Günümüzde Sanayileşme ve kalkınma stratejisi bütün ülkeler tarafından gerçekleştirilebilir mi?

Kapitalizm en baştan itibaren, dünyayı iki kutba ayırdı. Ezen/ezilen, Bağımsız/bağımlı, hakim/tabi, gelişmiş/azgelişmiş, merkez/çevre, kuzey/güney gibi terimlerle ifade edilen iki kutup. Ben merkez/çevre ikilemini kullanmayı tercih edeceğim.
Kapitalizmin itici gücü daima merkezdeki sınırsız birikim isteği olmuştur. Çevre toplumları, merkezin ihtiyaçlarına uyum sağlamaları ve bu ihtiyaçların karşılanması uğruna, bazen kuvvet, bazen de piyasa kurumları ve güçleri kullanılarak dizayn edilmiştir. Bunlar kapitalizmin karakteristik özellikleridir.
Bu yazı, Merkez/çevre çelişmesi sistemin içinde kalarak çözülebilir mi? Sanayileşme ve kalkınma stratejisi bütün ülkeler tarafından gerçekleştirilebilir mi? Çevre toplumları ne yapmalıdır? Sorularına cevap aramaya çalışacaktır.
Bu soruların cevaplarını, kapitalizmin var olmaya başladığı dönemden bu yana izlediği süreçte bulabiliriz.
Kapitalizm, Avrupa’da bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak, ilk İtalya’da görülmeye başladı. Venedik, Floransa, Ceneviz gibi şehirler, feodalite karşıtı, burjuva toplumlar olarak uzunca bir süre varlıklarını sürdürdüler. Ticaret, yağma, haraç alma, zenginliklerinin esasını oluşturuyordu. Bunun yanı sıra toplumun varlığını sürdürmesinde tayin edici olan gemi yapımcılığı ve silah sanayinde ücretli emeğe dayalı kapitalist bir örgütlenme söz konusu idi. Kapitalizmin bu ilk örnekleri, düşmanca olan feodal ortamda silinip gittiler. Ama bıraktıkları zengin miras, -ekonomik örgütlenme biçimleri, kültürel başarılar, siyasi kurumlar- coğrafi keşiflerle, keşfedilen yerlerdeki zenginliklerin yağmalanması ile palazlanan, Atlantik kıyısındaki kapitalist toplumlarca değerlendirildiler. Onlar bu örnekleri kendi ihtiyaçlarına uyarlayıp, geliştirdiler.
Avrupalıların, muazzam miktarlarda serveti ülkelerine aktarmalarını sağlayan yağmacılığa ve fetihçiliğe girişmeleri, denizcilik ve askeri ateş gücü alanlarında üstün olmaları sayesinde oldu. Ama bunun için başka bir olgunun daha varlığından söz etmek gerekir. Bastıkları yerde ot yeşertmeyecek tarzda yürütülen yağma isteği ve uygulamalar. Bunun bir hayat tarzı olarak benimsenmesi. Bu anlayışın ana prensibi sınırsız yağma ve birikimdir. Gittikleri yerleri kendilerine benzetme eğilimleridir. Bu anlayışın köklerini kendilerine miras olarak aldıkları Antik Yunan da bulmak mümkün. Bu uygarlık da, Anadolu da ve Minos uygarlığında benzer uygulamalara imza atmış bir uygarlıktır.
Sınırsız yağma ve fetih, aynı zamanda muhtemel rakip bölgelerin de ortadan kalkmasına yol açtı. Fatihler çekip gitmediler, buralarda sömürge yönetimleri kurdular. Dolayısıyla bu bölgeler, Avrupa merkezli kapitalist sistemin uyduları haline geldi. Kendi ihtiyaçları her şey olan bir merkez ve bağımlı bir çevre. Daha ilk baştan itibaren oluşan temel özellikti.
Denizcilik, donanma gücü ve saldırganlık, ilk olarak kıtaların kıyı bölgelerini ve yakındaki adaları etkiledi. Ancak devasa büyüklükteki iç bölgelerin fethi, buralarda yaşayan halkların etkisiz hale getirilip, ilk önce yavaş yavaş sonrasında demiryolunun devreye girmesi ile hızla gerçekleştirildi. İç bölgelerdeki yayılma her yerde aynı olmadı.
Bulunulan yerdeki toplumsal yapı fetihçilerin tanımı ile ‘ilkel’ ise, yani zayıf ve nüfus az ise iki yöntem kullanıldı. Güney ve orta Amerika, Güney doğu Asya ve Afrika’nın bazı kesimlerinde yerli halkın, yetmiyorsa başka yerlerden getirilen insanların zorla çalıştırıldıkları maden ocakları ve plantasyonlar kurdular. Bu işletmelerin ürünleri-altın, gümüş, çeşitli bitkiler yok pahasına alınıp merkeze götürülüyor, fahiş fiatlara satılıyordu. Karşılığında yerleşik halkın artık ülkede üretilemeyen geçimlik malları ve yerleşik Avrupalıların lüks malları ithal ediliyordu. Son derece eşitsiz bir alışveriş olan bu yöntem sonraki yıllarda da hiç değiştirilmeden sürdü. Kapitalistler yarattıkları ilk örneğe uyma da son derece sadık davrandılar. Bugünde mantık olarak milim değişmedi bu süreç.
Kuzey Amerika da, daha sonraları Avustralya ve yeni Zelanda da ise Avrupalı göçmenler, anavatanlarındaki yerleşik yaşamın kopyası koloniler kurdular. Yerli halkın tamamen ortadan kaldırılması ile gelişen bu sürecin sonunda kurulan ülkeler de sonradan bağımsızlıklarını ilan ederek merkez ülkeleri arasına katıldılar.
Avrupalılar, daha gelişmiş, kendi uygarlıklarını andıran ‘yüksek uygarlık’ seviyesindeki bölgelerde ise, Yöntemleri o bölge halkının yönetici kesimlerinden işbirlikçiler edinerek, şeflerle hükümdarları birbirlerine karşıkullanarak, yapının içine nüfuz ederek etkin bir sömürge yapısı kurarak amaçlarına ulaştılar. Böl ve yönet en etkili yöntem oldu buralarda.
İngilizler, Hindistan da, Hollanda ve Fransa güney doğu Asya da, Afrika da, Ortadoğu da bu yöntemi kullandı. Siyasi Yöntem değişmişti ama sömürü mekanizması değişmemişti. Bulunulan bölgenin değerlerini yağmala, ürünlerini mümkün olan en aza al, Satarken fahiş fiatlara.
Merkez ülkelerin ihtiyaçlarının karşılanması hep ön planda oldu, bu ilişkide. Sınırsız sermaye birikimi temelli Kapitalist sistemde başka bir şeyin olması da düşünülemez. Bu Doğaya ve İnsan yaşantısına düşman sistem yıkılmak zorundadır.
Süreç bu şekilde gelişirken Düşünsel alanda boş bırakılamazdı. Örneğin tarih bilimi, Yine iktisat, siyasi bilimler, sosyoloji, daha sonraları antropoloji, hangi ihtiyaca cevap verdiler. Kalkış noktaları neydi?
Tarih, burjuva bilimsel çevrelerde ilk bilim dalı olarak seçilen alandır. Bu konuya eğilen ilk ülkeleri Fransa, Birleşik krallık, Almanya, ABD ve İtalya olarak sayabiliriz. Son iki yüz yıldır tarih sahnesinin, rol miktarları değişse de, başrol oyuncularıdır bunlar. Bu ülkelere, bugünde bakınca tarihe en fazla ihtiyacı olan ülkeler olduğunu görürüz. Kendi uluslarının ne kadar gelişmiş, erdemli ve uygar olduğunu ispatlamaya dönük bir çabadır bu. Tabi diğer halkların ne kadar aşağılık özelliklere sahip oldukları söylemi ile birlikte. Tarih bilimi, Burjuvazinin yaşanılan toprak parçasındaki insanların ne kadar köklü ve derin bir geçmişe sahip olduğunun gösterilme ihtiyacına, cevap vermeye aday olarak, işe başlamıştır. Ulus fikri için, böyle bir geçmiş şarttır. Aynı zamanda da tarihsel düşmanlara da sahip olmak gereklidir. Ve bu uğraşların sonucunda ortaya çıkan ve bize şimdiye kadar anlatılan ise, başka bir dünya mümkün diyen insanların öykülerinin değil, bu hareketleri ezen zorbaların, egemenlerin öyküleridir. Tarih zorbaların, egemenlerin tarihidir.
Avrupa’nın dışında da insan toplulukların varlığı ve bunlarla temas antropolojiyi bilimin bir dalı haline getirmiştir. Ve yayılmanın temel taşlarını döşemiştir, bu bilim dalı.
Birde kendi uygarlıklarına benzer, hatta daha gelişmiş uygarlıklar vardı. İşin acı tarafı bu konuda ki en yetkin düşünceler, Kapitalizmin merkezinde sisteme muhalefet edenlerden geldi. Marks toplumların gelişimini doğrusal bir gelişme olarak tanımladı. Bu önerme, Dünyanın belli bir bölgesindeki gelişmelerin-Batı Avrupa ve Kuzey Amerika- analizi üzerine inşa edilmişti. Asya’da bu doğrusal gelişmenin içine yerleştirilemeyen, Oryantalistlerin ‘yüksek medeniyetler’ diyerek tanımladıkları Çin ve Hindistan gibi ülkeler, Bu önerme ile pek bağdaşmıyordu. Bu ülkeler ‘ilkel’ tanımlaması ile nitelenecek durumda değildiler. Gelişmiş bir bürokrasileri vardı ve çok geniş topraklara hükmediyorlardı. Marks bu toplumları Asya tipi üretim tarzı olarak adlandırdı. Bu Marksist gelişim çizgisinin karşılaştığı ilk handikaptı. Stalin, Sovyetler Birliği’nin ve tarihsel olarak Rusya’nın da bu kavram ile tanımlanabileceğini düşününce, bu kavramın tartışılmasının üzeri örtüldü. Bu durum Sovyet bilim çevrelerini sıkıntıya soktu. Bu bilim adamları, Rusya ve Asya’nın tarihinde bu doğrusal gelişmenin örneklerini aramaya başladılar. B.Y.Vladimirtsov’un Moğolların İçtimai Teşkilatı Moğol Göçebe Feodalizmi-TTK yy- adlı kitabı, Bu anlayışın iyi bir örneğidir. Stalin’in ölümünden sonra bu tartışma yeniden açıldı. Marks’ın bu şemadan son yıllarında en azından şüphelendiğini, başka çözümler olabileceğini söylediğini de biliyoruz.
Kendilerini Marksist diye tanımlayan, ama bir parti ile de bağları olmayan pek çok batılı iktisatçı arasında kapitalizmin kökenleri ve geçiş konusu tartışılmaya başlandı. 1946’da Maurice Dobb isimli bir İngiliz iktisatçısı‘Kapitalizmin Gelişmesi Üzerine İncelemeler’-Belge yy- adlı kitabını yayınladı. Dobb feodalizmden kapitalizme geçişte –özellikle İngiltere de- içsel gelişmelerin etkili olduğunu savunuyordu. Amerikalı Marksist bir iktisatçı olan Paul Sweezy, Dobb tarafından öne sürülen fikirleri eleştiren bir makale yazdı. Sweezy, İngiltere’nin Avrupa –Akdeniz alanının bir parçası olduğunu, bu alanda ki dönüşümlerin İngiltere’deki gelişimleri de açıkladığını öne sürdü.Bu tartışmanın, tüm taraflarının görüşlerini içerecek şekilde yayınlanmış Türkçe yayın Feodalizmden Kapitalizme Geçiş-Metis yy-tir.Ayrıca Paul Sweezy’ nin Marksizm üzerine dört ders,Kitabındaki,’Merkez ,çevre ve sistemin krizi’makalesini önerebilirim. Bu tartışma aynı zamanda kapitalizmden sosyalizme geçiş tartışmasını da kapsıyordu.
Bu tartışmanın, Marksizmin bir yorumunun-Bir devletin sınırları içinde, yalnızca üretim ilişkilerinin tahlili üzerinden yürüyen- tezlerinin sorgulanmasına yol açtığını söyleyebiliriz. Bunun pratikteki anlamı, Verili azgelişmiş bir ülkede sosyalizme geçilebilmesi için, kapitalizmin inşasının tamamlanması gerekir, şeklinde ifade edilen aşamalı devrim fikrinin tartışılmaya başlanmasıdır. Verili tek bir ülkenin kendi iç gelişmesi sonucunda kapitalizmi doğurduğu tezi ile Kuzey Amerika da-daha sonraları Avustralya ve Yeni Zelanda da-yerli halkın ortadan kaldırılıp, Avrupalı göçmenlerin kurduğu kapitalist toplumların izahı zor görünüyor. Bu izah önemlidir. ABD’nin dünya ve kapitalist sistem için rolü malum.
Bu tartışmaya, Batı Avrupalı olmayan, bu özelliği ile aykırı bir örnek olarak değerlendirilebilecek, ama merkez ülkeleri arasında yer alan Japonya ile devam etmek lazım. Avrupalılar Japonya ile ilgilenmeye başladıklarında 19.yy a gelinmişti. Üstelik yarışa ABD de katılmıştı. Avrupalılar, hem rekabetin varlığından, hem de diğer bölgelerde çok meşgul olmaları nedeniyle burada çok saldırgan bir tutum benimsemediler. Japonlar ise, Batının diğer bölgelerde neler yaptıklarından haberdardılar. Diğer kurbanların başına gelenlerden ders çıkartan Japon yöneticiler, bir yandan ülkenin bağımsızlığını korurken, Diğer yandan da Kapitalist toplumsal ve siyasal ilişki ve kurumların kurulmasına giriştiler. Feodal ilişkileri hızla tavsiye edip, kapitalist ilişkileri aynı hızla kurdular.
Japonya’nın şansı, Avrupa yayılmacılığının amansız saldırısına, rekabet dolayısıyla, uğramaması ve tarihten ve yaşanan olaylardan ders çıkaran yöneticilere sahip olmasıydı. Bugün dünyaya baktığımızda sanayileşmesini sağlamış gibi görünen, eski klasik bakışımızla bile artık, feodal, yarı feodal diye tanımlayamayacağımız ülkeler var. Brezilya bunlardan birisi. Ülkemizi de sayabiliriz. Kaba bir bakış, al işte bunlarda sanayileşti diyebilir. Ama bu iki grup ülke arasında nitelik farkı var. Birisi merkez ülkesi, diğerleri çevre ülkeleri.
Aradaki farkın nedeni ne? Burada sözü Samir Amin’e bırakalım.’’Tarım devriminin sanayi devriminden önce gerçekleştiği merkez ülkelerinin aksine çevre ülkeleri ilk aşamaya başlamadan ikincisini ithal etmişlerdir.’’(Monthly Review, Temmuz-Ağustos 1977, Akt. P.Sweezy Marksizm üzerine dört ders, Yordam yy) Tarım sektöründe artı değer üretiminde sürekli bir artış olmasıydı, Avrupa da kapitalizm kök salamazdı.Bağımsız ve kendi kendine yetebilen kapitalist toplumların doğuşunda yegane sıralama budur. Önce tarım devrimi, sonra tarım temelli sanayileşme. Gereken tarımsal temel yaratılmadan, sanayileşen ülkeler ancak yeni bağımlılık biçimleri yaratabilirler. Merkezin müdahalesi başka bir gelişmeye müsaade etmez.
Konuyla ilgili sürecin nasıl başladığı, nasıl geliştiğine dair bir alıntıda Marks’tan yaparak devam edeyim;
‘Sermayenin ilk aşamasında seyrek ve yerel olarak, eski üretim tarzlarının yanı sıra ortaya çıktığı, ama bütünde onları azar azar parçalamaya başladığı ilk tarihi biçimlerden biri de manüfaktür’dür (henüz fabrika değil); manüfaktür, dış pazarlara, ihracata yönelik kitlesel üretimin yapıldığı yerlerde ortaya çıkar-dolayısıyla büyük çaplı kara ve deniz ticareti temeli üzerinde ve İtalyan kentleri, İstanbul, Felemenk ve Hollanda kentleri, Barselona gibi bazı İspanyol kentleri vb. gibi, bu tür ticaretin büyük merkezlerinde, Manüfaktür başlangıçta kent zanaatı tabir edilen işleri değil, kırsal yan uğraş niteliğindeki zanaatları; özellikle en az lonca ustalığı ve teknik eğitim gerektiren emek türleri olan iplikçilik ve dokumacılığı ele geçirir. Bir dış Pazar temelinin bulunduğu ve üretimin- doğrudan doğruya gemi taşımacılığına bağlı manüfaktürler, gemi yapımı vb. gibi-adeta doğası gereği mübadele değerlerine yönelik olduğu bu ticaret merkezleri biryana bırakılırsa, manüfaktür ilk yurdunu kentlerde değil, kırlarda, loncasız köylerde vb bulur. Kent zanaatlarının fabrikalaşmaya uygun hale gelebilmeleri için üretimde büyük bir gelişmenin olması gerekirken, kırsal yan uğraşlar manüfaktür için gerekli yaygın temeli sağlarlar; örneğin, cam ve madeni eşya imalathaneleri, hızar atölyeleri gibi, daha ilk aşamada önemli bir emek-gücü yoğunlaşmasını gerektiren, doğa güçlerini daha büyük ölçüde işe koşan, yığınsal üretimi ve ayrıca çok sayıda iş aracının yoğunlaşmasını vb. gerektiren üretim dalları böyle. Keza kağıt fabrikaları vb..Öbür tarafta, toprak kiracılığının yaygınlaşması ve tarımsal nüfusun özgür gündelikçilere dönüşmesi.Her ne kadar kırsal kesim bu dönüşümün nihai sonuçlarına ve saf biçimine en son ulaştığı kesimse de, dönüşümün ilk başlangıçlarının da orada ortaya çıktığını unutmamak gerekir. Bütünüyle kentsel zanaatların ötesine hiçbir zaman geçemeyen antikite, büyük sanayiye de bu yüzden hiçbir zaman ulaşamazdı. Büyük sanayinin ilk koşulu, kırsal bölgenin baştanbaşa bütün genişliği ile kullanım değerleri üretiminden mübadele değerleri üretimine çekilebilmesidir. Cam fabrikaları, kağıt imalathaneleri, demirhaneler vb. lonca yöntemleri ile işletilemez. Bunlar kitlesel üretimi, genel bir pazarda satışı,girişimci hesabına belli bir parasal servetin varlığını gerektirir(yoksa emeğin öznel yahut nesnel koşulları yaratmasını değil).’(K.Marks-Grundrisse-s.582-583.Birikim yy,ekim 1979)
Bu uzun alıntı tarım sorununun çözülmesinin yanı sıra, sürecin hangi safhalarda geliştiğini çok net anlatıyor. Hatta İleri kapitalist bir ülke olabilmek için, tarım sorununun çözülmesi, çıkılması gereken basamakların birincisi değildir. Ekonominin yönelimi dış pazarın ihtiyaçları temelinde olursa, dış Pazar temelli bir yönelime sahip olursa başarı şansının var olduğunu anlatmaktadır. Yaşananın da burada anlatılan gibi gerçekleştiğini belirtmeliyim. Yönelimi Dış Pazar olmayan kendi halkının ihtiyaçları temelinde üretim yapmayı hedefleyen bir ülkenin ileri kapitalist bir ülke olması çok zor. Üçüncü etken ise, yaygın ve genel pazara dönük üretimin gerçekleşmesi için yeterli parasal servetin varlığıdır.
Günümüz Dünyası, Japonya dışında yıldızı parlayan başka bir örneğe daha şahit oluyor. Çin muazzam bir sanayi devi haline geliyor. Bu örnekte; Bağımsızlığını KP önderliğinde kazanan ve tarım devrimini gerçekleştiren, dış satımın giderek ağırlık kazandığı bir örnek. Başarıp, başarmadığı henüz net olmayan, en azından tartışılan bir ülke, ama kurmaya çalıştığımız bu modele uyuyor. Başkacada bir örnek yok. Tüm ülkelerin başarması ise, sürecin mantığı gereği mümkün değil.
Dünyanın geri kalanı için, salt bu çerçevede kalınması halinde bile, kapitalist düşünsel, sosyal ve siyasal boyunduruğu parçalamaktan başka çare yok.
İnsanlar arasında eşitsizliğin, baskı ve sömürünün ortadan kalkmasını savunanlar açısından ise, çözüm neden ve niçin bu sınırların içine hapsolsun sorusu, sorulması gereken en temel sorudur. Sınıfsız toplum savunucuları, başlangıcından bu yana hikayesini anlata geldiğim bu acımasız sisteme olumlama yapmaktan vazgeçmeliler.

Saffet Bilen

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.