İç Çatışmalar ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı-Haluk Başçıl

Ulusların kaderini tayin talebi, bir halkın kendi siyasi geleceğine karar verme hakkı

olarak tanımlanır. En yaygın ifadesiyle de kendi devletini kurma arzusudur. Kaderini tayin hakkı önemli bir ilkedir. Ancak ulusların kaderlerini tayin hakkında neyin tayin edildiği kadar, bunu kimin tayin ettiği de tarihin her döneminde sorgulanmıştır.

Toplulukların birlikte yaşamakta güçlük çektiği durumlarda, farklı topluluklara iç işlerinin belirlenmesinde belli bir özerk (içte kaderini tayin) sağlanması; İsviçre ya da Belçika gibi bazı ülkelerde kültürel, ekonomik ve siyasi özerklik tanınarak aşılmaya çalışılıyor. Bağların şu ya da bu şekilde gevşetilmesinin hala yeterli olmadığı yerlerde, örneğin 1 Ocak 1993’te barış içinde iki egemen devlete bölünen Çekoslovakya’da olduğu gibi, anlaşmalı bir boşanmaya da gidilebiliyor. Konuya son derece dikkatli bir şekilde yaklaşılmadığında ise, mutlak kaderini tayin talepleri sıklıkla bir şiddet, çatışma kaynağına dönüşüyor. 1

Tarihin farklı dönemlerinde güçlü devletler kendi ihtiyaçları temelinde bu konuya farklı şekilde yaklaşmıştır. 1930’larda Hitler bu ilkeyi ‘zayıf devletleri’ (Çekoslovakya ve Polonya’yı) çökertmek için kullanır.2  Hatırlanacağı gibi 1989’dan sonra Doğu Avrupa’da ve eski SSCB ülkelerinde ulusları kendi kaderini tayin sorunu önem kazandı. Eski Sovyetler Birliği’nin dört bir yanında farklı etnik yapılar, 1917–1920 arasında olduğu gibi kaderlerini tayin hakkı talebinde bulundular. Ancak günümüzde bu talepler güçlü çatışmalara yol açtı. Kafkaslarda Azeriler, Gürcüler, Abhazlar ve Çeçenler kaderini tayin hakkı temelinde devlet kurmak istediler. Balkanlarda ise eski Yugoslavya devletinde de farklı etnik ve dinsel grupların ayrılık talebinde bulundular. Bu talepler savaşa, iç çatışmaya yol açtı. 3

Soğuk Savaş sonrasında, küreselleşme politikalarının harekete geçirdiği bir dizi ayrılıkçı milliyetçi etnik hareketlerin ulus devlet yapılarını sarstığını ortaya koyuyor. Küreselleşme politikaları dünyanın farklı yerlerindeki yerel kültürleri yeniden canlandırdığı ve yerel özerklikler için de yeni baskılar yarattığı bir süreçte çoğu ülkede hükümetlerin ortaya çıkan etnik temeldeki ayrışma –çatışma- önlenemediği durumlarda, devletin çöküşe geçtiği belirtiliyor.4

 
Joseph S. Nye, ‘‘Devletler varlığını sürdürecektir, ama dünya politikasının bağlamı değişmektedir. …ama aynı zamanda, pek çok kişi hızlı değişim, bölücü etnik, dinsel ve milliyetçi tepkiler göstermektedir. …küreselleşme aynı zamanda hem ekonomik entegrasyona hem de siyasi parçalanmaya neden olmaktadır’’5

Artan etnik ve dini temeldeki çatışmalar, ulus devlet içinde (çok farklı siyasi görüşler arasında) ve uluslar arası toplumda (BM, ABD-AB ve diğer devletlerarasında) önemli bir tartışma alanını oluşturuyor.  ABD’ndeki tüm düşünce kuruluşları, akademisyenler ve politikaca yapıcılar bu tartışmaları ABD’nin küreselleşme politikaları temelinde ele alıyorlar.  Küreselleşme politikalarına farklı yaklaşımları, doğal olarak ulusların kaderlerini tayin tartışmalarına da yansıyor.  

Bazı kuramcılar ulus devlet içinde yer alan farklı etnik ya da inançtaki topluluklar arasındaki ayrımların, farklılıkların ya da ön yargıların nadir olarak büyük ölçekli şiddete yol açtığına dikkat çekiyorlar. Ekonomik çekişmeler ya da devlet otoritesinin zayıflamasıyla birlikte toplumda geleceği ilişkin kaygıların, korkuların yaygınlaştığı bir ortamda etnik, dini simgelerin ve sembollerin toplumsal ayrışmada önemli işlev üstlendiği belirtiliyor. Böylesi bir dönemde etnik ya da dini grup önderleri,  etnik ya da dini simgeler temelinde toplumsal destek buluyor ve toplumu harekete de geçirebiliyor. Arka arkaya gelen bazı olaylar da etnik çatışmaların kıvılcımını oluşturabiliyor.

 
Konstrüktivistler ise, toplumların harekete geçmesinde maddi çıkarların yanı sıra kimliklerin, normların, kültürün rolüne dikkat çekiyor. Toplumların yaşamına ve düşüncelerine anlam veren ulus ve egemenlik, yurtseverlik gibi kavramların toplumsal olarak inşa edildiğini, sonsuza kadar sürmeyeceğini vurguluyor. Etnisitenin de toplumsal simgelerin, mitlerin, anıların ve tarihin yeniden anlamlandırılmasıyla toplumsal olarak inşa edildiğini söylüyorlar. Etnisiteyi kaçınılmaz olarak savaşa yol açan değişmez bir olgu olarak değerlendirmiyorlar. Bunu da yakın zamanda yaşanan bazı örnekler üzerinden de açıklıyorlar.

‘‘Örneğin 1994’te bir soy kırımın yaşandığı Ruanda’da, halk aynı dili konuşuyordu ve herkesin derisinin rengi aynıydı, ama bölgeye yüzyıllarca önce büyük baş hayvancılığa dayalı bir kültürle göç etmiş Tutsiler ile sayıca daha kalabalık olan tarımcı Hutular arasında sınıf farkları vardı. Karşılıklı evlilikler ve toplumsal değişim zamanla bazı ayrımları silikleştirmişti, ama bunlar sömürge yönetimi sırasında bir takım müdahalelerle tekrardan güçlenmişti. 750.000 Tutsi’nin öldüğü 1994 soy kırımında, itidal çağrısında bulunan ya da Tutsi olarak görülen pek çok Hutu da katledildi.’’ 6

Bir diğer örnek olarak Eski Yugoslavya Federasyonu’nu gösterilir. 1991’de Yugoslavya’da başlayan etnik çatışmalarda; katliamların da yapıldığı şiddetli iç savaş, nüfus bakımından Yugoslav Cumhuriyeti’nin en heterojen bölgelerini oluşturan Bosna’da Müslümanlar, Sırplar, Hırvatlar arasında yaşanır.  

‘‘Eski Yugoslavya’daki çatışmaya, eski kimliklerin ve mitlerin en güçlü yerler olduğu kırsal bölgeler ile pek çok kişinin karma evlilikler yaptığı ve kendisini Sırp, Hırvat ya da Müslüman olarak değil ‘Yugoslav’ olarak tanımlama noktasına geldiği kentsel topluluklar arasındaki bir çatışma olarak da bakılabilir. Bir kez Yugoslavya parçalanıp savaş patlak verdikten sonra, bu insanlardan bazılarının üzerlerine zorla giydirilmiş yeni kimlikleri oldu. 1993’te bir adam bana (Joseph S. Nye) söylediği gibi: ‘Hayatım boyunca kendimi Yugoslav olarak gördüm, Müslüman olarak değil. Şimdi Müslüman’ım çünkü buna zorlandım.’  Oysa Mostar’daki bir çarpışma sırasında Müslüman bir subaya, sokaktaki herkes bir birine bu kadar benzerken kime ateş edeceğini nasıl bildiğini sorduğumda, bana savaştan önce insanların isimlerini bilmek gerektiğini, ama artık üniformaların işi kolaylaştırdığı cevabını vermişti.’’  7

Kozmopolitler, ulusal sınırların ahlaki bir statüsü olmadığını ve adalet açısından da sınırların yok edilmesi gereken eşitsizliği koruduğunu düşünüyorlar. Realistler ise, sınırların ortadan kaldırılması ya da zenginliklerin yeniden dağıtılması için sınırların yeniden çizilmesi çabalarının şiddetli çatışmalara yol açacağını nedeniyle sınır değişikliklerine karsı çıkıyorlar. Her ulusun kendine ait bir devlete sahip olmasına elverecek sınırların çizilmesi olanaksızlığını vurguluyorlar.8 Dünyadaki devletlerin çok azının homojen olduğu düşünülürse, küreselleşme politikaları bağlamında, kendi kaderini tayine, temel ahlaki ilke olarak ele alan yaklaşımlar, dünyanın pek çok yerinde feci sonuçlara neden olmakla eleştiriliyor.9

 
1990’larda ABD, BM’i Yeni Dünya Düzeni politikalarının bir aracı haline getirme doğrultusunda insan hakları ihlallerine karşı çıkmada ve iç savaşlara, kitle kıyımlarına müdahalede sorumluluk üstlenmeye zorladı. Böylece ulus devletlerin egemenliğe gösterilen saygının askıya alınmasında görece bir başarı da elde etti. BM’in Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonu Raporu’nda yer almasını sağladı.

 ‘Bir nüfus grubunun iç savaş, ayaklanma, baskı ya da devletin başarısızlığı sonucu ağır zarar gördüğü ve söz konusu devletin bunu durdurmada ya da önüne geçmede isteksiz veya aciz kaldığı durumlarda, müdahale etmeme ilkesi yerini uluslar arası koruma sorumluluğuna bırakır’  10

ABD-AB ve bunların hegemonyası altındaki diğer devletlerin desteğiyle, Yugoslavya’nın parçalanmasında bu politik yaklaşım belirleyici oldu. Yugoslavya Federasyonu’nu oluşturan devletlerin bağımsız devletleri dönüştürülmesi, başka ulus devletler içindeki ulusların kendi kaderini tayin hakkında var olan belirsizlikleri daha da arttırarak önemli politik sonuçlara yol açtı. Egemen devletin dayandığı yasal ve ahlaki zemin sarsıldı. 11  Dünyanın pek çok yerinde çeşitli etnik milliyetçiliklerin ve dinci toplulukların kendi kaderini tayin etme taleplerini cesaretlendirdi. ‘’Başarısız devletler’’ olarak tanımlanan devletlerin parçalanmasını hızlandırdı.

Bu çatışmaların daha da büyüyerek büyük sayıda ölümlere, göçlere yol açmasında elbette hükümetlerin etnik şoven ve ya dini fanatizm vb. yanlış politikalarının da rolü bulunuyor. Hükümetlerin büyüyüp yaygınlaşan iç çatışmalar karşısında acizliği, ekonomik çöküntü ve meşruiyet kaybına yol açarak ‘’başarısız devlet’’ olarak sınıflandırılmasına neden oluyor. Küreselleşme politikalarına direnen bazı ülkeler çeşitli müdahalelerle (ekonomik ambargolar dahil) zayıf düşürülerek, uluslararası meşruiyetleri sorgulanarak da bu kategoriye sokuldu.12  Ulusal egemenlikleri göz ardı edilerek rejimleri değiştirildi. Yeni devletlerin oluşumuna olanak sağlandı.

Küreselleşme politikalarının yaygınlık kazandığı son 20–25 yılda ortaya çıkan 116 çatışmadan 89’u iç çatışma (iç savaş) 20’si yabancı müdahaleli iç çatışma iken sadece 7’si de devletler arasındaydı. Bu çatışmalara 80’in üzerinde devletin yanı sıra, iki bölgesel örgüt ve 200’ün üzerinde hükümet dışı tarafın şu ya da bu şekilde müdahil olduğu biliniyor. Savaşan taraflar bu iç çatışmalarda, kendilerini kısmen dil, din ya da benzeri kültürel özelliklerle tanımladılar. Bu anlamıyla da, bunlar Etnik ya da cemaatler arası savaşlardı.13

1945 ‘de dünyada yaklaşık 50 devlet vardı. 2. Dünya Savaşı sonrası (1946 -1979 yılları arasında)  Dünyanın her yerinde ulusal kurtuluş mücadelesinin yükselmesi, sömürgelerin bağımsızlıklarını elde etmeleriyle BM’e üye devlet sayısı 101’e çıktı. Ulusal kurtuluş savaşlarının ivme kaybettiği 1980- 1989 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde yeni kurulan devlet sayısı 7’dir. Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında, 1990 -2006 arasında yaklaşık 15 yılda yeni oluşan devlet sayısı ise 38’dir. Dolayısıyla 21. yy.ın başında BM’e üye devlet sayısı, başlangıçtaki üye sayısının 4 katına çıkarak 200’e ulaştı. İçinde yaşadığımız yüzyılda ulusların kaderlerini tayin doğrultusunda iç savaşların yoğunlaşacağı ve ayrı devlet kurma taleplerinin yükseleceği, devletlerin sayısının da giderek artacağı düşünülüyor.

ABD’nin savunma belgelerinde ‘Kuzey Afrika’dan Balkanlara ve Orta Doğu’dan Güney Asya’ya kadar yayılmış bir dizi zayıf ve başarısız devlet’ lerin yoğun çatışma potansiyeli içerdiğine yer veriliyor.  Sadece Kuzey Afrika’da olmayıp tüm Afrika kıtasında iç çatışmalar tarihinde en uç noktaya çıkar.

H. Kissinger, ‘‘ Soğuk savaşın sona ermesiyle, Afrika üzerindeki güç rekabeti de büyük oranda kaybolmuştur. Daha da ötesi, Afrika’nın sömürgeci hâkimiyet mirası, ona patlayıcı bir potansiyel, etnik çatışma, ciddi oranda az gelişmişlik ve sağlık sorunlarının insani niteliklerden uzaklaştırılması sorunlarını getirir. Bölünen kabilelerin ve etnik grupların sömürgeci yönetimini kolaylaştırmak için sınırlar çizilmiş ve bu sınırlar, farklı dinleri ve kabileleri daha ileride bağımsız devletler olarak ortaya çıkaran idari alt bölümlerde bir araya getirmiştir. Bundan dolayı Afrika uluslar arası çatışmalara yayılan vahşi iç savaşların yanı sıra, insan vicdanını zorlayan salgın hastalıkları ortaya çıkarmıştır.’’   14

Moritanya, Gambiya, Gine-Bissau, Nijer, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Brazzaville Kongo’su (Kongo Cumhuriyeti), Cibuti, Raunda, Fildişi Sahili, Sudan, Yeni Bağımsızlığına kavuşan Güney Sudan, Eritre, Somali, Yemen, Sahra altı ülkeleri, Çad, Sierra Leone ve Burundi vb ülkelerde iç savaşlar da milyonlarca kişi hayatını kaybeder. Milyonlarca insan canlarını kurtarmak için evlerini, üzerinde yaşadıkları toprakları terk etti. Komşu ülkeler kaçmak ve oraya sığınmak zorunda kalır.

H. Kissinger, ‘‘Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte, hiçbir düşman ülke Afrika’ya hükmedecek konumda değildir ve hiçbir Afrika ülkesinin de bunu yapacak ekonomik ve askeri gücü yoktur. Soğuk Savaş’ın standart tartışması (Afrika’nın kaynaklarının düşmanların eline geçmemesi gerektiği), yakın gelecek için pek geçerli değildir. Kıtayı tehdit eden bir düşmanın veya egemenlik çabasındaki bir Afrika devletinin olmaması, yeni bir Afrika politikası için stratejik bir temel olmamasına yol açmaktadır. Üstelik, burada ki Amerikan yatırımı da diğer kıtalarda olduğundan çok daha azdır ve ticaret bağımlılığı önemsizdir.  … Afrika, gerçek küresel bir politik, ekonomik ve sosyal programın uygulamalı ve ahlaki konuları birleştirdiği tek kıtadır’’15

Yeni Dünya Düzeni’ni kurma doğrultusunda ABD resmi dokümanlarında tanımlanan bölgelerdeki iç çatışmalar, ABD’nin politik stratejilerinden bağımsız olmayıp, sadece bu devletlerin zayıflığına indirgenemez. Afrika kıtasında ve Güney Batı Asya’da (Orta Doğu’da) yaşanan savaşların, iç çatışmaların yol açtığı katliamlar, göçler; ABD’nin küreselleşme politikaları ile doğrudan ilgilidir. Aynı zamanda da sömürgecilikten miras kalan yapay devlet sınırlarının ‘doğal sınırlara (?)’ dönüştürülmesidir.

Afrika halkları, kabileleri karşı karşıya kaldığı insanlık dramı, bu ‘küresel  politik, ekonomik ve sosyal programın’ yarattığı sonuçlarını yaşıyor.  Afrika kıtasında yaşanan vahşeti BM HCR’nin 2011 yılı verileri tam olarak yansıtmasa da kısaca bilinmesi, başka bölgelerde yaşanacaklara da ışık tutabilecektir.

Afrika’da iç çatışmaların yoğun olarak yaşandığı bazı ülkelerin rakamlarına yakından bakılırsa:
•    Somali: 10 milyon nüfusu ülkenin henüz el değmemiş halde uranyum, demir, kalay, bakır, jips, boksit ve doğal gaz yataklarının yanı sıra petrol açısından da zengin olduğu söylenir. 1991’de başlayan iç savaş günümüzde de devam etmektedir. Çatışmaların şiddetine göre de iç ve dış göle yer değiştiren insan sayıları değişmektedir. 2010’da 1.463.800 insan BM’in güvenliğini ve gözetimini ülke altında daha güvenli bir bölgeye göç eder. 2011 yılında çatışmaların şiddetlenmesi ve yaşanan kuraklık nedeniyle yılında 300.000 Somalili daha evlerini terk ederek komşu ülkelere (Kenya’ya, Etiyopya’ya vb. ne) sığınır. 2012’de de devam eden kuraklık ve ülkenin iç kısmında, güneyinde yaşanan çatışmalar 75.000 Somali’nin komşu ülkelere göç eder. Son 8 yılda 763.000 insan, yani nüfusun %8’i başka ülkelere kaçmak zorunda kalır.
•    Fildişi Sahili: 23,2 milyon nüfusun % 38,6’sı Müslüman, % 32,8’i Hıristiyan, % 11,9’u yerel dinlere mensuptur. Bunların yanı sıra etnik olarak da çoklu bir yapıda olup, ağırlığı % 42,1 ile Akanlar oluşturur. Ülkenin petrol ve altın rezervlerinin oldukça zengin olduğu söylenir. 2002 seçimleri sonrası iktidar çatışmasına giren ülkede çıkan iç savaş iç ve dış göçe neden olur. 2010’da 514.500 insan BM’in güvenliği ve gözetimi altında ülke içinde daha güvenli bölgeye göç ettirilir. 2011 yılında da devam eden iç çatışmalar nedeniyle yaklaşık 200.000 kişi Liberya’ya, küçük bir grup da Gine ve Gana’ya sığınır. Bu sığınmacıların 135.200’ü yılsonuna doğru ülkelerine geri döner.
•    Eritre: 5,6 milyon olduğu tahmin edilen nüfusun %80’i 2 büyük etnik gruptan oluşuyor. Diğer etnik yapılarla birlikte heterojen bir toplum yapısına sahiptir. Çoğunluğu Müslümanlar oluşturur. 1998 yılında Etiyopya ve Eritre arasındaki sınır anlaşmazlığının yanı sıra, iç savaşlarla da karşı karşıya kalır. Sadece 2011 yılındaki iç savaşın yol açtığı göç dalgasında 127.500 kişi Güney Sudan’a, 76.800 kişi Eritre’ye, 30.200 Etiyopya’ya ve 15. 300 kişi de İsrail’e sığınır.
•    Sudan: Dil ve kültürel farklılıklar bakımından 8’i temel olmak üzere 56 etnik ve 560 kabileden, farklı dinlerden (bunlarında % 76 Hıristiyan, % 21’i anemist geri kalan %3’ü de Müslüman’dan) oluşan 42 milyonluk bir ülkedir. Sudan’ın kuzeyi ile güneyindeki etnik yapılar ve kabileler arasındaki çatışmalar yaklaşık yarım yüzyıldır sürüyor. Sudan, 1999 yılında petrol ihraç etmeye başlar. Afrika’nın petrol ihracında 3. ülkesi konumuna gelir. Ülkenin güneyinde açılan yeni petrol kuyuları, yeni petrol işletme hakları kuzey ve güney arasında var olan çatışmaları daha da alevlendirir.

Hem kuzey hem de güney Sudan sınırları içinde yer alan Darfur bölgesinde 2003 yılında çıkan iç savaşta yüz binlerce insan da öldürülür. Darfur nüfusun 1/3’i (yaklaşık 2 milyon insan) zorla yerinde edilir. Arap ve Arap olmayan kabilelerin etnik temelde yürüttükleri iç savaş 2004’de sona erer. Bu iç savaşta 300 bin insan ölür, 2,7 milyon insan evlerini terk eder. 200 bin kişi de komşu ülkelere sığınır.

2010’da ki iç savaşta BM gözetimini ve güvenliğini altındaki iç göçe katılanların sayısı 1.548.000’dir. 2011 yılında Güney Sudan’ın bağımsızlığını ilan etmesi çatışmaları daha da artırır. Şiddetlenen iç savaşta yaklaşık 400.000 insan komşu ülkelere;  Sudan, Kenya, Etiyopya, Yemen, Dijibuti’ye sığınır.

Güney Sudan’ın, 2011’de bağımsızlığını ilan etmesi, çatışmaları sona erdirmez. 2012 devam eden çatışmalarda, BM rakamlarına göre 2,3 milyon insan iç göçe,  140.000’i insan da komşu ülkelere sığınmak zorunda kalır. Günümüzde de yaklaşık 1,5 milyon insan mülteci kamplarında yaşıyor.

Yeni petrol rezervlerinin işletme haklarının önemli bir kısmının Çin’e ve Malezya’ya verilmesi, Batıya, özellikle de Fransa’ya düşen payın azlığı çatışmaları şiddetlen bir faktör olarak değerlendiriliyor.  

•    Raunda: 7,9 milyon nüfus iki etnik gruptan oluşur: %84’ü Hutu, %15’i Tutsi’dir.  1990–93 yılları arasındaki iç savaş Devlet Başkanı olan Habyarimana’nın 1994’te bir suikast sonucu öldürülmesiyle soykırıma dönüşür. Hutu etnik grubu olayın Tutsilerce gerçekleştirildiğini gerekçe göstererek katliama başlar. Yaklaşık 100 gün süren olaylarda kadın, çocuk, yaşlı demeden hemen hemen tüm Tutsi’ler ve buna karşı çıkan ılımlı Hutu’lar da dâhil olmak üzere 800.000 insan vahşice öldürülür. Yaklaşık 2 milyon insan da evlerini terk ederek komşu ülkelere sığınır.
•    Burindi: 9,8 milyon nüfusun %85’i Hutu, %14’ü Tutsiden oluşur. 1993 yılında Tutsi’ler ile Hutu’lar arasında 3 yıl süren iç savaşta yaklaşık 250 -300 bin insan yaşamını yitirir. 1996’da Tutsi ordusu ve Hutu asileri arasındaki şiddetli çatışmalarda yaklaşık 500,000 insan zorla “toplama kamplarına” gönderilir. 300,000 insanda Tanzanya’ya kaçar. 1998’de yapılan anlaşma ile çatışma ortamı sona erdirilse de 2003 yılında hükümet güçleri ile isyancılar arasında çatışmalar yeniden başlar. Sayısız insan öldürülür ve binlercesi de evlerinden edilir. 250.000- 300.000 insanın hayatını kaybettiği iç savaş 2004’de sona erdirilse de, 2010’daki çatışmalarda BM gözetimini ve güvenliğini altında 157.200 insan güvenli bölgelere sığınmak zorunda kalır.
•    Demokratik Kongo Cumhuriyeti: Diğer bir sığınmacı yaratan Afrika ülkesi de Demokratik Kongo Cumhuriyeti’dir. Resmi 4, yerelde de 210 dilin konuşulduğu ülkede belirgin 48 etnik topluluk bulunuyor. Nüfusu yaklaşık 70 milyon’dur. Henüz işletilmeyen doğal gaz-petrol, Uranyum,  tantale ve (Elektronik sanayinde, bilgisayar ve cep telefonları, füze sistemleri vb kullanılan) dünya Koltan rezervlerinin %60-80’ni barındıran yataklarına sahiptir.

1998–2003 arasında süren iç savaş ve 9 ülkenin de buna müdahil olması, ‘Afrika kıta savaşı’ olarak da adlandırılır. International Rescue Committee (IRC) göre,  1998’den günümüze kadar ölen insan sayısının 6,9 milyon’a ulaşırken 3,4 milyon insan da göçle daha güvenli bölgelere kaçar. Ölümlerin %10’nu şiddete bağlanırken geri kalan ölümlerin olumsuz yaşam ve sağlık koşullarından (açlık, bulaşıcı hastalıklar, gebelik, gebelik sonrası bakım vb) kaynaklandığı detaylı bir şekilde ortaya konuyor.  Ayrıca bu ölümlerin 2,1 milyon’unun, 2002 yılında savaşın resmi olarak son bulmasından sonra meydana geldiği bildiriliyor.  16

2003’de BM’ce hazırlanan raporda ülkenin doğal zenginliklerinin yağmalanmasına yönelik savaşın/ iç savaşın taraflarına silah, para ve lojistik destek sağlayan 85 Ulus Üstü Şirketin listesini yayınlanır . 17 Ama bunlara yönelik hiçbir yaptırımı gündemine almaz. Bu iç/bölgesel savaşta ABD, İngiltere, Belçika ve Fransa ülkenin Rwanda ve Uganda tarafından işgaline destek verir. İşgalle ülkede katliamlar yapılır. İnsanlar topraklarından sürülür. Zengin maden bölgelerine de el konur. Savaşın gerçek nedeninin Koltan maden yataklarının paylaşımı olduğu söylenmektedir.

17 Eylül 2007’de Çin, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin tüm dış borçlarını ödeme ve çıkarılan Koltan’ın %32’sini ülkeye bırakmak geri kalan %68’ni almak üzere 30 yıllık bir anlaşma yaptığı söyleniyor. 18

2012 yılında Demokratik Kongo Cumhuriyetinde ortaya çıkan yeni şiddet dalgası, 1 milyon kişinin ülke içinde, binlercesinin de komşu ülkelere sığınmasına yol açar.
•    Sierra Leone: 18 etnik topluluktan oluşan ülkenin 5,5 milyon nüfusun  %70’i Müslüman’dır.
1995–1998 yılları arasında yaşanan iç savaşta yaklaşık 50.000 insan ölürken, 700.000 insan evlerini terk ederek ülke içinde güvenli bölgelere sığınır. 450.000 insan da mülteci olarak komşu ülkelere göç etmek zorunda kalır. Ülke nüfusunun yaklaşık üçte biri göç ettiği söylenmektedir.
•    Orta Afrika Cumhuriyeti: Yaklaşık 60 yerel dilin olduğu 6 milyon nüfuslu ülkede 2005–2008 arasındaki iç çatışmalarda, 10.000 insan öldürülür, binlerce ev yakılır. 291.000 kişi de evlerini terk ederek komşu Çad, Kamerun ve Sudan vb. ülkelere sığınır.

2010’da, BM gözetimini ve güvenliği altında 197.500 insan güvenli bölgelere göçer.
Henüz işletilmeyen petrol ve doğal gaz yatakları yanı sıra uranyum, elmas ve altın yatakları olduğu söylenmektedir.
•    Çad: %53’ü Müslüman %35’i de Hıristiyan olan 11 milyonluk nüfus %10–30 oranında değişen 3 etnik grubun yanında çok sayıda küçük etnik yapılardan oluşmaktadır. Büyük petrol yataklarına sahiptir. 1990 yılında devlet başkanının devrilmesi ve sonrası yaşanan çatışmalar, 2001, 2005 ve 2006 yıllarında düzenlenen başkanlık seçimlerinden sonra da devam eder. Bu iç savaşlar ülke içinde ve ülke dışına doğru göçe neden olur. 2010’da BM gözetimini ve güvenliğini altında 170.500 insan güvenli bölgelere sığınır.

Büyük devletler ve onların şirketlerinin, Afrika’daki ‘zayıf ve güçsüz devletlerin’ sahip olduğu petrol doğal gaz gibi enerji kaynaklarını, elmas, altın, uranyum, kobalt, kotlan vb değerli maden yataklarını ele geçirme, hegemonya mücadelesinde çok etnik ve inançlı toplumlardan oluşan bu ülkelerde, iç çatışmaları kışkırttıkları düşüncesi genel kabul görüyor. Ülke içinde etnik topluluklar arasında çıkarılan iç savaşlarla, komşu ülkelerin birbiriyle çatıştırılmalarıyla kıtanın yeraltı zenginlikleri el değiştiriyor, yeniden paylaşılıyor. Farklı etnik ve dini inanca sahip Afrika halkları iç savaşlar, ülkeler arası çatışmalar ile kırılıyor, yerinden yurdundan ediliyor. İktidarlar yıkılıyor, iktidarlar kuruluyor, sınırlar değişiyor.  BM’in Uluslararası  Barış ve Güvenlik belgesinde bu durum açıkça ortaya konur.

‘Güvenlik Konseyi tarafından 2001 yılı Nisan ayında kurulan uzman paneli, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde meydana gelen çatışmaların asıl nedeninin yabancı orduların ülkenin zengin maden kaynaklarına girmesi olduğunu rapor etti. Söz konusu rapora göre özellikle yabancı ülke orduları silah alabilmek için Kongo’daki beş ana madeni – elmas, bakır, kobalt, altın ve kotlan (cep telefonları ve dizüstü bilgisayarlardaki elektronik çiplerde kullanılan bir tür maden) – ele geçirmeye çalışıyor, yabancı şirketler bu madenlere ulaşabilmek için söz konusu ordulara silah sağlıyor ya da silah almalarına yardımcı oluyordu. DKC’nin ayrıca kıymetli taş, kereste ve uranyum rezervleri bulunuyor.’ 19

 
BM’e göre Afrika kıtası dışında da, Dünyanın birçok yerinde süren savaşlar, çatışmalar, katliamlar ve insan hakları ihlalleri nedeniyle zorunlu göçe maruz kalan insanların sayısı, 2012 sonunda 42,5 milyon’dur. Ülke dışına gitmek, bir başka ülkeye sığınmak zorunda kalanların sayısı 15,4 milyon iken, ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalanların sayısı da 28,8 milyon’a ulaşmaktadır. 20  Her gün ortalama 23.000 insan ülke dışına ya da ülke içinde güvenli gördüğü bölgeye göç ederek kendisini korunmaya çalışmaktadır.

HCR verilerine göre; 2011’de sığınmacıların,  ülke içinde yer değiştirenlerin ve ülkelerini terk eden sayıları

Kaynak: Publié le 23 Octobre 2012 par lschietecatte in géographie,  21

Çok etnik ve farklı inançtan oluşan ulus devletlerde küreselleşme politikalarının yarattığı bu olumsuz tablo,  ABD resmi belgelerinde adı geçen Balkanlar’da, Orta Doğu’da (Irak, Suriye, Afganistan’da) da yaşandı. Dün Libya’da bugün Suriye’de süren iç çatışma, yarın Mısır, Lübnan ve Ürdün’ü de içine alma eğilimi gösteriyor. Bu nedenle ABD’li politikacıların söylemlerinde, düşünce kuruluşlarının raporlarında, politika yapıcıların, stratejistlerin yazılarında yer alan Kafkaslar- Güney Doğu Asya bölgesine ilişkin düşünceler, burada yer alan ülkelerle güçlü tarihi ve kültürel bağları olan ülkemizde yaşayan Türkü, Kürdü, Alevi’si ve Sünni’siyle tüm insanlarımızı doğrudan etkileyebilecek, hatta içine de çekebilecektir. Bu nedenle gelişmeleri eleştirel aklın süzgecinden geçirirken, geçmişte etnik topluluklar ve farklı inançtaki halklar arasında yaşanan olumsuzlukları –tabi ki görmezden gelmeksizin- besleyip büyütmek yerine olumlu yanlarının geliştirip güçlendirilmesi daha da önem kazanıyor.

 ‘‘Avrasya Balkanları- Etnik Kazan’’
Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında, 1992 yılında, ABD yönetiminin, kendilerine karşı yeni bir rakip güç oluşumunun önlenmesi amacıyla hazırlattığı ‘Savunma Politikası Rehberi’ne katkı sunanlardan biri de muhtemel ABD’li ünlü stratejist Zbigniew Brzezinski’dir. 1997 yılında yazdığı ‘Büyük Satranç Tahtası, Amerika’nın küresel üstünlüğü ve bunun jeostratejik gereklilikleri’ kitabında ABD’nin Avrasya stratejisine ilişkin yaklaşımını ortaya koyar. 15 yıl önce yayınlanan bu kitap; ABD‘ nin Güneybatı-Asya yani Orta Doğu stratejisini dâhil, bölgede yaptığı askeri operasyonların ve tüm girişimlerin anlaşılmasında önemli bir kaynaktır.

Politikada kullanılan Balkanlar kelimesi toplumsal hafızada balkanlaştırmayı çağrıştırır. Balkanlaştırma kelimesi bizde olduğu kadar, Avrupalılarda da, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması doğrultusunda büyük güçlerin (İngilizler, Fransızlar, Almanlar ve Rusların) rekabetini, halkların etnik ve dini temelde birbirine karşı kışkırtılmasını ve birbirini kırmasını, sonrada bu güçlerin eline düşmelerini hatırlatır. Bu çağrışıma atıfta bulunan Brzezinski kitabının 5. Bölüm’üne de ‘Avrasya Balkanları’ adı altında ve tüm bölgenin etnik ve inanç yapısı ortaya koyan (muhtemelen çok daha ayrıntılı) bir çalışmanın özetine yer verir.

‘‘Avrasya’nın da kendi ‘Balkanları’ vardır. Ama Avrasya’nın Balkanları çok daha geniştir ve çok daha büyük bir nüfusa sahiptir ve hatta dini ve etnik kimlik açısından çok daha çeşitlidir  22    …Hem Amerika’nın global (küresel) konumuna karşı en yakın dış politika tehdidi hem de global (küresel) jeopolitik istikrara karşı uzun vadeli meydan okuma, Avrasya kıtasından doğmaktadır. Yakın tehdit: Mısır’ın Süveyş Kanalı’nın doğusu, Çin’in Xinjiang eyaletinin batısı, Rusya’nın Sovyetler sonrası Kafkas sınırının güneyi ve yeni Orta Asya devletleriyle çevrelenen bölgede yer alıyor’’   23

Sınırlarını çizdiği bölgede 400 milyon insanın yaşadığını söyler ve özelliklerine de değinir.  

‘Bunların hemen hemen hepsi hem etnik hem dini köken açısından çok kimliklidir. …Pek azı ulusal olarak tek kimliklidir. Bazıları hali hazırda toprak talepleriyle ilgili olarak veya etnik ve dini çatışmalar yüzünden karışıktır. …Kinle kıvranan ve rekabet halindeki güçlü komşularla çevrelenmiş bu devasa alan muhtemelen hem ulus-devletler hem de uzayıp giden etnik ve dini kökenli şiddet için temel bir savaş alanı olacaktır.  … Türkiye ve İran’daki iç gerginliklerin daha kötüye gitmesi büyük bir olasılıktır’’  24

 ‘‘Orta Asya bölgesi ve Hazar Havzası, Kuveyt, Meksika Körfezi veya Kuzey Denizi’ndekileri kat kat gölgede bırakan büyük doğal gaz ve petrol rezervlerine sahiptir. … Dünyanın bilinen petrol rezervlerinin %68’ini, doğalgaz rezervlerinin %41’ini içeriyor… Bu dünya petrol üretiminin %32’sine ve doğalgaz üretiminin %15’ine denk geliyor… 2020’de bu alanın (Rusya ile birlikte) her gün kabaca 42 milyon varil petrol üretmesi planlanıyor… Bu, toplam dünya üretiminin %39’una (her gün 107,8 milyon varile) denk geliyor. Üç anahtar bölgenin –Avrupa, ABD ve Uzakdoğu- kolektif olarak küresel üretimin (sıraya göre %16, %25 ve %19) %60’ını tüketmesi tasarlanıyor.’’  25

Avrasya Balkanlarının; Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Afganistan olmak üzere 9 ülkeden oluştuğunu, Türkiye ve İran’ında bu listeye girme potansiyeli taşıdıklarını söyler. Bu iki ülkenin de siyasi ve ekonomik açıdan hareketli olduğunu ve içlerinden birisinin ya da her ikisinin de istikrarını kaybetmesi durumunda, bölgenin iç sorunlarının çözümsüz hale geleceğini vurgular.  26

Türkiye ve İran’ın bölgedeki ulus devletlerle (halkların birbiriyle) geçmişten günümüze uzanan etnik, dini ve kültürel yakınlıkları ve bunlar üzerindeki etkileri nedeniyle, bu komşu iki ulus devletin iç hassasiyetlerinin yanı sıra jeopolitik yönelimlerinin Avrasya Balkanları’ndaki istikrarsızlıkları daha da arttırabileceği, hatta patlayıcı bir hale getirebileceğini anlatır. Her iki devletin de gelecekteki jeopolitik yönelimleri ve hatta ulusal birliği belirsizdir der. Bu iki devlet istikrarsızlaştığında (yani etnik ve dini farklılıklar çatışmaya dönüştüğünde) bölgede denetimden çıkacak etnik ve toprak anlaşmazlığına dayalı çatışmaların  (bölgedeki hassas güç dengelerinin hali hazırda bozuk olduğu düşünüldüğünde) tüm bölgeyi yoğun karmaşaya sürükleyebileceğini söyler (!) Bu iki ülkenin de iç durumlarının bölge kaderindeki önemine dikkat çeker.

 ‘‘Türkiye’nin bölgesel rolü (Kafkaslar ve Orta Asya kast ediliyor) kökünü kendi iç problemlerinden alan iki temel dengeleyici hususla sınırlanıyor. Birincisi… İslami bir siyasi/ dini dirilme. Diğer temel engel de Kürdistan meselesidir. 70 milyonluk Türkiye nüfusunun önemli bir kısmını Kürtler oluşturuyor. Resmi Türklerin fikrine göre Türkiye’deki Kürtlerin sayısı 10 milyondan fazla değil ve bunlarda aslında Türk’tür. Kürt milliyetçilerini nüfuslarının 20 milyon olduğunu iddia ediyor ve şu anda Türkiye, Suriye, Irak ve İran hâkimiyeti altında yaşayan tüm Kürtleri ( sayılarının 25–35 milyon arasında olduğunu iddia ediyorlardı) birleştiren bağımsız bir Kürdistan’da yaşamayı arzuladıklarını söylüyorlar. Asli geçekler ne olursa olsun, Kürt etnik problemi ve gerilimli İslami din meselesi Türkiye’yi –bölgesel model olarak yapıcı rolüne rağmen bölgenin temel ikilemlerinin çok önemli bir parçası haline getirmeye meyilli durumdadır’’  27

 ‘‘Asya’nın uyanmış doğu tarafının güneybatı bölgesi hâlihazırda potansiyel bulaşıcı bir krizin içinde. Orta Doğu, İran, Afganistan ve Pakistan’ı içine alan yeni ‘‘Global Balkanlar’’ –yani aynı zamanda ABD’nin askeri olarak tek büyük dış güç olduğu topraklar- Rusya’nın Müslüman yerleşimlerinin bulunduğu Kuzey Kafkasya’da yoğunlaşan şiddet ile Orta Asya’ya doğru genişleme riski gösteriyor. Orta Asya’daki her bir devlet, potansiyel olarak iç savaş riski taşıyor.’’ 28

Yoğun bir Müslüman nüfus barındıran Avrasya’nın bu alt bölgesini yeni ‘‘Küresel Balkanlar’’ olarak tanımlar.   Brzezinski’nin ortaya koyduğu çerçeve ABD emperyalizminin Orta-Doğu’da enerji kaynakları ve yolları üzerinde yaşayan ülkelere (Müslüman halklara) yönelik askeri müdahalelerde dâhil her türlü girişimini (ülkelerin yakılıp yıkılması ve halkların birbirine kırdırılmasının) daha doğru bir şekilde değerlendirmemize katkı sağlıyor.

Suriye’de 3 yılına doğru ilerlediğimiz kanlı iç savaş, Mısır’ın iç savaşa sürüklenmesi,  Lübnan’daki gerginlikler, Ürdün’e yaşanan huzursuzluklar, Irak’ta hemen her gün patlayan bombalar bölgemizi kaynayan kazan haline getiriyor. Kuzey Afrika’dan Orta Doğu’ya, oradan da Kafkaslar ve Orta Asya’ya kadar uzanan bölge iç çatışma potansiyeli taşıyan 400 milyonluk çok etnik ve dini yapıdaki toplumları, ulus devletleri barındırıyor. Bu nedenle Afrika’dan Asya’ya tüm yaşananlara daha geniş bir açıdan bakmak, aynı zamanda yaşanabileceklerin de ipucunu veriyor. Yapabileceklerimizi bize hatırlatıyor.

Devam edecek

Haluk Başçıl

1 Dünya Düzeni Nereye? Richard Falk, S 289
 2 Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Joseph S. Nye, Jr ve David A. Welch, T. İş Bankası Kültür Yayınları, S 168
3 Dünya Düzeni Nereye?, Richard Falk, S 288
4 Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Joseph S. Nye, Jr ve David A. Welch, T. İş Bankası Kültür Yayınları, S 276
5 Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Joseph S. Nye, Jr ve David A. Welch, T. İş Bankası Kültür Yayınları, S 425
6 Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Joseph S. Nye, Jr ve David A. Welch, T. İş Bankası Kültür Yayınları, S 277
7 Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Joseph S. Nye, Jr ve David A. Welch, T. İş Bankası Kültür Yayınları, S 278
8 Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Joseph S. Nye, Jr ve David A. Welch, T. İş Bankası Kültür Yayınları, S 42
9 Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Joseph S. Nye, Jr ve David A. Welch, T. İş Bankası Kültür Yayınları, S 188
10 Dünya Düzeni Nereye? Richard Falk, S 290
11 Dünya Düzeni Nereye? Richard Falk, S 245
12 Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Joseph S. Nye, Jr ve David A. Welch, T. İş Bankası Kültür Yayınları, S 51
13 Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Joseph S. Nye, Jr ve David A. Welch, T. İş Bankası Kültür Yayınları, S 276
14 Amerika’nın Dış Politikaya İhtiyacı Var mı?, Henry Kissinger, ODTU Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletim AŞ, 2001, s 18
15 Amerika’nın Dış Politikaya İhtiyacı Var mı?Henry Kissinger, ODTU Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletim AŞ,2001, s 182 ve 188
16 Mortality in the Democratic Republic of Congo
 http://www.rescue.org/sites/default/files/migrated/resources/2007/2006-7_congomortalitysurvey.pdf
17 http://www.direct.cd/2013/07/19/liste-des-85-multinationales-qui-soutiennent-la-guerre-en-rdc.html
18 Guerre du Coltan en DRC, www.infoguerre.fr/documents/guerre_coltan_RDC.pdf
19 The United Nations Today, http://www.unicankara.org.tr/today/2.html
20 http://unhcr.org/globaltrendsjune2013/UNHCR%20GLOBAL%20TRENDS%202012_V08_web.pdf
21 http://20000lieuessurlenet.over-blog.com/article-les-refugies-dans-le-monde-111600171.html
22 Büyük Satranç Tahtası, Amerikanın Küresel Üstünlüğü ve Bunun Jeostratejik Gerekleri, Z. Brzezinski, 1997, S 175
23 Stratejik Vizyon, Amerika ve Küresel Güç Buhranı, Z. Brzezinski, Timaş Yayınları, 2012, s 151
24 Büyük Satranç Tahtası, Amerika’nın Küresel Üstünlüğü ve Bunun Jeostratejik Gerekleri, Z. Brzezinski,1997, S 80
25 Tercih, Küresel Hâkimiyet mi, Küresel Liderlik mi? Z. Brzezinski, İnkilap kitabevi, 2005, s 84
26 Büyük Satranç Tahtası, Amerikanın Küresel Üstünlüğü ve Bunun Jeostratejik Gerekleri, Z. Brzezinski,1997, S 178
27 Tercih, Küresel Hâkimiyet mi, Küresel Liderlik mi? Z. Brzezinski, İnkilap kitabevi, 2005, s 87
28 Stratejik Vizyon, Amerika ve Küresel Güç Buhranı, Z. Brzezinski, Timaş Yayınları, 2012, s 159
29 Tercih, Küresel Hâkimiyet mi, Küresel Liderlik mi? Z. Brzezinski, İnkilap kitabevi, 2005, s 62

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!