Gerçek Bir Değişiklik İçin

Gerçek Bir Değişiklik İçin…

Saffet Bilen

Gerçek bir değişiklik burjuva çerçevenin aşılması ile mümkün olabilir.

Fransız devrimi, Burjuvazi için tarihi bir dönüm noktasıdır. Fransız devrimi, iki fikrin maddi gerçekliğe dönüşmesini sağladı. Birincisi, Siyasi yapı durağan değil, değişkendir. Siyasi değişim istisnai bir durum değil normaldir ve her zaman mümkündür. İkincisi, Egemenlik, tanrısal veya soydan gelen bir hak değil, Halka aittir. Bugün dünyaya baktığımızda bu fikrin bütün kapitalist dünya da ortak kabul gördüğünü, kimsenin tersini düşünmediğini söyleyebiliriz. Halk egemenliği fikrinin sonuçlarından biri halkın yurttaşlar olarak adlandırılmasıydı. Yurttaş olmak, herkesin siyasal karar alma süreçlerine katılabilmesi demekti. Bunun doğal sonucu da genel oy hakkıdır. Son iki yüzyıllık siyasi tarihin en önemli olaylarından başlıcalarından biri, bu hakkın bütün dünyaya yayılmasıdır. Öyle ki alternatif bir sistem kurma iddiasındaki sosyalist rejimleri yıkan “halk hareketleri”nin temel isteklerinden biri de buydu. Bugün bütün devletler, yurttaşlarının eşit olduğunu ve egemenliğin genel oylama ile sağlandığını söyler. En demokratiğinden en diktatörüne kadar. Gerçek durum böyle midir? Bu sorunun yanıtı hayırdır. Gerçek anlamda sıradan insanların politik yaşamın içinde olup, olmadıklarını sormayı bir yana bırakarak, duruma göz atılsa bile; hemen hemen bütün ülkelerde açıktan veya üstü örtülü biçimde oy verme hakkından yoksun bırakılan birçok toplumsal kesimden söz edilebilir. Göçmenler, ‘reşit’ olmayanlar, askerler, cezaevlerindeki mahkum ve tutuklular. Etnik azınlıklar, mülksüzler, yakın zamanlara kadar yaygın bir şekilde kadınlar-çok değil bir iki sene önce İsviçre’de bir Kanton da yapılan bir referandumu hatırlayalım. Konusu kadınların oy kullanma hakkı idi-.

Yurttaşlık kavramı etrafında gerçekleşen içerilme ve dışlanma süreci, bütün siyasi sürece damgasını vuran en önemli olaylardan biridir. Dışlananlar içerilmek istemişler, İçerilmiş olanlar ise dar kalmaktan yana tavır almışlardır. Bugün ülkemizdeki temel gerginliklerden biri olan ulusal sorun da bir dahil edilme sorunu olarak ortada duruyor, bana göre. Kürtler ayrılma yönündeki taleplerinden vazgeçmiş görünüyorlar. Sürece dâhil edilmemek, dâhil edilme mücadelesini gündeme taşır. Bu mücadele mevcut siyasi kanallardan –meclis-örgütlenemezse, gösteri, isyan, devrim şeklinde yürütülür. Ve son 200 yılda böylede olmuştur.

Bu hareketlenmelerin önünü kesme ve sistemin işlerliğini sürekli kılma konularında egemen sınıflar içinde ortaya çıkan iki eğilim gelişmiştir. Birincisi muhafazakârlıktır; bunlar kendilerini değişim karşıtlığı üzerinden tanımladıklarından, esasen her türlü değişikliğe karşı dirençli bir tavır sergilemişlerdir. İkinci akım kendilerini liberal olarak tanımlayan eğilimdir. Bu eğilim Fransız devriminin ruhunu oluşturan, eşitlik, kardeşlik, özgürlük taleplerinin savunucusu idi. Bir tek koşulda aşırılığa düşmeden. Başka bir şekilde söylersek, burjuva çıkarlarını tehdit etmemek kaydıyla. Değişimden yanaydılar, ama yavaş ve kontrollü-kendi kontrollerinde-.

Konuya dönersek, Mevcut devlet yapıları içinde, dışlanmış grupların yurttaş olarak tanınma mücadelesi de ilk günlerden itibaren başlamıştır. Bu konuda en erken davranan grup proletarya olmuştur. Örgütlenmeye başladıklarında çalışma koşulları ve ücretler çok kötü durumdaydı. Üretimde vazgeçilmez bir öneme sahiptiler. Kentlerde, toplu olarak bulundukları için, birbirleri ile iletişimleri çok kolaydı.1800’lü yılların ortalarında ilk sendikalar ve işçi/sosyalist partiler ortaya çıktı. Bu örgütlenmeler, Burjuvazi ve mevcut devletlerce hiç hoş karşılanmadı. Düşmanca davrandılar. Bu en küçük bir talep için bile, çok zor koşularda ilerleyen bir mücadele vermek anlamına geldi. Burada, bugün bizi ilgilendiren bir tartışma için-muhalefet hareketlerinin birleşik mücadelesi l örgütlenebilir miydi sorusu çerçevesinde- proletaryanın tanımı nasıl yapıldı sorusunu sormak gerekir. Kapitalistlere karşı mücadeleyi yürüten bu işçiler kimdi? Pratikte bu sorunun cevabı, verili devlet koşullarında hakim etnik gruba mensup yetişkin erkekler olarak verildi. Bu tanıma uymayanlar sosyalist örgütlenmelerde kendilerine yer olmadığını gördüklerinde, kendi başlarının çaresine bakma yollarını aradılar. Kadınlar ve etnik gruplar. Bu gruplarda en az sosyalistler kadar sisteme muhaliftiler. Ama birleşik bir mücadele zemini şöyle dursun bu hareketler birbirlerini rakip olarak gördüler. Bu zeminin oluşamamasında dahil etme/dışlama anlayışının payı çok büyüktü. Muhalif hareketlerin tümüne egemen olan temel tavır, kendi mağduriyetlerinin en önemli mağduriyet olduğu ve toplumun dönüşümünde en önemli kuvvetin kendileri olduğu fikriydi.

Sendikalar için kadınların üretimde çalıştırılmaları, işverenlerin ucuz işgücü elde etmek üzere geliştirdikleri bir strateji idi. Dolayısıyla erkek işçi sınıfı çıkarları için bir tehditti. 1800’lü yıllar boyunca, hatta 1900’lü yılların büyük bölümünde egemen görüş, kadın ev kadını olarak kalmalıydı. Sosyalist partilerin değerlendirmeleri daha da vahimdi. Parti kadın kolları dışındaki bütün kadın örgütlenmeleri burjuva örgütlenmelerdi. Kadın örgütleri ise, işçi hareketini, sosyalist hareketi kendilerinin mücadele ettiği ataerkil tavır ve politikaların sürdürücüleri olarak görüyorlardı. Bu konuda haksızda sayılmazlardı. Kadınların uğraştığı toplumsal sorunlarda, alkoliklik, çocuklara ve kendilerine kötü davranma, kendi bedenlerine sahip çıkma konularında hedefledikleri erkekler çoğunlukla işçi erkeklerdi.

İşçi örgütleri ve sosyalist partilerin, etnik, ulusçu hareketlerle de benzeri sorunları vardı. Verili devlet koşullarında gelişen ulusal hareketlere, sosyalist partiler işçi sınıflarını bölen, burjuvazi tarafından kullanılan hareketler olarak baktılar. Sendikalarda, etnik kökenli işçilerin üretimde çalışmasını, burjuvazinin ucuz işgücü elde etme stratejisi olarak ele aldılar. Azınlıkları dışlama tavrı, sermayenin serbest dolaşımına rağmen emeğin dolaşımının yasaklanmasına, kısıtlanmasına karşı mücadeleye sessiz kalma, ulusal sınırlara sahip çıkma-göçmenlere karşı tavır gibi gerici tavırların önünün açılması demekti. İşçi ve sosyalist hareketler ulusal hareketleri burjuva örgütlenmeleri olarak ilan ettiler. Ulusal hareketlerin tavrı da, ezilen ulus hareketi içinde işçilere dönük bir örgütlenmenin mücadeleyi böleceği, ulusal mücadeleyi zayıflatacağı idi. Mücadele ettikleri devletin hâkim etnik grubundan oluşan işçi partilerinin tavrını da şovenist olarak ilan ettiler.

Kısaca, geçtiğimiz 200 yılda Muhalefet hareketlerinin imkânlarını ve sınırlarını ortaya dökmeyi denedim. Bu öykünün birde salt sosyalistlere özgü yanı var. Sosyalist örgütlenmelerde birbirlerini rakip olarak gördüler. Bunu da anımsamak iyi olur. Buraya kadar anlattığım öyküden birtakım sonuçların da çıkması gerekir. Bunları tartışmak gerek. Benim ilk çıkardığım sonuç, Gerçek bir değişiklik, Sisteme darbe vuran bütün güçlerin birleştirilmesi ile mümkün olabilir. Bunun içinde, muhalefet hareketlerinin oluşmasını ve aynı zamanda sınırlılıklarını da belirleyen burjuva çerçevenin aşılması gerekir. Burjuvazinin, feodalizme karşı mücadelesinde köylülüğü yedeklemesinden öğrenecek bir şey var. Sınıfsız toplum perspektifi ile hareket eden bir hareket hayatın bütün muhalif renklerini birleştirebilir.

Sınıfsız toplumu ise, Bütün ayrımların anlamını yitirdiği, İnsanların kendi kaderlerini kendilerinin tayin edecekleri bir toplum olarak tanımlayabiliriz.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!