Cumhurbaşkanı Adayları Üzerine

   

Üç aday çıktı meydane, üçü de bir birinden merdane (!), millet kendine cumhurbaşkanı değil cemaat imamı, aşiret reisi seçecek; sonumuz hayrola, şerler defola, varlığımız, birliğimiz, mutluluğumuz daim ola, âmin(!)

    Niye yazıya böyle başladım, çünkü ülkemizde her iş din, iman, mezhep, Allah, Kur’an, cemaat, aşiret esasında yürüyor. Ulus devlet olarak doğan 90 yıllık laik cumhuriyet, dinci, liberal sağ iktidarların uygulamaları, faşist darbelerin düzenlemeleri, aşiret, din, mezhep söylemleriyle delik deşik edildi; camiler, mescitler siyaset alanı, toplu namazlar, toplu iftarlar siyaset aracı, önlemsiz toplu ölümler ilahi adalet oldu…

    İsmet Paşa’ya çevresindekiler, “hiç Allah demiyorsunuz paşam”  demişler,  o da bir mitingden ayrılırken halka “Allahaısmarladık” demiş ve “oldu mu?” diyerek yürüyüp gitmiş. Niçin? Herhalde dini siyasete alet etmemek için. Bizim isteğimizde bu değil mi? Cumhurbaşkanından en küçük kamu görevlisine kadar hiç kimse dini siyasete alet etmemeli, insanlar arasında dinsel, ırksal ayrım yapmamalı,  özgürlükçü olmalı, eşit davranmalı.

     Laik devlet tüm dünyevi işleri (siyaset, hukuk, eğitim, sağlık, ekonomi, sosyal yaşam vs) din ve dini inançlardan bağımsız ele alır. Din ise, insanla tanrı arasındaki özel manevi bağdır. İnsan neye inanıyorsa ona inanır, gereğini yapar, inanmak kadar inanmamakta bir haktır. Buna hiç kimse karışmaz, karışmamalı.  Din, inanç, ibadet özgürlüğün güvencesi laik hukuk devletidir. Ülkemizde inanma veya inanmama özgürlüğünü güvence altına alan başta devrim yasaları olmak üzere yasalar yürürlüktedir (Anayasa md.24,174). Bir hukuk devletinde, dini siyasete alet eden, suç işleyen kişi ya da kurum hakkında savcılık harekete geçer, olayı soruşturur, dava açar, sanık mahkemeye çıkartılır, suç sabitse cezasını bulur.  

    Yargıyı tarikat ve cemaatler kuşatmış, cumhuriyetin savcısı cemaatin ya da iktidarın savcısı olmuş, basın yazıp, çiziyor, yargıdan tık tok. Yargının bu duruma düşürülmesinin sorumlusu yalnızca iktidar ya da cemaat olamaz. Sorumluluk mevkiinde olup da kişisel ikbal ve istikbali için yasal görevini yapmayan sorumlular da vardır. Kuşku olmasın gün gelecek karşı devrim iktidarı gibi yargıçlar, savcılar ve bürokratlar da bu yaptıklarının hesabını yine yargı önünde verecektir.

    Görevini yapmak isteyenler, iktidarın cazgır siyasetçilerinin, amigo yandaşlarının yaygarası yüzünden bir türlü harekete geçemiyor, onca suç işlenirken adeta seyirci oluyor. Küçük hırsızları yakalıyor, büyük hırsızları ya göremiyor ya bulamıyor. Adi suçları aydınlatıyor, iktidar kaynaklı suçları kovuşturamıyor, sanki üstünü örtüyor.  Neden dini siyasete alet edenlere yönelik hırsızlık, yolsuzluk iddiaları, haberleri ayyuka çıkıyor diye düşünmüyor, soruşturmuyor;  bunların yakınlarıyla birlikte  “devlet malı deniz yemeyen domuz” misali devletin, kamunun kaynaklarından ne bulduysa götürmesine sessiz kalıyor; din istismarının, sağ siyasetçilerin ikbalinin, istikbalinin, iktidarlarının aracı olduğunu bir türlü görmüyor.  

    Cumhuriyet kurulduğundan bu yana dini değerleri istismar etmeyen sağ siyasetçi hemen hemen yok gibi… Bunlar bir yandan dini kullanıyor, bir yandan da mal mülk derdine düşüyorlar.  Ağa babaları Celal Bayar, Afgan Kralının hediye ettiği tazıyı Tarım Bakanlığına fahiş fiyatla satıyor. Menderes,  örtülü ödeneği kişisel işlerinde kullanıyor. Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya’nın hayali ihracatları dillere destan, 12 Eylül’ün darbeci generali Şahinkaya’nın haliyle münasip olmayan serveti, Evren’in, ünlü ressamlara özenen harika (!) tablolarının satış rekoru, Özal’ın ve çocuklarının doyumsuzlukları, Çiller ve eşinin İstanbul Bankası, Odi Bank ve Hisar Bank maceraları, Mesut Yılmaz’ın ihale pazarlıkları, Erbakan’ın altınları, Türkeş’in çocuklarının mal kavgaları, Tayip’in Wikilis belgelerine düşmüş İsviçre’deki gizli hesapları, oğullarının gemicikleri, vakıfları,  görüntülenmiş ayakkabı kutuları, para sayma makineleri, hesap sıfırlama talimatları,  her türlü engellemelere karşın Meclise kadar gelmiş fezlekeleri (suç özetleri) yeterli kanıt.
    Halkımızın bir kısmına da bu olanlar karşısında maşallah pek dindar, pek hoşgörülü, hırsıza, namussuza, alçağa karşı yüreğinin yağı eriyor; insanım diyeni çileden çıkarıyor. Bu kadar pis işe, “çalıyorlar ama iş yapıyorlar, bize de veriyorlar” diyerek arka çıkıyor; kendini hiç sorumlu görmüyor; düzgün din adamına,  siyasetçiye, öğretmene, polise, askere, savcıya, yargıca kızıyor, bakkala, kasaba, manava demediğini bırakmıyor, ama bir türlü kendine kızmıyor; bu kötü gidişin birazda sorumlusu benim demiyor; mübarek sütten çıkmış ak kaşık!  

    Bunu niye anlatıyorum, çünkü her seçim öncesi şu sözler sıkça duyulur: “Adaylar belirlenirken halka sorulmuyor” (!)  Halka sorulunca bir şey mi olacak? Hırsızı, namussuzu, alçağı aklayan bir kitle, doğru bir iş yapabilir mi? Bu ülkede kötü iş yaptığı savlanan başbakanı, bakanları, milletvekillerini, belediye başkanlarını bu insanlar seçmiyor mu?  Halkın bir bölümü bunları seçmesine rağmen işler niye bu kadar kötü?  Tabii ki okumazsa, doğayı, insanı, toplumu bilimsel olarak anlamak için çaba göstermezse, gerçek dostunu, düşmanını bilmezse bu kaçınılmaz bir durumdur.   

    Bende halkın görüşlerinin, eğilimlerinin saptamasından yanayım, ancak demokrasiyi ve laikliği özümsememiş bir halkın görüşünün ne anlamı olabilir? Bir halk dinin, mezhebin, ırkın tutsağı olmuşsa,  din istismarcılarının, gericilerin,  ayrılıkçıların, çıkarcıların “hık” deyicisi durumuna gelmişse yinede yüceltecek miyiz?   

    Burada bir şey daha söylemek gerekir, hiçbir yenilik halkın eseri değildir, kendiliğinden bir şey yaptığı da görülmemiştir. Tarihsel olarak bilinir ki tüm yenilikler, halkın içinden çıkan namuslu, özverili, yurtsever öncülerin eseridir. Mücadeleyi halk desteklerse kazanımlar kalıcı oluyor, desteklemezse halkta sürünüyor. Halkın görüşü alınmıyor diyenler işin bu yönünü hiç düşünüyor mu?

    Halk bu coğrafyada yaşayan herkes değil mi? Bir seçim yapılırken, insanları tek tek aranarak ne düşünüyorsun, kimi aday gösterelim diye mi sorulacak ve bu nasıl olacak? 78 milyon nüfuslu bir ülkede, 55 milyon seçmene tek tek böyle soru sorulabilir mi? Bu imkânsız olduğu kadar, anlamsız da değil midir? Halkın eğilimi, düşüncesi, yoklamalarla, anketlerle saptanıyor. Gazeteler,  dergiler,  televizyon kanalları, dernekler, vakıflar, sendikalar, odalar, demokratik kitle örgütleri, halkının düşüncesinin, eğiliminin belirlenmesinde, kamuoyunun oluşmasında belirleyici oluyor.  Nitekim siyasi partiler, aday belirlerken, genel olarak tabanına,  örgütlerine, üyelerine danışıyor, meslek kuruluşlarını, sendikaları, odaları, dernekleri, ziyaret ediyor; hatta ilk kez halkın seçeceği cumhurbaşkanı adayları belirlenirken diğer siyasi partileri de ziyaret ettiler, “nasıl bir cumhurbaşkanı düşünüyorsunuz” diye sordular ve bu yazılı görsel basına da yansıdı.

     Bu görüşmelerden sonra adayların ortaya çıktığını herkes biliyor. Buna karşın bazı milletvekillerinin, bazı demokratik kitle örgütü başkanlarının, özellikle “çatı adayı belirlenirken bize sorulmadı” demeleri doğrudur; ancak sorsalar da sonuç değişmezdi.  Bizde siyasi partiler başkancı, merkezci bir yapıya sahip, milletvekilleri, belediye başkanları genellikle iradelerini parti yönetimine teslim ediyorlar. Siyasilerin bu işlerden yakınmaya pek hakkı yoktur, iradelerinin teslim edildiğini bile bile bu işin içine girmişlerdir. Kaldı ki sorunun özü de bu değildir, sorun çözümsüzlüktür.

    Laiklerin, devrimci demokratların içine sinen bir aday bulunsaydı, bu tür tartışmaların hiçbiri olmazdı. Bende istiyorum, ülkesini, halkını seven, halkından almayıp halkına veren, antiemperyalist, bağımsızlıkçı, laik, doğaya, inansana, düşünceye saygılı, bilime inanmış, emekten yana, sanatçı duyarlılığı olan bir cumhurbaşkanı; ama istemek yetiyor mu?  Böyle bir adayı nereden bulacaksın, buldun diyelim yeterli oyu alabilecek mi, yani seçilebilecek mi diye de düşünmek gerekmiyor mu?  

    Sırtında yumurta küfesi taşımayanlar, sorumluluk duygusu olmayanlar, geleceğe dair ince hesaplar yapanlar rahat olabilir; hatta sandığa da gitmeyerek boykot yapabilir; kimin işine yaradığını düşünmeden birden fazla adaya mühür basabilir. Bu ülkede düzen muhaliflerinin genel tarzı bu, söylemi ve davranışı hep böyle oluyor.  Nasılsa kimseye hesap vermek gibi bir durumları yok, ayrıca dün dediğinin bu gün tersini söyleyenler, yapanlar, öngörüleri gerçekleşmeyenler, toplumda itibar görüyor…

    Demem odur ki, kimse kendini kandırmasın, hiçbir adayı halk belirlemez, belirleyemez.  İster sağda, ister solda olsun adayı azınlık belirler, çoğunluk onaylar. Ön seçim olması, eğilim yoklaması, bu gerçeği değiştirmez. Zaten gücü olmayan doğru söylese de halktan destek bulamaz. Bu ülkede adayların yargıç gözetiminde ön seçimle belirlendiği bir dönem olduğu bilinir. O zamana da üye, delege avcılığı dillerden düşmezdi. Delegeyi kendine bağlayan bir ekip, istediğini yapar. Hangi yöntemi denerseniz deneyin, adayları memnun etmek, merkezin, başkanın, liderin iradesine aşmak pek kolay değildir; kaldı ki ne yaparsanız yapın yine seçim olur, yine cumhurbaşkanı seçilir, yine hükümet kurulur…

    Buradaki sıkıntı,  çağa uygun, hukukun üstünlüğüne bağlı, eşit ve adil bir cumhurbaşkanının aday gösterilip gösterilemeyeceği, seçilip seçilmeyeceği, hilesiz bir seçim olup olmayacağı konusundadır.

    Partiler cumhurbaşkanı adaylarını belirlediklerine, bu adaylar dışında yeni bir aday gösterme olanağı olmadığına göre, çaresiz mevcut adaylardan birini ya seçeceğiz ya da içimize sindiremediğimiz için sandığa gitmeyeceğiz.

    Birincisi sandığa gidip gitmeme ikilemidir. Ben gidelim derim, çünkü kazanmak için ilk turda geçerli oyların yarıdan bir fazlasını alması yeterli olacak. Katılım arttıkça, geçerli oyların ilk turda yarıdan bir fazlasını almak da zorlaşacak, daha katılımcı bir yarış olacak.  

    İkincisi adaylar hakkında ne düşünüyoruz. Mevcut adayları içine sindirenler olduğu kadar, belki daha fazla sindiremeyenler var. Sandığa gidersek üç adaydan birisine oy atacağız.  Bir siyasi liderin dediği gibi kime oy verileceğinden öte kime oy verilmeyeceği sorusu daha önemlidir. Bunun içinde bir durum saptaması yapmak gerekir.    

     Bilindiği gibi oy pusulasına göre ilk sırada olan Recep Tayyip Erdoğan, 26 Şubat 1954 İstanbul doğumlu, 60 yaşında, Aksaray Yüksek Ticaret Okulu mezunu bir usta (!)  Öyle bir ustaki, ülkeyi 12 yıldır yönetiyor, bir dediği bir dediğini tutmuyor, yaşanmış kimi olayları bilip bilmeden gündeme getirerek siyaset yaptığını sanıyor, dini, imanı, Allah’ı, Peygamberi, Kuran’ı dilinden hiç düşürmüyor, Şeyh Sait isyanın başladığı yerden “minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz” diye yola çıktığını anlatıyor;  cumhuriyetin değerlerini örseliyor, hukuk dışı yolları kullanarak her seçimi kazanıyor;  her konuyu biliyor (!), siyasi Türkçülüğe, siyasi Kürtçülüğe karşıyım derken siyasal İslamcılık yapıyor;  yırtık ayakkabıyla siyasete girdiğini söylüyor, tanrı yürü ya kulum demiş olmalı ki yürüdükçe yürüyor, dünyanın sayılı zengin kişilerinden birisi oluyor; vatandaşa din iman, yandaşlarına han hamam sunuyor.  Emrine amade parti teşkilatı, arkasında parlamento çoğunluğu var, sanat eserine “ucube” diyor, mahkeme kararı tanımıyor. “Yetmez ama evet” diyen yağdanlıklar dışında bu adaya oy verecek solcu, devrimci, yurtsever olduğunu sanmıyorum; ayrıca oy vermemek yetmez, verdirmemek için çalışmak gerek.
 
    İkinci aday Selahattin Demirtaş, 10 Nisan 1973’te Elazığ Palu doğumlu 41 yaşında, Ankara Hukuk Fakültesi mezunu, avukat, HDP eş başkanı. HDP, PKK’nın siyasal partisi olarak Kürt realitesine dayalı, etnik temelde siyaset yapıyor. Bunlar özgürlük derken Kürtlerin özgürlüğünü, bağımsızlık derken Kürtlerin bağımsızlığını dillendiriyor ve şimdilik birlik içinde ayrılık istiyor. Bu siyasi düşünceye destek sağlamak için, emek yanlısı sol ve Alevi’ye dost bir seçim strateji izliyor.  Demirtaş’ın oy alacağı kesim belli; amaç, kazanmak değil federatif bir Türkiye için zemin yoklama gibi görünüyor. Bu adaya oy vermeyi düşünenler, ayrılıkçılığın, etnik ırkçılığın, ülkenin federatif bir yapıya dönüşmesinin, yarar mı zarar mı getireceğini düşünmeli, buna göre davranmalıdır. Ben, bu politikanın halka zarar vereceğini, kutuplaşmayı artıracağını, iç çatışmayı tetikleyeceğini düşünüyor, endişe duyuyorum.    
    
    Üçüncü aday Ekmeleddin İhsanoğlu, 26 Aralık 1943 Kahire doğumlu 71 yaşında, babası Yozgatlı annesi Rodoslu, Mısır Ayn Şems Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okumuş, El-Ehzer Üniversitesi’nde öğretim elemanı olarak çalışmış, İngiltere Exeter Üniversitesinde doktora yapmış, Ankara Fen Fakültesi’nde profesör olmuş, İstanbul Üniversitesi’nde hizmette bulunmuş, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreterliği yapmış, İngilizce, Fransızca, Arapça bilen bir bilim adamı.

     Bu adayı aralarında CHP, DSP, Sosyalist Türkiye Partisi’nin olduğu 9 parti desteklediği, seçim gününe kadar desteğin artacağı söylenmektedir. Diğer adaylar gibi sürekli, kalıcı, örgütlü bir desteği olmadığı görülmektedir. İlk aday AKP örgütlülüğünün, tarikatların desteğinde, ikinci aday silahlı PKK ile silahsız HDP’nin kalıcı ve örgütlü desteğini arkasında duyumsamaktadır.

    Ekmeleddin İhsanoğlu,  İslamcı ve sağ görüşlü olduğu kuşkusuzdur. Anadolu coğrafyasında Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Beylikler, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dahil, bu güne değin, halkın oyu ile devletin başının seçildiği görülmemiştir. İlk kez halk seçecektir. Müslüman bir toplumda dini değerleri öne çıkmayan birinin seçilme şansı var mıdır? Bunu yaşamadığımız için bilmiyoruz, pek olanaklı da görünmüyor. Çünkü bu ülkenin camilerinde günde beş vakit ibadetin yanında siyaset yapılıyor. Bu gerçekleri bilmeden hareket edilmez (!).    

    Ekmeleddin İhsanoğlu, yansız olacağını, din ve devlet işini birbirine karıştırmayacağını, Anayasa’ya bağlı kalacağını, denge unsuru olarak yol göstericilik yapacağını, laikliğin zorunlu olduğunu, siyasetin partiler arası mecliste yapılması gerektiğini söylüyor ve samimi görünüyor.  

    Cumhurbaşkanlığı seçim yarışının Erdoğan ile İhsanoğlu arasında olacağını herkes biliyor. İkisinden birisini seçmek gerekecekse, bir cahil imam yerine, bir mütedeyyin âlimi seçmek daha doğrudur… 19.07.2014

Av. Mehdi Bektaş

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!