Ekim devrimi, Reel Sosyalizm ve Çöküş-Saffet Bilen

Sovyet Birliğinin kendini dağıtması, kendi üzerinde yapılan tartışmaları bırakın çözmeyi, daha karmaşık bir hale getirdi. Bu yazıyı, tartışmaya giriş çabası olarak değerlendirmekte ve devam ettirmekte de yarar var.

Sovyetler de ne oldu tartışması iki ayrı dönemde ele alınmalı bence.

Bunlardan birincisi; sınıflı topluma, Çarlığa isyan ve devrim dönemidir. Bu dönemin ve devrimin ortaya çıkardığı en önemli sonuç; bir sınıf olarak burjuvazinin zor yoluyla tasfiye edilebileceği, sömürenlerin alt edilebileceğini ve insanlığın kapitalizme mahkum olmadığını açık olarak göstermesidir. Açıkçası umuttur. Ve hiçte yabana atılacak bir kazançta değildir.

İkincisi ise, yıkılanın yerine kurulan sistemin tartışılmasıdır. Bu iki dönemi keskin çizgilerle birbirinden ayırabilir miyiz? Bu zor, ama birebir örtüşen olaylar zinciri olarak da değerlendirilemezler.

Ne dediğimi şöyle açayım;

Sovyet sisteminin 1989 da çöküşü, mutlaka 17 Ekimin hemen sonrası ile bağlantılıdır. Ben yaşanan bu süreçte kırılmanın daha ilk başlarda yaşandığını düşünüyorum. Sistemin oturmasından sonra yaşanan süreçte bir karşı devrim arama, Çin/Sovyet çatışmasının önermesi, 1956 Kruşçev’in iktidara gelişi ya da bu tarihi geriye taşıyıp 1936 Stalin ve tasfiye hareketine bağlama fikri bana doğru gelmiyor. Maddi bir temeli de yok bu önermenin.

Sistem kurulduğu temeller üzerinde olağan gelişmesini sürdürmüş ve yeniden kendini üretemez duruma gelince çözülüp, dağılmıştır. Ama bu çöküş, 17 Ekim devriminin gerçekleşmesini, aynı tartışmanın içine sokulmasını sağlamaz. Bunlar hem birbirlerine bağlı, hem de birbirlerinden ayrı olaylardır.

Her yaşayan canlı varlık gibi, toplumların da ortaya çıktıkları, geliştikleri ve ömürlerinin bir sonu olduğu bir dönem mutlaka vardır. Olaylar öylesine gelişir ki, o toplum artık eskisi gibi yürüyemez, yaşantısına devam edemez duruma gelir. 1900’lü yılların başı, pek çok toplumsal doku için benzer bir durumun ortaya çıktığı bir dönemdir. Peş peşe patlayan aynı zaman dilimine denk gelen hemen akla gelen epeyce olay var. Osmanlı, Meksika, Çin, İran, Rusya ilk akla gelenler. Diğer ülkelere bakılsa benzer hareketlenmelere rastlanabileceğini de belirtmek gerek. Bu ülkelerin her birinde süreç, kendi koşullarının belirlediği bir seyir izlemiştir. Kimisinde radikal bir köylü ayaklanmasının eşliğinde-Meksika’da Zapata ve Panço Villa-, kimisinde proletaryanın aktif eylemliği ve radikal köylü isyanı- Rusya’da RSDİP ve SD-, kimisinde toplumun yönetici kesiminin içinden çıkan değişim yanlıları- Osmanlı’da Jön Türkler, İTC- önderliğindeki, bu hareketlerin değişim istedikleri ve bunu kendi meşreplerince yürüttüklerini söylemek gerekir.

Bu noktada dönemin, yeni bir dünya düzeni kurma iddiası ile ortaya çıkmış Liberal Burjuvazinin tüm önermelerinin fosladığı bir dönem olduğunu da özellikle belirtmekte yarar var. Burjuvazinin tüm insanlık için mutluluğun ve refahın formülleri olarak önerdiği politikalar ve uygulamalar dünyanın çoğunluğu için tam bir felaket haline dönüşmüştü. Liberalizmin çöküşü, radikal çözümler öneren akımların önünün açılması da demekti. İnsanlar bu çözümleri önerenlere daha fazla kulak verir olmuşlardı.

Tekrardan konumuz olan Rusya’ya dönersek; 19 yy son yarısında Rusya’da eşitlikçi köylü sistemine dayanan radikal hareketlilikler oldukça etkiliydiler. Rusya Marksist hareketinin ilk temsilcileri, Plehanov, Vera Zasuliç de bu hareketin üyeleridir, bir dönem. 19 yy son çeyreği, Köylü devrimciliğinden kopup, Marksist görüşleri benimseyen bu kişilerin önderliğinde kurulan ilk Marksist grupta etkisini hızla arttırmış ve Marksist hareket, Rusya’da değişim isteğinin en önemli fikri merkezlerinden biri olmuştu. Rusya açısından süreç hem objektif koşullar hem de iradi koşullar olgunlaşmakta idi, o günlerde. Değişiklik kaçınılmazdı. Sorun bu değişiklik hangi sınıflara hizmet edecek sorunuydu. Tartışma bu konudaydı.

Bu son söylediğim, merkezlerden biri kelimesini biraz açmak gerekir.

17 Ekim devriminin gerçekleştiği günlerde, Marksist kökenliler arasındaki tartışmanın özü, Rusya’nın yaşadığı süreç kimin inisiyatifinde yürüyecek tartışmasıdır. Çarlık devrilmiştir. Toplumsal dönüşüme kim önderlik edecektir? Burjuvazi mi yoksa proletarya mı?

Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin önerisi çoğunlukla, ki içlerinde epeyce itiraz eden vardı, Burjuvazinin devrilmesi ve tasfiye edilmesi yönündedir. İktidara el koyulması bunun için elzemdir. Ne dün, nede yarın şimdi fikri, 17 Ekim devrimini tarih sahnesine sokan karardır. Bu fikrin en kararlı savunucusu Lenin’dir. Bu hakkın teslim edilmesi gerekir. Üzerinden atlanmaması gereken bir olgu daha var. Marksist kökenliler arasında burjuvazinin alt edilmesi ve sosyalist bir toplumun inşasından yana olan başka gruplar da vardır. Martov önderliğindeki sol Menşevikler bu grupların başında gelir.

Bunların dışında Bolşeviklere esas destek, SD’nin sağ kanadından kopup, hızla büyük bir güç haline gelen Sol SD ‘den gelmiştir. Belirtmek gerekir ki, Sovyetlerde ‘Bütün İktidar Sovyetlere’ kararı bu parti olmasaydı çoğunluk olamazdı. Ayaklanma sırasında toplanan Sovyet kongresinin 670 delegesi vardı. Bunlardan 300 ü Bolşevik-içlerinde bu karara itiraz edenler vardı- 193’ü SD idi, bunların yarısı sol SD idi ve Bolşevikleri destekliyordu. Sol SD ‘nin açık desteği Bolşevik önerisini, yani iktidarın burjuvazinin elinden alınması fikrini, Sovyetlerde çoğunluk haline getirdi.

Sol SD’nin devrime katkısı sadece Sovyetlerdeki çoğunluğun sağlanmasında değildi. Devrimin pratik önderliğini yürüten Askeri Devrim Komitesinin Komutanı, Sol SD ‘li Pavel Lazimirdi. 20 Ekim günü seçilen önderlik bürosu Lazimir, Sadovski ve iki Bolşevik Antonov-Ovseyenko ile Podvoiski’ den oluşuyordu. 21 Ekim günü Sovyet ADK’nın kuruluşuna son onayı verdi. Bu aslında ayaklanmanın fiili başlangıcı demekti. Ayaklanmanın başarısından sonra ise, kurulan hükümette de görevler Bolşevikler ve Sol SD arasında paylaşıldı.

Bu saydıklarım, bize bir görev yükler mi? Evet. Sovyet devriminin anlatımlarında aradan geçen bunca sene sonra, devrime katkı sunanları ayrımsız anmayı başarmalıyız, en azından. Lenin’in, Troçki’nin yanında Maria Spiridonova’yı da anmayı da ihmal etmemek doğru olur.

Sadece bununla yetinirsek doğru yapar mıyız? Hayır. Sovyet iktidarının ilan ettiği program ve sonrasının değerlendirmesini yapmakta gerekir. Bu değerlendirmeye geçmeden, Ekim devriminin öneminin altını bir kez daha çizmekte yarar var.

Ekim 17, bir sınıf olarak burjuvazinin zor yoluyla tasfiye edilebileceği, sömürenlerin alt edilebileceğini açık olarak göstermesi ve insanlığın kapitalizme mahkûm olmadığının ilanıdır. Açıkçası umuttur.

Devrim sonrasında yaşananları daha iyi anlamanın yolu ise, bir ölçüde Narodnoya Volya’yı tanımaktan da geçer. Kısaca bu hareketle, Marksist gruplar arasındaki ilişkileri hatırlamak yararlı olur.

Polis 1883 te Narodya Volya’yı kapatıp, bütün üyeleri ya ölüp, ya da yurt dışına kaçınca bu hareketin bittiği sanılmıştı. 1890’larda Marksistler bu hareketten geriye ne kaldıysa teorik olarak tasfiye etmeye başladılar ve bu eylemde oldukça başarılı da oldular. Köylerdeki sessizlik ve Rus sanayisinin hızlı gelişimi ve toplumsal hayatta sebep olduğu dönüşümler, arkasından patlayan büyük dalgalar halindeki işçi grevleri, değişim isteyen yeni kuşakları Marksizm saflarına çekti.

20 yy başlarında ise köylüler bir kere daha ayaklanmaya başladılar. İsyanlar, vergi toplayıcılarının evlerinin yakılması, asker ve polisle çatışmalar yaygınlaştı. Bu durum köylü sosyalizminin yeniden, eskisinden daha kuvvetli ortaya çıkması ile sonuçlandı. 1903 yılında Sosyalist Devrim Partisi kuruldu. Bu partinin etkisi 1917’ ye kadar artmış, Devrim sonrası Kurucu Meclis için gösterdiği adaylar, Bolşeviklerin 9 milyon oyuna karşılık 21 milyona ulaşmıştı. Bu rakam hem Bolşeviklerin, hem de Menşeviklerin toplam oyundan fazlaydı.

Birbirleriyle devrime hazırlık sürecinde yakınlaşmış ve hemen sonrasında çok kısa bir dönem ittifak yapmış, bu iki hareketin sonradan birbirlerini can düşmanı olarak görmelerinin nedenlerinin irdelenmesi bize bir fikir verir kanısındayım.

Aralarındaki teorik tartışmanın düğümlendiği nokta, Rusya’nın, Batı Avrupa ülkelerinin yolunu mu izleyecek, yani feodalizm tasfiyesi, kapitalizmin inşası ve sonra sosyalizm? Yoksa kapitalist aşama atlanarak, kapitalist olmayan bir yoldan, sosyalizmin kurulabileceği midir?

Narodniklere göre, Rusya’ya özgü komünal köyler, ilkel de olsa sosyalist özellikteydiler. Üyeleri, mülkiyetin her yıl yeniden ihtiyaç temelinde yeniden dağıtılmasına, eşitliğe, yardımlaşmaya, kolektivizme alışkınlardı. Temel olarak bu kolektivist sistem alınırsa Rusya kapitalizmin hastalıklarına yakalanmadan, sosyalizmi kurabilirdi.

Onların bu görüşlerine karşılık, Rus Marksistleri, Marksın Kapital’deki şemasını öne sürdüler. Her ülkenin farklı aşamalarla da olsa, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm yolunu izlemesinin bilimsel bir zorunluluk olduğunu savundular. Kapitalizm hızla gelişiyor ve Mir sistemi çöküyordu. Lenin’in ilk teorik eserinin- Rusya’da kapitalizmin Gelişmesi- ana savı buydu. Lenin bu kitabında, Rusya’da sanayide, tarımda, ticarette kapitalizmin hızla geliştiğini ispatladı.

Belirtilmesi gereken önemli bir nokta, Rus Marksistlerinin kaçınılmaz yol konusunda, Marks gibi düşünmedikleridir. Marks, ‘1877 yılında (Anavatan üzerine Notlar isimli) Rusça bir dergiye yazdığı mektupta, Rusya’nın kapitalizmin katastrofundan kurtulabilmek için tarihin kendisine en büyük şansı lütfettiği bir ülke olduğunu’ (akt.B.D. Wolfe- Devrimi yapan üç adam) yazmıştı.

Yine, Marks, 8 Mart 1881 de Vera Zazuliç’e yazdığı mektupta şunları söylüyor;

‘(Tarımda kapitalistleşme) Dolayısıyla bu sürecin ‘tarihsel kaçınılmazlığı’ kesinlikle Batı Avrupa ülkeleri ile sınırlıdır….. Bu yüzden Kapitalde sunulan çözümleme, kırsal komünün (Obşçinanın) sürüp süremeyeceği konusunda nedenler göstermez, ama bununla ilgili yaptığım özel çalışma ve özgün kaynaklardan elde ettiğim veriler, bu komünün Rusya’da toplumsal canlanmanın dayanağı olduğuna beni ikna etmiştir, fakat böylesi bir işlev görebilmesi için en başta her taraftan ona hücum eden zararlı etkilerin ortadan kaldırılması gerekir; ancak o zaman onun için gerekli olan içsel gelişmenin normal şartları sağlanmış olur.(Marks-Collected Works,c.46 ss.71-2-Akt.Murray Boockchin-1905 ten 1917 ye Rus Devrimleri,Dipnot yy, s.61) (Bu mektubun enteresan bir şekilde 1924 e kadar ortalıkta görünmediğini de ekleyeyim.)

Başka bir yerde söyledikleri ise şöyleydi;

‘Komünist Manifesto’nun amacı, modern burjuva mülkiyetinin yaklaşmakta olan kaçınılmaz çözülüşünü ilan etmekti. Ama Rusya’da, hızla gelişen kapitalist vurguna ve henüz gelişmekte olan burjuva toprak mülkiyetine karşılık, toprağın yarısından fazlasına köylülerin ortaklaşa sahip olduğunu görüyoruz. Şimdi sorun şudur; Büyük çapta zayıflamış olsa bile, gene de ilkel bir ortak toprak sahipliği biçimi olan Rus obşina’sı( Köy topluluğu-Ç-) doğrudan doğruya Komünist ortak mülkiyetin üst biçimine geçebilir mi? Ya da tersine, ilk önce, Batı’nın tarihsel evrimini oluşturan aynı çözülme sürecinden mi geçmelidir?

Buna bugün verilecek tek yanıt şudur; Eğer Rus devrimi, Batıda ki bir proleter devriminin habercisi olur ve bunlar, böylelikle, birbirlerini tamamlarlarsa, Rusya’ da ki mevcut ortak toprak sahipliği, komünist bir gelişmenin başlangıç noktası olabilir.’ (Londra 21 Ocak 1882- K. Marks- F. Engels- Komünist Manifesto, Rusça baskıya önsöz.)

Alıntıladığım bu pasajlar, hem Narodniklere, hem de Marksistlere kendi görüşlerini doğruluyormuş gibi geldi. 1893 yılında Engels, Rusya konusunda otorite olarak fikir beyan etmeyi kesin olarak reddetti. I.A. Hourrviche yazdığı mektupta;

‘Sürgündeki Rus mültecilerinin, son on yıldan bu yana izlemişseniz, içlerindeki çok farklı grupların Marks’ın yazı ve mektuplarından, Tevrat’tan veya İncil’den iktibaslarda bulunduklarını kendinizde bileceksiniz. Sorduğunuz soruya verebileceğim bir cevapta, eğer herhangi bir ilgi uyandırırsa, aynı şekilde kullanılmak durumunda kalacaktır’.(Akt.B.D. Wolfe- a.g. e.)

Engels’in, Narodnikler ile Marksistler’in sürgündeki liderlerini 1892 de Londra’daki kendi evinde bir toplantıya çağırdığı biliniyor. Ama tek bir parti çatısı altında birleşilmesi amaçlı bu toplantı başarısız oldu. Rus marksizminin kurucusu Plehanov’un 1914 te, her iki grubun birleşmesi için bir çabası daha oldu. Ama artık çok geçti. Aradaki görüş ayrılıkları çok büyümüştü.

Hayat, iki akımı yan yana bir kere daha 17 Ekim’de getirdi. Bu yan yana geliş, Bolşeviklerin, S.D’ lerin tarım programını hükümet programı olarak ilan etmeleri ile oldu. Ve sonunda, iki akım arasında kısa süren ittifak yerini çatışmaya bıraktı.

Çatışma değil tersi olsaydı diyerek düşünmeden edemiyor insan. Sosyalist uygulamanın iki versiyonu olarak ortaya çıkan bu iki akım, toplumun ezici çoğunluğuna dayanıyorlardı. Demokratik bir ortamın ve kitlelerin katılımı ile bir sosyalizm inşasına başlanabilirdi. Ama bu mümkün müydü? Tarihin tanıdığı en devrimci sınıfa dayandığını savlayan, köylülüğü kapitalizmi her gün yeniden üreten bir zemin olarak tanımlayan, içinde komünal unsurları taşısa da, tarihsel olarak geriyi temsil ettiğine ve tasfiye edilmesi gerektiğine inanılan bir kuvvet olarak değerlendiren, ayrıca toplumsal gelişimin bilimsel analizinin, şaşmaz yol göstericiliğine sahip olduğuna inanan, bir güç iktidarı paylaşır mıydı?

Paylaşmadı da sonuç olarak. Hızla sanayileşerek proleter sayısını çoğunluk haline getirmeye yöneldi. Bu arada, yardıma geleceği varsayılan Alman devriminin gerçekleşmemesi de, başka bir sorundu. Orada, proletaryaya dayandığını söyleyen başka bir parti, Alman sosyal demokrat partisi iktidara geldi ve devrimi ezen güçlerin önderliğini yaptı.

Rus devrim tarihi ile ilgili pek bilinmeyen bu yaşanmışlığın kısa anlatımından şimdilik kaydıyla çıkabilecek sonuçları, elden geçirilmesi gereken soruları şöyle sıralamak gerekli.

Her ülkenin devrim süreci kendi özgül koşullarını izlemek zorundadır. Narodnikler, Rusya’da gelişen kapitalizmin ve nüfusun proleterleşmesinin önemini, Marksistlerin ise proletarya iktidarının tek başına hedef olmadığını, proletaryanın da sınıflı toplum mücadelesinde, kendi kendini ortadan kaldırması gerektiğini, sonuç olarak sınıflı bir toplumun ortaya çıkardığı bir sınıf olduğunu, asıl olanın sınıfsız toplum nüveleri olduğunu düşünselerdi, dolayısıyla da zaten var olan zeminin korunup geliştirilmesine yönelselerdi, diye düşünmeden edemiyor insan.

Nitekim bu tartışmadan 40-50 yıl sonrasında gündeme gelen Çin devrimi ve sonrasındaki Vietnam devrimi, köylü toplumunda devrim stratejisinin ne olması gerektiğini anlatan bir deneyimdi. Küba devrimi ise bambaşka bir yol izledi. Tabi bu iki devriminde, iktidarın alınmasından sonra, Sovyet deneyini kendi koşullarında tekrarladıklarını söyleyebiliriz.

Anlattıklarımdan çıkarılabilecek bir sonuçta; Marks ve Engels’in sonrasında kendi takipçileri gibi dogmatik bir bakışa sahip olmadıkları, gerçeği kitaplarda aramadıklarıdır. Lenin’de devrim koşullarında, işçi köylü ittifakını gündeme getirerek bu basireti gösterebilen bir lider olduğunu göstermiş bir devrimcidir.

Lenin ve Bolşevikler, tahakkümcü ve fethedilmedik alan bırakmamaya azmetmiş bir emperyalist-kapitalizm şartlarında, zincirin kırılıp, sistemin dışına çıkılabileceğini gösterdiler.

Ama aynı Lenin, pratiğin sıkıştırması ile izah edilemeyecek, edilmemesi gereken, birçok uygulamanın altına da imza atan insandır. Örneğin, Aralık 17 de Gizli siyasi polis teşkilatının kurulması bunlardan biridir. Devletin sönümlenmesi fikrinin hızla terki, düzenli ordunun ve bürokrasinin yeniden kurulmasına başlanmasının bir anlamı, bir karşılığı olmalı. Nüfusun hala küçük bir kısmının proleter olduğu bir ülkede, proletarya temelli sosyalizmin kuruluşuna başlama sıkıntılarıdır bunlar.

Kurulan sistem birçok eksiğine rağmen proletarya temelli bir sistemdir. Örneğin, Sovyet seçimlerinde bir proleterin oyu, beş köylüye bedeldir. Birçok eleştirmen veya analistin üzerinde durdukları sınıfa gerçek anlamda dayanılmadığı, örneğin parti yerine Sovyetlere, işçi komitelerine dayanılmadığı, fikri bana sorunu çözecek formül gibi gelmiyor.

Diyelim ki, Lenin ve Bolşevikler diktatördür. Kapitalistlerin ortadan kaldırıldığı bir ortamda, tarihin tanıdığı en devrimci sınıf, neden buna engel olma konusunda bir girişim başlatmamış, duruma el koyma insiyatifi göstermemiştir? Neden demokratik bir ortamın ortaya çıkışının zemini olmamıştır?

Benim bu süreçten anladığım, kapitalizmden kurtuluşun ana dinamiğini sanayi proletaryasına bağlayan bir siyasal çizginin hayata geçirilmesidir, bu deney. Sonuç olarak, kendini yeniden üretemeyip çöken de bu anlayış ve pratiktir.

Nüfusun çoğunluğunun proleter olabilmesi için, ülkenin hızla sanayileşmesi gereklidir. Hızla sanayileşen ve hemen her yerde kurulan fabrikaların, kendilerini yenilemeleri ve geliştirmeleri için de üretilen ürünlerin satılması, tüketilmesi ve yeni talep gereklidir. Bunun pratik anlamı ise, iç pazarın ihtiyacının çok üstünde üretim yapılmasıdır. İşin devamı ise ancak dışa satışla gelebilirdi. Dış satımın en sorunsuz biçimi ise, günün koşulların da nüfus bölgelerine sahip olunmasıydı. Bu da kuruluş felsefesinin dışına çıkmak demekti.

Nitekim Sovyetlerin İlk dönemi hızlı bir sanayileşme dönemiydi. Hızla sanayileşen ülkede, bir sonraki aşama, üretimin daha da yoğunlaşması, kalitenin arttırılması idi. Bunun yolu da teknolojinin yenilenmesi idi. İkinci Dünya savaşının araya girmesi, ekonomi de ki bu problemin ertelenmesine yol açtı. Savaş sonrasında kendi nüfus bölgesinde kalan bölgelerden, sanayinin daha modernleştiği, fabrikaların sökülüp Sovyetlere götürüldüğü biliniyor. Sonrasında ise, Kapitalist olmayan yol tezi ile kendi etrafında bir çevre yaratma girişimi geldi. Ve bu strateji yürümedi. Kendi kuruluş felsefesine ters bu gelişmeler, siyasal sistemin değişmesini de gündeme getirdi. Bu yolun günümüzde başarılı bir temsilcisi ise Çin’dir. Çin’e sosyalist diyebilmekte pek mümkün görünmüyor artık.

Devrim sonrası yaşananları, klasik bir iktidarın kuruluş normları içinde de değerlendirebiliriz. Kendini giderek sönümleyecek devlet yapısı ve sınıf varlığının, bırakın sönümlenmeyi daha fazla pekiştirme yolu seçilmiştir. Bugün de pek çok insanın kafasında sönümlenme ile ilgili düşünce geçişi bile eleştiriye maruz kalma sebebidir. Lenin’i devletin sönümlenmesinden sözetti diye eleştiren, fikirlerin varlığı biliniyor. Kurulan devlet örgütlenmesine yapılan bütün vurgular, tarih önünde yapılanın, güzel bir dünya dileğiyle başlayıp, otoriter bir iktidar kuruluşunu yüceltmekten öteye bir anlama sahip değiller artık. Ama bu iktidar yarım yamalak, bir ayağı burada, bir ayağı karşıda, bir iktidardır. Dağılıp gitmesinin ana sebeplerinden biri de budur.

Ekim devrimi kapitalizme karşı çıkış ruhunun somutlaştığı bir olaydır. Sonrasını ise bu ruhtan adım adım uzaklaşma olarak da tanımlayabiliriz. Yine de Sovyetlerin var olduğu dönemde dünyanın vicdanı olma işlevini, giderek zayıflayarak da olsa, koruduğunu, tümüyle kaybetmediğini de söylemek gerekir. Bunu Sovyetlerin çöküşü sonrası dünyaya bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Çöküş sonrası kapitalizm kendini zincirleyen bütün bağlardan kurtuldu. Daha rahat plan yapar hale geldi. Çin ve diğer devrimlerin de belli bir süre, bu vicdan olma durumunu korudukları söylenebilir. Yaşayan en büyük reel sosyalist ülke olan Çin’in, ‘kedinin kızıl veya beyaz olması önemli değildir, Önemli olan fareyi tutmasıdır’ anlayışının egemen olması ile, bu durumu yitirdiğini söylemek doğru olur.

20 yy da, Proletarya adına hareket eden partiler ihtilalci veya düzenle uzlaşarak yürüyen- Batı Avrupa işçi partileri- iktidara geldiler. Ama hiçbiri, toplumun yarattığı artı değere, bir avuç insanın el koymasının önüne geçemedi. Toplumsal eşitsizliği çözemedi. Çözülmesi gereken problem bütün ağırlığı ile kendini korudu. Kapitalizmin ortaya çıkardığı, adına çok şeyler söylenegelen, ama üzerinde hiçbir soru işareti bile konulmayan, dokunulmazlar arasında olan bu gücün, proletaryanın, geldiğimiz noktada tarihsel olarak oynayacağı rolü, kendisine atfedilen sıfatları taşıyıp taşımadığını da gözden geçirmek zorunda olduğumuzu belirtmeliyim.

Yani demem o ki, kapitalist sistemden memnuniyetsiz olan, yönelimi sınıfsız toplum olan bir hat kitaplarda yok.

Türkiye sosyalistleri, kendi değişim yollarını, ülkedeki güçleri ve şartları tahlil ederek ve ne yapacaklarına kendileri karar vererek, yapmalılar. Ülke Pratiğinin de bize yol göstereceğinin altını çizmek gerekli. Tarihse, bize ancak yol gösterebilir, kapıyı aralayabilir.

Daha ötesi kendi ellerimizde.

Saffet Bilen

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. Anonim

    Saffet dost önemli ve ezberleri sarsan bir yazı… burada narodniklerin birikimi kadar troçki ile galiyevin katkılarınıda irdelemek gerekli…tartışmaya anlamlı katkı için http://www.okuyay..net te link atarak görüşlerimi takdim edeceğim…baki selamlar….

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!