Gezi Direnişi Işığında Yerel Yönetimler- Dr. Nesrin Alpaslan

Belediyelerde artık sistemleştiği ileri sürülen bu çıkar düzenini ortadan kaldıracak ve hesap

soracak, önümüzdeki belediye seçimlerinde halkın gerçek temsilcilerinin seçilmesini sağlayacak yapılanma ve enerji gezi platformu içinde vardır.

 

GEZİ DİRENİŞİ IŞIĞINDA YEREL YÖNETİMLER

Yerel Demokrasinin yaygınlaştırılması,

Katılımcı Yönetim,

Tarihi ve Kültürel mirasın korunması,

Doğal Hayatın korunması,

Kentlilik Bilinci,

Kentli Hakları,

Planlı ve Sürdürülebilir büyüme,

Kent yönetiminde saydamlık, katılım, hesap verebilirlik vb ilkelerin hayata geçtiği yerel yönetimleri oluşturmak için yaklaşan YEREL YÖNETİM SEÇİMLERİNDE halkın gerçek temsilcilerinin seçilmesi ile GEZİ EYLEMLERİ İŞLEVSELLİK KAZANACAKTIR.

Çevreci bir eylemle başlayan giderek özgürlük mücadelesine dönüşen Gezi Eylemleri çevremizdeki ülkelerde gelişen halk hareketlerinden soyutlanarak değerlendirilemez.

İktidarın keyfi devlet terörüne karşı kolektif bir direnişe dönüşen gezi eylemlerinin ağır devlet şiddeti ve adaletsizliği ile bastırılmaya çalışılması halkta özgürlük isyanını ateşlemiştir. İktidarın bu sınırsız, hukuksuz egemenlik isteği, devlet ve toplum kutuplaşmasını doğurmuştur. Bu süreçte yaklaşan belediye seçimleri, gezi eylemleri ile gelişen kamusal bilincin halkın gerçek temsilcilerini iktidar yapma enerjisine dönüşmesi direnişlere işlevsellik kazandıracaktır. Bunun anlamı örgütlenmedir, ancak zaman alacaktır. Bununla birlikte,  bu toplumsal hareketin, seçmenlerin sahip oldukları siyasal karar alma gücünü geçmişte olduğu gibi kısmen ya da tamamen uzlaşmacı partilere devretmeleri eylemlerin güdük pratikler olarak kalmasına yol açacaktır. Belediye seçimleri sürecinde partilerin halkın geleceğe dair görüşlerini popüler kılarak bu yönde program, projeler ile bunları uygulayacak adayları ve kamu görevlilerini seçmenlerin reddine veya onayına sunmaları doğru bir adım olacaktır. Önümüzdeki belediye seçimlerinde halkın gerçek temsilcilerinin seçilmesi, ancak halkın aktif katılımının sağlandığı bir seçim süreci ile mümkündür. Bu süreçte halka önderliği kim yapacak sorularının cevabı halkın güvenini kazanmış 31 Mayıs Devrim Hareketidir.

Giriş

Kentler, Feodal süreçte zenginlerin daha iyi bir yaşam sürmek, can ve mallarını güven altına almak için oluşturulmuştu. Böylesine kalabalık değillerdi. Sanayileşmenin ve teknolojik gelişmelerin çok yavaş olduğu, üretimin insan ve hayvan gücüne dayandığı kapitalizm öncesi dönemde insanların bir arada yaşamaları oldukça zordu ve bu nedenle de kentler yoksulluk içinde idi.

Kapitalist süreçte ise aşırı üretim ve aşırı tüketimden kaynaklanan dengesizlikler belirdi, insanla doğa arasındaki ilişkiler bozuldu. Üretimi artırma süreci, Teknolojik gelişmelerin, sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda kullanılan üretim teknikleri ile ekolojik kirlenme sürecine dönüştü. Hızlı ve çarpık kentleşmenin getirdiği sorunlarla karşı karşıya kalan Yerel yönetimler düzeni korumak ve bozulan dengeleri düzeltme konusunda kendi olanakları yetersiz kalınca, devreye hükümetler, uluslar arası kuruluşlardan girmeye başladı. Kapitalist yöntemlerle kalkınmayı hedefleyen toplumlarda insanla-doğa arasında sağlıklı ilişkilerin oluşturulduğu kentler oluşturarak mutlu ve güvenli yaşamak oldukça zordur.

Türkiye Avrupa ölçeğinde nüfusu hızla artan ülkelerden biridir. Birleşen Almanya’dan sonra Avrupa’nın en kalabalık ülkesidir. Kır-kent dengesinin kurulamadığı Ülkemizde kırsal alanlar hızla boşalmakta kentlere göç artmaktadır. Bu durumda artan nüfus ve çarpık sanayileşme, alt yapıdan yoksun kentlerde önemli çevre sorunlarının yaşanmasına neden olmaktadır. Kırsallardan savrularak kentlere sığınan insanların sayılarının hızla artması beraberinde beslenme, barınma, ısınma, aydınlanma temizlik, sağlık, dinlenme, ulaşım, eğitim sorunlarını da getirmiştir. Başta biyolojik gereksinimler olmak üzere sosyal, siyasal ve kültürel ilişkiler iyi düzenlenememiş, ekonomik nedenler ise bu süreçte yapıcı ve hazırlayıcı olarak başrol oynamıştır.

Çevre sorunları giderek artmaktadır.

Ülkemiz arazi yapısının eğimli olması erozyona karşı alınması gerekli tedbirleri yetersiz kılmaktadır. Yılda 450 milyon materyal, akarsularla ülke dışına taşınmaktadır. Türkiye’den 13 defa daha büyük olan Avrupa’da ise miktar 350 milyon civarındadır.

Ormanlarımızın miktarı ve kalitesi her geçen yıl azalmaktadır.1950-1985 yıllarında yaklaşık 2.5 milyon hektar orman alanı tarım, turizm, yangınlar, yerleşim alanı vb. nedenlerle kaybedilmiştir.

Denizlerimiz, akarsularımız ve yer altı sularımız hızla kirlenmektedir.

Çevre kirlenmesi, bilinçsiz avlanma nedeni ile hayvan, balık, kuş türleri giderek azalmaktadır.

Birçok kentimizde hava kirliliği yüksek boyutlara ulaşmıştır. İstanbul, Ankara, Bursa,                                                           İzmir, Erzurum, Diyarbakır gibi kentlerimizde saptanan kirlilik dereceleri Dünya sağlık Örgütü(WHO) nün kabul ettiği sınırların çok üzerindedir.

Ülkemiz tarihi zenginlikler açısından dünyada önemli bir yere sahiptir. Ancak yapılaşmalar, yangınlar, doğal afetler ve bakımsızlık nedeni ile bu zenginlikler giderek yok olmaktadır.

Türkiye coğrafi ve iklimsel koşulları, floranın zenginliği nedeni ile oldukça önemli bir fauna kaynağıdır. Fauna belli bir yere özgü yaban hayvan topluluğudur. Fauna belli bir zamanla da sınırlanabilir, örneğin, bazı hayvanlar belli bir mevsimde bir süre için gelirler, yaz faunası gibi. Faunanın ekonomik önemi de vardır. Milli parkları ve sulak alanları zenginleştiren kaynak olma özelliği vardır. Diğer yandan endemik hayvanlar açısından da ülkemiz oldukça zengindir(Endemik hayvanlar faunadan farklıdır. Bunlar sadece belirli yerlerde yaşayan hayvan türleridir).Ancak kirlenme, kentsel ve sanayi artıkları, tarımsal ilaçlar, bilinçsiz düzensiz avlanma gibi nedenlerle hayvanların yaşam ortamlarının bozulması ya da yok olması bu hayvan türlerinin yok olmasına neden olmaktadır. Çevre sorunları bu saptamalardan bağımsız düşünülemez.

Tüm bu olumsuz gelişmelere karşın ülkemizde çevre sorunlarını bütüncül anlayışla ele alacak bir yapılanma oluşturulamamıştır. Çeşitli merkezi ve yerel kuruluşlar kendi görev alanlarında çevrenin korunması ve geliştirilmesinde çalışmalarını birbirlerinden bağımsız olarak sürdürmektedirler.

Çevrenin korunması, iyileştirilmesi, kırsal ve kentsel alanlarda arazinin, doğal kaynakların en uygun ve verimli şekilde kullanılması, geliştirilmesi, her türlü çevre kirliliğinin önlenmesi vb görevleri yerine getirmek için bir Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kurulmuştur.                        Bakanlığa bağlı; Mekansal planlama genel müdürlüğü kentlerde ve kırsal alanlarda arazi kullanımı, çevre düzeni planlarını hazırlamak, Belediyelerin mücavir alanları ile köylerin yerleşik alanlarının sınırlarının tespitine ilişkin usul ve esasları belirlemek, kıyı ve dolgu alanları ile bu alanlara fonksiyonel ve fiziksel olarak devamı niteliğindeki geri sahalara ilişkin her türlü plan yapmak ve uygulamak, planlamaya ilişkin iş ve işlemlerde bakanlıklar, mahalli idareler ve kuruluşları ile koordinasyonu sağlamak, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü ile; çevre kirliliği, hava kirliliği, gürültünün bertaraf edilmesi için hedef ve ilkeler belirlemek, temiz hava eylem planları yapmak, konu ile ilgili kurum ve kuruluşlar ile işbirliğini gerçekleştirmek, yerüstü ve yer altı suları, denizler ve toprağın korunması, kirliliğin önlenmesine ilişkin tedbirler almak, atıklar ile ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde gerekli önlemleri almak. İklim değişikliği ve ozon tabakasının incelmesi ile ilgili tedbirlerin alınması yönünde planlar yapmak, diğer kurum ve kuruluşlar ile işbirliğine gitmek vb görevleri yapar. Alt Yapı ve Kentsel Dönüşüm Hizmetleri Genel Müdürlüğü; mahalli İdarelerin altyapı sistemleri ile ilgili genel programlama, gecekondu alanları ile vasfının bozulmasından dolayı orman ve mera dışına çıkan alanlara ilişkin iyileştirme, yenileme ve dönüşüm uygulamaları ile afet riski altındaki alanların dönüştürülmesine ilişkin usul ve esasları belirleme görevlerini, Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü ile yerleşme ve yapılaşmaya yönelik mimarlık, mühendislik, müteahhitlik ve müşavirlik hizmetlerine ilişkin düzenlemeleri yapmak ve uygulamaları izlemek, denetlemeyi, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, Milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, sulak alanlar, tabiat varlıkları, doğal sit alanları, özel çevre koruma bölgeleri vb alanlar ile ilgili tespit, tescil ve onayını almak, yine bu alanlar ile ilgili her tür ölçekte nazım ve uygulama planları yapmak, yaptırmak gibi oldukça etkin çevre düzeni ve koruma konusunda yetkilendirilmiş bir Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vardır. Bakanlığın ayrıca Yüksek çevre Kurulu, Mahalli Çevre kurulları, Çevre ve Şehircilik şurası sürekli kurul ve çalışma kurulları vardır. Bakanlık bu kurulların yanında Tarım Köyişleri, Orman, Sağlık, Bayındırlık ve İskân, Sanayi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlıkları, kamu kurum ve kuruluşları, meslek odaları, Sivil Toplum Kuruluşları, özel sektör temsilcileri ve ilgili uzmanların katılımı ile görevlerine destek olacak çalışma grupları oluşturma konusunda yetkili kılınmıştır.

Belediyeler ve Çevre sorunları

Neoliberalizm ile birlikte yerelleşme de artmıştır. Neoliberal süreçte ulus-devletler güç kaybederken ulus-devletin kurumları olan yerel yönetimler önem kazanmaktadır. Günümüzde Çevre sorunları en çok kentlerin ve kentlilerin sorunudur. Çevre sorunları başta kentlerin ve kentlilerin sorunu olduğuna göre çözümümde de yerel otoritelerin katılımı ve işbirliği gerekmektedir. Bu süreçte metropol kentler ve bu kentlerin yönetim ve çalışma sistemleri öne çıkmış, doğal olarak Uluslararası sözleşmelerde çevre sorunlarına kalıcı çözümlerin bulunmasında en çok yerel yönetimlere önemli görevler yüklemiştir.

Ülkemizde İl, Belediye ve köy olmak üzere üç tane yerel yönetim kuruluşu vardır. Tanzimat’tan sonra yerel yönetim alanında ilk kuruluşlar belediyelerdir. Ülkemizde yerel yönetimler denince akla belediyeler gelmektedir. Nüfusun büyük kısmı belediye sınırları içinde yaşamaktadır. Belediyeler kamunun ihtiyaçlarına cevap verecek, vatandaşa en yakın kamu kuruluşudur. Osmanlı’da 19.yüzyılın ilk yarısına kadar belediyecilik kavramı gelişmemiştir. O dönemlerde kentlerde tüm yetki kadıların elinde idi. Daha sonra ticaretin artmasından dolayı dış dünya ile kurulan ilişkiler özellikle liman kentlerinde önemli değişikliklere neden olmuş ve duyulan ihtiyaç üzerine alt yapı, ulaşım, yönetim, örgütlenme gibi bazı sorunların çözümü için yasaların yapılmasını zorunlu kılmıştır. Bunun sonucunda 1854 vilayet nizamnamesi,1870 yılında yönetimi umumiye-i vilayet nizamnamesi,1877 de vilayet belediye kanunu ile belediye faaliyetleri başlamıştır. Daha sonra Cumhuriyet döneminde çıkarılan 1930 tarih ve 1980 sayılı yasa ile belediyeler yönetilmiş, bu yasa da 03.07.2005 tarih ve 5393 sayılı yasa ile değiştirilmiştir. Günümüzde belediyeler 5393 sayılı yasaya göre görev yapmaktadır.

5393 sayılı belediye yasası yanında, belediyeleri çevre konusunda yetkili kılan 150’yi aşkın yasa yönetmelik vb mevzuat vardır. Bu mevzuatların bir kısmı belediyeleri doğrudan,  bir kısmı da dolaylı olarak yetkili kılmaktadır. Bunlar belediye yasası, umumi hıfzıssıhha Kanunu, Çevre kanunu, imar kanunu, belediyelerin işyeri açma ve ruhsatlandırılmalarına dair kanun, kıyı kanunu gibi kanunlar öncelikli olarak sıralanabilir.5393 sayılı Belediyeler kanunun 14.ve 15.maddeleri çevrenin korunması ve temizliği ile ilgilidir. Bu maddeler halka açık yerlerin temizliği ve düzenini sağlamak, patlayıcı ve parlayıcı maddeleri belediye depolarından başka yerlerde bulundurmamak, halkın sağlığını ve huzurunu etkileyecek üretim yerlerinin, yerleşim alanlarının fenni muayenelerini yapmak ve denetlemek, beldenin sağlık ve rahatını sağlayacak karar ile yasakları koymak ve uygulatmak şeklinde özetlenebilir. Belediye yasasındaki hükümler ile genel sağlığı koruma yasasındaki hükümler birbirini tamamlar niteliktedir. Bu hükümler; İnsan ve çevre sağlığı için zararlı sonuçlar doğurabilecek kuruluşlar ile ilgili: açılış izni alınmasını, kurulmalarının önlenmesini, kurulmuş bulunanların kaldırılmasını, yasaklara uymayanların cezalandırılmalarını içermektedir.1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu genel olarak halkın sağlığını ilgilendiren pek çok konuda, özeksel ve yerel yönetimlerce alınması gereken önlemleri göstermiştir. Bu önlemler “ şehir ve kasabaların hıfzıssıhhası” başlıklı 11. ve gayrı sıhhi müesseseler başlıklı 12.bölümlerde toplanmıştır. Bu bölümlerde ayrıca mecraların, kanalların temizliğinden, bunların fenni yönden sakıncaları olmadıkları kesinleşmedikçe dere, çay ve akarsulara akıtılması yasağı gibi birçok hükümleri de içermektedir. Halkın sağlık ve huzurunu bozan atölye ve kuruluşların izin alınmadan açılamayacağı, var olup çevreye zarar verenlerin başka yerlere taşıtılması yine belediyelerin görev alanlarındadır. Diğer yandan oturma alanlarını ve konut çevrelerini sanayi kuruluşlarının zarar verici etkilerinden daha iyi koruyabilmek için bir “sağlık koruma kuşağı” ile çevrelenmesi yasal hükümlere bağlanmıştır. Bu kuşak içinde yalnız tarımsal etkinliklere izin verilebilmekte; konut, lokanta, eğlenme yerlerinin yapılmasına izin verilmemektedir. Belediyeler kendi sınırları içinde Bu kuşağı koruma konusunda önemli görevleri üstlenmişlerdir. Nüfusu 20 000’i aşan yerlerde hayvanların gelişigüzel dolaşmamaları için hayvan ahırlarının belediyenin yasakladığı bölgelerde bulundurulmaması gerekmektedir. Gürültülü yaşam günümüzün önemli sorunu haline gelmiştir. Gürültü konusunda yine yasalar belediyelere önemli sorumluluklar yüklemiştir. Ayrıca belediyelerin kuruluş yasasında kültürel çevrenin korunmasında belediyelerin görevleri belirtilmiştir. Su kaynakları ve kıyıları korumak, katı atıkları toplamak ve imha etmek, toplu taşıma faaliyetlerinde bulunmak ve trafiği düzenleme konuları da belediyelerin görevleri arasındadır. Belediyeler çevre ile ilgili olarak yerleşim kararları, imar planları yapmakta ve değiştirebilmektedir.

Tüm yukarıda bahsedilen görevlerden anlaşıldığı gibi yerel yönetimler çevre konusunda oldukça geniş sorumluluklara sahip kamu tüzel kişilikleridir.

İklim değişikliği gibi küresel çevre sorunları uluslar arası işbirliği ve yönetim gereksinimini ortaya çıkarmıştır. Sermayenin, bilginin uluslar arası dolaşımı geleneksel çevre politikalarında değişiklikler yaratmıştır. Varsıl kuzey ülkelerinde çevre kaygılarının artması ile birlikte doğal mirası korumak için yapılacak yatırımlar daha çevreci bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Bugün çevre ve sağlık sorunları artık bütün dünyayı hangi aşamada olursa olsun tehdit etmektedir. Çevre ve sağlık konularında uluslar arası kararlara imza koymuş olan ülkemizde hem kırsal ve hem de kentsel yörelerde acil olarak ciddi önlemler alınması gerekmektedir.

Türkiye de taraf olduğu çok taraflı çevre sözleşmeleri kapsamında, aynı anlayışla yatırımlarını çevre dostu bir yaklaşımla yapmalıdır. Çevre sözleşmeleri, çevre sorunlarının çözümüne yönelik araçlardan biri olmasına karşın uluslar arası düzeyde tercih edilen en öncelikli yöntem olarak kabul görmektedir. Çevre ile ilgili çok yanlı sözleşmelerde merkezi yönetim dışında yerel yönetimler de çevre koruma eylemlerine daha fazla dahil edilmektedir. Kültürel değerlerdeki değişimle birlikte bilinç düzeyleri yükselen toplumların çevreyle ilgili kaygıları artmakta ve çevre koruma konusunda daha kararlı davranmaktadırlar.

Ülkemizde belediye yasaları incelendiğinde vatandaşların kâğıt üstünde birçok konuda söz sahibi olduğu görülmektedir. Bunlardan en önemlisi Kent Konseyidir. 5393 sayılı belediye yasasının 76. Maddesinde Kent Konseyi’nin görevleri ; “kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşerilik bilincinin geliştirilmesi, kent hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, kentin kimliğine ilişkin tarihi, kültürel, doğal ve benzeri değerlere sahip çıkmak, sivil toplumun gelişmesine ve kurumsallaşmasına katkıda bulunmak, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmek” olarak tanımlanmaktadır. Ancak gerek konseyi oluşturan kişi ve kuruluşlardaki zafiyet gerekse konseyin kararlarının sadece danışma niteliğinde olması bu kuruluşu işlevsiz kılmaktadır. Kent Konseylerine işlevsellik kazandırmak için Konseyin öncelikle halkın seçtiği kişi ve kuruluşlardan oluşması ve kararlarının yaptırım gücünün olması gerekmektedir.

Halkın yararınaymış gibi gözüken bütün bu ulusal ve uluslar arası düzenlemeler,  yerel yönetim anlayışında gelenekselleşmiş RANT sistemi için kullanılmakta, zenginleşme ve zenginleştirme yoluyla halk soyulmakta ve en doğal yurttaşlık hakları gasbedilmektedir. Bunun en son örneği, halkın direnişi karşısında gerçekleştirilemeyen Taksim Gezi Parkı girişimidir.

Çevre sorunları ve gençlik

Savaş sonrası sanayileşme sürecinde doğan yeni kuşaklar için “yaşam kalitesi ve kendisini ifade etmek” değerleri öncelikli olmuştur. Günümüzde elektronik yolla kolaylıkla her türlü bilgiye ulaşan yeni kuşaklar, yaşam kalitesini olumsuz etkileyen her türlü çevre sorununda, kolaylıkla elektronik yolla örgütlenerek dünya çapında eylemler yapmaktadırlar. Ülkemizde yaşanan gezi parkı eylemleri, bir yanı ile bu değişen değer yargılarının etkilediği yeni kuşakların bizzat kendilerini ifade etmeleridir.

Ülkemizde 1960’lı yıllarda başlayan gençlik hareketleri toplumsal değerlerde köklü değişiklere neden olmuştur. Son gezi olayları Türkiye’deki 1990’lar gençliğinin Türkiye toplumsal değerlerine 21.yy dünya gençliğinin ortak algısının yansıtılmasıdır.

Türkiye gençliği artık yaşam alanlarının anayasalarını kendileri yapmak istiyorlar. Bu isteklerinden vazgeçmeyecekleri, kararlı ve bilinçli hareket etmeleri iktidarı korkutmuştur. Her eylem baskıyla yanıtlanmaktadır. Bu direnişin en farkı eylemcilerin çok genç olmalarına rağmen halkın saygı ve sempatisini kazanmalarıdır. Mücadeleleri ile toplumun üzerindeki ölü toprağı kaldıran gezi direnişçileri umut olmuşlar, umutları yeşertmişlerdir. Yılların siyasetçilerinin ayak oyunları,  bu eylemleri mecrasından çıkaramamıştır. Bu mücadelenin kahramanlarının, artık ülke yönetimine aday olabilecekleri gerçeği, bazı siyasetçileri korkutmaktadır. Bu nedenle de hareketin gelişmesini engellemek için vahşi şiddet uygulamaktadırlar.

Yaklaşan Belediye seçimleri, bu genç ilerici enerjinin işlevsel kılınması açısından önemli bir sınav olacaktır.

Acil olarak Çevrenin seçim yatırımları uğruna harcanmasının önüne geçilmesi için bir yandan Kent Konseylerini işlevsel hale getirip, Türkiye’nin her yerindeki belediyelerin uygulamaları izlenirken diğer yandan kentleri doğa ve insanla barışık bir yaşam alanı haline getirecek bir kent anayasası oluşturma çalışmalarına başlanmalıdır.

Yerel olarak halkı bilgilendirme toplantıları düzenlenmeli ve bu güne kadar sadece seçimlerde halka dayatılan kişilere oy vermenin vatandaşlık olmadığını, halkın yöneticilerini, halkın seçmesinin gerçek vatandaşlık olduğunu kitlelere anlatmak gerekmektedir.

Sonuç olarak; Halkın kendi kendisini yönetmesi anlayışından ortaya çıkan belediyelerin, çıkar gruplarının vesayetinden çıkarılarak  halkın etkin katılımının sağlandığı bir belediyecilikle kentlerde sağlıklı, mutlu bir yaşam sürdürülebilir.

Belediyelerde artık sistemleştiği ileri sürülen bu çıkar düzenini ortadan kaldıracak ve hesap soracak, önümüzdeki belediye seçimlerinde halkın gerçek temsilcilerinin seçilmesini sağlayacak yapılanma ve enerji gezi platformu içinde vardır. Bu seçimlerde halkın gerçek temsilcilerinin seçilmesi gezi direnişini işlevsel kılacaktır. Bu süreçte İktidarın totaliter siyasetine karşı anti-parti siyaseti olarak ortaya çıkan gezi direnişleri ile bağımsız kendi kendini örgütleyen bir sivil toplumun taleplerinin belediye seçimleri sürecine en iyi nasıl yansıtılabileceği tartışılmalıdır. Uzlaşmacı partilerin sermaye yoğun odaklı seçim kampanyalarında pazarlanan parti önderlerinin imajı yerine, emek yoğun, kamusal bilinci geliştiren özgürlükçü ve eşitlikçi politikaların hayata geçmesini savunan dinamik eylemleri örgütlemek gerekmektedir. 31 Mayıs devrimci hareketi için, seçmenlerin sahip oldukları siyasal karar alma gücünü kullanmasında belediye seçimleri önemli bir süreç olacaktır.

Dr. Nesrin Alpaslan

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!