Faşizm Nedir, Faşist Kime Denir?

Kavram ya da mevhum, yalnızca bir sözcük değildir, bir nesnenin zihinde oluşturduğu, genişliği, derinliği, içeriği olan bir düşünce bütünlüğü, tasavvurdur.

 

Toplumsal yaşamda insan ilişkileri, ekonomik, sosyal, siyasal faaliyetler kavramlar üzerinden yürür. Kavramlar üzerinde düşünce birliği oluştuğu zaman, ilişkiler sağlıklı düzlemde kurulur, sorunların çözümü de sağlıklı olur. Kavramlar yerli yerinde kullanılmaz, çarptırılır, anlam değişikliği ve kayması yapılırsa, hem karmaşa çıkar hem de toplum birbirini anlamayan insanlardan oluşur, huzur bozulur. Nitekim ülkemizde yaşanan sorunların başlıca nedenlerinden birisi ve bekli de en önemlisi kavramların çarptırılması, içeriğiyle bağdaşmayan anlamlar yüklenmesidir.

 

Örneğin demokrasi kavramını ele alalım, bilimsel anlamıyla, özgür bireylerin özgür iradeleriyle oluşturduğu toplumsal ve siyasal sistemin adıdır. Bu gün siyasal iktidarın yaptığı gibi, demokrasiyi yalnızca demokrasinin olmazsa olmazlarından olan seçime indirgerseniz, özgür iradeyi yok ederseniz, buna demokrasi denmez, denemez; seçim her yerde vardır, ama demokrasiyi özgün kılan özgür iradedir. Oy kullanan kişi özgür iradenin ne anlama geldiğini bilmiyorsa, hakların yükümlülüklerin ayırdına varamamışsa, özgür iradeye dayanan bir demokrasiden söz edilemez.

 

Elbette bir toplumda cahil, okumuş, okumamış vardır; ancak sağlıklı bir toplum yaşamını belirleyen ağırlıkla haklarını, yükümlülüklerini bilen ve koruyan özgür bireylerdir.

 

Bireyin oluşması ise, ekonomik, sosyal, siyasal yaşamın gelişmişliğine, bilimsel ve laik eğitime bağlıdır. Çünkü bireyler, eğitilerek, yetiştirilerek, ekonomik, sosyal, siyasal yönlerden örgütlenip faaliyette bulunarak, hak ve özgürlükler için mücadele ederek, hakların ve yükümlülüklerin ayırdına varabilir. Bu nedenle, bilimsel laik eğitim, örgütlü toplum, halkın ve ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişimi için yaşamsal öneme sahiptir.

 

Bu gün ülkede görülen karmaşanın, çekişmenin, mücadelenin özü, özgür bireylerden oluşan cemiyet toplumu ile doğmalarla koşullanmış cemaat, tarikat, aşiret toplumu arasındaki düşünsel, yaşamsal, eylemsel farklılıktır.

 

Sorun, düşünen, tartışan, irdeleyen, araştıran, çalışan, üreten, özgür bireylerden oluşmuş örgütlü bir toplum mu olacağız, yoksa ırksal ve dinsel doğmaların tutsağı olmuş, kin ve düşmanlıkla beslenen, üretmeden yemeye koşullanmış cemaat, tarikat, aşiret toplumu mu olacağız, sorunudur.

 

Ülkemizdeki sağ siyasal iktidarlar, iktidarlarını sürekli kılabilmek için, toplumu düşünsel, inançsal, etniksel yönden ayrıştırmaya, cemaat, tarikat, aşiret bağı içinde tutmaya büyük önem verirler. Tebaanın (bağımlı kul) yurttaş (özgür birey) olması pek işlerine gelmez, çünkü siyasal güçlerini bu kesimlerden (mürit veya kul) almakta, bu kitleleri oy deposu olarak görmektedirler.

 

Bugün iş başında bulunan dinci siyasal iktidarın, uygulamaları, gelenekselleşmiş sağ siyasal uygulamaların çok ötesine geçmiş, toplumda sosyal, siyasal, inançsal, etniksel hatta kültürel ayrışmayı hızlandıran, çatışma riski doğuran bir boyuta ulaşmıştır. Bu durum, toplumda derin kaygı ve korku yaratmaktadır.

 

Siyasi iktidarının, bilimsel laik eğitimi dışlaması, “dindar ve kindar” nesil yetiştirmek için var gücüyle çalışması, eleştirel aklın yerine doğmayı dayatması, yalanı gerçek gibi sunması, laik değerlere saldırması, sadakaya bağladığı yığınların buna destek olması, korku ve kaygıyı daha da artırmaktadır.  Her ne kadar, “Tarihin tekerleğinin hep ileriye gittiği” genel bir doğruysa da, dünyada ve ülkemizde yaşananlara bakıldığında, tarihi gelişimin tersyüz edildiği, teknik ve bilimsel gelişim hızlanırken sosyal gelişimin yavaşlatıldığı, hatta durdurulduğu, insanlar arasında ekonomik, sosyal, siyasal uçurumlar yaratıldığı zaman zaman görülür. Bu arada insanlar korkutularak, kitleler baskı altına alınarak, kimi olanak ve vaatlerle gözü boyanarak, ülkelerin birikimlerine el konulduğunu, çalınıp yağmalandığı ve böylece halkın soyulduğu da bilinir.

 

Dünyada, bilimsel laik eğitimi temel alan toplumların, bilimde, sanayide, teknolojide, sosyal yaşamda ilerlemelerine karşın, dini doğmaların, ırkçı bağnazlıkların ağına düşmüş toplumların, yokluk, yoksulluk içinde çırpınması, ilkel bir yaşam sürmeleri, etnik, inançsal nedenlerle kan akıtıp can vermeleri, doğal ve olağan sayılmamalıdır.

 

Bunun birinci nedeni emperyalizm ise de başka nedenleri de vardır. Bu olumsuzlukların öznerini emperyalizmin işbirlikçisi siyasi iktidarlar, kendi çıkarını halkın çıkarının önüne koyan egemen çevreler, yalanı bir erdem gibi sunan siyasetçiler, mevki, makam, çıkar için her şeyi yapmaya amade devlet yöneticileri, üniversitelere yerleşmiş bilimci müsvetteleri, yazılı ve görsel basının yanar, döner yazar taifesi, kişisel çıkara endeksli birlik, sendika, oda, dernek yönetimleri, din bezirgânı hacı-hoca takımı diye sayabiliriz.

 

Laik demokratik bilimsel eğitimin esas alınması, özgür bireye ve örgütlü topluma önem verilmesi, hem halkı bilinçlendirir, hem ülkeyi geliştirir hem de kuşkusuz demokrasiyi kökleştirir.

 

Son günlerde siyasi iktidarın ifade özgürlüğüne, örgütlenme, toplantı, yürüyüş haklarına karşı taarruza geçmesi, suç sayılan konuları yasada yokmuş gibi sayıp dökerek, valilere, kaymakamlara, polise yargısal yetkiler vermesi, birey üzerinde sürekli baskı kuracak düzenlemelere yönelmiş olması, hazırladığı tasarıyı parlamentoyu sunması, karşıt görüşlü milletvekillerinin kafasını yararak, kolunu kırarak yasallaştırmaya kalkışılması; bu da yetmiyormuş gibi Türkiye’ye ait olduğu anlaşmalarla saptanan toprak üzerindeki Süleyman Şah Türbesi’nin tarumar edilmesi, Türbenin ve Saygı Karakolu’nun Suriye devletinden izin almaksızın sade bir Suriyelinin arazisine taşınması, gecekondu yapar gibi Türbe yapılması, ortalığı daha da germiştir. Bütün bu yaşananlara bakıldığında, insanın aklına faşizm gelir.

 

Faşizm, İtalya Benito Mussoloni’nin, 1921 yılında, amblemi baltalı çubuk demeti olan Faşist Parti’yi kurması, Giovanni Gentile’nin faşizmin doktrinini yazması, seçimle iktidara gelmesi ile başlayan,  Almanya’da Hitlerin, gamalı haçlı amblemli Nasyonal Sosyalist Parti’yi (1933) kurması ve seçimle iktidara gelmesiyle gelişen, İspanya’da Franko’nun, Portekiz’de Salazar’ın darbelerle iktidara el koymasıyla büyüyen, dünyayı, ülkeleri ve halkları ateşe boğan, milyonlarca masumun kanını akıtan, II. Dünya savaşında yıkılarak tarihin çöplüğüne atılmasına karşın dünyanın değişik yerlerinde zaman zaman ortaya çıkan, ekonomik, sosyal ve siyasal bir sistemin adıdır.

 

Faşizm, kitleleri totaliter bir yapı içinde seferber ederek bütünleştirmeye çalışır, din istismarı, ırk ve inanç ayrımı, yoğun propaganda, hazır edilmiş kitlelere konuşma esastır, şiddet, emperyalist emeller, savaş kışkırtıcılığı lider elinde bir araçtır, zayıf devletlerin topraklarına el koymanın hak olduğu savunulur.

 

Faşizmi tam kavrayabilmek için, Millet kavramı ile Milliyet kavramı arasındaki ince farkı bilmek gerekir. Millet, bir ülkede yaşayan tüm milliyetleri (etnik) kapsayan bir içerik taşırken, Milliyet kavramı bir ırkı, bir etnisiteyi ifade eder. Günümüzde bu kavramlar bilerek ya da bilmeyerek karıştırılmaktadır. Millet sözcüğünün Türkçe karşılığı Ulus’tur. Onun için Türk Milleti yerine Türk Ulusu kavramı sıkça kullanılır. Millet ya da Ulus kavramı, ülkede yaşayan tüm Milliyetleri (Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Ermeni, Rum vb.) kapsar. Bu halkların her biri ayrı milliyettir, ancak Türk Milleti’nin ya da Türk Ulusu’nun parçalarıdır.

 

Bu çerçevede Faşizm, tekelci büyük sermayenin desteğiyle devlet yönetimini ele geçirmiş dinci/ırkçı bir iktidarın, kendi milliyetinden olmayan, kendi inancını taşımayan milliyetleri (ırk) baskı altında tutma, korkutma, susturma, asimile etme, yıldırma, göçürtme ya da ortadan kaldırma, zayıf ya da zayıf düşmüş bir devletin toprağına göz koyma ve buna hakkı olduğunu ileri sürme düşüncesinin ve saldırgan eylemliliğin adıdır.

 

Bu tanıma göre faşist, emperyalizmin işbirlikçisi olan, yurttaşlar arasında milliyet/din ayrımı yapan, bu ayrımları kullanarak iktidara gelmeye ve iktidarda kalmaya kalkan, Milleti milliyetler ve inanç temelinde bölen, yurttaşlar ararsında sosyal, siyasal, kültürel ayrılık yaratan, düşmanlıklar üreten, baskı ve zulümle ülke yöneten, diktatör olmayı düşleyen, diktatör olan, başka ülkelerin birliğini bütünlüğünü bozan, topraklarına göz diken, zayıf bulunca operasyon çekenler ile bu görüşleri benimseyenlere denir.

 

Faşist söylemi, Milliyetçilik kavramı üzerinde yoğunlaştırılır, tartışılır. Bu yanlıştır; çünkü Milliyetçilik kavramı bazen yurtseverlik, bazen Millet bazen de Milliyet kavramları yerine de kullanılmaktadır. Her Müslümanım diyene dinci, şeriatçı denilemeyeceği gibi, her Milliyetçiyim diyene de faşist denilemez, denilirse bu faşizmin anlamını çarpıtmak olur.

 

Baskıcı ve saldırgan olmayan milliyetçilikle kimsenin sorunu olamaz. Bir insanın ben Türküm, Kürdüm, Arabım, Ermeniyim, Rumum, Çerkezim, Gürcüyüm, Müslümanım, Hıristiyanım, Nusayriyim, Aleviyim, Sünniyim demesinin kimseye bir zararı yoktur. Sakıncalı durum bu kesimlerin birbirlerine karşı önyargılı olmasında, kışkırtmaya gelmesinde, düşmanlık beslemelerinden doğar. Bunu da önlemenin yolu, bilimsel laik eğitim ile eşitlik ve özgürlük temelli örgütlü sosyal toplum, hukukun üstünlüğüne dayalı devlet ve çoğulcu demokrasidir.

 

Kavramları yanlış yerlere kullanmak, anlam değişikliği yapmak, çarpıtmak kimseye yarar sağlamaz, tersine önyargılar oluşturur, düzgün ve sağlıklı bir toplum ve düşünce ortamının oluşmasına engel olur. Kavramları kullanırken dikkatli olmak gerekir.

 

Av. Mehdi BEKTAŞ

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!