Demirel’in İktidara Getirilme Süreci-Mehmet Ali Yılmaz

5 Haziran 1964’te Başbakan İsmet İnönü, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesine karşı çıkan ABD Başkanı Johnson’un ünlü mektubunu aldı. Bu mektup, Kıbrıs’ta Türklere yapılan saldırıları sona erdirmek amacıyla 2 Haziran’da MGK’nın Adaya müdahale kararı alması üzerine gönderiliyordu. MGK’nın aldığı müdahale kararı aynı günün akşamı nasıl öğrendilerse Ankara’daki ABD Büyükelçisi R. Hare tarafından Washington’a aktarıldı. Diplomatik yollardan Türkiye’yi bu müdahale kararından vazgeçiremeyen ABD Başkanı 5 Haziran’da İnönü’ye tehdit mektubu yazmakla da kalmadı, 6 Filo’ya bağlı özel bir Kariyer Gücünü Türkiye ile Kıbrıs arasına yerleştirerek yapılacak çıkarmayı ve bu çıkarmayla ilgili haberleşmeleri engellemek için harekete geçti.

ABD Başkanı Johnson’ın İnönü’ye gönderdiği mektupta demek istediği öz olarak şuydu: Kıbrıs’a müdahale nedeniyle Türkiye’nin Sovyetlerle başı derde girerse, Amerika Türkiye’yi savunmayacaktır. Oysaki Türkiye NATO’ya, Sovyetlerden gelebilecek tehlike ve saldırı ihtimaline karşı Amerika’dan destek görmek ve güvenlik elde etmek için girmişti. Şimdi Amerika, küçük Kıbrıs için, Türkiye’yi bir Sovyet saldırısı karşısında yalnız bırakabileceğini söylüyordu. Bu NATO’ya yıllardır bel bağlayan Türkiye hâkim güçleri açısından çok vahim bir durumdu. Ortaya çıkan gerçek, NATO’nun Türkiye’yi hangi durumda koruyacağına ABD Başkanlarının karar vereceği ve NATO kapsamında karşılıklı savunma anlayışının olmamasıydı. Bu durum Türkiye’nin NATO’ya karşı tek taraflı görevleri olduğunu ama beklentisi olamayacağını ortaya çıkarıyordu.

Ayrıca mektupta Türkiye ile Amerika arasında 12 Temmuz 1947’de imzalan yardım antlaşmasına göre, Türkiye Amerika’nın vermiş olduğu silahları Kıbrıs’a müdahalede kullanamayacağı belirtiliyordu. Bunun anlamı, Türkiye’nin milletlerarası antlaşmalardan doğan Kıbrıs’la ilgili haklarını kullanmasının saldırı olarak kabul edileceğiydi.

Johnson, mektubunun sonunda Türkiye’yi tek taraflı hareket etmesi halinde NATO Konseyi’ni ve BM Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırmakla tehdit ediyordu.

ABD başkanının bu mektubu Türkiye’yi yönetenleri derin bir hayal kırıklığına uğrattı. İnönü Bakanlar Kurulu toplantısında “dostlarımız ve düşmanlarımız bize karşı el ele verdiler” diyerek ruh halini ortaya koyuyordu. (Dr. Nasuh Uslu, Türk Amerikan İlişkilerinde Kıbrıs, S.102, 21.Yüzyıl Yayınları, 2000)

Bülent Ecevit’in 22 Ağustos 1966’da Akis Dergisinde bu mektupla ilgili yaptığı değerlendirme daha netti: “Türkiye, NATO’yu… kendi güvenliği için en büyük teminat olarak görüyordu. Fakat Johnson mektubu, kendi güvenliğimiz için NATO’ya bel bağlamanın… ne kadar tehlikeli olabileceğini bize göstermiştir.” (Aktaran Nasuh Uslu, S.102)

İnönü, Johnson’un bu tehdit içerikli mektubuna 13 Haziran’da cevap verdi. İnönü’nün cevabı yumuşak bir üslupla yazılmasına rağmen ABD’yi kızdıracak türdendi.

İnönü’ye göre, Johnson’ın mektubunun “gerek yazılış tarzı, gerek muhtevası”, Amerika’nın Türkiye gibi bir müttefiki için “hayal kırıcı”ydı ve Johnson’un bu mesajı “ittifak münasebetlerine değinen muhtelif konularda önemli görüş ayrılıkları” belirtiyordu. (İsmet İnönü; Konuşma, Demeç, Makale, Mesaj ve Söyleşileri 1961-1965, S.599, Haz. İlhan Turan.)

Birbirlerine karşı antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini istediği zaman reddeden devletler arasında bir ittifaktan söz edilebilir miydi?

İnönü Johnson’a yazdığı mektupta, “NATO’nun bünyesi saldırganın iddialarına kapılacak kadar zayıf ise, hakikaten tedaviye muhtaç demektir” diyerek Batı Bloku’nun en önemli kuruluşunun zaaf içinde olduğunu ifade ediyordu.

Yeri gelmişken belirtelim; birçok insan İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur” sözlerini bu mektupta sarf ettiğini sanır. Hâlbuki İnönü bu sözleri söz konusu mektuptan önce Time Dergisinin Ortadoğu Temsilcisi G.de Carvalho’ya ABD-NATO-Batı ile ilişkiler üzerine verdiği demeçte söyler. 16 Nisan 1964’te Milliyet’te yayınlanan habere göre, bu demeçte İnönü, Kıbrıs olaylarıyla ilgili başta ABD ve İngiltere olmak üzere NATO üyelerinin tavırları hakkında sorulan bir soru üzerine şöyle der:

“Müttefiklerimiz ittifakın (NATO) dağılması için çalışmakta olan uzak devletlerle yarış etmektedirler. Bu ittifak bozulmasın diye sonuna kadar sabrediyoruz. Müttefiklerimiz bu ittifakı dağıtma gayretlerinde muvaffak olurlarsa yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur.” (Age, S.557, Abç)

İnönü’nün bu sözleri de gösteriyor ki Koalisyon Hükümetinin başbakanı olan İnönü Kıbrıs olayları nedeniyle ABD başta olmak üzere Batılı devletlerle bu mektuptan önce “sürtüşmeye” başlamıştı.

12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini ile Türkiye’nin Amerika’ya olan bağımlılık ilişkisi başlamış, 1950’de Kore’ye asker gönderilmesi ve 1952’de NATO’ya girilerek perçinlenmişti. Truman Doktrininin açmış olduğu bu sürecin 5 Haziran 1964 tarihli Johnson Mektubuyla sekteye uğradığını söyleyebiliriz. ABD’nin Kıbrıs konusunda ortaya koyduğu tutum Türkiye’de Amerika’ya olan “güven”i sarsıyordu.

Burada bir parantez açalım: Lozan Barış Antlaşması’nın 41. Yılında Ulus Gazetesine (25 Temmuz 1964) konuşan Başbakan İnönü’nün Lozan Antlaşması’nı ABD’nin hala onaylamadığına vurgu yaptıktan sonra söylediği şu sözler bugün için de önemlidir.

“Lozan’da imza koymuş olan devletler, geleceğe bırakılan meselelerin zaman içinde hallolunması şöyle dursun, hepsinin tekrar geri gelip yerleşeceğini tahmin ettikleri farz olunabilir.”

Türkiye Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923)’ndan sonra kapitülasyonlardan doğan meseleleri halletmiş, Osmanlı’dan kalan borçları ödemiş, Boğazlar sorununu zaman içinde çözmüş olmasına karşın emperyalist devletler bu sorunları vb. iktidarların işbirlikçi karakterlerinden de yararlanarak ağırlaştırılmış biçimde yeniden başımıza sardılar. Bağımsızlaşan ülkeyi ekonomik, siyasi ve askeri bakımlardan Batı’ya bağımlı hale getirdiler.

Parantezi kapatıp tekrar 1960’ların ortasına dönelim. 1964’te Başbakan İnönü’nün Kıbrıs işlerindeki danışmanı Nihat Erim, daha sonra şöyle diyecekti: “Denebilir ki, o zamana kadar dünyanın tek memleketi Türkiye idi ki, orada Amerikalılara ‘Go Home’ denmiyordu. Bu Johnson mektubundan sonra Türk kamuoyunda Amerika’ya güven çok sarsılmıştı ve ilk defa olarak Türkiye’de Amerika’ya karşı olumsuz bir kamuoyu meydana gelmeye başlamıştı. Bundan sonraki yıllarda bu daha da kuvvetlenmiştir.”

Bu sıralarda, 1961 Anayasasının getirdiği kısmi özgürlük ortamı içinde sol akımlar ortaya çıkmaya başlıyordu. 1964 Ağustos’unda Kıbrıs olayları nedeniyle Türkiye’de ilk ABD karşıtı gençlik gösterileri yapıldı ve sokaklarda “Go Home” sloganı atılmaya başlandı.

Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılan saldırılar sona ermek bir tarafa Erenköy ve Mansura taraflarında yeni katliam girişimleri gündeme gelince 7 Ağustos’ta Türk Hava Kuvvetleri Kıbrıs’ta Rum mevzilerine harekât düzenledi. Bu harekât nedeniyle gerek BM Genel Sekreteri gerekse de NATO Genel Sekreteri İnönü’ye mesaj çekerek kaygılarını iletiyorlardı. Bunlara İnönü cevap yetiştirmeye çalışırken Sovyetler Birliği Başbakanı N. Kruşçev yumuşak bir mesajla koroya katılıyordu.

Kruşçev, Türkiye’nin Kıbrıs’a “askeri saldırıda” bulunmakla üzerine sorumluluk aldığını bildiriyor ve askeri harekâtın durdurulmasını istiyordu. İnönü 13 Ağustosta verdiği cevapta, Rum yönetiminin insani olmayan ve uluslararası hukuka uymayan davranışlarını anlatarak, Sovyet Rusya’nın durumu anlayacağı ve nüfuzunu bu istikamette kullanacağı ümidini ifade ediyordu.

3-4 Eylül 1964’te Başbakan İnönü Senato ve Meclisi toplantıya çağırdı ve bu toplantıda, gelişmelerin Türk-Yunan savaşına doğru seyrettiğini ve Amerika’nın Kıbrıs sorununa yanlış teşhis koyduğunu açıkladı.

İnönü’nün Başbakanlığı döneminde meydana gelen Kıbrıs bunalımının Türkiye bakımından en önemli sonucu, Johnson mektubu dolayısıyla Amerika’ya duyulan güvenin sarsılmış olması ve bu gelişmenin de etkisiyle Türkiye’nin Sovyetlerle ilişkilerini düzeltmek için harekete geçmesiydi. Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin, 30 Ekim–6 Kasım 1964 tarihlerinde Moskova’yı ziyaret etti. Rusların büyük önem verdikleri bu ziyaretin sonunda yayınlanan bildiride, Kıbrıs’ta “iki milli cemaatin varlığını tanıma“ktan söz edilmekteydi. Bu, Türkiye’nin Kıbrıs görüşünün en önemli noktasının Sovyetler Birliği tarafından da desteklenmesi anlamına geliyordu. 15 Aralık 1964’te de 22 kişilik bir ticaret heyeti Rusya’ya gidecekti. Türk-Amerikan ilişkileri 1964 yılından itibaren soğukluk içine girerken, Türk-Sovyet münasebetleri gelişme göstermeye başlıyordu.

1965 başında Sovyetler Birliği Yüksek Şurası Başkanı Podgorny, bir heyetle Ankara’ya geliyor ve bazı sağcı parlamenterlerin itirazlarına rağmen TBMM’de bir konuşma yapıyordu.

Bütün bu gelişmeler Soğuk Savaş döneminin emperyalist cephesinin lideri ABD’nin görmezden geleceği işler değildi. ABD’nin bu olaylardan sonra İnönü’nün üstünü çizmemesi mümkün değildi.

Demirel Siyaset Sahnesinde

İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nden 1949’da mezun olan Demirel, aynı yıl Elektrik İşleri Etüd İdaresinde göreve başladı. 1944’te öğrenci iken Tan matbaasını basarak tahrip eden sağcıların arasında yer alan Demirel sulama ve elektrik konularında araştırma yapmak üzere ABD’ye gönderildi ve yurda dönmesinin ardından Devlet Su İşleri’ne atandı.

DSİ’de çalışırken ABD’nin büyük tekellerinin oluşturduğu Eisenhower Vakfı’nın bursuyla ikinci kez ABD’ye giden Demirel yurda dönüşünden sonra DSİ Genel Müdürlüğüne getirildi. 27 Mayıs İhtilali döneminde Demirel’e dokunulmadı. Asker kaçağı olan Demirel askerliğini DPT’de çalışarak yaptı. ODTÜ’de öğretim görevlisi olarak da çalışan Demirel, Boğaz Köprüsü’nün ilk projesini hazırlayan ABD’nin uluslararası mühendislik ve müteahhitlik firması Morrison Knudsen Inc.’in Türkiye temsilciliğini üstlendi. Bu yaptığı işten dolayı “Morrison Süleyman” olarak da anılmaya başlandı.

Süleyman Demirel, DP’nin devamı iddiasıyla kurulan partilerin en büyüğü olan AP’de 1962’de siyasete başladı. Aynı yıl yapılan I. Kongre’de Genel İdare Kurulu’na seçildi. Eski cumhurbaşkanı Celal Bayar‘ın 24 Mart 1963’te sağlık nedeniyle şartlı olarak Kayseri cezaevinden serbest bırakılmasının ardından Ankara’da AP’liler tarafından coşkulu bir şekilde karşılanması üzerine bazı gençlik örgütlerinin başını çektiği gruplar Adalet Partisi genel merkezini, Son Havadis ve Yeni İstanbul gazetelerinin Ankara bürolarını tahrip etti. Bu gelişme üzerine Demirel aktif siyasetten çekildi. Demirel’in bu tavrı yıllar sonra parti içindeki muhalifleri tarafından, “şapkasını alıp kaçtı” diye aleyhinde yürütülen propagandaya neden oldu.

Demirel, 5 Haziran 1964’te AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala‘nın ölümü üzerine yeniden siyasete döndü. 29 Kasım 1964 tarihinde yapılan Adalet Partisi genel kongresinde geçici başkan Sadettin Bilgiç, Tekin Arıburun ve Ali Fuat Başgil gibi önemli politikacıları yenilgiye uğratarak parti genel başkanlığına seçildi.

Demirel’in başkan seçilişiyle ilgili Feroz Ahmad o günlerde basında yazılanlara dayanarak şöyle yazar: “Herkesi şaşırtan bir sonuçla 29 Kasımda Süleymen Demirel bu mevkiye seçildi. Aslında gözde aday Sadettin Bilgiç’ti… Demirel’in parti içinde yükselmesi çok hızlı olmuştu ve hemen ardından milli bir şahsiyet haline geldi.” (Feroz ve Bedia T. Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi 1945-1971, S.282, Bilgi Yayınevi)

O dönemde Demirel’in bu kongre sırasında ABD Başkanı Johnson ile çektirdiği fotoğrafı delegelere göstererek propaganda yaptığı çok anlatıldı.

Demirel başkan olur olmaz anti-komünist tavrını öne çıkarmaya başlıyordu.12 Ocak 1965’te AP Ortak Grubunda, “Halk aşırı sol cereyanların aile, otorite, müesses nizam üzerinde ika edilen baskılarından tedirgindir” diyerek daha sonra izleyeceği sol karşıtı politikanın ipuçlarını veriyordu.

İnönü Hükümeti Düşürülüyor

İnönü Hükümeti düşürülmeden aylar önce bu hükümetin düşürülmesi yönünde gelişmeler olacağı bazı yayın organlarında yazılmaya başlanmıştı. Haftalık Forum dergisinde 1 Eylül 1964’te yer alan başyazıda ABD yönetiminin bu yönde girişimlerinin olduğundan söz ediliyordu:

“Johnson, arzusunu Türkiye’ye dikte ettirmek için Türkiye’nin Rusya karşısında yalnız bırakılacağı, askeri ve ekonomik yardımın kesileceği tehdidini savurmakta, budalalığını İnönü yerine başka başbakan aramak gibi bir takım haddini bilmezliklere kadar götüren gizli tertiplere de girişiyor.”

Johnson-İnönü mektuplaşmasından hemen sonra 1964 Ağustos’unda Türkiye’ye gelen Amerikalı General Porter’ın yaptığı bu ziyaret, İnönü tarafından kabul edilmeyen Amerikan isteklerine evet diyecek başka bir başbakan arayışı olarak değerlendirildi. Metin Toker’in bu ziyaretle ilgili sonraki yıllarda yaptığı değerlendirmeye göre, Porter’ın geldiği günlerde CIA ajanları İnönü istifa ederse yerine kim başbakan olabilir diye araştırma yapıyorlar, Johnson’ın Kıbrıs’la ilgili isteklerine uyum sağlayacak bir başbakan arıyorlardı. Toker’in değerlendirmesi Amerikalıların Türkiye’nin dış politikasında ortaya çıkmaya başlayan değişiklikleri fark ettikleri şeklindeydi. (Nasuh Uslu, S.186-87)

AP, 25 Ocak 1965’te hükümeti bütçe görüşmeleri sırasında düşürmeyi karlaştırdı ve sonraki günlerde Demirel diğer parti liderleriyle hükümet sorununu görüşmeye başladı.

İnönü Hükümetinin 13 Şubat’ta düşürülmesinden bir gün sonra ilerici gençlik kuruluşları yaptıkları açıklamayla bu gelişmenin arkasında ABD’nin olduğunu belirtiyorlardı. TMTF, İÜTB, İTÜTB, YOB’nin ortaklaşa yayınladıkları bildiride; Amerikan Büyükelçisi’nin AP ve CKMP’ni ziyaret etmesine vurgu yapılıyor ve şunlar söyleniyordu:

“Amerikan emperyalizminin, geri kalmış ülkelerde oynadığı Vietnam, Kongo olaylarının bir başka perdesini Türkiye’de sahneye koymanın hazırlıkları içinde olduğu gözden kaçmamaktadır” deniyor ve Türkiye’nin doğal kaynaklarının emperyalistlere peşkeş çekildiği belirtildikten sonra bildiride şu ifadelere yer veriliyordu:

“Bu çaba Türkiye’nin feodal yapısının sonucu olarak ortaya çıkan toprak ağaları ve emperyalizmin yurdumuzda aracılığını yapan kökü dışarıda iş adamlarının hakimiyeti altında bulunan siyasi partiler tarafından desteklenmektedir.”

Burada kastedilen siyasi partilerin en başında Demirel’in G. Başkanlığını yaptığı AP’nin yer aldığı çok açıktı. 1965 yılındaki ilerici gençlik örgütleri İnönü Hükümeti’nin düşürülmesi üzerine yaptıkları açıklamaya şöyle devam ediyorlardı:

“Türkiye’de statükoyu korumak isteyen, sanayileşmemize ve milli bağımsızlığımıza engel olan bu güçlerdir.

Biz Türkiye’nin kalkınması, politik ve ekonomik bağımsızlığına kavuşması için takip edilecek metodun, anti-feodal ve anti-emperyalist bir kalkınma yolu olduğuna inanıyoruz.” (Turan Feyizoğlu, Türkiye’de Devrimci Gençlik Hareketleri Tarihi 1960-1968, S. 223, Belge Yayınları)

Aynı gençlik kuruluşları 16 Şubat 1965’te yaptıkları ikinci açıklamayla ABD Büyükelçisi Raymond Hare’nin “istenmeyen şahıs” ilan edilmesini istiyorlardı.

ABD Büyükelçisi’nin muhalefet partilerini ziyaret etmesi sadece gençleri öfkelendirmemişti. O dönemin solcu yazarları da bu ziyaretleri eleştirmişlerdi. Örneğin Doğan Avcıoğlu’nun 19 Şubat 1965 tarihli Yön dergisinde yazdığı yazıya göre, Washington’un bağımsız bir dış politika takip etme çabası içinde olan İnönü’ye karşı statüko yanlısı ve sağcı AP’yi müttefiki olarak görmesi doğaldı. Amerika kesin olarak çıkarlarına uygun politikalar takip edeceğini bildiği AP’yi iktidarda görmek istiyordu. Türkiye’nin her köşesine girmiş, resmi gayrı resmi her alanına nüfuz etmiş Amerika’nın bunu istemesi bile bu sağcı parti (AP) için büyük bir destek anlamına gelmekte ve iç politikadaki dengeleri sarsmaktaydı. (Akt. Nasuh Uslu, S. 187)

Milletvekili Bülent Ecevit CHP grubunda yaptığı konuşmada Amerika’nın sağcı partilere verdiği destekten söz ederek şunları söylüyordu: “Bazı müttefiklerimiz artık Türkiye’den çok AP’nin müttefikleri gibi davranıyorlar, büyük petrol şirketleri AP’nin ortakları gibi çalışıyor… CIA’nın dost ve müttefik ülkelerde ne kadar kirli oyunlarla iç politikaya etkili olarak karıştığı Amerika’da açıklanmıştır. Kendi istediği kimseleri iktidara getirip, istemediklerini indirmek için seçimlere para dökmekte, hatta bazı ülkelerde sahte oy pusulaları doldurmaktadır.” (Age, S.189)

Bu arada sol kesim üzerinde etkili olan İlhan Selçuk gibi köşe yazarları Demirel’in AP’nin başına getirilişini ve hükümetin düşürülüşünü ABD politikalarına bağlıyorlardı. Sağcı bir parti olan Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölük Başı da Demirel’i Amerika için Amerikalılardan daha fazla çalışmakla eleştirmişti. (Millet Meclisi Tutanak Dergisi, 4 Ocak 1967, Akt. N. Uslu, S.190)

Yeni hükümeti AP listesinden bağımsız senatör seçilen Suat Hayri Ürgüplü CHP dışındaki 4 partinin (AP, YTP, CKMP, MP)katılımıyla 20 Şubat 1965’te kurdu.

Ürgüplü Hükümetinin kurulmasından bir gün sonra (21 Şubat 1965)Erzurum’da, kurucuları arasında Fethullah Gülen’in de yer aldığı, Komünizmle Mücadele Derneği’nin düzenlediği törene kentin sivil – asker devlet erkânı da katılıyor ve AP Gençlik Teşkilatı yöneticisi yaptığı konuşmada Komünizmle mücadelenin şart olduğunu söylüyordu.

Yeni hükümetin politikaları emekçi kesimlerce onaylanmıyordu. Bunun en somut örneği 1965 Martında Zonguldak maden işçisinin başlattığı direnişti. İşçiler ekonomik ve sosyal hak talepleriyle direnişe başladılar. Kozlu’da yoğunlaşan bu direniş sırasında iki işçi hükümet güçleri tarafından öldürüldü. Türk-İş’in iktidar yanlısı tavır aldığı bu önemli işçi hareketine ilerici-devrimci gençler destek verdiler. Bazı işçi sendikalarıyla birlikte ilerici gençlik kuruluşları yayınladıkları ortak bildiriyle işçilerin mücadelesine sahip çıktılar.

Ürgüplü Hükümetinde Başbakan Yardımcılığı yapmaya başlayan Demirel, Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları ve Borsaları Birliği toplantısında (29 Mayıs 1965) yaptığı konuşmada, “sınıf kavgasına müsaade etmeyeceğiz” diyerek safını açıkça ortaya koyuyordu. Demirel, sınıf kavgası yaratmaya çalışan bir grup hasta fikirlilere karşı birleşmenin vaktinin geldiğini belirtmekten de geri kalmıyordu. Demirel’in egemen sınıfların sözcüsü sıfatıyla yaptığı bu konuşmaya cevap TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’dan geldi. Aybar şöyle diyordu:

“ Başbakan Yardımcısı sınıf kavgalarını önlemek mi istiyor? O halde, hemen petrolü millileştirsin, topraksıza toprak versin, herkesten gücüne göre vergi çıkarsın, İşsizlik Sigortası Kanunu’nu getirsin. Kısacası Anayasa’yı eksiksiz, tastamam uygulasın. Yoksa sınıf kavgalarını önlemek sözünün altında yatan gerçeğin bugünkü bozuk düzeni ayakta tutmak çabasından başka bir şey olmadığı ortaya çıkar.”

Gelişmelere bakınca bu hükümet döneminde emekçilere ve sola karşı yeni bir kampanya başlatıldığı anlaşılıyor.

MTTB ve İÜTB gibi bazı öğrenci kuruluşlarının yönetimleri sağcılar tarafından ele geçirilmeye çalışılırken, TİP’e karşı da çeşitli saldırılar düzenleniyordu.

31 Mayıs 1965’te Bakanlar Kurulu “aşırı sol”a karşı bazı tedbirler önerdi.

7 Haziran 1965 Başbakan Ürgüplü ve Yardımcısı Demirel petrolün millileştirilmesine karşı çıktılar.

12 Haziran 1965 MTTB Başkan Yardımcısı sol aleyhinde yeni bir kanun çıkarılmasını istedi.

10-15 Haziran 1965 Süleyman Demirel çıktığı Karadeniz gezisinde solu eleştirdi.

Cumhurbaşkanı Gürsel 18 Haziran’da yaptığı açıklamada, solun bir tehlike olacak kadar gücünün olmadığını, sağcı politikacıların ortalığı gerdiğini belirtiyordu. Gürsel’e göre, tartışmalarda ileri sürüldüğü gibi, ülkede bahse değer sayıda solcu yoktu. Bazı yoldan sapmış kimseler bu gürültüyü çıkarmak için parayla tutulmuştu ve politikacılar da bu çabalara katılıyorlardı. Sağcılar, gelecek seçimler için havada gerginlik yaratmak amacıyla bu durumu kendi çıkarları için kullanıyorlardı. (F. Ahmad, S.292)

Cumhurbaşkanı’nın bu açıklamasına karşın Başbakan Yardımcısı Demirel ülkeyi germeye devam ediyordu: Demirel, “Biz komünist düşmanıyız. Komünizmle yılmadan mücadeleye kararlıyız… Biz aşırı sol cereyanlarla mücadeleye kararlıyız… Türkiye’ye komünizm giremez; çünkü nüfusumuzun %98’i Müslümandır” diyerek ülkede düşmanlık tohumları saçıyordu.

CHP, Demirel’in bu konuşmasından bir gün sonra 30 Haziran 1965’te Cumhurbaşkanı Gürsel ve Başbakan Ürgüplü’ye gönderdiği telgrafta bu kışkırtıcı konuşmayı şikayet ediyordu. Suphi Baykam imzalı bu telgraf şöyleydi: “… Demirel’in sorumsuz bir şekilde ortaya attığı ve devam ettirmekte olduğu solculuk-komünistlik isnatları, vatandaşları düşman kampları haline getirme yönünde gelişmektedir. Hızla memleketi bir iç harbe sürüklemekten kurtaracak acil müdahalenizi rica eder, saygılarımı sunarım.”

Demirel’in bu kışkırtmaları sonuç vermekte gecikmedi. 3 Temmuz 1965’te AP’liler TİP’lilere taşla saldırdılar. 4 Temmuz’da TİP’in Bursa Kongresine saldırı düzenlendi ve delegelerin çoğu dövüldü.

Bakanlar Kurulu bu saldırıyı da kapsayan ülkedeki siyasal durumu görüştü, fakat tehlikeli bir durum olmadığına karar verdi.

14 Temmuz’da Aybar, hükümetin aşırı sağı temsil ettiğini ifade eden bir açıklama yaptı.

21 Temmuz’da AP, komünizm aleyhtarlığını, seçimlerde propagandasının ana unsuru olarak kullanmaya karar verdi. Bu arada AP, TİP’in seçime katılmasını önlemek için bu partinin seçime katılma yeterliliğine sahip olmadığı iddiasıyla başvurularda da bulunuyordu.

Anti-Komünizm her alanda derinleştiriliyordu. Türkeş ve arkadaşları bu dönemde CKMP’yi ele geçirerek istedikleri yönde dönüştürmeye başladılar.

Bu arada TİP’e yönelik baskılar devam ediyordu. 22 Ağustos’ta TİP’in İzmir Bergama ve Ödemiş şubelerine AP’nin isteği üzerine polis baskını yapıldı.

Sözünü ettiğimiz dönemde anti-komünizm o kadar ileriye götürüldü ki; 1965 seçimi öncesinde CHP’nin ortaya attığı ‘Ortanın Solu’ siyaseti AP tarafından komünistlik olarak kamuoyuna anlatılmaya başlandı. Bunun üzerine İnönü bu fikrin kökeninin ABD başkanı Roosevelt’in ‘New Deal’ siyaseti olduğunu Abdi İpekçi’ye açıklamak durumunda kaldı. (Milliyet, 29 Temmuz 1965)

Ortanın Solu kavramını Türkiye’de ilk kullanan kişi olan Nihat Erim, CHP’nin bu görüşünün komünistlik olduğunu ileri süren AP’ye karşı, “… biz gerçekten ortanın solundayız ve bununla övünüyoruz” diyordu.

1965 Seçimine Giderken Partilerin Görüşleri

Seçime giderken yayınlanan seçim bildirgelerinden ve parti başkanlarının kampanyada savundukları görüşlerinden kısaca söz edelim.

CHP’nin seçim bildirgesinde; toprak reformu yapılacağı, planlamaya önem verileceği belirtilirken, devletçilikten ve siyasal şartlara bağlanmamış dış yardımdan da söz ediliyordu.

AP’nin seçim bildirgesinde; milli irade ve güçlü devletten, seçim kanunun değiştirilmesinden ama anayasanın değiştirilmesini gerektirecek bir durum olmadığından söz ediliyordu. Seçim kampanyası sırasında Demirel milli iradeye vurgu yapıyor, CHP’nin seçkin zümreye bağlı olduğunu işliyordu. Tayyip’in geçtiğimiz yıllarda çokça işlediği de aynı konulardı.

Türkeş, 27 Mayıs’tan sonra yönetimi İnönü’ye bırakmamayı ve Menderes’in asılmamasını savunduğunu işliyordu.

YTP G. Başkanı Ekrem Alican, AP’nin ileri sürdüğü ‘fiyat artışı sıhhat alametidir’ görüşünü eleştiriyor ve bu partinin bildirgesine değinerek, “bu zihniyetle memleket enflasyona gider” diyordu. Daha sonra AP hükümetleri uygulamalarıyla bu görüşü doğrulayacaktı.

TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar radyoda yaptığı bir konuşmasında halka ikinci kurtuluş savaşına hazırlıklı olmalarını söylüyordu. Bu sefer savaş Amerikan egemenliğine karşı verilecekti. Türkiye, Amerika’ya olan bağımlılıktan kurtulamazsa kalkınamazdı.

Türkeş, Eskişehir’de 26 Eylül’de yaptığı konuşmada, Amerika’ya bağımlı oluşumuza karşı çıkan Aybar’ın konuşmasına karşı çıkıyordu. Türkeş, Türkiye’nin bağımsızlaşmasını sert bir dille eleştirdi. (F. Ahmad, S.298)

27 Eylül’de Aybar, TİP’in Amerika’ya bağımlılığa karşı çıkmasıyla ilgili Türkeş ve Demirel tarafından suçlanmasına karşılık olarak şunları söylüyordu: “kalplerinde kurtuluş savaşı heyecanı taşımayanlar Amerika’yı Rusya’ya tercih ettiklerini söylüyorlar; biz Türkiye’yi tercih ediyoruz ve muhakkak bağımsızlığa erişeceğiz.” (F. Ahmad, S.298)

TİP’in Eskişehir İl Başkanı ile iki öğretmen ve bir işçi hakkında komünizm propagandası yapmak suçlaması ile açılan davada bir yıl hapis, dört yıl sürgün cezası verildi. Bu tür hareketlerle TİP’in seçim başarısı zayıflatılmaya çalışılıyordu.

Bağımsız milletvekili Orhan Apaydın, AP’nin yabancı petrol firmalarından para aldığına dair elinde sağlam kanıtlar olduğunu söyledi.

Türk-İş bir bildiri yayınlayarak seçimlerde partiler üstü bir siyaset izleyeceklerini ve hiçbir partiyi desteklemeyeceklerini açıkladı.

10 Ekim 1965’te yapılan seçimde AP tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde etti. Seçimlere katılım %71 oldu. Bu serbest seçim tarihi boyunca en düşük katılım oranıydı. TİP %2.83 oranında oyla 15 milletvekili çıkardı.

6 Kasım 1965’te Demirel’in başbakanlığında kurulan yeni hükümet güvenoyu aldı.

Sonuç olarak: İnönü’nün ABD ile çekişmesi Demirel’in önünün açılmasında etkili oldu. Hiç şüphesiz Demirel İnönü’ye göre, ABD’ye daha yakındı. Ekonomi politikaları açısından bakınca Demirel, o yıllarda Türkiye’de uygulanan karma ekonomiye rağmen esasta serbest piyasacıydı ve planlamaya karşıydı (plan değil pilav diyordu). Yabancı sermaye yanlısı ve Batı Bloku’nun adamıydı. Sağ, anti-komünist fikirlere sahip olması Soğuk Savaş’ta ABD ve NATO politikalarıyla daha kolay uyum sağlayacağı anlamına geliyordu. Öte yandan İnönü’yle karşılaştırınca üçte ikisi köylü-çiftçi ve okuma –yazma oranı düşük 32 milyonluk Türkiye halkının önemli kısmının yeni ve yıpranmamış sağcı Demirel’i tercih edeceği de açıktı. Türkiye halkının tutucu kesimi yıllarca peşinden gideceği yeni liderini bulmuştu. ABD de, olağanüstü durumlar dışında, NATO’nun güney-doğu kanadının en önemli ülkesini yönetecek aktörünü bulmuş ve siyaset sahnesine sürmüştü.

“Aksini diyenin alnını garışlarım!”

Mehmet Ali Yılmaz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!