Felaketçi Düşünme Tarzı Üzerine- Onur Aydemir

Tarihsel gelişim uzun erimlidir. Bu uzun erim içerisinde, genel eğilime tamamen ters düşen çeşitli kırılma noktaları ve kısa süreli değişimler yaşanabilir. Zira geri dönüşler olmaksızın çelişkiler kendi özgün yollarından ana yatağa uzanacak kanallar açamazlar. Gelişimin bu ara evrelerindeki görüntüleri gerçeğin bizatihi kendisi gibi düşünmek, bir fotoğraf karesini sekansın bütünü yerine koymak kadar aldatıcıdır. Böyle bir düşünce alışkanlığının kendisinin de tarihsel kökleri vardır. Durağan düşünmek binlerce yıllık bir sürecin ürüdür. Eski toplum çok zor değişiyordu ve değişimin araçlarına erişim şansı kısıtlı olan insan kendi bedensel varlığını korumak ve türün sürekliliğini sağlayabilmek adına yaşamının büyük kısmını edilgen bir var oluşla geçirmeye mecburdu. Ancak günümüz için aynı şey söz konusu değildir.

Çağdaş siyasal düşüncenin özellikle “sol” cenahında, 1980’lerden itibaren yoğunlaşan “aşırı bilimsel ve felsefî” tartışmaların ortak yönü, kullandıkları bütün anarşizan söyleme karşılık, liberal öğretinin “sınırlı devlet” düsturunu yeniden keşfetmeleri ve kitleleri aza kanaat telkin eden büyük bir ümitsizliğe sürüklemeleri olmuştur. Bu çok kaba bir genelleme olarak görülebilir ancak sonuç ortadadır. Politik eylemi kıymeti kendinden menkul bir takım akıl oyunlarına indirgemek, her türlü değişim ihtimalini matematiksel formüllerle reddetmek, paraya tapan nihilist ve kariyer düşkünü bir aydın sınıfı yaratmıştır. Bu aydın sınıfının bilhassa özgün düşünce üretemeyen çevre ülkelerdeki varlığı, emperyalizm tarafından rehine alınan geri bıraktırılmış halklar için tam bir felaket anlamına gelmiştir. Yüzyılların düşünce mirasını iki satır yazıyla reddetmek, henüz adını telaffuz edemedikleri düşünürlerden yaptıkları yerli yersiz alıntılarla kendinden geçen yarım aydınlarımız için narsisist bir haz sebebi olmuştur. Ne de olsa hiçbir şey söylemeden bir şey söylediğiniz zaman söylediğiniz –ya da aslında söylemediğiniz- şeylerin sorumluluğunu almıyorsunuz.

Tam da bu açıdan bugünün gelişi dünden belliydi demek yanlış olmaz. Son kertede tarihin çöplüğüne atılacak bu kapitalizm yardakçılarının yuvası yenilginin yatağıdır. Yenilgi ise sonsuza dek sürmez. Bunu söylerken “ilerlemeci” mi oluyoruz? “İlerlemecilikten” ne anladığınıza bağlıdır. Tarihsel ilerlemeye duyulan inancın altında koşullar olduğu kadar, o koşullar değiştiren insan çabası da yatar. Eğer dogmatizmin bataklığında “insansız tarih” yapanlardansanız bu faktörü yok sayar, tarihten kendi kendine değişmesini bekler ve “anladığınız şekilde” değişmeyince de “ben dememiş miydim” diye yazılar yazarsınız. İnsan tuhaf varlıktır, yerine göre kendi felaketinden bile haz duyar. Toplu bir yıkıma sürüklenirken bile bunun algısal düzeyden düşünsel düzeye geçişinde sıkıntılar yaşarız. Faşizm öncesi Almanya’nın durumu buna en çarpıcı örnektir. Stefan Zweig’ın yazıları ve Ingmar Bergman’ın “Yılanın Yumurtası” filmi bunu anlatır. Unutulmasın, karşı devrim de bir devrimdir; felaket anları çoğu zaman şölen ateşinin başında, gündelik yaşamı kesintiye uğratan devrimci şenliğin olağanüstü atmosferinde yaşanır…

Tarihte bütün devrimciler sonuç olarak birer azınlıktırlar. Buradan, kendini doğuştan devrimci sanan azınlıkları ya da devrimciliği kendine vehmeden şuursuzları kastettiğimiz sanılmasın. Devrimci dönemler genellikle yenilgi ve çıkışsızlık atmosferiyle birlikte yaşanır. Jakobenler işe manastırda başladı, kendilerini felaket bir savaşın içinde buldular ve Robespierre, dönemin şöhretleri en başta da Mirabeau karşısında ona kim şans verirdi? İlk kürsüye çıktığında, tekdüze ses tonu ve donuk bakışlarıyla kimse tarafından ciddiye alınmıyordu. Yoğunlaşan çelişkilerin yarattığı toplumsal patlama, bunların karşısında alınan tavizsiz ve doğru tavır, Jakobenleri, işte o şöhretler karşısında tarihe geçirmiştir. Bolşevikler mi; tam bir düşünce fırtınası yaşayan Rusya’daki onlarca devrimci örgütten biriydi. Dürüst olalım, bir kuşak daha eski ve köylülük içinde son derece örgütlü Sosyalist Devrimciler’e kıyasla, Bolşevikleri sanayi proletaryası dışında kim tanıyordu? Ekim’e azıcık süre kala, sürgündeki lideriyle Alman ajanı diye dalga geçiyorlar, Bolşevikleri radikal düşüncelerin etkisindeki aklını oynatmış kişiler olarak düşünüyorlardı. İlginçtir, o dönemde bile sayıca çok olan-Rusya’nın büyük ölçülerine göre bile çok- Rus aydınlarının büyük kısmı Bolşeviklere karşıydı, üstelik hınç ve garez derecesinde karşıydı. Bir avuç namuslu aydın dışında devrimcilere aydın sınıfından kimse sahip çıkmamıştır, hatta en beter eleştiriler bu “aydınlardan” gelmiştir.

Doğruda ısrar etmek gerekir. Yalnız kalınsa da, hatta tek kişi kalınsa bile, doğru tavır nihaî kertede gerçek çelişkilerin ortaya çıkaracağı konjönktürün imkanlarını değerlendirmenin tek anahtarını sunar. Bu olmaksızın sürece müdahale edilemez. Tarihsel gelişimin belirli dönemlerinin mutlaklaştırılarak sonsuza dek süreceğini düşünmek ise ya tarih bilmemek ya da bildiği tarihten hiçbir şey anlamamaktır.

“                  Kara gün kararıp kalmaz”.

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!