Devrimci-Yurtseverlik ve Saptırmalar: I- Mehmet Ali Yılmaz

Emperyalistler mazlum halkları ezmekle, sömürmekle yetinmediler, onların direnme eğilimlerini yerle bir etmek için

kavramlarını, düşünce sistemlerini de bozdular ve bütün toplumsal, tarihsel değerlerini çaldılar.

1970’li yıllarda devrimci gençler olarak yayınladığımız bildirilerde, yaptığımız açıklamalarda, ya da kitle önünde yaptığımız konuşmalarda, “Devrimciler”, “Yurtseverler”, “İlericiler”, “Demokratlar” veya “İlerici, Yurtsever, Emekçi Halkımız” gibi kavramları, hitap şekillerini çok sık kullanırdık. Özellikle teksir makinesi ile çoğaltıp faşistlerin, polisin ve Jandarmanın saldırılarına aldırmadan dağıttığımız bildirilerin en başında bu ifadelerden biri veya bir kaçı yer alırdı. Bu kavramları hemen hemen bütün sol gruplar rahatlıkla kullanırlardı ve hiç tartışma konusu da olmazdı.

Devrimci-sosyalist solun yükseliş dönemlerinde sıkça kullandığı bu kavramları saldırıya uğradığı, içten ve dıştan tahrip edildiği yıllarda terk etmiş olması anlaşılır gibi değil. Bu kavramlarla anılır hale gelen, bu şiarlarla bütünleşen Solun 1990’lı yıllardan itibaren devrimci fikirlerine, geleneksel kavramlarına karşı neo-liberal, post-modern akımların başlattığı yıpratma, itibarsızlaştırma saldırılarına karşı gereken direnci göstermeyerek geri adım atmasının nedenlerini derinlemesine sorgulamak gerekir. Çünkü belirleyici konumda olanların, solun entelejansiyasının bu ters rüzgâra kapılması ile yaratılan ortamın devrimcileri sarmalamaya başlamasından sonra karşı karşıya kaldığımız ve hala içinden çıkamadığımız sorunlar yumağının temelinde bu ideolojik ve ayni zamanda politik taviz yatmaktadır.

Bu çok boyutlu iç ve dış saldırı döneminde “Devrim” kavramı unutturuldu ve hatta “darbecilik” gibi gösterilerek toplumsal hafızadan silinmeye çalışıldı.

“İlericilik, gericilik”, “ulusalcı”ların kavramları olarak öne sürülüp adeta sözlüklerin dışına atılmaya uğraşıldı.

“Demokrat ve demokrasi” kavramlarını ise şeyhlerin dizi dibinde eskiden beri oturan Amerikan Müslümanlarına yeni oturmaya başlayan neo-müritler, soldan çalarak sunmaya çalıştılar. Bu değişime uğrayan eskiden solcu olan kişilerin yeni yollarında bir hayli mesafe kat ettiklerini teslim etmeliyiz.

Devrimci kesimin büyük ölçüde terk ettiği, güncel politikalar bakımından da önemli olan bir kavram da “Yurtseverlik”dir. Devrimcilerin 1960 ve 70’li yıllarda öne çıkardığı en çarpıcı kavramlardan birisidir yurtseverlik. Bu kavram halk üzerinde çok olumlu etki bırakan, solun halkla kurduğu güven köprüsünün temel dayanağını oluşturan, kitleselleşmenin önünü açan ve en önemlisi de emperyalizme karşı verilen mücadelenin zihinlerde somutlaştırılmasını sağlayan şiarımızdı yurtseverlik. Yurtseverlik ve kardeşi olan bağımsızlık kesintisiz devrim anlayışının ilk aşamasını en güzel ve apaçık özetleyen, herkesin kolayca benimsediği şiarlardı. Solu-sosyalizmi tahrip etmeyi önüne iş olarak koymuş olan çevreler 1990’lardan itibaren yurtseverlik, bağımsızlık ve anti-emperyalizm gibi aynı kapıya çıkan kavramları devrimcilere yabancılaştırmak için ciddi anlamda mesai harcadılar. Özellikle yurtseverliği aşırı milliyetçilik olarak sunarak solun bu kavramdan uzaklaşmasını sağlamaya, devrimcilerin ana hedefi olan emperyalizme karşı mücadeleyi saptırmaya, geçersizleştirmeye kalkıştılar. Böylece emperyalizmi ve ABD’nin ülkemize karşı yürüttüğü yeni-sömürgeci politikalarını gizleyerek, karartma yaparak mücadeleyi saptırdılar ve solu uzantıları vasıtasıyla içe döndürerek büzülmesini ve daha fazla yıpranmasını sağladılar. Bu tür yollarla emperyalizme karşı ezilenlerin, sömürülenlerin mücadeleye girmelerini ve giderek kuracakları geniş katılımlı cephenin oluşmasına da engel oldular. Devrimciler, emperyalizmin sol içindeki işbirlikçilerinin çarpıtmalarına, yarattıkları kavram kargaşasına  ve hedef saptırmalara kanarak çok büyük bir yanlışa saplandılar ve hala da bu yanlış yoldan büyük ölçüde dönebilmiş değiller.

Bu kavramı daha yakından tanıyabilmek için tarihteki yerini ve sosyalistler yönünden önemini anlamaya çalışalım. Çünkü ülkemizi teslim almış olan emperyalizme karşı yürütülecek mücadelenin anahtar kavramlarından biridir yurtseverlik. Günümüzde, ABD emperyalizmine ve uzantılarına karşı verilecek ideolojik ve siyasi mücadele, Ortadoğu’da ateş altında tutulan Suriye, Irak ve İran gibi ülkelerin teslim alınmasını önlemek için de çok önemlidir.

Marksizm ve Yurtseverlik

“Anavatan savunması” kavramına “sol”dan eleştiri yöneltenler Komünist Manifesto’da yer alan “İşçilerin vatanı yoktur” değerlendirmesini dönemin koşullarından ve yazının bütünlüğünden kopararak iddialarına dayanak yapmaya kalkışırlar. Manifestoda yer alan “İşçilerin vatanı yoktur” cümlesini, rekabetçi kapitalizm döneminde Batılı ülkeler proletaryası için yapılan bu değerlendirmeyi hem bütünlüğünden koparan hem de emperyalizm çağında yeni sömürge ülkelere olduğu gibi uyarlamaya kalkışan bir zihniyetin iyi niyetinden söz edemeyiz.

Marx ve Engels’in bu değerlendirmesi yazının bütünlüğü içinde şöyledir:

“Komünistler, ayrıca, vatan ve milliyeti kaldırmayı istemekle de suçlanıyorlar.

İşçilerin vatanı yoktur. Onlardan sahip olmadıkları bir şeyi alamayız. Proletarya, her şeyden önce, siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, bizzat ulusu oluşturmak zorunda olduğuna göre, kendisi, bu ölçüde, ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında değil.” (Marx, Engels, Seçme Yapıtlar 1, s.151, Sol Y.)

Emperyalizmin dünya halklarını ezdiği, ülkeleri sömürgeleştirdiği, ekonomik, siyasi ve askeri olarak hegemonyası altına aldığı bir dönemde, ezilen milletlerin işçi sınıfının önderliğinde emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelesi vermesinden doğal ne olabilir? Ezilen halklar elbette ki ülkelerini, vatanlarını emperyalizmin tahakkümünden kurtarmak için yurtseverlik temelinde ilk önce tam bağımsızlığı gerçekleştirmeyi hedefleyeceklerdir. Yüz yıldır mazlum milletlerin birçoğu bu yoldan yürüyorlar, ülkelerini emperyalist hegemonyadan ve sömürüden kurtarmak için savaştılar ve savaşmaya da devam ediyorlar.

Sözü boş yere uzatmaya hiç gerek yok, çünkü emperyalizme karşı mücadeleyi çarpıtanlara, “anayurt savunması”nı her koşulda hor görenlere en esaslı cevabı Lenin vermektedir. 30 Kasım 1916’da Lenin, I. Armand’a yazdığı mektubunda bu konuya açıklık getirmektedir:

“ ‘Anayurdun savunması’ konusunda, görüşlerimizde bir ayrılık var mı, yok mu bilmiyorum…

“Ama genellikle bana öyle geliyor ki, siz savınızı biraz tek taraflı ve formalistçe öne sürüyorsunuz. Komünist Manifestosu’ndan bir yer aktarıyorsunuz (çalışan insanın yurdu yoktur) ve onu neredeyse kayıtsız şartsız, milli savaşların tanınmamasını bile içine alacak şekilde uygulamak istiyorsunuz.

“Marxizmin bütün ruhu, bütün sistemi, her önermenin, a) yalnız tarihi bakımından, b) ancak diğerleri ile ilgili olarak, c) tarihin somut denemeleri yönünden incelenmesini ister.

“Anayurt tarihi bir kavramdır. Anayurt, bir çağda, ya da daha doğrusu milletin onu ezenleri devirmek için mücadele ettiği anda bir şeydir; milli hareketlerin çok gerilerde kaldığı anda başka bir şey. ‘Üç tip ülke’ için (kendi kaderini tayin üzerindeki tezimizin 6. paragrafı) anayurt üzerine tek bir önerme olamayacağı gibi, onun savunması konusunda da her türlü şartlar altında aynı şeyler uygulanamaz.

Komünist Manifestosu’nda, çalışan insanın yurdu yoktur deniyor.

“Doğru. Ama orada yalnız bu söylenmiyor. İlk önermeyi (çalışan insanın yurdu yoktur) alıp bunun ikincisiyle (İşçiler, burjuvazi ile aynı anlamda olmamakla birlikte milli bir sınıf teşkil ederler) ilişkisini unutmak pek yanlış olacaktır.

“Öyleyse bu ilişki nerededir? Bence bu ilişki şu gerçektedir ki, demokratik bir harekette (böyle bir anda, böyle somut şartlar içinde) proletarya bunu desteklemeyi reddedemez (ve bunun sonucu milli bir savaşta anayurdun savunmasını destekler).

“Marx ve Engels Komünist Manifestosu’nda, çalışan insanın yurdu yoktur, diyorlar. Fakat aynı Marx çok defalar milli bir savaş için çağrıda bulundu: Marx 1848’de, Engels 1859’da (Po ve Ren kitabının sonunda Almanların milli duygularının kıvılcımlandığı anda onları milli bir savaş vermeğe çağırdı). Engels 1891’de, Fransızlar (Boulanger)+Aleksandr III’ün Almanlara karşı giriştikleri tehditler ve savaş hazırlıkları karşısında ‘anayurdun savunması’ gereğini hiç itirazsız kabul etti.

“Marx ve Engels, bugün başka, yarın başka şey söyleyecek, kafası karmakarışık kişiler miydi? Hayır. Bence milli bir savaşta ‘anayurdun savunulması’ marxizmin gereklerine tamamen uygundur. 1891’de Alman Sosyal Demokratlarının, Boulanger+Aleksandır III’e karşı anayurtlarını savunmaları gerekirdi. Bu, özelliği olan bir milli savaştı.” (V.I.Lenin, Mektuplar, s.167-168, Toplum Y.)

Elbetteki ne Marx’ın ne de Engels’in kafası karışıktı. 1847-48’de kaleme alınan Manifesto’nun 1882’de Rusçaya çevirisine Marx ve Engels’in “son” ortak önsözlerinde bu bildirgenin, “Batı ve Orta Avrupa’nın tarihsel deneylerine dayandığını açıkça ifade ettiler.” (Manifesto’nun Tarihsel Önemi, Paul Sweezy, Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar, s.123, Yordam Y.)

Marx ve Engels daha sonraki yıllarda kapitalizmin sömürgeci ve gerici yüzünü görmüşler ve sömürgeleştirilmiş halkların direnme hakkı olduğunu kabul etmişlerdir. Bu nedenle kurtuluş savaşlarının önünü açtıklarını söylersek hiç de abartmış olmayız. Engels, Manifesto’nun yazılmasından on yıl sonra 1857’de “İran ve Çin” başlıklı makalesinde “sömürgecilik” ve “ulusal kurtuluş” hakkında yazdıklarıyla yüksek öngörüsünü bir kez daha ortaya koymuştur:

“Şimdi açıkça Çinliler arasında farklı bir ruh var… Halkın çoğunluğu yabancılarla mücadelede aktif, hatta fanatik bir şekilde yer alıyor. Hong Kong’da Avrupalı topluluğun ekmeğini zehirliyorlar, ayrım gözetmeden ve en sakin tefekkürle… Yabancı ülkelere göç eden sömürge insanları bile kazan kaldırıyor ve sanki kararlaştırmış gibi, her göç gemisinin güvertesinde, gemiyi ele geçirmek için dövüşüyor… Savunmasız bir şehri top ateşine tutan ve cinayete tecavüzü ekleyen uygarlık tacirleri, bu sistemi korkakça, barbarca, zalimce diye adlandırabilirler, ama başarılı olduktan sonra bundan Çinlilere ne?… Bunun bir pro aris et focis (kutsal değerler ve yurt için) savaş olduğunu, Çin ulusunu devam ettirmek için bir halk savaşı olduğunu fark etmemiz iyi olurdu.” (Age, aktaran Aijaz Ahmad, Kendi Zamanında ve Bizim Zamanımızda Komünist Manifesto, s.236, Yordam Y.)

Emperyalizmin 19. yüzyılın son yıllarında ortaya çıkmasından bir süre önce, ömrünün sonuna doğru Marx 1881’de Danielson’a yazdığı mektupta sömürgecilikten “son derece kanlı bir süreç” olarak söz eder ve Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliğini özetler:

“Hindistan’da İngiliz hükümetini genel bir patlama değilse de ciddi zorluklar bekliyor. İngilizler’in kira adı altında yıllık olarak aldıkları şey, Hindular için yararsız olan demiryollarından aldıkları kar payları, Afganistan ve diğer savaşlardaki askeri ve sivil hizmet elamanlarının ikramiyeleri vb. – herhangi bir eş değeri olmadan ve Hindistan içerisinde kendilerine yıllık olarak tahsis ettiklerinden oldukça ayrı olarak onlardan aldıkları- salt Hintliler’in her yıl karşılıksız olarak İngiltere’ye göndermek zorunda oldukları emtianın değerinden bahsedersek Hindistan’daki 60 milyon tarım ve sanayi emekçisinin kazancının toplamından daha fazla bir meblağ tutuyor. Bu son derece kanlı bir süreç.” (Age, aktaran Aijaz Ahmad,s.236).

Görüldüğü gibi Marx ve Engels, K. Manifesto’da açıkça değinmedikleri sömürge halkların sömürgecilere karşı sömürüden ve ezilmekte oluşlarından doğan direnme haklarını daha sonraki yıllarda savunmaktadırlar. Böylece Lenin’in “anayurt savunması” hakkındaki görüşleri bir yandan somut gerçeklere dayanırken aynı zamanda Marx ve Engels’in tespitlerine de dayanmaktadır. Bu gerçeği anlamamakta ya da görmezlikten gelmekte direnen “sosyalistler”e ustaların söyledikleri de tesir etmiyorsa, koyver gitsinler.

Not: Bu yazının ikinci bölümü: “Yurtseverlik- Enternasyonalizm, Sekterlik ve Faşizm” üzerine olacak.

Mehmet Ali Yılmaz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!