Eklektik Politika- Mehmet Ali Yılmaz

Devrimciler siyaset yaparlarken attıkları her adımın yaratacağı sonuçları

iyi hesap etmek zorundadırlar. Çünkü onlar, omuzlarında dünün ve koca bir halkın geleceğinin ağır yüklerini taşımakta olduklarını unutma hakkına sahip değildirler…

maliyilmaz@anafikir.gen.tr

“Sol” adına siyaset yapanların içine düştükleri önemli yanlışlardan birisi, belki de birincisi eklektizm ile diyalektiği birbirinden ayırt edememeleri sonucunda (ya da bilerek diyalektiği ihmal ettiklerinden dolayı) içine düştükleri ciddi teorik ve politik hatalardır. Özellikle son yirmi yıldır Marksist diyalektiğin yerine eklektizmi geçiren anlayışlara siyaset yapıcıları arasında sıklıkla rastlamaya başladık. Özellikle siyasetin kritik anlarında, dönüm noktalarında takınılacak tavrın belirlenmesi aşamasında doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt etmekte yaşanan yetersizlikler eklektizme düşülmesine neden olmaktadır. “Yetersizlikten” dolayı bu yanlışa düşenler olduğu gibi bilerek, gerçekçi, doğru politikaları saptırmak için de bu yola girenler olabileceğini düşünmek zorundayız.  Böyle davrananları masum sayamayız. Onlar emperyalizmin yeni dünya hâkimiyeti kurma politikalarının ilerleyişini kolaylaştırmak, bu politikalara karşı oluşabilecek dirençleri etkisizleştirmek için özellikle eklektizmi öne çıkarıyorlar. Böylece Marksist dünya görüşünün toplumların hayatında yeniden ilerleyerek mevzi kazanmasını önlemek istiyorlar. İşte bu yüzden durulaşmaya başlayan suyu bulandırarak devrimci siyasetin önünü kesmeye çalışıyorlar.

Post-modernizm bütünü, bütünlüklü bakışı parçalar, tekçiliği öne çıkarır. Marksizm ise bütünlüklü, çok yönlü bilimsel bakışı, nedenselliğe ve tarihselliğe dayanan tahlili esas alır. Somutu soyutlayarak kavramayı benimser. Somutu soyutlamadan, tümlüğü ile anlamaya çalışmadan, bazı (birkaç) yönleriyle kavramaya kalkışmak felsefi ve siyasi olarak eklektizmi benimsemek ve bu yaklaşımın yol açmasıyla da oportünizme ve dar-pratikçiliğe düşmek anlamına gelir.

İşte sol adına siyaset sahnesine çıkanların bir bölümü bu felsefi, siyasi ve pratik yanlışları yaparak Marksist teori ve devrimci siyasetin önünü kapatıyorlar ve saptırıyorlar. Böylece devrimci düşüncenin ve eyleminin halkla buluşmasının, bütünleşmesinin önüne pusu atıyorlar. Devrime zarar veren bu çabaların öteden beri var olduğunu ve günümüzde de sürdürüldüğünü görüyoruz.

“Pratikte ve siyasette, Eklektizm, olaylar zincirindeki ana halkanın saptanmasını önlemesi ve somut bir tarihsel dönemdeki başlıca sorunları çözmek için alınacak önlemlerin tasarlanmasını engellemesi yüzünden yanılgı ve yanlış hesaplamalara yol açar.” (Felsefe Sözlüğü, İ. Florov Yönetiminde Bilimler Akademisi, s.138. Cem Y)

Eklektizmi daha iyi kavramak için Lenin’e başvurmak en doğrusu olmalı. Lenin 1920 sonu ile 1921başlarında Troçki ve Buharin’le sendikalarla ilgili yoğun bir tartışmaya girişmiştir. İşte bu tartışma sırasında teorik inceleme, araştırma konusunda önemli özelliklere sahip olduğunu kabul ettiği Buharin’in sendikalarla ilgili değerlendirmelerini eleştirirken şöyle yazar:

“Buharin yoldaşın burada işlediği hatanın teorik özü, politikayla ekonomi arasındaki (Marksizmin bize öğrettiği) diyalektik ilişkinin yerine eklektizmi geçirmesidir. ‘Hem biri, hem diğeri’, ‘bir yandan, öte yandan’-Buharin’in teorik konumu budur. İşte budur eklektizm. Diyalektik, karşılıklı ilişkileri somut gelişmeleri içinde bütün yönleriyle dikkate almayı gerektirir, bir parça şundan, bir parça bundan almayı değil…” (Lenin, Seçme Eserler, Cilt:9, s.88. İnter Y)

Bir siyasi tespit yapılırken bir parça ondan, bir parça bundan alınarak “iki arada bir derede” politik belirlemeler yapılarak yola çıkılmaz. Bu şekilde bir anlayışla hareket edilerek ne “hedef” de, ne de “amaç”da netlik, açıklık sağlanabilir. Eklektik yaklaşımla çıkılan yolun “stratejisi” de ancak “göç yolda düzelir” belirsizliğinden öteye geçemez. Bu tür anlayışlarla siyaset yapan ve etkili konumlarda yapmayı sürdüren önderlerin yönettiği siyasi hareketlerin, partilerin sosyalizm ve devrim için doğru ve olumlu bir yolda oldukları söylenebilir mi?  

Lenin, Buharin’in temel teorik hatasını,“Marksist diyalektiğin yerine (çeşitli ‘moda’ ve gerici felsefi sistemlerin yazarları arasında son derece yaygın olan) eklektizmi” koymasında görür. (Lenin, age.s, s.90.)

Bizde de 1990’lı yıllardan itibaren Marksist ilkelerden uzaklaşanlar, Batı’dan kaynaklanan “moda ve gerici felsefe sistemlerinin” etkisiyle, 1970’li yıllarda yoğun pratik nedeniyle ve belirgin hedefleri, mücadele stratejileri olan “örgütlülük”ler içinde uç veremeyen hastalıklı eğilimler birden bire ortaya çıkmaya ve kısa sürede de “sol” kamuoyuna hâkim olma imkânını elde ettiler. Özellikle Post-modernist burjuva akımlar, bilimsel bilginin nesnel doğasını yadsıyan felsefi görececilik’in maddeci felsefeye karşı mücadelede bir araç olarak kullanmasını teşvik ederek bilinemezciliğe alan açtılar. Böylece devrimci-sosyalist fikirlerin karanlık ve çıkmaz sokaklara sokularak kitleler üzerindeki etkinliğinin ve burjuva akımlar karşısında kazanılan kendine güveninin kırılmasını sağlamaya çalıştılar.

Lenin’in Buharin ile yaptığı tartışmanın üzerinde durmamızın nedeni, bu dönemin Rusya’da sosyalizmin inşası yönünden çok kritik yıllar olması ve sosyalizmin geleceğinin bir bakıma bu kritik ortamda tarif edilmesidir. (Sosyalizmin inşasının başlatılmasında Lenin’in görüşlerinin belirleyiciliği tartışma götürmez. Onun görüşlerinin, uzun bir zamandan beri solun, devrimci fikirlerin içine düşürüldüğü “sağcılaştırma” operasyonundan kurtularak bir çıkış yolu bulunmasında sayısız yararlarının olacağını ve günümüzde karşı karşıya olduğumuz bütün teorik sorunların çözümünde yol gösterici bir rol üstleneceği için okunması ve öğrenilmesi gerektiğini düşünüyoruz.)

Kasım 1920’de Rusya’da iç savaşı Kızıl Ordu’nun kazanmasından sonra “Savaş Komünizminden Yeni Ekonomi Politika”ya geçiş süreci başlatılmıştı. İşte bu dönemde yapılan sendika tartışmasında Lenin, anlamamakta direnenler veya her şeyi bildiğini sananlar (bunlardan bizde de çok bulunur) için Marksist diyalektiğe bir kez daha başvuruyordu:

“Bir nesneyi gerçekten tanımak için onun bütün yanlarını, bütün ilişkilerini ve ‘aracılıkları’nı kavramak ve araştırmak gerekir. Buna hiçbir zaman tam olarak ulaşamayız, fakat çok yanlılık talebi bizi hatalardan ve kalıplaşmaktan korur. Bu birincisi. İkincisi, diyalektik mantık, nesneyi gelişimi içinde, (Hegel’in zaman zaman söylediği gibi) ‘kendi hareketi’ içinde, değişimi içinde ele almayı gerektirir… Üçüncüsü, bir nesnenin tam ‘tanımı’na gerek hakikatin ölçütü olarak gerekse de bir nesnenin insanın ihtiyacı olan şeyle ilişkisinin determinantı olarak tüm insan pratiği girmelidir. Dördüncüsü, diyalektik mantık Plehanov’un Hegel’e atfen söylemeyi sevdiği gibi ‘soyut gerçek olmadığını, gerçeğin her zaman somut olduğu’nu öğretir.” (Lenin, age, s.91–92.)

Lenin, tarif ettiği diyalektik mantığa ters düşen değerlendirmeleri “cansız ve içeriksiz eklektizm” olarak ele alıyor. Bir sorununun tahlili yapılırken, o sorunun “bütün tarihini”n, “sorunun ortaya konuluşunu”n, ortaya “konuluşunun bütün yönlerini”n, “verili zamanda verili somut koşullar altında bağımsızca” üzerinde durulmalıdır diyor. Sorunu ele alanın “kendi bakış açısından hareketle tahlil etme yönünde” çabasının olması gerektiğini ifade eder. “En ufak bir somut inceleme yapmadan, salt soyutlamalar” yapılarak varılacak yerin eklektizm olduğunu belirtir. (Lenin, age, s.92.) Bir sorunu ele alırken “somuttan hareket etmek gerekir” deyip somutla hiçbir ilişkisi olmayan, kişisel kaygıları topluluğun gelecek perspektifinin önüne koyan yaklaşım ve çözümlemeler ise sadece eklektik değil aynı zamanda ideolojiyi ve gerçeği saptırmayı da içinde barındıran bir tür burjuva davranışıdır.

Kapitalist-emperyalizmin son yirmi yıldır sosyalizme karşı sürdürdüğü savaş yenilgiye uğrayan dünya çapında büyük bir gücü topyekûn imha hareketidir. Bu çok yönlü imha savaşına karşı yürütülen mücadele küçük mevzi direniş hareketleri şeklindedir. İşçi ve emekçi cephesindeki direnişler eskisine göre çok cılız düzeylerde seyrederken, kültür ve ideoloji cephesindeki yarılma hala sürdürülmektedir. Buna karşın bir avuç devrimci ve sosyalist açılan bu kültürel-ideolojik gedikleri kapamaya çalışıyorlar. Özellikle “sol” politikaların yürütücüleri konumunda olanların büyük çoğunluğu ise egemen sınıfın saldırılarına karşı cepheden bir karşı duruşun koşullarını ve stratejisini oluşturmak yerine yan yollardan giderek, eğilerek bükülerek, kapitalizmde çatlaklar arayarak vakit geçirmeyi seçmiş bulunuyorlar. Aslında bu kriz dönemini devrimci ve sosyalistlerin kapitalizmin tahribatının en aza indirilmesinin gerçekleştirileceği bir önemli aşama olarak ele alma becerisini göstermeleri gerekirdi. Dünyanın birçok ülkesinde kitleler kapitalizme diş bilediklerini açıkça göstermelerine rağmen sosyalizmin “aydınları”, “düşünce insanları” ve bilhassa da politikacıları bu gelişimi ateşleyecek fikir, slogan ve siyasi çıkışlarla meydana atılamadılar. Bu tarih sahnesine bir kez daha çıkış yapma imkânını harcayanların en başında “sol” politika yapıcıları ve uygulayıcılarının olduğunun altını bir kez daha çizelim. Sınıf ideolojisini pratiğe cevap verecek ölçüler içinde benimsememelerinin yanına sıra, siyasal gidişi okuyamama, öngörüsüzlük ve mevcut duruma teslim olmalarının da bu olumsuzluğun ortaya çıkmasında etkili olduğunu söylemeliyiz. Bu hataların bir bölümünü kısmen “masum” sayılabilecek eksiklikler ve yetersizlikler şeklinde değerlendirmek mümkün. Ama bu kategoriye hepsi girmez, giremez. Bazılarının yaptıkları yanlışlarla Marksizm-Leninizm’in ilkelerine zarar verdikleri ve böylelerinin devrimci sosyalizmle bir ilişkilerinin kalmadığı açıktır.

***

Başkan Mao, 18 Kasım 1957’de Komünist ve İşçi Partileri Temsilcilerinin Moskova Toplantısında yaptığı konuşmada parti içinde birliğin sağlanabilmesi için hata yapanlara karşı izlenmesi gereken yolu tarif ederken, diğer yandan da sosyalist saflarda artık yatacak yerleri kalmayanlara ve düşmanlara karşı takınılması gereken tavrı açıklıyordu.

“Kanımca, düşman unsur ya da bozguncu olmadıkları sürece kim olurlarsa olsunlar, bütün yoldaşlara karşı birlik tutumu almamız gerekir. Onlara karşı metafizik değil, diyalektik bir yaklaşım benimsemeliyiz. Diyalektik yaklaşım ne demektir? Diyalektik yaklaşım, her şeyi tahlilci bir biçimde ele almak, bütün insanların hata yapabileceğini kabul etmek ve sırf hata yaptı diye bir insanı toptan inkâr etmemek demektir. Lenin bir keresinde, dünyada hata yapmayan tek bir insan olmadığını söylemişti. Herkesin yardıma ihtiyacı vardır… O halde, hatalar yapmış bir yoldaşa karşı tutumumuz ne olmalıdır? Tahlilci olmalı ve metafizik değil, diyalektik bir yaklaşım benimsemeliyiz. Partimiz bir zamanlar metafiziğin, dogmatizmin içine batmıştı ve bu dogmacılar işlerine gelmeyen herkesi tamamen yerle bir etmişlerdi. Daha sonraları dogmatizmi mahkûm ettik ve diyalektiği biraz daha öğrenmiş olduk. Zıtların birliği, diyalektiğin temel kavramıdır. Bu kavram uyarınca, hata yapmış olan bir yoldaşa nasıl davranmalıyız? Önce, onu yanlış fikirlerin etkisinden kurtarmak için mücadele etmeliyiz. İkinci olarak, ona aynı zamanda yardım etmeliyiz. Birincisi, mücadele; ikincisi, yardım. Onların hatalarını düzeltmelerine iyi niyetle yardımcı olmalı ve böylece bir çıkış yolu bulmalarını sağlamalıyız.” (Mao Zedung, Seçme Eserler, Cilt 5, s.561–562, Kaynak Y.)

Parti içinde hata yapanlara karşı Mao iki elimizin olduğunu belirterek “bunlardan biri onunla mücadele etmek için, diğeri ise onunla birleşmek içindir” şeklinde düşüncesini ifade eder. (Mao, age, s.563.)

 Ama iflah olmayan kişilere karşı daha farklı davranmak gerektiğini, bu ikili yaklaşımın onlar için geçerli olamayacağını açıkça belirtir:

“Troçki gibi kişilere ve Çin’de de Cen Dusiyu, Çang Kuotao ve Kao Kang gibilerine karşı, yardımcı olma tutumunu benimsemek mümkün değildi; çünkü bunlar iflah olmaz kişilerdi. Bir de, gene aynı şekilde iflah olmaları mümkün olmayan Hitler, Çan Kayşek ve Çar gibi kişiler vardı ki, bunlarla biz birbirimizi karşılıklı olarak tamamen dışarıda bıraktığımız için, yıkılmaları gerekiyordu. Bu anlamda onların niteliğinin iki değil, sadece bir tek yanı vardır. Son tahlilde, aynı şey önünde sonunda yerlerini sosyalist sisteme bırakmak zorunda kalacak olan emperyalist ve kapitalist sistemler için de geçerlidir. Bu ideoloji için de geçerlidir; idealizm yerini materyalizme, tanrıcılık ise yerini tanrıtanımazlığa bırakacaktır. Burada stratejik hedeften söz ediyorum. Taktik aşamalara gelince iş başkadır, o zaman uzlaşmalar yapılabilir. Kore’de, Amerikalılarla 38. Paralel konusunda uzlaşmadık mı? Vietnam ‘da Fransızlarla uzlaşılmadı mı?

“Her taktik aşamada, mücadele etmekte olduğu kadar, uzlaşmakta da usta olmak zorunludur…” (Mao, age, s.562.)

Başkan Mao’nun yukarıdaki özlü değerlendirmeleri kime karşı nasıl tutum almak gerektiği konusundaki bulanıklığı berraklaştırmaktadır. Marksizm-Leninizm’in ilkelerine kılıç çekilmediği sürece, karşı tarafın fikirlerinin kabul edilebilinecek olanlarını, bu ilkelere ters düşmeyenlerini kabul edebileceğimizi, vazgeçilebilecek olan-ilkesel olmayanlardan-görüşlerimizden de vazgeçebileceğimizi belirtiyor. Ama bu esnekliğin ne eklektizmle ne de kısa vadeli çıkarlar için stratejik amaçları sulandıracak tavırlarla hiçbir alakası olamaz. Devrimciler siyaset yaparlarken attıkları her adımın yaratacağı sonuçları iyi hesap etmek zorundadırlar. Çünkü onlar, omuzlarında dünün ve koca bir halkın geleceğinin ağır yüklerini taşımakta olduklarını unutma hakkına sahip değildirler…

Mehmet Ali Yılmaz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!