Devrimci Mirasın Emektarı Sırrı Öztürk’e Dair (3)- Hakkı Zabcı

DEVRİMCİ MİRASIN EMEKTARI SIRRI ÖZTÜRK’E DAİR (3)

ÖLÜME YOLCULUK

Hakkı ZABCI

kizil

Teslim olmayanlar ölmez” Zeki Öztürk

ERTELENMİŞ ZAMAN

…Geri çağrılmak üzere ertelenmiş zaman

Görünüyor oluyor ufukta

…Bakma çevrene

Bağla pabuçlarını

At balıkları denize

Söndür kandilleri

Daha çetin günler gelmekte

                                       Ingeborg Bachman

 

Yıl 1971. Mevsimlerden sonbahar. Yer İstanbul. Kartal Maltepe 2. Zırhlı Tugay Askeri Ceza ve Tutukevi. Kimler yok ki burada. Rengârenk. THKO 2, THKP-C, Cuntacılar, Denizci Subaylar, TKP’liler, KDİKB’liler, aydınlar, yazarlar ve ne idüğü belirsizler…

Sırrı Öztürk bu cezaevinin A koğuşu temsilcisi. Kocaeli Devrimci İşçi Köylü Birliği (KDİKB) davasının sanığı. Burayı iyi bilir. Daha önce 15-16 Haziran 1970 işçi eylemlerinden dolayı yine burada misafir olmuş!

MALTEPE ASKERİ CEZAEVİ: FİRAR VE BİLEŞKELERİ

A Koğuşu’nun iki küçük odası var. En küçük olanında Sırrı Öztürk, oğlu Mutlu, Mahir, Ulaş, Ziya, Sina ve Necmi kalmakta. Bir ara, idare Aydın Engin’i buraya verir. THKP-C’liler pirelenir; bir an önce koğuştan gitmesini isterler. O, çok kısa bir süre burada kalır, sonra dilekçe vererek arkadaşlarının bulunduğu D Koğuşu’na geçer.

Sırrı Öztürk firar olayını bütün safhalarıyla bilen az sayıda kişilerden biridir. Bilmenin ötesinde, fiilen içindedir firarın. Öyle ki, Mahirlerden habersiz, Babaeski’de eczacılık yapan ağabeyi Hilmi Öztürk’ten, onların yurtdışına çıkmalarının yolunu açmasını ister. Ağabey girift ilişkilerle bu zemini hazırlar. Ama Mahir, bu yolu kesinlikle reddeder. Ancak, ağabey, bu girişimlerinden dolayı gözaltına alınır, sorgulanır, işkence görür. Hesap orada kalsa iyi. 12 Eylül faşist darbesinde de Babaeski Askeri Garnizonu’nda dört ay boyunca on yıl önceki firardan dolayı tekrar tekrar sorgulanır.

Dahası var. Sırrı Öztürk’ün küçük kardeşi Zeki Öztürk, firarileri kalacakları adrese taşımaktan dolayı yoğun işkence görür, tutuklanır ve uzun süre hapis yatar. Ya kendisi? Ziya Yılmaz yaralı olarak yakalanıp tekrar Cezaevi’ne getirildikten sonra, THKP-C davasıyla dolaylı ilişki kuran Mahkemede, o, Ziya’nın arkasında ikinci sanıktır.

Cumhuriyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ne getirilen araştırmacı-belgeselci ve gazeteci Can Dündar, Mahirlerin kaçışıyla ilgili yazı dizisini hazırlarken Sırrı Öztürk ve ailesi (kardeşleri ve oğlu) ile ilgilenme gereğini duymamış. Ortaya avantüriye yanı ağır basan, firarileri piyasalaştıran bir yazı dizisi çıkmış. Yazık!

Sırrı Öztürk şimdi aramızda yok. Hilmi Öztürk de öyle. Ama, cezaevindeki olayların ve ilişkilerin canlı tanığı, oğlu Mutlu hayatta. Daha da önemlisi firarın sanıklarından Zeki Öztürk yaşıyor. Öztürk kardeşlerden tek hayatta kalanı…

Yazık, ne yazık ki, Che’ye yapılan, Denizlere yapılan şimdi de Mahirlere yapılmak isteniyor. Baskılı tişörtlere kadar giden metalaştırılmış bir yalan dünya…

Ben, firar olayının avantüriye kısmı ile değil de siyasi yanıyla ilgileniyorum. Başka bir deyişle firarın nasıl gerçekleştirildiği sorusu yerine neden yapıldığı sorusuna yanıt aramak istiyorum.

TÜNEL ÇALIŞMASI

Firarın nasıl gerçekleştirildiği, tünelin kazılması, bunun için gerekli teçhizat vs. konusunda epeyce kaleme alınmış yazı var.

Aydın Çubukçu’nun “Bizim 68” adlı kitabında THKO’lu Metin Eşrefoğlu –ki onu 2012 yılında kaybettik- tüneli kazanların Tayfun Cinemre, Oktay Kaynak, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ve kendisi (Metin Eşrefoğlu) olduğunu söyler. Tünel işinden bu beş kişinin dışında bir de Yavuz Yıldırımtürk’ün haberi vardır. Ancak, o, bu eyleme karşı çıkar ve kazma işine katılmaz. Metin’e göre tünel, Cihan’ın inancıyla kazılır. Kendilerinde o inancın olmadığı, ama zamanla Cihan’ın gayretiyle kendilerinde de o inancın oluştuğunu belirtir.

Hale Özgür Kıyıcı (Taylan Özgür’ün kız kardeşi ve Mustafa Lütfi Kıyıcı’nın eşi) 2007 yılında Yeni Harman Dergisi’ne verdiği yazıda, tünel kazma fikrinin THKO’lu Oktay Kaynak’tan geldiği; Cihan Alptekin’in bu fikre inandırıldığı; gerekli malzeme ve teçhizatın tedarikinden sonra işi organize ettiği ve ilk kazım işine başlayanın “o” olduğu yazılıdır.

Cihan Alptekin ile birlikte Tekirdağ’da yakalanan ve tünel kazılmasına katılan Tayfun Cinemre “Cihan, daha cezaevine konduğumuz ilk gününde şu soruyu sormuştu bize, ‘Bir devrimcinin faşizm zindanlarındaki asli görevi nedir?’ ve cevabını kendisi vermişti duraksamadan ‘Firar etmektir!’ diye” (BIA Haber Merkezi, 3 Nisan 2010).

Sırrı Öztürk’e gelince, o, fikir kadar, hatta ondan da önemli olanın “uygulama” olduğuna inanır. Marx’ın “Genel olarak söylemek gerekirse, fikirler hiçbir sonuca vardıramaz. Fikirleri iyi bir sonuca vardırmak için pratik bir gücü kullanan insanlar gerekir” saptaması onun siyaset anlayışının temelini oluşturur. Bu doğrultuda tünel fikri kimden gelirse gelsin, önemli olan bu fikrin uygulamaya konmasıdır. Bu fikrin uygulayıcısı kim? Yanıt tereddütsüz Cihan Alptekin. Sırrı Öztürk’e göre tünelin tek mimarı Cihan’dır.

KONTRGERİLLA’NIN LİDERİ MEMDUH ÜNLÜTÜRK

Cumhuriyet Gazetesi’nde firarla ilgili Can Dündar’ın tefrikası yayımlanınca, sağ medya hem gazetelerinde hem de televizyonlarında firarı küçümseyen, karalayan neşriyatta bulundular. Yeni Şafak Gazetesi’nin 8 Mayıs 2015 tarihli nüshasında Tamer Korkmaz köşe yazısında, Mahir Çayanların firarından önce 1. Ordu Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı’nın konudan haberdar olduğunu yazar. Bu savını da araştırmacı-yazar (eski asker) Erol Mütercimler’in Emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk ile yaptığı söyleşiye dayandırır.

Kimdir Memduh Ünlütürk? 12 Mart faşizmi sırasında 1. Ordu Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı görevini yürüten zat. Meşhur Ziverbey Köşkü’ndeki işkenceli sorgulamaları yürüten komutan. 7 Nisan 1991 günü evinde Dev-Sol militanlarınca öldürülen kontrgerilla lideri.

Erol Mütercimler’in aktardığına göre, Kontrgerilla lideri, firar olayı ile ilgili şunları söyler: “Biz Mahir Çayan’ların hapisten kaçacaklarının enformasyonunu aldık. Bu bilgiyi almamızın ardından önce Faik Türün (1. Ordu Sıkıyönetim Komutanı) arkasından Turgut Sunalp geldi. Toplantı yapıp durumu değerlendirdik. Bir gün sonra dört Amerikalı subay geldi. Hapisten kaçma hazırlığı yapıldığına dair istihbaratı kendilerine aktardık. Onlar da bize ‘Bırakın kaçsınlar. Hatta kaçabilmeleri için ne gerekirse yapın. Örneğin hiç arama yapmayın. Kazdıkları toprakları saklamalarına göz yumun’ dediler. Hapisten kaçacaklar, izlenecekler, nihayetinde hiçbiri hayatta bırakılmayacak”.

Yeni Şafak’ın yazarı bu alıntıyla yetinmez. Can Dündar’ın firar ile ilgili yazı dizisinin Aydın Engin ile ilgili bölümüne gönderme yapar.

Gönderme yapılan bölümde, Aydın Engin şöyle der: “Bir gün küçük çaplı bir mucize gerçekleşti. Yarbay hapishanede değildi. Belki izinliydi. Alışveriş için Pendik Pazarı’na bir cemse inecekti. Ben de alınacakların listesini hazırlamıştım. Cemse ile gidecek teğmen ‘Gazeteci yürü, sen de gel. Kaçacak değilsin ya!’ deyiverdi. İçeri girene kadar yazı işleri müdürlüğünü yaptığım Yeni Ortam Dergisi’nin düzenli okuruymuş. Canıma minnet. Birlikte pazara gittik. Çay bahçesinde oturup kahve içip sigara tüttürdük. Teğmen kapıda beklerken aktar dükkânından kezzap istedim, bitmiş. On şişe tuz ruhu aldım. Sonra cezaevine döndük. On şişeden dördü çamaşır suyu çıktı!”

Evet! Tuz ruhuyla beton delinecek tünel açılacak…

Alıntıyı yapan gazetecinin hinliği ortada. “Kaçışı kolaylaştırın” buyruğu ile tuz ruhu arasında bağlantı kurmaya çalışır.

Sıkıyönetim dönemlerinde Askeri Cezaevi yaşamını bilenler, koğuş kantincisinin alışveriş için dışarıya çıkamayacağını çok iyi bilirler. Yine iyi bilirler ki solcu tutuklulara yakın davranan subaylardan istihbaratçılar da çıkar. Bildiğim kadarıyla sıkıyönetim döneminde cezaevinden alışveriş için dışarıya çıkan tek hükümlü Aydın Engin’dir! Her şey iyi hoş da, Aydın Engin’e gösterilen bu kadar müsamaha neden? Yeni Ortam’ın yazı işleri müdürü olduğu için mi? Aydın Engin gibi uyanık bir gazetecinin bunu yemesi mümkün mü?

Cumhuriyet Gazetesi’ndeki ilgili yazı dizisini okuyanlar, eminim, bu türden soruları kendilerine sormuşlardır.

Sırrı Öztürk’ün anlatımıyla, Aydın Engin askeri idarenin gönderimiyle A koğuşuna, THKP-C’nin önder kadrosunun bulunduğu küçük odaya yerleşmişti. Odada, örgütten yargılanmayan bir Sırrı Öztürk ve bir de 17 yaşındaki oğlu Mutlu vardı. Aydın Engin kısa bir süre kaldığı bu koğuştan dilekçe vererek D Koğuşu’na geçmişti. Orada da THKO’nun lider kadrosunun bulunduğu odaya yerleşmişti.

Bu bilgilerle bile kırk çeşit senaryo üretilebilirdi. Aydın Engin bu tür senaryolara malzeme olamayacak kadar tedbirli ve akıllıydı.

Memduh Ünlütürk’ün enformasyonu neye dayanıyordu? Köstebek mi kullanıyorlardı, yoksa doğrudan iç istihbarat mıydı dayanakları? Yoksa enformasyon dedikleri külliyen yalan mıydı?

MİT ve askeri istihbarat firar ile düştükleri aciz durumu gidermek için böyle bir “biz biliyorduk” havasına girmiş olamazlar mıydı?

İzlenme var idiyse bile firariler ustalıkla bu çemberi yarmışlar ve sonuca doğru yönelmişler diye düşünülemez mi? Zira derin devletin sonuca gitmesi kendi kılavuzlukları ile değil, sorgularda edinilen bilgiler ve ihbarlarla gerçekleşmemiş miydi?

Bir husus daha var ki evlere şenlik! Kontrgerilla liderinin anlatımına göre, 12 Mart faşizminin esas yöneticileri Amerikalı Subaylar. Amerikalılar bir hesap hatası mı yaptılar? Zira Mahirlerin hedefi, ölümüne eylem koyacakları yere varmak. Oraya da varıyorlar. Bu zaviyeden bakıldığında firar başarıyla sonuçlanmıyor mu? Eylem çok kısa bir süre sonra etkisini göstermeyecek miydi?

Sonuçta her bir yaklaşımın ve soruların ucu açık kaldı!

Aydın Engin, İlerlemeci TKP’nin üyesi olmaktan dolayı yargılanır. THKO ve THKP-C’nin siyasetini benimsemez. Onlar da TKP’yi devrimci değil de ilerlemeci gördüklerinden, biraz da SSCB’ye duydukları tepkiden dolayı karşılarında görürler. Tutsaklık bu, bazı düşünceler hasır altı edilebiliyor olmalı cezaevi koşullarında! Bu yakınlıktan olmalı ki, Aydın Engin hapisten çıktıktan sonra Niğde Cezaevine’ne gidecek, siyaseten karşı olduğu eski hapishane arkadaşlarına TKP’ye girmeleri için davetiye götürecek. Kimilerinden olumlu yanıt da alacak…

KAÇAKLAR

Sırrı Öztürk, firarileri, Ömer Ayna hariç çok yakından tanır. Cihan Alptekin ve Ulaş Bardakçı kaçağa düştükleri dönemlerde, Kocaeli’nde onun evinde misafir olurlar. Günler süren beraberliklerinde, o, onlarla, her konuda etraflıca sohbet etme fırsatını yakalar. Bu beraberliklerinden dolayı onların davranış ve ilişkilerini yakından gözler ve her ikisini de çok sever.”Devrimci dediğin böyle olur!” der.

Cihan Alptekin çok cesur, etrafına güven veren ve devrimciliği pratiğe hünerle geçiren bir yiğit kişidir. Arkadaşları onun yanında kendilerini güvende hissederler. Deniz Gezmiş’in en yakın arkadaşı, THKO’nun kurucularından… Deniz ne demişti onun için?: “Cihan var oldukça bana bir şey olmaz.” (Öyle de oldu, önce Cihan gitti, sonra da Deniz.)

deniz

Cihan Alptekin Deniz Gezmiş ile beraber Filistin’de kampta...

Ulaş Bardakçı, o sözcüklere sığmaz bir deli fişektir. Sırrı Öztürk onun için “Anadolu kilimlerindeki tek örnek gibidir. Benzeri ve taklidi yoktur” der. Onun için o bir abidedir.

Ziya Yılmaz’ı TİP ve THKP-C sürecinde yakından tanıyan Sırrı Öztürk, onu bu süreçte oldukça fazla deneyim kazanmış bir solcu olarak görür.

Onun, beşli içinde, en yakından tanıdığı Mahir Çayan‘dır. TİP oportünizmine karşı birlikte mücadele etmiş, THKP-C’nin oluşumunda bulunmuş.

Mahir için ne demeli? Geleceğe yürüyen, teori ile pratiği birleştiren bir devrimci desek uygun olur mu? Gelecek penceresinden bakıldığında, yani sosyalizm ekseninde anti-emperyalizmi yine devrimci mücadelenin ana omurgası olarak görecek olanlar “olur” diyecekler. Yok, anti-emperyalizmi gündemden düşmüş bir faraziye olarak görecek olanlar, tabii ki uygun olmaz diyecekler. Günümüzde sosyalizm ile anti-emperyalizm arasında diyalektik bir bağ kuranlar parmakla sayılacak kadar azalmış bir görüntü vermekteler. Ne demeli, “Elveda Mahir!” diyenlerin çoğunluğunda, sol siyaset çoktan liberalizme yelken açmıştır bile…

Sırrı Öztürk, Ömer Ayna’yı ancak Sansaryan Han’daki Emniyet 1. Şube’nin işkence tezgâhlarında, kâbuslu günlerde görür. Tanışıklığı bu kadardır. Ancak cezaevi süreci onu Ömer Ayna’ya yaklaştırır. Ömer’in onuru ve acıya dayanıklılığı Sırrı Öztürk’ü büyüler. Nasıl büyülemesin ki?

Burada, Ömer Ayna için büyük bir parantez açma gereği duyuyorum. Siz de onu tanıdıkça, onun, Türkiye sol tarihinin en önemli kişilerinden biri olduğunu görecek ve ona saygı duyacaksınız. Doğal olarak onu tanıdıkça Hüseyin Cevahir’i ve Sabahattin Kurt’u da hatırlayacaksınız.

Ömer Ayna, ölüm yolcularının en genci. 71’in sonbaharında henüz on dokuz yaşında, benden sekiz yaş küçük.

ONURUN VE YÜCELİĞİN ADI: ÖMER AYNA

Üniversite öğrenimi için İstanbul’a gelen Ömer, Zerruk Vakıfahmetoğlu ve Avni Gökoğlu ile beraber Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na (DDKO) üye olur. DDKO’nun durağanlığı ve pasifliği onları kesmez. İstanbul’dan tekrar Diyarbakır’a dönen Ömer ve arkadaşları, birlikte Kürdistan’ın kurtuluşu için DEV-KÜRT adında bir örgüt kurarlar. Hedefleri dağa çıkıp isyan bayrağını dikmektir.

Aldıkları karardan dönmezler, ama, etkinleşmek için yine İstanbul’un yoluna düşerler. 1970 İstanbulu’nun devrimci atmosferinin etkisi altına girerler. Bu etki onları Cihan Alptekin’e kadar götürür. Onlar şimdi THKO’ludur. “Biji Kürdistan” nire “Bağımsız Türkiye” nire!.. İnanmıştır, “sosyalistlerin önderliğinde Türkiye bağımsız olursa Kürtler de özgür olacak Türkler de. Bağımsızlıkla gelecek olan devrimci demokrasi eşitliği getirecek, alın terinin iktidarını getirecek. Alın terinin Kürdü, Türkü mü olur?” diye.

Ömer banka soygununda yaralı olarak yakalanır. Onun gördüğü zulüm ve işkenceyi hiç kimse görmemiştir. Direndikçe işkencenin dozajı artmış, işkence karşısında verdiği tepki sadece Kürtçe küfür olmuş. Boyun eğmemiş. İşkenceciler çaresiz onu Selimiye’ye göndermişler. Zulüm burada da devrededir.

omer-ayna

Ömer Ayna mahkemede.

Selimiye’de, daha sonra Mahir’in de konacağı o meşhur hücreye atılır. Burada, ellerinden ve ayaklarından zincirlerle bağlı olarak oturmasına dahi izin verilmeden çömelerek durması emredilir. Saç sakal birbirine karışmış, aylardır yıkanmamış, insandan çok hayvanı andırır şekilde, hücrenin kapısı açık, teşhir edilir. Öyle ki, Selimiye kışlasının güvenlik komutanı Tekkaş, Milli Güvenlik dersine öğretmen olarak gittiği Çamlıca Kız Lisesi öğrencilerini ders bağlamında buraya getirir, hücrenin önünden geçirir. “İşte terörist bu!” der. Yaptığı bu ders, sözüm ona, ibreti âlem içindir.

Ömer, Selimiye’den Maltepe Askeri Cezaevi’ne getirildiğinde gözlerindeki nefret ve kin kaybolmamıştır.

Gerek emniyette gerek Selimiye Kışlası’nda gördüğü tarifi zor işkence ve zulüm onun sadece THKO militanı olmasından ya da banka soygununa katılmasından değil, aynı zamanda Kürt olmasındandır. Hatırlayacaksınız, buna benzer olaylar, hatta daha beterleri, 12 Eylül 1980 faşizminde Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde de yaşanacaktır.

Babası, Ömer’in mahkemedeki durumunun kritik olduğunu, idamdan yargılandığını öğrenince, iyi bir ceza avukatı tutmak için sorar, soruşturur, sonrasında avukat Mehmet Ali Sebük isminde karar kılar. Avukatın siyasetle bir ilgisi yoktur ama iyi bir cezacıdır. Avukat, yılların deneyimi ile Ömer’i ipten alabilmek için onu siyasi pozisyonundan çekmek ister. Hatta müvekkilinin cezayı ehliyetinin olup olmadığının tespiti için talepte dahi bulunur. Ömer, yarım yamalak anladığı hukuki terimlere vakıf olunca avukatını reddeder ve siyasi savunma yapmayı yeğler. Avukat ona “Oğlum sen kendi ipini kendin çektin!” der.

Neydi THKO’nun siyasi savunması? Savunma için iki görüş vardı. Birincisi, Av. Halit Çelenk’in ileri sürdüğü 1961 Anayasası ve Kemalizm’e ters düşmeyecek bir rota izlemek. İkincisi, Av. Muvaffak Şeref’in Kemalizm’i karşıya alarak sosyalizmi savunması. Denizler, Halit Çelenk’in görüşünü desteklerler ve Av. M. Şeref’in ileri sürdüğü seçeneği reddederler.

Ömer Ayna da Denizlerin paralelinde, bu siyasi görüş çerçevesinde siyasi savunmasını yapar.

Gelelim Ömer’in firarına. Cihan ve arkadaşlarının planladığı tünel ve kazma işlemenin hazırlıkları tamamlanır. Ömer, tünel kazılmasının gece vardiyasına katılır. Ve 29 Kasım 1971 günü gelip çatar. O, firar günü acayip sevinçlidir. Gözlerindeki nefretin yerini coşku dolu bir parlaklık almıştır. Ölüme yolculuğun tarifi zor sevincidir bu!…

FİRARIN SİYASASI

Tünelin ucu görülür. THKP-C’de tünelden ilk haberi olan Ziya Yılmaz olur. Ziya, THKO’lu arkadaşlarına “Aman bundan şimdilik Ulaş’ın haberi olmasın” der. Ulaş bu, ne yapacağı belli mi olur?

CİHAN ALPTEKİN’İN YAKLAŞIMI

Şimdi, kimler firar edecek sorusu yanıt bekler. İdamı kesin olanlar çıksın gibi yüzeysel bir yanıttır ortaya atılan. Ayrıca THKO’dan kaç kişi, THKP-C’den kaç kişi sorusu kafaları karıştırır. THKO’nun dış irtibatı zayıftır. Mahirlerin ise bağlantıda oldukları kişiler vardır. Ancak diğer taraftan sadece iki kişiyi dışarıda barındırabileceklerini söylerler. Üç de kendilerinden toplam beş kişi. Bu matematiğe tüneli kazanlardan itirazlar gelir. Kazan biz, çıkan onlar gibi ipe sapa gelmez çıkıntılıklar baş gösterince Cihan’ın müdahalesi gelir.

Der ki Cihan “Bu emperyalizme karşı bir eylemdir. Aynı zamanda arkadaşlarımızı (Denizler kastediliyor) kurtarmak için bir fırsattır. En azından ne yapabilirsek. Onun için hiç önemli değil, nereden kaç kişinin gittiği. Asıl önemli olan emperyalizme karşı bir eylemdir” (Bizim 68, Aydın Çubukçu).

Cihan’ın Sırrı Öztürk ile söyleşisinde çok daha önemli bir vurgu ortaya çıkar: “12 Mart faşizminin getirdiği yenilgi ortamında bir araya geldik. Şimdi THKO ve THKP-C bir bütünleşme süreci yaşamaktadır. Bu cezaevinin delinmesi devrimci eylemini THKO hazırlasa da bu zenginliğimizi THKP-C ile paylaşacak kadar devrimciyiz. Bu ortak eylemimiz de hakkımızda söylenenleri kanıtlayacaktır. Böyle bir süreç yaşanırken farklılıklarımızı ortaya çıkarmak doğru olmayacaktır. Bu aşamada bu konuları anmak dahi istemiyoruz. Ayrıca buna gerek de yoktur. Önemli olan, birlikte yol alınmasıdır” (12 Mart 1971’den Portreler 1-Cihan Alptekin Bölümü-Sırrı Öztürk).

MAHİR ÇAYAN’IN YAKLAŞIMI

Sırrı Öztürk, Mahir Çayan ile aynı koğuşun aynı odasında birlikte kaldıklarından dolayı yoğun bir konuşma olanağına sahiptir. Firar hazırlıkları ve tünelle ilgili bilgiler Mahir’e ulaştığında onun düşünceleri de netleşmeye başlar. Odadakilere devrimci yöntemlerle cezaevinin delineceğini, firar olayı ile birlikte THKO – THKP-C ayrımının ortadan kalkacağını, Denizlerin idamını durdurmak için kesinkes bir intihar eylemini örgütleyeceklerini sakınmadan anlatmaya başlar.

Bu söylenenlerden rahatsız olan Sırrı Öztürk Mahir’e “Firara evet ama intihar eylemine hayır” anlamına gelen yakarışlarda bulunur. Sonrasında şöyle der: “Gerekiyorsa Sovyetler Birliği’ne gidilsin. Şimdiye kadar geliştirilen teorik görüş ve düşünceler bir süzgeçten geçirilsin. Bilimsel eserler yeniden okunup özümsensin. Devrimci proletarya partisinin oluşturulması yolunda gerekli çalışmalar yapılsın”.

Mahir onun bu görüşlerine çok sert tepki gösterir. Derki “Bizim kişiliğimiz, idamdan kurtuluşumuz önemli değildir. Cezaevi barikatını delmekle sistemin kalesinde bir gedik açılacak ve bu olayın yaratacağı hava birçok şeyi değiştirmenin yolunu da döşeyecektir. Koyacağımız intihar hareketi ile de bir yönelişin, öncü savaşının, silahlı direnişin yolu döşenecektir. Ancak bu suretle işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün örgütlenme sorunu gündeme gelecektir. Bizim açtığımız yoldan birçok şey daha rahat ilerleyebilecektir. Şu aşamada intihar hareketi dışında Denizlerin idamlarını önleyebilecek başka bir seçenek yoktur. Yapabileceğimiz başka bir şey de yoktur. Bizden sonraki kadrolar kalan yerden savaşı götüreceklerdir. Bize ülkeyi terk etmeyi, böyle bir öneriyi yapmamış olmanı dilerdim. Ayrıca sosyalist ülkelere hiçbir koşulda gitmem söz konusu değildir. TKP Harici Büro’nun ilticacı memurlarının durumuna düşmektense ölmek daha iyidir. Bizim gerçekleştireceğimiz intihar eylemi ortalığı allak bullak edecektir” (12 Mart 1971’den Portreler 1 -Mahir Çayan Bölümü- Sırrı Öztürk).

Oysa Sırrı Öztürk, Mahir’den habersiz Babaeski’de eczacılık yapan komünist ağabeyi Hilmi Öztürk’ten Mahirlerin Balkanlar üzerinden Sovyetler Birliği’ne geçmelerinin hazırlığını yapmasını ister. Ağabey bu hazırlıkları yapar. Boşuna! Olan ağabeye olur, gözaltına alınır; sorgular, işkenceler…

Mahir ile tartışmanın bir anlamı yoktur. “Silahın tetiğini çektikten, mermi namlu ağzından çıktıktan sonra mermiyi yeniden namlunun içine getirmenin çaresi yoktur” (anonim).

Sırrı Öztürk, ölümü seçtiği için Mahir’e çok kırgın ve kızgındır. O, bugünler için gerekliydi” der. “O, Devrimci Proletarya Partisi’nin örgütlenmesi için yaşamalıydı” diye ilave eder.

GELECEĞE YOLCULUK

Neydi geleceğe yolculuk?

Devrimci mücadelenin gelecek zamanında geleceğin devrimcilerinin, onların yaktığı devrim ateşini sürekli kılmalarıydı geleceğe yolculuğun anlamı.

* Onlar, firar ile birlikte THKO ve THKP-C ayrımının ortadan kalkacağını söylediler. Ama gelin görün ki, Kızıldere’den sonra, bırakın ayrımın ortadan kalkmasını, her biri üçe beşe bölünerek çoğaldılar. Ne demişti A. Einstein: “Önyargıları kırmak bir atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur“. Türkiye solunun DNA’sında ayrı telden çalmak var.

THKP-C, Devrimci Yol, ondan kopan Devrimci Sol, Kurtuluş, Acilciler, Halkın Yolu, Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği ile altıya bölünür. Bunlar benim bildiklerim. Devrimci Yol ile Kurtuluş arasındaki şiddet yollu kavgaları hatırlarsanız işin vahametini daha iyi anlarsınız.

THKO’ya gelince, Hüseyin İnan’ın Türkiye Devriminin Yolu Broşürü etrafında örgütlenen Türkiye İhtilalcı Komünist Birliği… Sovyetler’e “sosyal emperyalist diyen Halkın Kurtuluşu (sonradan Türkiye Devrimci Komünist Partisi adını aldı)… Sovyetlere yakın Türkiye Komünist Emek Partisi… Üç gövde haline gelen THKO.

* Denizlerin idamı durdurulamadı.

* Her şeye rağmen Kızıldere büyük bir miras bıraktı geleceğin devrimcilerine. Pay almak için fütursuzca bu mirasın üzerine üşüştüler. Toplumsal muhalefet yükseliyor derken 12 Eylül 1980 Darbesi geldi. Onu göğüsleyemediler. Dağıldılar. Aradan otuz beş yıl geçti, daha toparlanıp hedefe kilitlenemediler.

devyolNerdeyse 40 yıldır gerçekleştirilemeyen siyasi önerme…

* Emperyalizme karşı mücadele “gelecek zaman”da irtifa kaybetti.

* Yeni kadrolar değişen koşulları özümseyip Marksizm’i yeniden üretemediler. Yirmi birinci yüzyıla gelindiğinde Marksizm’den uzaklaştılar. Devrimden kopup evrimci oldular. Daha ileri gidenler de oldu. Kimileri, günümüzde, sosyalizm adına (!) “yetmez ama evet” ile AKP iktidarına destek oldular… Özellikle, 24 Ocak 1980 Kararları ile emperyalizmin neoliberal politikalarına entegre olma sürecinin eşiğine gelindiğinde devrimci mücadelenin yeni koordinatları bir türlü çizilemediğinden dişe dokunur bir devrim stratejisi de oluşturulamadı. Yurt ile sosyalizm arasındaki diyalektik bağlantıyla ortaya konan sınıf mücadelesi ve anti- emperyalist mücadele arasındaki kopmaz bağ büyük bir hünerle koparıldı. Sınıf mücadelesinin yerini kimlik mücadelesi, anti-emperyalist mücadelenin yerini de emperyalizm ile uzlaşma aldı. Kimlik yerine inatla sınıf da ısrar edenlere ve emperyalizm ile uzlaşma yerine onunla mücadeleyi yeğleyenlere ya milliyetçi dediler, ya da faşist! “Elveda Mahir!” Mahir’in içini boşaltarak onu sadece bir simge olarak kullanma sürecine de “geçmişi aşmak” adını verdiler.

* Her yıl 30 Mart’ta Kızıldere ve 6 Mayıs’ta da Denizlerin idamı simgesel olarak anılıyor. Hepsi bu!…

Ne dersiniz bir umut var mı sizce? Mahirler ve Cihanlar gelecek için kapıyı araladılar, ama, geride kalanlar ve sonradan gelenler onları anlayabildiler mi?

Rize’deki HES direnişlerinin adı Kızıldere’dir.” Cihan yine Mahir ile birlikte. Mezar taşında, sadece, “Kızıldere 1972” yazılı.

cihan

Geldiğimiz noktayı da, yani bugünü de göz önüne alarak açıkyüreklilikle şu soruyu soralım kendimize: “İntihar eylemi“ni doğru buluyor muyuz?

CEZAEVİNDEN BİRKAÇ UFAK AYRINTI

Mahir’in Duyarlılığı

Mahir, Selimiye’den Maltepe’ye geldiğinde çok zayıf ve dermansızdır. Sırrı Öztürk dışarıdan kantin aracılığı ile bir süreliğine dalak getirtir. Yarı pişmiş dalak yemesi için Mahir’i zorlar. Mahir, “Bu kadar arkadaşın içinde ben nasıl yerim, ayıp değil mi?” der. Mahir’in direnmesi üzerine Ziya ile Ulaş yemesi için onu ikna ederler. O da koğuşta kimse olmadığı zamanlarda dalakları yer.

Teğmen Fuzuli Yazıcı ile Rüçhan Manas Arasındaki İlişki

Cezaevinde görevli solcu Teğmen Fuzuli Yazıcı ile THKP-C’li Rüçhan Manas arasında baş gösteren gönül ilişkisi kimileri tarafından çokça sömürülür. Denir ki devrimciler kız arkadaşlarını kullanıyorlar. Ulaş, bir gün ilerici teğmene “Bize asker elbisesi getir. Nöbetinde cezaevinin kapılarını arala. İdamlık arkadaşlarımızın dışarıya çıkmasını sağla” der. Teğmen Ulaş’ın bu çengelini yemez ama bu isteği üstlerine de bildirmez. Devrimcilere saygılıdır. Zaten görevden alınır ve başka bir yere gönderilir. Ulaş’ın bu konudaki tepkisi ve üzüntüsü Rüçhan Manas’ın, Sinan Kazım Özüdoğru’nun nişanlısı olmasından kaynaklanıyordu. Gerçekte Teğmen ile Rüçhan Manas arasında iki taraflı bir gönül ilişkisi vardı. Devrimcilerin kız arkadaşlarını kullanmalarını düşünmek kadar abes bir şey olamaz.

İlhan Selçuk ile Görüşme

Sırrı Öztürk, Mahir’i İlhan Selçuk’u ziyarete ikna ettikten sonra B Koğuşu’na onu görmeye giderler. Mahir, emperyalizme karşı devrimci mücadelenin stratejileri üzerine düşüncelerini bir bir sıralar. Emperyalizmin burjuva demokrasisine bile tahammül edemediğini, onu bile bastırdığını ve bastıracağını vurgular. İlhan Selçuk ise Mahir’in devrim stratejisine karşı çıkar. O, şimdiki durumun geçici olduğunu, demokrasi güçlerinin evrimi ile durumun düzeleceğini söyler. Aslında, İlhan Selçuk Mahir’in söylediklerinden hoşlanmaz. Bu karşı çıkmanın ötesinde bir şeydir. “İhtiyat akçesi” gibidir. Bu ihtiyat eğilimi Kemalizm ile emperyalizm arasındaki nispi dengeye dayanır. Bu denge var oldukça, faşist dönemler geçicidir, denge, sistemi tekrar düzlüğe çıkaracaktır ona göre. Kemalist’tir ama ihtilalci olduğunu söylemek zordur. Sonuçta evrimcidir. Nispi dengeden dolayı arkasında geniş bir koruyucu ittifakı vardır. Bu ittifak dışarıya kadar uzanır. Bu güvenceden dolayı, kendisi ve kendisi gibiler için sıkıntının geçici olduğunu düşünür ve her zaman devrimci atılımlardan çekinir. Ona göre, devrimci atılımlar düzlüğe çıkmanın önünde bir engel oluşturur.

Mahir ise devrimcidir. 12 Mart faşizminin girdabında arkasında bir avuç cesur, kararlı ve ölümü göze almış militanın koşulsuz desteği vardır. Yoktur başka bir takviye kırıntısı!..

İlhan Selçuk, “ihtiyat akçesi”ne dokunmak istemediği için Mahir’e destek sözü vermez. Bir destek ışıltısı görebilseydi Mahir acaba intihar eyleminden vazgeçip başka tür eylemler düşünebilir miydi? Sırrı Öztürk bunun için Mahir’i İlhan Selçuk’un yanına götürmemiş miydi?

THKP-C’nin Savunması

Mahir, Selimiye’de iken Savunma’nın Giriş bölümünü içeren 36 sayfalık yazıyı bir yolunu bulup Maltepe’deki arkadaşlarına iletir, ancak bu “Giriş” fazla Kemalist görüntü verdiği gerekçesi ile reddedilir ve yakılarak imha edilir. Yazım işi Ulaş Bardakçı’ya verilir, Mahir’in bir itirazı olmaz, Savunma Ulaş’ın kaleminden çıkar, hatta firardan sonra bile kalanlar bunu okumaya devam ederler.

CEZAEVİ SONRASI

ZEKİ ÖZTÜRK NAM-I DİĞER ÖNCÜ

Zeki Öztürk, Sırrı Ağabey’in bir küçüğü; Öncü Kitapevi’nin sahibi. Bundan dolayı Babıâli’de ona çoğunlukla Zeki değil Öncü derler. Ağabeyinden dolayı Maltepe Askeri Cezaevi ile irtibatlıdır. Bu doğrultuda THKP-C’nin Savunma yazımı sırasında gerekli kitap, daktilo, kâğıt gibi gereksinmelerini o sağlamıştır.

sitki

Zeki Öztürk, her şeye rağmen umutla bakıyor geleceğe bütün yorgunluğuna rağmen.

Onunla dış irtibat, sonradan THKP-C sanığı olacak olan, Mustafa Baykara aracılığı ile kurulur. Ancak, o, Baykara’nın son derece tutarsız davranışlarından dolayı Ağabeyine söyleyerek onun kuryeliğini reddeder. Bu tavrı yanıt bulur ve irtibat Baykara’dan alınarak onun yerine sonradan Kızıldere’deki katliamda yaşamını yitirecek olan Nihat Yılmaz’a verilir.

Zeki Öztürk, Cağaloğlu’nda kitapevinde otururken daha önceden tanıdığı üniversite öğrencisi genç ona bir pusula getirir. Pusula Ziya Yılmaz’dandır. Pusulada “Öncü Ağabey, güvendiğin biri ile bir araba bul, bizi almaya gel, seni bulunduğumuz yere gelen arkadaş getirecek. Sana güveniyorum. Biz Mahir, Ulaş, Ömer, Cihan birlikteyiz. Akşamüzeri gel. İmza: Ziya Yılmaz” (Yakın Tarihimiz Nasıl Tahrif Ediliyor? Sırrı Öztürk).

Evet, bu istek Maltepe Cezaevi’nden firar edenlerden geliyordu.

Tünel çıkışında onları karşılayacak olan Orhan Savaşçı ve Nahit Töre gelememiş, onları konuk edeceklerini söyleyen avukatlar sözlerinde duramamışlar. Firariler kendi imkânları ile karşı tarafa, yani İstanbul’a geçmişler. Daha çok öğrencilerin gittiği bir kahvehanede belki bir tanıdığa rastlarız diye eğleşmişler. Tam bir perişanlık! Bu halde Öncü’yü aramışlar.

Zeki Öztürk, bu ağır yükü nasıl yerine getireceğini düşünür. Düşünür de, hapisten yeni çıkmıştır. Babıâli’nin göbeğinde, polisin gözetimi altındadır. Şöyle der “Bu insanların dışarıda benden başka hiç mi güven duydukları örgüt elamanı yok. Nerede bunların örgütsel ilişki yakınları? Demek ki yine iş kimilerinin eski tüfek diyerek dalga geçtikleri bize kaldı” (AGE).

Öncü, ilişkilerini gözden geçirir ve şoförlüğü nedeni ile Sütlüce’de bir gecekonduda oturan Sarhoş Osman’ı (Osman Hilmi Erdem) bulur. Sarhoşluğu ile tepki toplayan Osman’ın, zamanında, Taylan Özgür ve birçok devrimciyi evinde barındırdığını göz önüne alarak konuyu ona açar. Osman “tamam” der. Sonra koruma ekibi için, Bulgar Hasan’ı arar (Hasan Asmaoğlu). Hasan tarihi TKP üyesidir. Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet ile birlikte yatmıştır. İstanbul’da Sansaryan Han’da sorguda iken Hasan Basri Alp’in beşinci kattan atılarak katledilmesinin tanığıdır. Bulgar, yanına bir işçi arkadaşını da alarak koşulsuz Öncü’nün isteği doğrultusunda ikinci araba olarak koruma görevini üstlenir. Beş firari devrimci kazasız belasız gidecekleri yere ulaştırılır.

MAHİR’İN İNCELİĞİ

Ertesi gün, MAY Yayınları’nın kitaplarını dağıtan Mehmet İncili’nin 3 tekerlekli triportörü Öncü Yayınevi’nin önünde durur. Zeki Öztürk kitap geldi diye triportörün kapısını açar. Şaşkınlıktan dona kalır; içeride Mahir Çayan vardır. Zeki Öztürk ile vedalaşmaya gelmiştir. O kadar tehlike içinde. “Seni hiç unutmayacağım Öncü” der ve ilave eder “Osman’a teşekkürlerimi ilet” (AGE).

Mahir’in bu inceliği beni çok duygulandırdı der Zeki Öztürk. Şimdi bile bu inceliğin karşısında duygulanır ve gözleri dolar. Nasıl duygulanmasın ki? Beşliden tek sağ kurtulan Ziya Yılmaz, cezaevinden çıktıktan sonra onu hiç aramamış, semtine bile uğramamış. Oysa ki…

SOLUN VEFASIZLIĞI

Sarhoş Osman, onca devrimciyi o yoksul haliyle aylarca evinde barındıran Osman. Şimdi, Sütlüce’de Kimsesizler Mezarlığı’nın Garipler Bölümü’nde yatmakta. Mahir’inteşekkür yolladığı Osman. Ya biz! Vefasızlığın tipik örnekleri…

Zeki Öztürk mü? İşkenceye direnci ile ünlü o güzel insan. Şimdi Azrail’e direniyor. Haftada iki kez diyalize girerek, uzun süreden beri

Neler çekmedi Zeki Öztürk. İki sefer kitapçı dükkânı kundaklandı. Kitaplarla beraber bütün arşivi yandı. 12 Mart faşizminde dükkânındaki tüm yayınladığı kitaplar Selimiye kışlasında yakıldı. Aydınlıkçıların asılsız ihbarı sonucu Sovyet casusu suçlamasıyla tezgâha çekildi. İhbarın asılsızlığı ortaya çıktı ama gördüğü işkence yanına kâr kaldı. Her tersyüz oluşlarda 141-142’den içeri alındı. Hüküm giydi. İşkenceler onu böbrek hastası yaptı. Hiçbir sosyal güvencesi yok. Daha fazlasını söylemeye gerek de yok…

“Nesini söyleyeyim canım efendim

Gayri düzen tutmaz telimiz bizim

Arzuhal eylesem deftere sığmaz

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim

Başımıza bela dölümüz bizim.”

                                           Âşık Serdari’den aktaran Zeki Öztürk.

 

SONA DOĞRU

İş bitmiştir. Arkada iz bırakmamak için Osman, karısı ve çocuklarını alarak Kilis’teki köyüne gider. Bulgar Hasan geçici olarak Öncü ile irtibatını keser. Arkada iz bırakmadık derken, 18 Şubat 1972 günü Ziya Yılmaz’ın barındığı evde, geçenlerde kaybettiğimiz THKP-C militanı Hüseyin Özkan‘ın evinde, yaralı olarak yakalanması sonucu Zeki Öztürk gözaltına alınır. Yoğun işkence görür ama peşinden kimseyi getirmez. Kendisi firardan dolayı tutuklanır.

19 Şubat 1972 günü Ulaş Bardakçı Arnavutköy’de kaldığı evde, polisle girdiği çatışmada bir komiseri öldürdükten sonra katledilir.

Mahir, Cihan ve Ömer’in Ankara ara durağından sonra, Karadeniz’den Kızıldere’ye uzanan ölüme yolculuğu başlar. Ölüme yolculuk, geleceğe yolculuktur onlar için.

Ve Kızıldere. Onlar, geleceğe vize alırlar. Tarumar edilmiş muhtarın evidir geride bırakılan.

Zeki Öztürk “Teslim olmayanlar ölmez” der.

Ta İsa’dan önce köle isyanını başlatan Spartaküs hâlâ zorbalığa karşı başkaldıranların öncülüğünü yapmıyor mu?

Bizde, Şeyh Bedreddinler, Pir Sultanlar zalime boyun eğmeyip asıldıklarında ölümsüzleşmediler mi?

Latin Amerika’da Zapatalar, Che Guaveralar hâlâ her türlü direnişin önünde değiller mi?

Ve yakın tarihimizde teslim alınamayan İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmişler, Mahir Çayanlar, Cihan Alptekinler, onlar geleceğin yolcuları…Yol çok uzun… Yol yokuş ve engebeli…Yol devrimin yolu… Onlar da devrimin yolcuları…

                                                                                                            

                    kizil2                                                                                        

İçinde bulunduğumuz “şimdiki zaman” diliminde, Türkiye solunun içine düştüğü kör kuyudan çıkartılması ve çözümsüzlük düğümünün çözülmesi sürecinde, “gelecek zaman” dönemine nasıl “yol” alacağız? Bu soruya, “geleceğe yolculuk” ile ilgili daha önce sorduğumuz soruyu da ilave edelim ve açık yüreklilikle yanıtlayalım: “İntihar eylemini doğru buluyor muyuz?”

                                                                                                                            Hakkı Zabcı

Benzer yazılar

10 Yorum

  1. Serkan Yaman

    “Genel olarak söylemek gerekirse, fikirler hiçbir sonuca vardıramaz. Fikirleri iyi bir sonuca vardırmak için pratik bir gücü kullanan insanlar gerekir” Marx

    İntihar eylemini doğru buluyor muyuz? diye soruyorsun. Ben de bu soruya dört soruma verilecek yanıtlarla bir katkı aransın istedim.

    İşte sorularım (Cevabı metne sadık kalındığında kolaylıkla bulunacak türden). Hayattaki cevabı ise sıkı bir sınav gerektiriyor.

    * Mahirler, bize geçmişten seslenirlerken, bizler bugün hangi noktada durmaktayız?
    * Geleceğe ilişkin olrak aldığımız konum nedir, nasıl belirlenir?
    * Bu yönde bir istenç var mıdır?
    * Devrimci mirasın sahipleri bu ağır yükü nasıl, ne şekilde omuzlayacak ve geleceğe tereddütsüz hangi örgütlenme ve mücadele anlayışıyla ulaştıracaklardır?

    Sorularım bu kadar. Saygılarımla,

    SERKAN YAMAN

    Yanıt
  2. İsmail Durna

    Mahirlerin Denizlerin mirasına sahip çıkmak, öncelikle onların devrim tezlerine sahip çıkmaktır. Bu da Demokratik Halk Devrimidir.
    Birincisi Bilimsel sosyalizmi benimseyeceğiz.
    İkincisi,, İşçi ve köy emekçilerinin inatla örgütlenmesi pratiğine gireceğiz..
    Üçüncüsü istisnasız bütün antiemperyalist güçleri bir cephede birleştireceğiz.

    Yanıt
  3. Kemal Ö

    Aslinda Mahirler ve onlarin firarlari ile harmanlanmis, beni sasirtan yeni bilgiler de ögrendigim (irtibatsiz kaldiklarini bilmiyordum) bir yazinin altina yorum yazmak istemezdim. Ancak bir seyi anlamakta zorluk cekiyorum ve bu konda ki düsüncelerin de yazilmasi gerektigini düsünüyorum. Bir kisim insanimizin özellikle emperyalizme karsi mücadelenin savsaklandigi, yapilmadigi yada yapilmak istenmedigi elestirleri var. Bizler yeni-sömürge bir ülkede emperyalizme karsi mücadelenin yerli isbirlikcilerine karsi verilecek toplumsal mücadeleden gectigini söyleyip durduk ve ben bu belirlemenin bugün de gecerli bir önerme oldugunu düsünüyorum. Elestirilerin kastettigi bu mücadelenin yürütülmedigi midir, yoksa baska tarz bir anti-emperyalist mücadele midir? Emperyalizme karsi mücadele elbetteki önemli ve bu yanlizca hamen yani basimizdaki gelismeler nedeni ile degil, sömürge durumu nedeni ile de yakindan ilgili. Soru su; neyin nasil yapilmasi gerektigini ortaya koymak gerekmiyor mu? Emperyalizme karsi ne tür bir mücadelenin verilmesi gerekiyor? Bu mücadele hangi program cercevesinde verilmeli? Örnegin somut olarak ne yapilmali ki emperyalime karsi mücadele olsun? Sorulari cogaltmak mümkün. Tek basina anti-emperyalist mücadele verilmiyor demekle, bu elestiriyi yapanlar görevlerini yapmis olmuyorlar. Katildigim tek elestiri otuz bes yillik bir uyuma dönemi gecirmemizdir. Bunun da neden böyle oldugunu konusmali ve anlamali insalar diye düsünüyorum. Yanlizca suclamakla bir yere varilmiyor. Kalidi ki, her birimiz bu otuz bes yildan tek tek sorumluyuz.

    Yanıt
  4. Mehmet Kemal Aladağ

    Hakkı Zabcı’nın bu yazısını özellikle genç kuşağın okumasını öneririm. İlk bakışta bir tarihsel kesitin anlatımı gibi görünen yazıda, aslında sol adına sahip olduğumuz/olamadığımız ya da yitirdiğimiz değerlerin bir muhasebesi yapılıyor. Hepsi de insana ve insanca yaşama özgü bu değerlerin aslında günümüz için ne büyük bir ihtiyaç olduğu açığa çıkartılıyor. Bu nedenle, yazının birden fazla kez okunmasında yarar görüyorum. Günümüzde “büyük siyaset” adına küçümsenen, üzerinde durulmayan ufacık şeylerin bile aslında bir devrimcinin karakterinin ayrılmaz bir parçası olarak taşıdığı önemi görüyoruz. Örnek mi? Kimsenin ortalıkta görünmediği, herkesin kaçacak delik aradığı firar sonrası koşullarda sorumluluk üstlenen isimsiz kahramanların tavrı. Örnek mi, ölüme gideceğini kendisi ifade eden bir insanın (Mahir Çayan) MAY Yayınları’nın aracıyla, o güç koşullarda, kendisini sahiplenenlere gösterdiği incelik dolu, duyarlılık dolu tavrı. Bu tavırlarda ortak olan yön: her ikisinde de, bu tavır gösterilmediği takdirde kimsenin bu iki insanı suçlayamayacağıdır; zaten en güç koşullarda kimse böyle bir duyarlılığı da onlardan beklememektedir. Ancak devrimci kişiliğin ayrılmaz bir parçası olan hümanist damar aslında bir fazlalık değil, o kişiliğin çekirdeğini oluşturmakta ve yeri-zamanı geldiğinde ortaya çıkarak belirleyici bir özellik göstermektedir. Mahirlerin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını sahiplenmeleri, bunun için gözünü kırpmadan kendilerini feda etmeleri de en üst düzeyde etik bir tavırdır. Bazı arkadaşlarımız; “Mahirlerin görevi o günkü koşullarda siyasî mücadeleyi örgütlemekti. Gidip intihar etmek değil” diyerek, hem üzüntülerini, hem de sitemlerini ifade ediyor olabilirler. Ancak günümüz koşullarından bakılarak geçmişi yargılamak çok kolaydır. Kızıldere’de konulan tavrın bu bakış açısından yargılanabileceğini şahsen düşünmüyorum. Nisan Sıkıyönetimiyle birlikte toplumsal muhalefetin yasal-politik mücadele zemini neredeyse ortadan kalkmıştı. Yoksa kimse ortada böyle bir imkân varken kalkıp intihar etmeyi (?) düşünmezdi. Aslında Mahir Çayan, Kızıldere’de bir mesaj verdi. Bu mesaj artık verilmiştir ve sonsuzlukta yankılanmaktadır. Kısacası Mahir, 30 Mart’ta verdiği mesajla, zamanı o tarihte sonsuza kadar dondurdu. Neydi o mesaj? “En güç koşullarda bile kararlılığınızı, umudunuzu ve iradenizi yitirmeyin. Siz iradenizi yitirmedikçe sizi hiçbir güç sizi teslim alamaz.” Bana kalırsa verilen mesaj buydu ve budur. Günümüzde bile tek başına bu mesaj, ülkemizin yüz akıdır. Bu mesajı bize tekrar hatırlattığı için yazara şükran borçluyuz. Yazılarının devamında da eminim bu değerleri bize hatırlatmaya, bizi düşündürmeye devam edecektir.

    Yanıt
  5. Mine Zabci

    bir cirpida yariladim..ICERDEKI PENCERELER…Hakki agabeycigim son 10 yilda onurunu kaybetmis bir topluluk olustu gitti,gidiyor ulkemizde maalesef..O ruhlar bambaska azinliktada olsa hala varlar…Denizlerin,mahirlaerin,ulas’larin arasinda adlari sizlerce bilinen diger kahramanlar, Sirrilar,Cihanlar gibi. acida olsa guzel belgelemissin yazini..Can dundar olayi.hatirlar gibiyim…bir kez dahami deginmistin ne??neyse gectigimiz Haziran direnisin’de da ne sol,ne sag veya sosyalizm..Halk sanirim ayni yurekle bu cagriyi yapiyordu.. “Biji Kürdistan” nire “Bağımsız Türkiye” nire!.. İnanmıştır, “sosyalistlerin önderliğinde Türkiye bağımsız olursa Kürtler de özgür olacak Türkler de. Bağımsızlıkla gelecek olan devrimci demokrasi eşitliği getirecek, alın terinin iktidarını getirecek. Alın terinin Kürdü, Türkü mü olur?”.

    Yanıt
  6. Guzin Altiok

    Icim burkularak okudum, ziyan olmus bu hayatlar ne kadar inancli, ne kadar vatan severlerdi. Dogru veya yanlis inanmislardi davalarina ama arkalari saglam degildi, ne yazikki buyuk firari basardiklari halde, disarda kendilerine destek verecek cesarette bir avuc insan bile yoktu, olanlar da takip altinda olduklari icin yardim edemediler. Durum boyleyken bu cesur insanlarin basariya ermeleri hemen hemen imkansizdi. Arkasinda buyuk bir kitle olusturmayan bir davanin hezimetle sonlanmasi kacinilmaz. Hepsi gencecik, bilgili birer delikanliydi, keske hayatta kalmayi basarsalardi, kim bilir neler yapabilirlerdi, belki temiz siyaseti getirirlerdi. Su geldigimiz noktada degermiydi demekten kendimi alamiyorum.

    Cok guzel kaleme alinmis bir yazi, gercekleri bize samimi ve berrak bir dille anlattigi icin Hakki Zabci’ya tesekkur ediyorum. Beni tekrar o gunlerin caresizligine goturdu bu yazi!

    Yanıt
  7. Ali

    Ey okuyucular, ey yorumcular, ey kendini muhalif yerine koyanlar; Yaşı 25’i geçmeyen ama önce aklını ve sonra yüreğini koyarak Türkiye tarihini değiştiren bu vatansever devrimcilerin hayatının sadece kısa bir kesimini okuduğunuz zaman ne hissediyorsunuz ? Özellikle “Biz kesintisizilerin tamamının arkasındayız” iradesi ile başlayan sonra git gide ayrışarak yol alan gidişatın mensuplarının cevaplarını merak ediyorum? Buna ek olarak emperyalizmin kana buladığı bir coğrafyada, duruşun, isyanın ve devrimin “dini, mezhebi, ırkı olmaz” düşüncesinden, liboşlarla beraber zıt bir köşeden düşman yaratmaya, ayrıştırmaya başayanların yorumlarını merak ediyorum? Ama en çok “Mahir” ‘den yana mısınız, değil misiniz, buna cevabınızı merak ediyorum?

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!