Demokrasi ve Demokrat Aydın Duruşu-Mehmet Uysal

Büyük önder Atatürk, Nutuk’un başlarında şöyle diyor: “Beliren ulusal savaşın tek amacı, yurdu yabancı işgalinden kurtarmak olduğu halde, bu savaşın, başarıya ulaştıkça, ulusal iradeye dayalı yönetimin bütün ilkelerini ve biçimini evre evre bugünkü döneme kadar gerçekleştirmesi, doğal ve kaçınılmaz bir tarih süreci idi. Bu kaçınılmaz tarih sürecini, geleneksel alışkanlığiyle, hemen sezinleyen padişah hanedanı, ilk andan başlayarak, ulusal savaşın amansız bir düşmanı oldu. Bu kaçınılmaz tarih akışını, ilk anda ben de gördüm ve sezinledim.”  Büyük önderin demokrasi bilincinin derinliğini gösteren en çarpıcı ifadelerden birisi olduğu için, bu sözlerin altını defalarca çizdik. Ne zaman bazı kalem erbabının, Kurtuluş Savaşı’na ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki atılımlara esas olan bilinçle ilgili “jakobenizm” nitelemesini okusak, büyük önderin yukarıdaki; hafızamıza adeta kazılmış olan sözleri hatırımıza gelir ve böylesine derin bir demokrasi bilincinin ve bu bilincin yönlendirdiği eylemlerin “jakobenizm” olarak nitelenmesinin, ancak ve ancak “sığ bir demokratlık” ürünü olabileceğini düşünürüz.

Kurtuluş Savaşı neden demokratik bir harekettir?

Bir toplumun demokratik sayılabilmesi için, siyasi partiler, seçim sistemi, parlamento gibi kurumların olması gerekir, ancak bunlar yeterli değildir. Demokratik bir toplumun her şeyden ve her şeyden önce, “bağımsız ve eşit birey ilkesi”  üzerine kurulu olması gerekir. Demokrasi, bireylerin, toplumsal yaşamın nasıl yönetileceğine (ya da nasıl yönetilmeyeceğine) kendi iradeleri ile, yani başkalarının iradesine bağımlı olmaksızın karar verebilmeleri demektir.  Eğer bir toplum başka bir toplumun egemenliği altındaysa veya bir toplumun bireylerinin iradeleri, onların üstünde yer alan bir bireyin ya da bazı bireylerin iradesine bağımlıysa, egemenlerin egemenliğinin meşruluk kaynağı ne olursa olsun, bu toplumların demokratikliğinden söz etmek mümkün değildir.

Kurtuluş Savaşımız iki ilke temelinde yürütülmüştür. Birincisi ulusal bağımsızlık”, ikincisi ulusal egemenliktir. Ulusal bağımsızlık, toplumun diğer toplumlarla eşit olmasını, ulusal egemenlik ise vatandaşların toplumsal yaşamın yönetimine bağımsız ve eşit bireyler olarak katılmaları demektir. Ulusun tüm bireyleri birbirlerine karşı bağımsız ve eşit değilse, ortaya çıkan irade, ulusal irade değil, bir kişinin ya da grubun iradesi olur. Bu durumda da ulusal egemenlik değil, bir kişinin ya da grubun egemenliği söz konusudur. Ulusal egemenliğin gerçekleşmesi, yani bireylerin toplumsal yaşamın yönetimine bağımsız ve eşit bireyler olarak katılabilmeleri için, her şeyden önce ulusun bağımsız olması gerekir. Çünkü ulusun bağımlı olması demek, o ulusun bireylerinin, başka ulusun bireylerine bağımlı olması demektir. Öte yandan, ulusal egemenlik ya da ulusal irade olmaksızın da ulusal bağımsızlık gerçekleşemez. Öyle ya; arkasında ulusun bireylerinin bağımsız-ortak iradesi olmaksızın, bir bağımsızlık mücadelesi başarıya ulaşabilir mi? Derin demokrasi bilinciyle bu ilişkiyi kavramış olan büyük önder, işe, ulusal iradeyi tam bağımsızlık çizgisine getirme çabaları ile başlamış, Amasya Genelgesi ile başlayan ve Erzurum ve Sivas Kongresi ile süren, TBMM’nin açılmasıyla sonuçlanan süreç, ulusal egemenlik ilkesi temelinde gelişmiştir. Kısacası, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik birbirini tamamlayan; gerçekleştiklerinde, birincisi ulus-toplumun dışsal, ikincisi de içsel olarak demokratikleşmesini sağlayan iki ilkedir. Bizim toplumumuzun demokratikleşmesinin ve bunu sağlayacak olan “bağımsız ve eşit birey ilkesi”nin temeli, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayıp, 24 Temmuz 1923’te Lozan’da tamamlanan Kurtuluş Savaşı süreci içinde atılmıştır. Bu süreç içinde, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik ilkeleri temelinde içte ve dışta verilen ve akıl almaz özverilerle yürütülen siyasi-askeri mücadeleler sonucunda, bağımsız ve egemen, bu nedenle “bağımsız ve eşit birey ilkesi” üzerine kurulu, demokratik bir ulus-toplum/devlet doğmuştur. Ulusumuzun demokratikleşmesi, Lozan’dan sonra, cumhuriyetin ilanı, saltanat ve hilafetin kaldırılması, din işlerinin devlet işlerinden ayrılması, hukuk devrimi, eğitimin birleştirilmesi gibi bir dizi atılımla devam etmiştir. İşte büyük önderin Kurtuluş Savaşı’nın, demokratikleşme sürecini açıcı ve geliştirici karakteri için “ilk anda ben de gördüm ve sezinledim” dediği “kaçınılmaz tarih süreci” budur ve Kurtuluş Savaşı’na, işte bu derin demokrasi bilinci damgasını vurmuştur. Ancak demokrasi bilinçleri yeterince derin olmayan “sığ demokratlar”ın Kurtuluş Savaşı’nın demokratik karakterini kavramaları mümkün değildir.

Kurtuluş Savaşı içinde gelişen bağımsızlık ve eşitlik ilkesi, Savaş başarıya ulaşınca, Lozan’da ulusal bağımsızlık; Cumhuriyet’ten sonra gerçekleştirilen; bireyin bağımsızlığı ve eşitliği temeline dayanan hukuk devrimi ile ulusal egemenlik olarak somutlaşmıştır. Kurtuluş Savaşı ile başlayan Türkiye’nin uluslaşıp demokratikleşmesi süreci, henüz sonuna kadar gelişmemiştir. Ancak,  bu sürece karşı içten ve dıştan gelen bütün geriletme çabalarına rağmen, kuruluşunun temelinde yer alan bağımsızlık ve eşitlik ilkesi, bir magma tabakası gibi Türkiye toplumunun derinliklerinde yer almaya devam etmiştir. Türkiye’nin bağımsızlığına ve egemenliğine yönelik ciddi bir tehdit ortaya çıktığında, bu magma tabakası hissedilip görülmüştür. Bunun en somut örneği, son hain FETÖ darbe girişimi sonrasında, bir gazeteci-yazarın, “Senin yüzünü Batı’ya dönüşüne epey karşı çıkmışlığım vardır…” diye başlayan, “Sen ne büyükmüşsün hey Atatürk” başlıklı yazısında dile gelen duruş ve davranış değişikliğidir. (Ahmet Hakan, Hürriyet, 29 Temmuz 2016)

Devam edelim…

Geniş bir tarih perspektifinden bakıldığında, bizim Kurtuluş Savaşımızın Batı Avrupa’da burjuva devrimleri ile başlayıp, işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi ve 20. yüzyılda bir dizi ulusal kurtuluş savaşı ile devam eden; insanlığın toplumsal yaşamının demokratikleşmesi sürecinin halkalarından birisi olduğu görülür. Bağımsız ve eşit birey ilkesi, Batı Avrupa’da burjuvazinin, bireylerarası bağımlılık ve eşitsizlik ilişkilerine dayanan feodalizme karşı mücadelesi içinde belirmiştir. Burjuva devrimleri başarıya ulaşıp da feodal bağımlılık ve eşitsizlik ilişkileri tasfiye edildikçe, Batı Avrupa toplumları demokratikleşmiştir. Burjuvazi, ekonomik, toplumsal ve siyasi egemenliğini kurup da bunu hukuki egemenlik ile tamamlayınca, bu gücünü işçi sınıfını alabildiğine sömürerek, zenginliğini sürekli arttırma yönünde kullandı. Bunun sonucu olarak, işçilerin sefalet ücretleriyle ölesiye çalışmaya zorlandığı, 19. yüzyılda doruğa ulaşan “vahşi kapitalizm” tablosu ortaya çıktı. Bu durum kaçınılmaz olarak, işçi sınıfının ekonomik ve siyasi mücadelesine yol açtı. Batı Avrupa işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesinin meşru dayanağı da, tıpkı burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesinde olduğu gibi, bağımsız ve eşit birey ilkesi” idi. İşçi sınıfının mücadelesi gelişip, başarıya ulaştıkça, bağımsız ve eşit birey ilkesi giderek yaygınlaşmış ve Batı Avrupa ülkelerinin demokrasileri derinleşmiştir. Batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinin, 19. yüzyılın sonlarından itibaren emperyalistleşip, sömürge ve yarı-sömürge imparatorlukları kurmalarına müteakip, demokratikleşme süreci farklı bir dinamizm kazanarak, tüm dünyaya yayılmıştır. Bu yeni dönemde insanlığın toplumsal yaşamının demokratikleşmesi sürecinin odağı, sömürge ve yarı-sömürgelere kaymıştır. Sömürge ve yarı-sömürge ülke halklarının emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadeleleri başarıya ulaştıkça, demokratikleşme süreci dünyaya yayılmıştır. Demokratikleşme sürecini dünyaya yayan bütün ulusal kurtuluş mücadelelerinin meşruluğu, tıpkı burjuvazinin feodaliteye, işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesinde olduğu gibi, “bağımsız ve eşit birey ilkesi” ne dayandırılmış, bağımsızlık mücadeleleri başarıya ulaştıkça, demokratik bir toplumun bu temel ilkesi hayata geçerek yaygınlaşmıştır.

Bağımsız ve eşit birey ilkesinin en bilinçli toplumsal taşıyıcısı, demokrat aydınlardır.  Demokrat aydınların sadece bu ilkeyi taşıma işlevi değil, bunun yanında, eşyanın tabiatı gereği olarak, bağımsız ve eşit birey olma bilincini toplumsal aklın en ücra köşelerine kadar yayma, toplumsal bilincin tüm gözeneklerine sindirme sorumlulukları da vardır. Kendilerini demokrat olarak niteleyen aydınların, demokrat olup olmadıkları, kendilerini böyle nitelemelerinden değil, onların demokrat aydın duruşugösterip göstermediklerine, demokrat aydın eylemi içinde olup olmadıklarına bakılarak anlaşılır. Onların duruşlarının ve eylemlerinin demokratça olup olmadığı, bulundukları çağın siyasi dinamiklerinin neresinde olduklarına bağlıdır. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Demokrasinin olmazsa olmazı bağımsız ve eşit birey ilkesi ise, demokrat bir aydının, içinde bulunduğu siyasi dinamiklerde, mutlaka bu ilkeden yana bir duruş ve davranış sergilemesi gerekir. Bu bağlamda, burjuvazinin feodaliteye karşı mücadelesinde demokratlık, burjuvazinin yanında durmak idi. Burjuvazinin ekonomik, siyasi ve hukuki üstünlüğünü kullanmasıyla yol açtığı kaotik vahşi kapitalizme karşı işçi sınıfının mücadelesinde demokratlık, işçi sınıfından yana olmak idi. Keza sömürge ve yarı-sömürgelerin emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelelerinde demokratlık, sömürge ve yarı-sömürgelerin yanında olmak idi.

Peki günümüzde demokrat aydının durması gereken yer neresidir?

İnsanlığın toplumsal yaşamında, 1980’li yıllardan itibaren hissedilmeye başlanan ve 1990’lı yıllardan itibaren de belirginleşen yeni bir süreç var: küreselleşme. Küreselleşme, insanlığın toplumsal yaşamının ekonomik, siyasi, hukuki ve kültürel olarak bütünleşmeye doğru gelişmesidir. Küreselleşme süreci, hâlihazırda ekonomik alanda büyük bir hızla ilerlemekle birlikte, siyasi, hukuki ve kültürel alanlarda aynı hızla ilerlememektedir. Bununla birlikte, küreselleşme, birbirinin varlığından habersiz klan toplumlarından kabilelere, kavimlerden uluslara uzanan, insanlığın toplumsal yaşamının dokularının giderek sıkılaşması sürecinin en son ve en kapsamlı aşaması olup, bu sürecin küreselleşmiş olma ile sonuçlanması kaçınılmazdır. Küreselleşme sürecinin ne zaman tamamlanacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Ancak hâlihazırdaki durumu,  küreselleşme sürecinin henüz başlarında olduğumuzu göstermektedir. Bu tespitimizin de dayanağı, ekonomik küreselleşmenin büyük bir aşama kaydetmiş olmasına karşılık, siyasi ve buna bağlı olarak hukuki küreselleşmenin ve kültürel küreselleşmenin çok gerilerde olması, dünyanın ulus-toplum/devletler halinde parçalı bir siyasi yapı görünümünü korumakta ve dünya siyasetinin ulus-devlet üzerine dayanmakta olmasıdır.

Dünya siyasetinde ulus-toplum/devlet paradigmasının ağırlığını korumakta olması nedeniyle, küreselleşme sürecinin içinde bulunduğumuz aşaması, gelişmiş, “güçlü” ulus-devletlerin ekonomik, siyasi-askeri hegemonyasının damgasını taşımakta; günümüzde küreselleşme sürecini hegemonyacılık karakterize etmektedir. Küreselleşme sürecinin hegemonyacı karakterini göstermek için örnekler vermeye gerek yok; çağımız bilgi çağı, her şey gözlerimizin önünde cereyan etmekte. Hegemonyacı bir karakterle seyretmekte olması nedeniyle, küreselleşme süreci, günümüzde, ülkeler ve insanlar arasında bağımlılık ilişkileri üretmektedir. Bunun sonucu olarak, dünyadaki gelir dağılımının belirlenmesinde, siyasi-askeri güç hatırı sayılır bir etken olmaktadır. Hegemonyacı küreselleşme, dünyadaki gelir dağılımını, ekonomik bakımdan geri ülkeler aleyhine hızla bozmakta, yoksulluk hızla artmakta, artan yoksulluktan, uluslararası terörizm beslenmekte ve “küreselleşme karşıtı” akımlar gelişmektedir. Hegemonyacı küreselleşme, ayrıca, buna tepki olarak ulus-toplumları “ulusal bağımsızlık” kozalarını güçlendirmeye yöneltip, dünya siyasetindeki parçalılığı derinleştirmekte ve böylece küreselleşme sürecinin gelişimini yavaşlatmaktadır. Böyle bir küreselleşme manzarası karşısında,  demokrat aydının durması gereken yer de belirginleşiyor. Bir tarafta siyasetleri “bağımsız ve eşit birey ilkesi” ile çelişen ve bağımlılık ilişkileri üreten hegemonyacı küreselleşmeciler”, bir tarafta da hegemonyacılığa maruz kalan ülkeler ve bunların hegemonyacılığa bağımlı ve bundan dolayı eşitsiz insanları. İşte günümüzün temel siyaset dinamiği. Tarih boyunca hep bağımsız ve eşit birey ilkesini taşıyageldiğine göre, demokrat aydının günümüz siyasi dinamiği içinde durması gereken yer, insanlararası bağımlılık ve eşitsizlik ilişkileri üreten hegemonyacı küreselleşme çizgisi olamaz. Demokratlık, hegemonyacı küresel siyasetin dümen suyunda seyrederek, hegemonyacılığın gelişmesine, pekişmesine, böylece bağımlılık ve eşitsizlik ilişkilerinin derinleşmesine katkı yaparak, bundan çıkar beklemek değildir. Hangi ulusun mensubu olursa olsun, günümüzde demokrat aydın olmak, küresel hegemonyacılığa karşı, küresel düşünüp, yerel/ulusal davranarak, hegemonyacılığa maruz kalan bizim gibi ülkelerin ve gelişmiş ülkelerin demokrat insanlarını kucaklayabilecek olan bir demokratik dünya ekonomi-politiğinin nasıl oluşturulabileceğine kafa yorup, bir demokratik dünya ekonomi-politiği tasarlayıp, bunun hayata geçirilmesi için çaba göstermektir. İşte çağdaş demokrat aydın duruşu budur.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!