sıkıla bir 10 lira alır, tekrar okula dönerdim.

Hukuk Yurdu’nun ufak bir kantini vardı. Oraya gider, 75 kuruşa çeyrek ekmek 100 gram helva alır, kimseye görünmeden bir kuytuda karnımı doyurmaya çalışırdım. Günler böyle geçerdi. Özellikle yemek vakitlerinde ortadan kaybolan beni, ne arayan vardı ne de soran. “Bu herif nerededir?” diyen de olmadı. Ben bu durumdan rahatsız değildim. Zaten, tek isteğim, içine düştüğüm sıkıntıdan kimselerin haberi olmamasıydı.

                                                             ***

Eskiler bilir. SBF yatılı okul gibiydi. Şimdiki Milli Piyango Öğrenci Evi SBF yurduydu. Dersten çıkar yurda giderdik. Bir seferinde, bir öğle vakti, dersten çıkmış yurda gidiyordum. Biri benim sınıftan iki kızıllaşan Anadolu çocuğu yolumu kesti. Bana, posta atar gibi “Gel, seninle bir şey konuşacağız” dediler. İçimden “Al başına belayı” diye geçirdim. Yiğitliğe bok sürmek de kitabımızda yok, “konuşalım” dedim.

Yurttaki odalarına çıktık, ortada duran masanın etrafına çöktük. İkisi de hiçbir şey söylemeden ceplerinden düzgün istiflenmiş banknotları masaya koydular ve “bu üçe bölünecek!” dediler. Kıpkırmızı oldum. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü sanki. “Bu da neyin nesi, benim param var!” deyip söyleneni reddettim. Benim sınıftan olan “Yurt parasını yatırmamışsın, helva ekmek yemekten bıkmadın mı?” deyince donakaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Üçe böldükleri paranın bir demetini elime sıkıştırdılar ve hiçbir şey demeden çekip gittiler. Odada bakakaldım, ne yapacağımı bilmez bir halde. Sonra hıçkıra hıçkıra ağladım, ağladım.

İaşelerinden keserek sınırlı paralarını üçe bölecek kadar kendilerini çoktan aşmış bu iki arkadaşın, bu tek sıkımlık davranışları benim yaşamımda bir dönüm noktası oldu. Beni izliyorlarmış meğer. Helva ekmeğe kadar biliyorlarmış, ne diyebilirim ki!

Ne mi oldu? Aynaya baktığımda kızıllaşmakta olduğumu gördüm, ne Galatasaraylılık kaldı ne de kentsoyluluk. Sonunu kestiremediğim bir yolun eşiğinde geleceğe adım atmak üzereydim. Arkama hiç bakmadım. Ama önümdeki kalabalığın arasında paralarını benimle paylaşan iki arkadaşı gördüm. Koşuyorlardı, en öne doğru. Kalabalığı yara yara…

Umut, umut insanda… Umut ne miydi? Umut devrimdi, umut demokrasiydi, umut sosyalizmdi… Uzun yıllar sürecek, belki de hiç bitmeyecek bir yolculuğun tarifsiz kızıllığının içinde  “TAM BAĞIMSIZ VE GERÇEKTEN DEMOKRATİK TÜRKİYE” yazısını okur

gibi oluyordum.

“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer”.

Hakkı ZABCI

 

( Bu yazı TELGRAFHANE dergisinin Mayıs-Haziran 2013 tarihli sayısında yayınlanmıştır)

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!