Hitler ve İktidara Gelişi-Mehmet Ali Yılmaz

Bu yazıda Nazi rejiminin kurucusu Hitler’in kişisel özellikleri, bu rejimin ideolojisinin oluşturulması süreci ve Almanya’da iktidarı ele geçirme taktikleri gözden geçirilecek.  Böylece Türkiye’de kurulmaya başlanan tek adam rejimiyle Hitler’in Nazi rejimini kurma süreci arasındaki benzerlikler ortaya çıkmış olacak.

Almanya’nın Birinci Emperyalist Yeniden Paylaşım Savaşı’dan yenik çıkması üzerine İngiltere, Fransa gibi galip ülkeler karşısında küçük düşmesinin ve kapitalist dünyanın girdiği büyük ekonomik bunalımın da etkisiyle Alman halkının esrik, kurnaz, lafebesi ve komplocu Hitler’in önderliğini yaptığı milliyetçi-toplumcu hareketin peşine takılmasının kısa serüveni şöyledir:

Hitler’in çocukluğu ve doğduğu yerin özelliği

Adolf Hitler Avusturya-Almanya sınırında yer alan Brauna am Inn isimli kasabada doğuşuna (20 Nisan 1889) hayatında karşılaştığı birçok olay gibi gizemli bir hava yükler. Kavgam’da doğduğu yerin sembolik önemine vurgu yapma gereği duyar:

“Kaderin doğum yerim olarak Braunau am Inn’i seçmiş olması bana Tanrı’nın bir buyruğu gibi görünüyor. Çünkü, bu küçük kasaba iki Alman devletinin sınırı üzerinde bulunuyordu; biz, genç kuşak, elimizdeki bütün vasıtalarla, bu iki devleti yeniden birleştirmeyi hiç olmazsa hayatımız boyunca izleyeceğimiz bir amaç haline getirmiştik. Sınır boyundaki bu şehir bana Tanrısal bir niyetin sembolü gibi görünmüştür.” (Akt. William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu-Doğuş, s.16, Hür Yayın ve Ticaret A.Ş. 1979)

İlköğrenimini Lizn kasabasının köylerinde okudu. İki yıl da papaz manastırına devam etti. Ortaokulu Linz şehrinde okumaya başladı ama başarısız bir okul hayatı oldu ve ortaokulu bitiremedi. Bu başarısızlığı onun üzerinde derin etkiler bıraktı. Bu yüzden okumuş kişilerin diplomalarıyla, unvanlarıyla, yukarıdan bakan tavırlarıyla hep alay ederdi.

Geleceği hakkında, memur olmasını isteyen babasıyla ters düşmekteydi çünkü o ressam olmayı aklına koymuştu.

Zor bir çocukluk dönemi geçiren Hitler, babasının onu meslek sahibi yapma isteğinin gerçekleşmediğini belirtir ve bu durumun “bilinçsiz bir biçimde” kendisinin içine, ikisinin de akıllarından geçirmediği bir geleceğin tohumlarını ektiğini ifade eder.

Viyana dönemi

1907 yılında başvurduğu Viyana Güzel Sanatlar Akademisi tarafından ressamlığa uygun olmadığı gerekçesi ve yeteneklerini mimarlık alanında geliştirmesi öğüdüyle reddedildi. Hitler, bu öğüdü yerine getirmeyi çok istemesine rağmen bunun için teknik alt yapısının ve lise diplomasının olması gerekiyordu.

1908’de bir kez daha başvurduğu akademinin, onu yeniden reddetmesinin ardından umutlarını da yitirmiş bir şekilde tamamen parasız kaldı. 21 yaşındayken halasından kalan az miktardaki miras parasının da bitmesiyle 1909’da evsizler yurduna yerleşti. Posta kartlarından kopyaladığı manzara resimlerini, dükkânlara ve turistlere satarak geçinmeye çalışan Hitler, 1910 yılında, çalışan fakirlerin kaldığı bir eve yerleşti.

Hitler’in Viyana’da yaşadığı zorluklar içinde edindiği fikirler politik şekillenmesi açısından önemliydi, çünkü ilerde bu düşüncelerden birisi Dünya için çok yıkıcı sonuçlara yol açacaktı.

Avrupa’da milletler uyanmaya ve bağımsız devletler kurmaya devam ediyorlardı. Alman-Avusturya azınlığı, farklı dil konuşan çok sayıda halklardan oluşan Avusturya İmparatorluğunu yüzyıllarca egemenliği altında tutmuş ve bu ulusların üzerine kendi dillerinin ve kültürünün imzasını atmıştı. Ancak bu İmparatorluk 19. yy ortalarından itibaren gücünü yitirmekte Avrupa’yı sarsan ulusal hareketler Avusturya’yı kaynatmaktaydı. İmparatorluktan 1860’ta İtalyanlar ayrıldılar. 1867’de Macarlar ikili bir imparatorluğun içinde Almanlarla eşit olma hakkını kazandılar. 20. yy başlarında ise Slav ulusları, Çekler, Slovaklar, Sırplar, Hırvatlar vd. de eşitlik, en azından özerklik istemekteydiler. Avusturya’da hâkim politika olan milliyet çatışmalarının yanı sıra birde sosyal mücadele sürmekteydi. Toplumsal hareketler sık sık etnik kavgalara dönüşmekteydi. Seçme ve seçilme hakkı olmayan alt sınıflar oy hakkı istiyorlar, yalnız ücret için değil, demokratik siyasi haklar, sendika kurma ve grev hakkı için de mücadele ediyorlardı. Nitekim genel bir grevle genel genel oy hakkının elde edilmesinden sonra İmparatorluğun Avusturya yarısında yaşayan nüfusun üçte birini oluşturan Avusturyalı Almanların siyasi hâkimiyeti sona erdi.

Koyu bir Alman-Avusturya milliyetçisi olan genç Hitler bütün bu mücadelelere karşıydı. Ona göre, bu mücadeleler ile İmparatorluk “pis bir bataklığa” gömülmekteydi, ancak egemen ırk olan Almanlar, eski mutlak otoritelerine yeniden kavuştukları zaman bu sorunlar çözülebilirdi. Alman olmayan ırklar, özellikle Slavlar ve Çekler, aşağı halklardı. Bunları “demir pençeyle yönetmek Almanların göreviydi. Parlamento dağılmalı ve bu demokratik ‘saçmasapanlığa’ bir son verilmeliydi.” (Shirer, s.29-30)

Henüz siyasi parti tercihi olmayan Hitler Avusturya’daki üç partiyi; Sosyal Demokrat, Hristiyan Sosyalist, Pan-German Nasyonalist Partiyi izliyordu. Özellikle Sosyal Demokrat Partiye karşı çok tepkiliydi. Bu partiye “Cermenliğin sürdürülmesi savaşına karşı” düşmanca davranışları ve “Slav yoldaşlara tatsız bir şekilde hoş görünmeye” çalıştıkları için çok kızıyordu. (Age, s.30)

Hitler Sosyal Demokratlara olan öfkesine rağmen onların halk içinde kazandıkları başarıyı incelemekten geri kalmadı. Sosyal Demokratların Viyana’da yaptıkları mitingleri “sıkıntılı da olsa” bir tür hayranlıkla izledi, liderlerinin konuşmalarını inceledi, örgütleri hakkında bilgi edindi, siyasi teknikleri ve ulaştıkları sonuçlar üzerinde çalıştı. Sosyal Demokratların başarılarını üç nedene bağladı: Birincisi, Sosyal Demokratlar bir halk hareketi yaratmasını biliyorlardı; halk hareketi yaratamayan hiçbir parti yaşayamazdı. İkincisi, halkın içinde nasıl propaganda yapılacağının farkına varmışlardı. Üçüncüsü de, “manevi ve fiziki baskı” olarak adlandırdığı şeyi kullanmasını biliyorlardı.

Hitler’in “manevi ve fiziki baskı” dediği türden uygulamaları Sosyal Demokratların kullanması söz konusu değildi. Ama onun kafasında bir sürü saplantının-takıntının cirit attığını ve gözlemlerinde bunların etkili olduğunu unutmamak gerekir. Aslında bunlar daha sonra kendisinin siyasal faaliyetlerinde kullanacağı kafasında olan düşüncelerdi. Onun aşağıdaki sözleri Nazi taktiklerinin açık çözümlemesidir.

“Bu hareketin, bu çeşit saldırılara ne moral ne de kafa bakımından hazır olmayan burjuvazi üzerinde yaptığı kötü manevi baskıyı anladım. Bir işarette bir sürü yalanlar ortaya atılıyor, tehlikeli sayılan düşmanlara karşı iftiralar savruluyor, sonunda saldırıya uğrayan insanların sinirleri bozuluyordu… Bütün insan zaaflarının çok ince olarak yapılmış bir hesabına dayanan bir taktikti ve hemen hemen matematik bir kesinlikle başarıya ulaşıyordu.

Ben de fizik baskının birey ve halk üzerindeki önemini aynı derecede anladım. Onları destekleyenler, bir süre, zaferlerinin kendi davalarının doğruluğundan ileri geldiğini sanıyorlar, yenilen düşman ise, çoğu zaman, umursamazlığa düşüyor ve yeni bir karşı koymanın gereksizliğini anlıyordu.” (Age, s.30)

Hitler Viyana’dayken, önce Georg Ritter von Schönerer’in kurduğu Pan-german Nasyonalist Parti’ye yakınlık duydu. Pan-Germanlar çok uluslu bir imparatorlukta Alman üstünlüğünü savunuyorlardı. Hitler “büyük bir düşünür” olarak gördüğü Schönerer’in koyu milliyetçilik, Yahudi karşıtlığı, sosyalizm düşmanlığı, Avusturya’nın Almanya ile birleşmesi ve Habsburg’larla Papalığa karşı koyma programını kabul etmekle birlikte Schönerer’in partisinin başarısızlık nedenlerini geleceğin Nazi kafasına göre açıklıyordu:

“Bu hareket, sosyal problemlerin önemini yeterince anlamamış olduğu için gerçek militan bir halk hareketlerinden uzak kalmıştır. Parlamento’ya girmesi, elindeki korkunç güçten onu yoksun kılmış ve bu kuruma özgü bütün zaafların yükü altında bırakmıştır.”

Hitler’in bu partiyle ilgili değerlendirmeleri arasında Din-siyaset ilişkisine bakışına da tanık olmaktayız. O dönemde bir siyasi partinin kiliselere karşı çıkmaya çalışmasını boş bir çaba olarak görüyordu.

“Katolik kilisesine açılan savaşa gelince… Bu savaş partiyi milletin sayısız elemanlarından yoksun kılmıştır.”

Hitler Schoenerrer’in Los-von-Rom (Roma’dan uzaklaşma) hareketinin bir taktik hatası olduğunu belirtirken şöyle der: “Bir mezhepte eleştirilecek ne kadar çok şey olursa olsun, siyasi bir parti, geçmiş tecrübelerde hiçbir partinin dinde ıslahat yoluyla başarıya ulaşmadığını hiçbir zaman unutmamalıdır.” (Kavgam’dan akt. Shirer, s.31)

Daha sonraki dönemlerde Hitler dine bağlı antisemitizm karşıtlığından, farklı bir zemine –antisemitizmi ırkçı anlamda desteklemeye– geçiş yaptığını anlatırken bu yaklaşımından uzaklaştığını da itiraf etmektedir.

Hitler Viyana’da Pan-German’ların kitleleri harekete geçirmekteki başarısızlıklarını, “sıradan insanlar”ın psikolojisini anlamamalarına bağlar. Daha genç yaşında kafasında şekillendirmeye başladığı bu fikirleri kendi hareketini kurduğunda uygulamaya koyacaktı.

Yine Hitlerin kafasında oluşturduğu bir başka düşünce de bir partinin başarılı olabilmesi için ulusun güçlü, yerleşik kurumlarından hiç olmazsa birinin –kilise, ordu, büyük sermaye ve/veya devlet başkanın- desteğini sağlaması gerekirdi.

Hitler’in 1933 Ocak ayında Berlin’de bu desteği sağlama kurnazlığını göstererek Nasyonal Sosyalistlerin Almanya’ya hükmetmelerinin yolunu açtığını biliyoruz.

Viyana Belediye Başkanı Lueger’in propaganda ve güzel söz söyleme sanatını iyi bilmesinden etkilenen Hitler, onun eski kuvvet kaynaklarından güç sağlamasını da başarılı bulmaktaydı.

Hitler’in ileride kendi siyasi hareketini oluştururken, partisini Almanya’da iktidara getirirken kullandığı fikirlerin, teknik ve taktiklerin temelini burada edinmeye başladığını görüyoruz. O bu düşünceleri Birinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra Almanya’da uygulayan tek sağcı politikacıdır. Nazi hareketinin birçok milliyetçi, tutucu ve sağcı parti arasından sıyrılarak büyük kütlelerin desteğini sağlamasının ve bunu başarmasıyla birlikte orduyu, büyük ticaret sermayesini ve Cumhurbaşkanı’nı yanında bulmasının altında bu yaklaşım yatmaktaydı.

Hitler’in Viyana’da aldığı derslerden biri de kitleleri yönlendirmekte güzel ve etkili konuşmanın önemiydi. Dr. Karl Lueger güzel konuşan bir adamdı ama Pan-German Partisi’nde onun gibi konuşabilen birisi yoktu ve Hitler’e göre bu partinin başarısız olmasının nedenlerinden biri de buydu.

Hitler güzel ve etkili hitabete verdiği önemi Kavgam’da şöyle anlatır:

“Tarihte büyük dinsel ve siyasal akımları başlatan güç, bilinmeyen bir zamandan beri, söylenen kelimelerin esrarlı gücünden ve yalnızca bundan doğmuştur. Büyük halk yığınları ancak konuşma gücüyle harekete getirilebilir. Bütün büyük hareketler halk hareketleridir. İnsan ihtiraslarının ve heyecanlarının yanardağlar gibi patlamalarıdır. Bu heyecanları ya zalim bir felaket tanrıçası ya da halkın içine salınan sihirli bir söz harekete getirir…” (Shirer, s. 32-33)

Hitler Avusturya’da parti çalışmalarına fiilen katılmıyordu ama Viyana’nın fakir semtlerinde, kahvehanelerde, yardım mutfaklarında ve fırsatını bulduğu her yerde halk önünde konuşma denemeleri yaparak tecrübe ediniyordu.

Münih’e Gidişi

Mayıs 1912’de, Münih’e giden Hitler, mimariyle ve H. Stewart Chamberlain’ın yazılarıyla daha çok ilgilenmeye başladı.

Bu dönemlerde Hitler Yahudilerin, kendi tanımladığı ari ırkın doğal düşmanları olduğunu iddia ediyor ve Avusturya’daki krizden de onları sorumlu tutuyordu. Ama Avrupa’nın emperyalist devletlerinin ve çarlık Rusya’sının Avusturya İmparatorluğu üzerindeki hesaplarını göremiyor ya da görmek istemiyordu.

Bu arada kendi antisemitizmini Marksizm karşıtlığı ile birleştiriyor, sosyalizme ve özellikle de ileri gelenleri arasında Yahudiler de olan Bolşevizm’e düşmanlık güdüyordu. I. Emperyalist Paylaşım Savaşında Almanya’nın uğradığı askeri yenilgiden 1917 Devrimlerini sorumlu tutuyor, Yahudileri Alman İmparatorluğu’nun askeri bozgunun ve sonuç olarak ortaya çıkan ekonomik problemlerin de suçlusu kabul ediyordu. Böylece emperyalist sermayenin sömürü düzenini ve dünyayı paylaşma kavgasını komünizm karşıtlığı, Yahudi düşmanlığı ve ari ırkın üstünlüğüne dayanan ırkçı ideolojisiyle gizlemeye çalışmaktaydı.

Çokuluslu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Parlamentosundaki oturumları inceledikten sonra, demokratik parlamenter sisteme de olumsuz bakmaya başladı. Bu düşünce kendi politik görüşlerinin temelini biçimlendirdi. Onun artık tek lider yönetimini benimsemeye doğru yol almakta olduğunu söyleyebiliriz.

Birinci Paylaşım Savaşı’nda Hitler.

Münih’e gitmesi, bir süreliğine Avusturya’daki askerlik görevinden de kaçmasını sağladı fakat sonrasında Avusturya ordusu tarafından tutuklandı. Yapılan fiziksel inceleme sonrasında askerlik için elverişsiz sayıldı ve Münih’e dönmesine izin verildi. Bu duruma rağmen Ağustos 1914’te Almanya I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na girdiğinde Bavyera alayında savaşmak için yetkililerden izin istedi ve bu isteği kabul edildi.

Savaş sırasında Hitler, hayatının amacının Almanya’yı kurtarmak olduğuna iyice ikna oldu.

Uzun zamandır Almanya’ya hayran olan Hitler, hâlâ Alman vatandaşı olmamasına rağmen savaş sırasında tutkulu bir Almanya hayranına dönüştü. Fakat Almanya’nın Kasım 1918’de teslim olmasıyla şoka uğradı. Birçok Alman milliyetçisi gibi o da savaş alanında değil masada yenilmelerini tasvir eden ‘sırtından bıçaklanma efsanesine’ inandı. Buna neden olan politikacılar daha sonra ‘Kasım Hainleri’ olarak adlandırılacaklardı.

Alman İşçi Partisine katılması

Hitler, Münih Devrimi’ni (1919) takiben Yüzbaşı Karl Mair başkanlığındaki askeri birimde, Münih Devrimini bastıran Bavyera Ordusu’nun İstihbarat Şubesi’nde eğitim görüp karşı devrim eylemlerinin içinde yer aldı.

  1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Alman yenilgisinden sonra Hitler, hiçbir resmi eğitimi ve iş kariyeri olmadığı için mümkün olduğunca uzun süre için ordu içinde kalmaya çalıştı. Hitler bu sıralarda 1914’den beri dostluk kurduğu ve manevi babası olarak tanımladığı Dietrich Eckart vasıtasıyla Nazilerin başöğretmen olarak gördükleri Rudolf von Sebottendorf‘un kurduğu ve Nazizm’in içinden çıktığı Thule Cemiyeti‘ne üye oldu. Bundan kısa bir süre sonra Nazilerin önemli bir lider olarak tanımladığı Adolf Josef Lanz‘ın 1905-1917 yılları arasında yayınladığı, beyaz ırkın üstünlüğünü, anti-semitizm ve anti-komünizm fikirlerinin savunulduğu Ostara dergisini okumaya başladı.

Münih’te kısa süren Sovyet rejiminin sorumlularını incelemek amacıyla, 2. Piyade Alayı tarafından kurulmuş olan tahkikat komisyonuna bilgi toplaya başladı. Hizmetlerinden dolayı Ordu bölge komutanlığındaki Siyasi Şube Basın ve Haberler Bürosu’nda kendisine yeni bir iş verildi. Ordunun tutucu görüşlerini yaymak amacıyla askerler için açtığı siyasi eğitim kurslarının dikkatli öğrencilerinden biri Hitler’di. Bir gün derste Yahudiler için olumlu bir ifade kullanılınca hemen derse müdahale etti ve tam tersine Yahudileri kötüleyen bir konuşma yaptı. Yahudiler üzerine çektiği bu nutuktan üstleri çok memnun kaldılar ve onu Münih alayına eğitimci olarak tayin ettiler. Başlıca görevi, tehlikeli fikirlerle, barışçılıkla, sosyalizmle ve demokrasi ile savaşmaktı. Böylece Hitler, söz söyleme yeteneğini denemek fırsatını da elde etti. Çünkü söz söylemek, iyi nutuk atmak ona göre, başarılı politikacılığın ilk şartıydı.

1919 yılının Eylül ayında Ordu Siyasi Şubesi Hitler’den Münih’te Rudolf von Sebottendorf‘un kurduğu Thule Cemiyetine dayanan Alman İşçi Partisi adında küçük bir siyasi grubu incelemesini istedi. O bu incelemesi sırasında kurucuların görüşlerinden etkilendi ve altı kişi tarafından kurulmuş olan Alman İşçi Partisi (Deutsche Arbeiterpartei, DAP)’ne yedinci üye olarak katıldı.

Hitler, 1920 yılının başlangıcında partinin propaganda faaliyetlerini yürütmeye başladı. 24 Şubat 1920’de Alman İşçi Partisi’nin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (National Sozialistische Deutsche Arbeiter Partei, NSDAP) olarak değiştirildi. NSDAP’nin taraftarlarına komünistler ve sosyal demokratlar küçümseme maksadıyla “Nazi” ismini verdiler.

Nazilerin başöğretmeni Sebottendorf, Thule’nin Almanya’daki en büyük propaganda aracı olan ve sahibi olduğu Völkischer Beobachter gazetesini Thule Cemiyetine katılan ve Führer olarak seçtiği Hitler’e devretti. Bu arada Joseph Goebbels bu gazetenin tamamen parti bülteni halini almasını sağladı. Gazetede partinin fikirlerini açıklayan makaleler yayınladı. Gazetenin patronu olan Hitler, kısa sürede partinin üst basamaklarına tırmandı ve 29 Temmuz 1921’de liderlik makamına ulaştı.

Hitler’in partisi 25 maddelik bir program hazırladı. Bu programın ilk maddesi Almanya’yı Versay Antlaşması’nın yarattığı koşullardan kurtarmaktı. Sonra Hitler 1926’da taktik nedenlerden ötürü, bu maddeleri değişmez ilan etti. Alman vatandaşlığının yalnız Alman kanını taşıyanlarda olması da önemli maddelerden biriydi.

Birahane Darbesi ve Kavgam

Hitler, Mussolini’nin Roma Yürüyüşü’nü taklit ederek 8-9 Kasım 1923’te Münih’teki Bavyera hükümetini devirmeye yönelik Birahane Darbesini düzenledi. Bu komplonun ardından düzenli orduya karşı paramiliter birlikler oluşturmak ve meşru yönetimi yıkmak suçundan yargılanmaya başladı. 1 Nisan 1924’te 5 yıllık hapis cezasına çarptırıldı. Bu sıralarda Tibet’te olan Rudolf von Sebottendorf Almanya’ya döndü ve 4 Ekim 1924’te Bavyera Halk Mahkemesi hâkimlerinden Neidhardt‘a bir mektup yazdı. 4 sayfalık bu mektuptan sonra Hitler Bavyera Halk Mahkemesi tarafından kamu düzeni ve halk için tehlike oluşturmadığı, meşru yönetimi devirmeye yönelik faaliyetlerde bulunan paramiliter teşkilatlarla bağlantısı bulunmadığı gerekçesiyle serbest bırakıldı.

Bu dönemde Rudolf Hess aracılığıyla Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabı yazan Hitler, partinin geleceğe dönük hedeflerini topluma açıklama olanağını elde etti. Kitap, partinin bundan sonraki faaliyetlerine yön verdi. Hitler hapisten çıktıktan sonra partiyi yeniden düzene soktu ama partisi 1929 yılına kadar başarısız oldu. Ancak emperyalist Dünya’nın büyük ekonomik krizinin patlamasından sonra, 1930 seçimlerinde %18 oy ile SPD’den sonra ikinci büyük parti oldu. Hitler’e oylar Katoliklerden çok Protestanlardan, şehirlilerden çok kırsal kesimden ve işçilerden çok orta-üst tabakadan geldi.

İktidara doğru yürüyüş

1925’te Avusturya vatandaşlığından çıkan Hitler hala Alman vatandaşı değildi ve seçimlerde aday olamama ihtimali vardı. Bu onun için büyük bir sorundu. 25 Şubat 1932’de Brunswick Devleti’nin nasyonal sosyalist İçişleri Bakanı, Hitler’i Berlin’deki Brunswick temsilciliğine Ataşe tayin ettiğini açıkladı. Bu manevra ile Hitler otomatik olarak bir Brunswick ve dolayısıyla Alman vatandaşı oldu ve Almanya Cumhurbaşkanlığına adaylığını koymaya hak kazandı. Bu engeli atlatan Hitler seçim kampanyasına başladı. 13 Mart 1932’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine NSDAP’nin adayı olarak katılan Hitler’in rakipleri; 1925’ten beri Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan bağımsız aday-Sosyal Demokratların da desteklediği- Hindenburg, KPD(Alman Komünist Partisi)’nin adayı Ernst Thaelmann ve milliyetçiler Stahlhelm’in ikinci komutanı Theodor Duesterberg’di.

Hitler büyük bir enerjiyle seçim kampanyasını başlattı. Ülkenin her yanında mitingler düzenledi. Bu mitinglerin bazıları bir hayli kalabalıktı ve verdiği söylevlerle katılanları çok etkiledi. Shirer, bu mitinglerde Hitler’in kalabalıkları “çılgına çevirdi”ğini yazar.

“Partinin iki büyük büyücüsü, Goebbels ile Strasser de Hitler’inkine benzer bir yol izlediler. Ama bu kadarla kalınmadı. Almanya’nın o zamana kadar görmediği bir propaganda kampanyasını yönettiler. Şehirleri ve kasabaların duvarlarını milyonlarca çiğ renkli afişlerle donattılar; sekiz milyon broşür ile parti gazetelerinden oniki milyon ek baskı yaparak dağıttılar; günde üç bin miting düzenlediler ve Alman seçimlerinde ilk olarak, filmlerden ve gramafon plaklarından yararlandılar; kamyonların üzerine hoparlör koyarak propaganda yaptılar.” (W. L. Shirer, Nazi İmparatorluğu-Doğuş, s.157, Hür Yayın…, 1979.)

Hindenburg ise hükümetin elinde bulunan radyoyu kendi propagandası için kullandı. Hitler’i deliye çeviren bu propaganda yöntemi Almanya’da ilk kez kullanılmıştı. Bağımsız aday Hindenburg plağa alınmış sesiyle radyodan bir kez konuştu. Hindenburg’un bu konuşmasında Hitler için yaptığı “Tek yanlı aşırı görüşleri temsil eden … bir parti adamının seçilmesi, yurdumuzu sonuçları hesaplanamayacak ciddi karışıklıklarla karşı karşıya bırakacaktır” vurgusunun kitleler üzerinde etkili olduğu iddia edilmektedir.

13 Mart 1932’de yapılan seçim sonuçlarına göre;

Hindenburg: 18.651.497 oy almıştı. Bu geçerli oyların %49.6’sıydı.

Hitler           : 11.339.446 oy almıştı. Bu geçerli oyların %30.1’ydi.

Thaelmann :  4.983.341 oy almıştı. Bu geçerli oyların %13.2’ydi.

Hindenburg Cumhurbaşkanlığını çok küçük bir farkla (%0.4) kaçırmıştı ve seçim ikinci tura kaldı.

Birinci tur sonuçlarına çok üzülen Nazi’lerin propaganda şefi Goebbels’in güncesine o gece yazdıkları demokratik seçimlere nasıl baktıklarının göstergesiydi: “Yenildik, korkunç bir şey… Biz kendimizi ancak akıllıca bir darbe ile kurtarabiliriz.”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu 10 Nisan 1932’de gerçekleştirildi. Hitler bu turda 13.418.547 (%36.8) oyla ikinci oldu. Hindenburg ise 19.359.983 oy aldı ve %53’lük bir oran elde ederek Cumhurbaşkanı seçildi.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birkaç ay sonra, 31 Temmuz 1932’de, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi üçüncü kez genel seçime katıldı. Seçim sonuçlarından parlamentoda çoğunluğu sağlayabilen bir parti çıkmadı. Toplam oyların %37’sini alan Naziler parlamentoda çoğunluğu sağlayamadılar ama en çok sandalyeyi elde ettiler. (Türkiye’de 2002 seçimlerinde AKP oyların %34.28’ini alarak 363 milletvekili çıkardı. Böylece bu parti oyların üçte biriyle parlamentonun üçte ikisini ele geçirmiş oldu. Buradan çıkarılacak sonuç; bizdeki seçim sisteminin 1932 Almanya’sından daha anti-demokratik olduğudur.)

Nazilerin birinci parti olarak çıktıkları bu seçimden sonra Alman Cumhuriyetinin son başbakanı olan Kurt von Schleicher’den söz etmeden geçmeyelim. Adı Almancada “sinsi” ya da “entrikacı” anlamına gelen bu adam Rus cephesinde çok az bulunmuş bir “salon subayı”ydı. Ordunun üst kademeleri ve siyasetçilerle yakın ilişkiler kuran bu kurnaz general ordudaki kanun dışı örgütlenmelere çok yardımı dokundu. Moskova ile yapılan gizli görüşmelerde de önemli roller oynayan bu entrikacı karanlıkta iş çevirmeyi seven birisiydi.

1929’da tümgeneralliğe yükseltilen Schleicher Cumhurbaşkanı Hindenburg ile arkadaşı olan oğlu Oskar von Hindenburg vasıtasıyla ilişki kurdu. Sonraki üç yıl içinde Savunma Bakanı Wilhelm Groener, Şansölye Heinrich Brüning ve Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’la birlikte Weimar Cumhuriyeti’nin en etkili kişilerinden biri durumuna geldi. Bir süre sonra Başbakan Brüning ve Hindenburg’la anlaşmazlığa düştü ve Brüning’in görevden alınarak yerine Franz von Papen‘in getirilmesinde önemli rol oynadı. Bu dönemde Schleicher savunma bakanlığına getirildi. Papen’in 1 Aralık 1932’de istifa etmesi üzerine, onun yerine şansölye oldu.

55 gün Başbakanlığı süren Schleicher halefi F. Von Papen gibi Cumhuriyeti önemsemiyor ve bir hükümet darbesi hazırlığı içinde olduğu bildiriliyordu. 28 Ocak 1933 günü Schleicher, Hindenburg tarafından Başbakanlıktan alındı. “O sıralarda Almanya’nın en büyük partisi olan Nasyonal Sosyalist Partisi’nin lideri Adolf Hitler, Demokratik Cumhuriyetin Başbakanı olmak istiyordu: Adolf Hitler bu Cumhuriyet’i yıkmayı aklına koymuştu.” (W. L. Shirer, s.13)

Kurt von Schleicher ve karısı, bir buçuk yıl sonra, Uzun Bıçaklar Gecesi’nde Hitler’in baş kurbanları olmaktan kurtulamadılar. SS’ler tarafından evlerinde vurularak öldürüldüler. (*)

Bu sıralarda bir Nazi darbesinden de korkuluyordu. Bu darbe faaliyetlerine karşı bir genel grev söylentisi de yayılmıştı. 29 Ocak 1933 tarihinde yüzbin civarında işçi Berlin’in merkezinde Hitler’in Başbakan olarak atanmasına karşı gösteri düzenledi. Ancak 30 Ocak 1933’te ihtiyar Hindenburg “… Birahane Darbesi’nin bu biraz komikçe lideri, Alman bile olmayan bir Avusturyalı palavracı, daha kırk üç yaşındaki bu Şarlo bıyıklı adam”ı Almanya’nın Başbakanlığına atamıştı. (Age, s.14)

Hitler’in Başbakan atanmasının akşamı Nazi hücum taburlarının yaptıkları gösterilerden sonra Goebbels şu ifadeleri yazdı: “Yeni Alman İmparatorluğu doğdu. Ondört yıllık çalışma zaferle taçlandı. Alman ihtilali başladı!” (Age, s.15)

Hitler yeni doğan Alman İmparatorluğu’nun bin yıl süreceğini söyleyerek övünüyordu. Ancak 12 yıl 4 ay süren bu imparatorluk bir ara halkların dayanılmaz acısı, kanlı katliamlar üzerinden Atlantik’ten Volga’ya, Kuzey Kutbundan Afrika’ya kadar genişlese de sonuçta Almanları askeri, siyasi, ekonomik psikolojik yenilgilerin dibine indirdi.

Cumhurbaşkanı Hindenburg Hitler’i, Katolik Merkez Partisi’yle bir koalisyon kurması için şansölye olarak atamıştı. Ancak Hitler Katolik Merkez Partisi ile anlaşamadı. Alman Ulusal Halk Partisi’nin (DNVP) desteğini alarak 5 Mart 1933 tarihinde ülkeyi yeniden bir genel seçime götürdü.

Hitler, yürüttüğü seçim kampanyasında Alman kamuoyundan önemli ölçüde destek gördü. Bu arada Hitler, hiçbir şekilde Marksist bir sosyalist olmadığını, gerçekte Alman milliyetçisi ve Alman milletinin eşitliğini sağlamayı amaçlayan bir politik görüşün rehberliğinde, Alman halkının özgürlüğü ve Alman İmparatorluğu’nun yükselmesi için çalışacak bir politikacı olduğunu sermaye sınıfına sundu. Onun bu düşüncesi, İşçi sınıfı sosyalizmine tamamen ters olan Nasyonal sosyalizmin özetiydi. Tekelci sermayeye güvence veren Hitler, seçim kampanyası sırasında büyük sanayi, finans ve sigorta şirketlerinden önemli miktarda mali destek sağladı.

Reichstag Yangını

Genel seçimden bir hafta önce, 27 Şubat 1933 akşamı Reichstag’ta bir yangın çıktı. Bu yangın NSDAP’nin polis örgütü olan Gestapo tarafından başlatıldığı halde polis soruşturması daha çok komünistler üzerinde yoğunlaştırıldı. G. Dimitrov da bu yangın bahanesiyle tutuklananlar arasındaydı. Hitler fırsatı kaçırmadı, yangından bir gün sonra Hindenburg’a, anayasanın kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili maddelerini ortadan kaldıran bir kararname imzalattı. İzleyen günlerde Hitler’in partisi (NSDAP) ve Alman Ulusal Halk Partisi (DNVP) dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durduruldu.

Bu olağanüstü koşullar altında, 5 Mart 1933 günü yapılan seçimlerde, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin oyları %44 düzeyine çıktı. Nasyonal sosyalist olmayan Alman Ulusal Halk Partisi’nin ve diğer milliyetçi veya muhafazakâr partilerin oyları düşmüş olmakla birlikte, parlamentoda çoğunluk sağlanabiliyordu.

Yetki Kanunu

Seçimlerin hemen ertesinde parlamentodan bir “yetki kanunu” çıkartıldı. Bu kanunla Reichstag (Meclis) tüm yetkilerini dört yıl süre ile kabineye devrediyordu.  Ancak böyle bir kanun için parlamentoda üçte iki çoğunluk kararı gerekmekteydi. Bu çoğunluk kararının nasıl sağlandığı Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi tutanaklarına da geçmiştir. Oylamanın yapılacağı gün parlamento SA tarafından kuşatılmış, bazı sosyal demokrat parlamenterler içeri alınmamıştı. Zaten 81 komünist parlamenter de seçimlerden önce gözaltına alınmıştı.

Adolf Hitler, 21 Mart 1933 tarihinde Potsdam’daki Garnizon Kilisesi’nde düzenlenen bir törenle göreve başladı. “Potsdam Günü” adıyla anılacak bu olay, nasyonal sosyalist hareket ile eski Prusya elitleri ve ordu arasındaki birliği göstermek için yapıldı. Frak giymiş olan Hitler alçak gönüllülükle Cumhurbaşkanı Hindenburg’u selamlıyordu.

23 Mart 1933 günkü parlamento oturumunda “Halkta ve İmparatorlukta Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Yasa” adındaki yetki tasarısı kabul edildi. Almanya’da parlamenter demokrasi böylece sona erdi. Yeni Nazi rejiminin politik düzenlemeleri doğrultusunda, Alman halkının en önde gelen temsilcisi haline getirilen Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi tarafından Üçüncü Reich ilan edildi. Artık gerçek seçim yapılmayacak ve parlamento üyelerini Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi seçecekti. Hitler’in geniş yetkilere sahip olduğu “Führer makamı”nın meşru temeli(!), yalnızca bu yetki yasasıdır. Parlamentonun kendisine geniş yetkiler sunmasının sonucunda Hitler, 23 Mart 1933’ten sonra Alman İmparatorluğu’nun tek lideri oldu. Parlamentonun ya da günlük işlerde Cumhurbaşkanı Hindenburg’un baskısından kurtuldu ve onu etkisiz bıraktı. Çünkü bu kararnameyle yasama ve yürütme erklerini eline almıştı. 1933 senesi içerisinde çıkarılan yasalar aracılığıyla diğer partileri yasakladı. Büyük bir propaganda faaliyeti yürüterek ve olağanüstü hitabet ve ikna kabiliyetini kullanarak Alman halkını nasyonal sosyalizmin bayrağı altında birleştirdi. Kendisini, Almanların yanılmaz büyük lideri ilan etti ve Alman halkı da onu destekledi. Bundan sonra Alman halkının büyük kısmı 2. Emperyalist Yeniden Paylaşım Savaşı’nda ezilene kadar Hitler’in peşinden gitti.

Hitler halka, ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtaracağına söz verdi ve bu yöndeki çalışmalarını Nazi düşüncesiyle yürütmeye başladı. Almanya’da aşırı artış gösteren işsizliği savaş hazırlığı için kullanarak, büyük bir iş sahası oluşturdu. Ülke genelinde büyük otobanlar-yollar inşa ettirdi.

2 Ağustos 1934’te Paul von Hindenburg öldü. Bunun üzerine Hitler Cumhurbaşkanlığı makamını da üstlendi. Onun Cumhurbaşkanlığı makamına yükselişinin halkın onayına sunulması için 19 Ağustos 1934 tarihinde bir referandum düzenlendi. Referandumun sonucunda %89.93 “evet” oyu çıkarak Hitler’in Cumhurbaşkanı olmasına, bununla birlikte Şansölyelik görevini de sürdürmesine halk tarafından onay verildi.

Cumhurbaşkanlığı Referandumu (1934) Sonuçları:

Evet: 38.394.848

Hayır: 4.300.370

Bu referandumdan sonra Almanya’da artık “Nasyonal Sosyalist Führer Devleti” kuruldu. Kendini Führer (tek lider, başbuğ) ilan eden Hitler tüm iktidarı elinde topladı, bunun adı faşizmdi.

Führer Devleti

“Führer devleti”, Nazi ideolojisinin ortaya koyduğu, ülke yönetiminde tüm yetkilerin tek siyasal otoritenin egemenliğinde olduğu bir devlet modelidir. Adolf Hitler’in ilan ettiği nasyonal sosyalizmin öğretileri ve nasyonal sosyalist devlet sistemi kendi taraftarlarına göre (ona biat edenlere göre), bir diktatörlük değil, tam anlamıyla ulusal egemenliği esas alan ve millete hizmet eden sosyal devlet sistemi olarak tanımlanmıştı. Nasyonal Sosyalizm ifadesi de küçük burjuva kesimleri partiye çekebilmek için demagojik amaçla tercih edilmişti. 

Nasyonal sosyalist yönetim tek parti rejimine dayanan ve muhalefete yer vermeyen yönetim biçimi olarak faşist bir diktatörlüktü.

“Führer devleti” sisteminin en üst basamağında devletin ve milletin tek lideri olan “Führer” yer alır. Führer, halkı ve devleti ilgilendiren meselelerde parlamentarizme alternatif olan hızlı bir uygulamayla, karar alma yetkisinin en üst kademesini kendisinde bulundurur. Bu tür sistemlerde çok seslilik-eleştiri yoktur, her şeye lider karar verir. Ülke içindeki siyasal kuruluşların ve yerel yönetimlerin tümü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne bağlıdır. Üçüncü Reich döneminde temel öneme sahip mevzuat ve politika konularında halk oylamaları, referandumlar gerçekleştirilirdi. Nasyonal sosyalist devletin politik meselelerle ilgili soruları “Evet” veya “Hayır” seçenekleri ile seçmenler tarafından oylanırdı. Bilindiği gibi faşist rejimlerde halk genellikle iktidarın istediği yönde oy kullanır!

Bizde de son şaibeli referandumla gerçekleştirilen Anayasa değişikliğiyle parlamenter sistem adım adım etkisizleştirilerek yerine Tek adam rejimi geçirilmekte. Tek adamın başkanı olduğu parti de ister istemez devlet partisi olacak. Bu arada önemli politik konularda halk oylamalarına başvurularak demokrasicilik oyununa devam edilecek.

Hitler’in kişisel özellikleri

Bu yazının başlangıç kısmında Hitler’in yetiştiği çevre ve kişisel özellikleri hakkında kısa da olsa bilgi verilmeye çalışıldı. Kişisel özelliklerine daha yakından bakınca bunlar bazı yönlerden tanıdık geliyor.

Hitler’in en önemli özelliği insanları çabuk etkileyebilmesiydi. Bu özellik, nasyonal sosyalizm propagandasıyla birleştirilerek halka sunuluyordu. Etrafı sürekli Hitler’in üstün bir insan olduğunu lanse ediyor ve o da konuşmalarındaki tavırlarıyla bu durumu dinleyen kitleye hissettirmeye çalışıyordu. Çoğu Parti yöneticisi onu saplantılı bir biçimde benimsiyor ve bu yöneticiler halkla bir araya geldiklerinde Hitler’e olan bağımlılıklarını açık şekilde gösteriyorlardı. Bunun böyle olmasının nedeni yapılan iç propagandanın çok etkili olmasından ve yakın çevresindeki kişilerin biatçılığa olan yatkınlıklarından kaynaklanmaktaydı.

Nazi Almanya’sının Hava Kuvvetleri Komutanı olan Göring, Hitler için şöyle demiştir: “Vicdansızım ben. Benim vicdanım Adolf Hitler”dir.

Mimik ve jestlerini usta bir tiyatrocu gibi kullanan Hitler, konuşmalarında hangi hareketleri yapacağına saatlerce çalışır ve bunları fotoğraflarla kayıt altına alırdı.

Hitler, mücadeleci bir kişiliğe sahip olduğunu göstermeye çalışıyor ve üstün nitelikleri olduğu izlenimi vermek için vücut dilini etkin bir biçimde kullanıyordu. Sert bakışlar, ani hareketler ve uzun konuşmalar propagandanın önemli unsurlarıydı. Kendisini yanılmaz, hata yapmaz, öngörüsü yüksek bir lider olarak göstermeye çalışıyor, eskiden savunduğu görüşleri halen sıkı sıkıya savunduğunu ifade etmekten geri durmuyordu. Goebbels onun için; “Führer hiç değişmez. Çocukken nasılsa şimdi de öyledir” demiştir.

Saplantılarından biri de sanata ve özellikle de resme verdiği önemdir. Resim konusunda kendisini otorite olarak kabul edecek kadar ileri gitmiştir. Opera müziğine hayrandı. Alman opera bestecisi Richard Wagner’a tutkuyla bağlıydı.

Ölümsüzlük düşüncesi Hitler’in bir diğer saplantısıdır. Bu fikre, ondan önce doğan kardeşlerinin ölmüş olması yüzünden kapılmış olabilir. Diğerleri ölürken kendisinin hayatta kalması özel olduğu hissini uyandırmıştır. Kendisini ilahi koruma altında görmesini sağlayan dayanaklardan biri de I. Emperyalist Yeniden Paylaşım Savaşı’nda cephedeyken içinden bir sesin yerinden kalkıp başka bir yere gitmesini söylemesidir. Bu içsel sesten sonra bir bombanın terk ettiği yere düşmesi ve oradaki arkadaşlarının ölmesi onda bu düşüncenin saplantılı hale gelmesine sebep olmuştu. Hitler’e karşı 42 kez suikast girişiminde bulunulmuş olması da bu saplantısını güçlendirmiştir.

Sonuç

Birinci Paylaşım Savaşından yenik çıkan Alman burjuvazisi Nazi ideolojisi ve politikasıyla halkını etkisi altına almayı başarmıştı. Avrupa ve dünyanın geniş bir coğrafyası üzerinde hâkimiyet kurma amacı taşıyan Alman emperyalizmi, Hitler gibi ırkçı bir faşistin önderliğinde Nasyonal Sosyalizm ideolojisiyle Almanya gibi gelişmiş-kültürlü bir ülkede faşizmi iktidara taşıdı. Kurdukları bu Nazi-Führer rejimi sonuçta bütün komşularına, Avrupa’ya, Sovyetler Birliği’ne, Afrika’ya ve kendi halkına çok ağır bedeller ödetti. İkinci Emperyalist Yeniden Paylaşım Savaşını çıkararak çok kan akıttılar, insanlığa tarihin en ağır zulümleri yaşatıldı.

İtalya’daki faşist yönetimle Almanya’daki Nazi yönetimi arasında farklar olduğu gibi başka ülkelerdeki diktacı-faşist yönetimler arasında da farklılıklar olabilir. Ancak bunların hepsinin ortak özellikleri; büyük sermayeye hizmet etmeleri, halka zulmetmeleri ve ülkeyi tek adam diktatörlüğü şeklinde yönetmeleridir. Başka özellikleri de vardır ama bu üç özellik hepsinde de mevcuttur.

Bu günlerde bizde kurulmaya çalışılan Tek Adam rejimi de verilmeye çalışılan görüntü ne olursa olsun sonuçta emperyalist sermayeye mahkûmdur. Hem ekonomik, hem askeri, hem de siyasal olarak büyük devletlere bağımlı bir yönetim, halkına karşı dev gibi güçlü görüntüsüne, liderin “eyy” lerine rağmen esasta zayıftır ve büyük devletlere boyun eğer. Ülke halkına dayatılan Tek Adamcı yönetim kaçınılmaz olarak meşruiyetten uzaklaşır ve diktatörleşir. Bu durum emperyalizme olan bağımlılığı, soygunu, baskıyı ve zulmü daha da arttırır.

Ülkemizde FETÖ’ye karşı mücadele ediyoruz görüntüsü altında muhaliflere yönelik yasaklar, baskılar, sansürler ve suçlamaların her gün yeni örneklerini yaşamaktayız. (Sözcü Gazetesine karşı yapılanlar gibi). Muhalif gazeteciler, öğretim üyeleri işlerinden oluyor, ilerici çalışanlar hapse atılıyor ya da açlığa mahkûm ediliyorlar. 23 Nisan ve 19 Mayıs Bayramlarının kutlaması bile yasaklanmakta, devlet yöneticilerine yönelik eleştiriler suç sayılıp yargılamalar yapılmakta ve olağanüstü hal sürekli hale getirilmektedir.

Tek adam rejimlerinin kaçınılmaz sonlarını görmek isteyenler, dünyadaki faşist diktatörlüklerin sonlarına baksınlar…

Ülkenin içine sokulduğu emperyalizme bağımlı-gerici-baskıcı durumdan kurtuluşun yolu öncelikle tam bağımsızlıkçı, cumhuriyetçi ve gerçek demokrasiyi temel alan politikaları savunmaktan ve halka benimsetmeye çalışmaktan geçer.

 

(*)Uzun Bıçaklar Gecesi: Adolf Hitler’in bir gecede pek çok üst düzey SA elemanının öldürülmesini emrettiği ve birçok kişinin SS subayları tarafından katledildiği gecenin adıdır. Üçüncü Reich için bir dönüm noktası olan bu olay Hitler’in devlet ve toplum üzerindeki gücünü ortaya koyması bakımından önemlidir.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!